1 Mart 2014 Cumartesi

“DENİZ”İ GÖREN KÖYLÜ ( SON 12 )

 

“DENİZ”İ GÖREN KÖYLÜ.

Bizim oralarda, birbirine yakın dost insanlar arasında, kökleri yaşanmış karanlık ve zor dönemlerin belleklerde bıraktığı izlerden ve dahi babamın   anı dağarcığından gelen trajikomik öyküler anlatılır.

Halkın her kesiminde, aydınlara, sanatçılara, devrimcilere yaşatılan 12 Mart 1971 açık faşizm dönemine tanık olan insanlarımızın ve koşulları bizzat yaşayanlarının yüzünde acılı gülümsemeler yaratan olayları, sırası geldiğinde sıcak söyleşilerin olmazsa olmazlarındandır. Gerçek öyküler zaman zaman birbirine karışır, ister istemez birbiriyle örtüşür ya da birbirinin içinde yiter, değişime uğrar. Her ne biçimde olursa, anlatının geleneği değişmez. 

Değişmeyense dinleyenlerinin iç dünyalarında hüzün ve saygınlık karışımı ince, buruk duygular uyandıran doğallıkları, haktan, haklıdan, en insani ve  en masumane özlem adalet beklentisinden yana konuları içerir oluşlarıdır.  

Halkım insanına yaşatılan, dinleyenlerinin yüzüne hüzün ve bıçak kesiği acının gölgelerini bırakan olayların öznesinde yine, insanımızın uzansanız dokunabileceğiniz saflığı, zorlanmadan duyumsayabileceğiniz dürüstlüğü, içinizi acıtan yoksulluğu saklıdır.

Her mayıs ayının beşinci gününü altıncı gününe bağlayan gecede, halkın, emekçi, yoksul insanların her şeye karşın umutla bağlandıkları Hıdırellez geleneğinden gelen inançlarının sevinç ve coşkusu kaçınılmaz olmuştur.

Ne var ki, 1972 yılının mayısı hayli değişik geçecek, güle kan damlayacaktır.

*   *   *

O yılın altı mayısına, mevcut sistemin dayattığı tozpembe dünyaların yalan düşlerini yaşayanların anlayamayacağı derinlikte keder, düşmanı gülümseten biraz da gözyaşı karışır. Dost söyleşilerin sıcaklığında dillendirilen sözlü öykülerde adı, sanı geçen aslan yeleli, servi boylu, cesaretine erişilmez, mangal yüreği ile aşık atılmaz koç yiğitlerin, halktan, kırsaldan insanların ezikliği, içtenliği ve sevecenliği ile birlikte anılması bu yüzdendir.

Birbirlerini hiç tanımayan, ancak başlarına gelen talihsiz iki olayda da biraz aşağılayıcı, biraz gülünç, çoğunlukla buruk, hoş bezerlikler olan iki köylünün yaşadıkları çarpıcı ve manidardır. Anadolu’nun birbirine uzak diyarlarının değişik zamanlarında yaşanan olaylardaki iki mağdurun ortak yazgısı; devletin kör kininden, kalıplaşmış önyargılarından kaynaklanan alıkonulma biçimleri, yok yere gördükleri işkence, en aşağılayıcı detayına dek tanık oldukları öfke ve şiddet, insanın duygularını, sabrını zorlayan ironik bir Türkiye gerçeği gibidir.         

Emniyetçe derdest edilerek gözaltına alınan, nezarette tutulduğu günler içinde, yediği kaba dayağın yanında ruhsal baskı, eziyet gören, insanlık   onuru ile oynanan ilk kahramanımız Ege bölgesinden bir yoksul köylüdür.

Zaman bundan tam kırk yıl öncesidir… Devrimcilerin, sömürüye, yoksulluğa, insana reva görülen her türden ayrımcılığa, Amerikan bağımlılığına bayrak açtığından devletin bildik kolluk kuvvetlerinin yardımına ülke genelindeki sıkıyönetim komutanlıklarının yetiştiği ve elbette Deniz gibi birçok devrimci önderin köşe bucak arandığı, en sıradan insanların sokaklardan, işyerlerinden alınıp götürüldüğü, sorgu sual edildiği günlerdir.

Dev-Genç, halkın haklıdan, eşitlik ve adaletten yana muhalif kesimlerince fısıltıyla da olsa “Bana gelirlerse saklarım” yürekliliği ile sahiplenilen bir kurtarıcı, halka zulmeden gerici, işkenceci asker ve sivil kafaların da korkulu rüyasıdır.

Ülkenin yönetiminde 12 Mart faşist darbesini yapan, baskısını sürdüren, arkasını ABD gibi bir jandarma gücüne dayamış, halkın yükselen muhalefetinin, toplumda artan sosyal uyanışın ve sınıf bilincinin kökünü kurutmaya yemin etmiş bir askeri cunta vardır.

Durum böyle olunca uzlaşmaz çelişkinin zorunlu durağı olan çatışma ortamı elbette kaçınılmaz olacaktır.  O günler ki, estirilen gözdağı, korku ve tehdit rüzgarlarının, sindirme, kıyım ve imha operasyonlarının yanı sıra, derin güvensizlik duygusu, ihbar ve ihanet yüklüdür. Henüz Kızıldere ve ardı sıra gelen mayıs ayı kana bulanmamıştır. Devrimcilerin devrim, bağımsızlık ve sosyalizm düşlerinin, anti-emperyalist tavırlarının halka ulaşmasını önlemek için devlet kitlesel tutuklamalar yapar, insanlık dışı baskı ve işkence uygular.

İnsanlar neredeyse kapılarının önünden, sokaklarından geçtiği iddia edilen Dev-Genç’lilere ekmek, su vermekle ve yatacak yer, yol tarif göstermekle suçlanır, tutuklanır. Aynı devlet, devrimci liderleri düşünsel olduğu kadar, fiziksel olarak da yok etmek için “balyoz” operasyonları uygularken, emir ve komutasındaki gazetelerin haberlerinde, olayların özüne şaibe ve dedikodu karıştırma, gerçekleri çarpıtma gibi kara propagandayı da ihmal etmez.

O günlerin tek devlet kanalı olan, siyah beyaz TRT’si, tam bir “yat ve alçak sürün” borusu olarak kullanılırken; gazeteler de -değişmeyen geleneksel yalakalıklarına uygunlukla- çağdışı uygulamalara alkış tutma, devrimcilere kara çalma, bilgiyi kirletme yarışındadır. Onlara göre, kurulu düzene isyan edenler “şaki”, “anarşist”, “ırz düşmanı” ve dahi “eşkıya”dır. Kapılar içeriden kilitlenmeli, üç maymun örneğince sağır, dilsiz ve kör uykulara yatılmalı, ola ki en küçük tıkırtı, karaltı, şüpheli her bir durum devlete ihbar edilmelidir.

Kimi zaman, oldubittiye getirilen onca olayın ya da kapitalizme emperyalist tahakküme karşı çıkanların özünü, sözünü çarpıtıp içini boşaltabilmek için, akıl hocalarınca Guevara’ya yapılmaya çalışıldığı gibi, Deniz’imizin “yakışıklılığı”, asker parkası ve de ODTÜ yurdunda ona ait olduğu söylenen dolabın kapağındaki, o günlerin ünlü “vamp” hatunlarından birisinin şuh fotoğrafı gözlere sokulur.

Böylece, Anadolu insanının gönlünde hak ettiği yeri almış devrimci önderler özlerinden, köklerinden uzaklaştırılmaya, itibarsızlaştırılmaya, kamuoyuna salt korkusuz, yiğit delikanlılar olarak lanse edilerek kişiselleştirilmeye,   olmadı, saflıklarından, heyecanlarından yararlanılarak “kötü emellere alet edilerek” kandırılmış, ateşli ama iyi niyetli gençler oldukları inandırılmaya çalışılır.

12 Mart rüzgarlarının hiç de adil olmayan, siyasal ve askeri baskısını giderek sertleştirdiği, kavgada mertliğin, yargıda hakkaniyetin rafa kaldırıldığı, hak ve özgürlüklerin halının altına süpürüldüğü, ekmeğinin peşindeki işçinin, iaşe sorunundan başını kaldıramayan memurun, dar gelirlinin aşına, maaşına saldırıldığı, gelecek derdindeki öğrencinin umutlarının karartıldığı, havanın günbegün kurşun gibi ağırlaştığı zor günlerdir… Yaşayanlar bilir.

*   *   *                          

                                                                                                 Deniz’i Gören Köylü.

Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan, toplumsal belleğe kazınmış o malum sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun İstanbul boğazına bakan taş merdivenlerinin önünde başlar.

Üzerinde, neoliberal sistemin kara bulutlarının kümelenmediği, henüz sadece gar olan, hiç kimsenin “… gardır, gar kalacak.” diye direnip yollarına yatmadığı, şu bizim Haydarpaşa Garı… O tarihlerde, piyasacı kafanın AVM, rezidans tehdit ve saldırısı altında olmayan ve elbette onunla uğraşanlarla uğraşacak olan Dayanışma Gönüllüleri’nin ortalıkta görünmediği Haydarpaşa…

*   *   *

Kara tren, isli vagonların ahşap kompartımanlarında günlerdir salkım saçak konuk ettiği gurbet kuşlarını gara az önce boşaltmıştı. Güvercin ürkekliğindeki tedirgin bakışlı insanların ellerinde, yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar, gözlerinde nasıl sonlanacağını bilemedikleri gurbet yolculuklarının derin kaygıları vardı.

İstanbul’un boz bulanık, ıslak, soğuk bir kış gününe henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vaktinde, elinde bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp kasketini düzeltmeye çalışan bir Anadolu insanı, ilk kez gördüğü boğazı izlemektedir şaşkın. Yine, ilk kez karşılaştığı yedi tepeli kentin o devasa, sis çökmüş silueti karşı karşısında dalgın ve düşüncelidir. Boğazın engin, mavi sularına yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır.

Tanımadığı bu kentin tekinsiz, ıssız ve yoksul sokaklarının Arnavut kaldırımlarına, kaç kabadayının nice fısıltılı konuşmaları, gayrı meşru yaşamın nice tehlikeli ve hoyrat pazarlıkları sinmiştir. Yitik sıla öykülerinin, umutsuz, geleceksiz ve hüzünlü aşkların tanığı İstanbul sokakları, zamanın hangi derinliklerine giderseniz gidin, her daim hesapsız, tertemiz taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere bittiği, tövbe edilen mekanlar olmuştur. Boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları. Anbean dolup boşalır, kararıp aydınlanır… Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip ve de celallenip durur. Böyle de bir yüzü vardır; sır küpüdür, belli etmez. Yürünür, arşınlanır ve sefası sürülmeye değer gibi görünse de, bilinse de, aman vermezliğinin, söz dinlemezliğinin, umursamazlığının ayırtına da pek varılamaz.

Taşında toprağında çil çil altın düşleyip gelen Anadolu insanını, ne var ki, ille de yoksulunu garibanını, savunmasızını, gün görmedik düşleri ve yüz gülmedik halleri ile yutmaya ve öğütmeye günün her saati hazırdır.

Günün ilerleyen saatlerinde, bu yoksulu Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın, aynı hayran aynı şaşkın bakışlarla çalkalanan mavi ve serin suları, vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgaları, itiraz edercesine ortalığı şamataya boğan martıların kaynaşmasını izlerken görürüz. Sonra tahta bavulunun üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup bayramlık sekiz köşe şapkasını arkaya yıkacaktır. Tarım emekçilerinden biliriz; yüzü güneş yanığıdır. Geniş ve çizgili alnını gölgelenip duran gökyüzüne kaldırır. Deniz gibidir gökyüzü; camgöbeği masmavidir. Tabakasını usulca açar, bir okkalı cıgara sarar.

*   *   *

Sonrasında, Karaköy’ün yaşlı, fakir sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana yararı olduğu köylülük inancıyla çayını yudumlarken görünecek; ensesinde boza pişirmeye hazırlanan devlet babanın antenlerinin çalıştığı ortalık yerde, pinekleyen yersiz yurtsuzlara Ege ağzının içtenliği ve saflığı ve abartılı el kol hareketleriyle bir şeyler anlatacaktır.

 Orada, o fakirhanede heyecanla anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden, insanları anında boğabilecek dev dalgalarının ve sularının heybetinden, ihtişamından, önüne çıkar çıkmaz, kendisine göründüğü anda nasıl da korkup “ürküttüğünden” başka bir şey değildir kuşkusuz.

Ne var ki, zaman kötüdür; ülke zor ve çok ağır günler yaşamaktadır. Ülkenin dört bir yanında, her taşın altında fellik fellik aranan bizim Deniz’ imizi çağrıştıracak, köylü saflığı ile abartılmış, dinleyen insanı hayretlere düşürecek öylesine bir heybetten öyle uluorta söz etmek tekin bir konuşma değildir. Kuşkusuz ki ilk duyulduğu, işitildiği anda, elbette “devletin bekası”, “zeval” görmemesi ve “vatan/ millet adına” ihbara layık görülecektir.  

O, hiç de tekin olmayan alacakaranlık günlerde bilmeyerek de olsa, böylesi tehlikeli bir konuyu -ya da kişiyi- dillendirmenin bedeli, hemen oracıkta derdest edilip en yakın merkezde ivedi kaydı ile “muamele” görmek ve de muhtemelen Beyoğlu Polis Karakolu’nun nezarethanesinde “ağır konuk” olarak en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır. Öyle de olur.

*   *   *

Taşı toprağı altın sanılan kentin talihsiz konuğu, o güne dek görmediği gözdağı ve tehditten, eziyetin şiddetinden olacak ki, sorgu memurlarının beklediği yani ondan duymak istedikleri içerikte bir ifade veremez. Oysa yaşamında ilk kez tanıştığı “denizi” kara tren garına iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle “o koca” köprünün üzerinde ikinci kez karşılaştığında uzaktan, göğsünü serin kuzey rüzgarlarına dönerek hayretler içinde seyrettiğini gönül rahatlığı içinde, yöresel ağzı ile ne de doğal anlatmaktadır.  

O, polislere göre, böyle “dalga geçer” gibi anlattıkça, bir yandan da sopalama sürer gider. Salya sümük iç çekerek, birilerinin aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez pişmanlığı içinde, ayaklarının şişmiş tabanlarında falakanın izleri, kemikleri sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar yakar ve dahi acınası hallerdedir: 

“Aha hemen oracıkta, trenden daha atlar atlamaz, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm korktu.” der.

“Çalkantılıydı, telaşlıydı, yalan değil ürkmüşüm… Allah sizi inandırsın altıma eder oldum Amirim!.. Köyümden iş aramak için buralara kalkıp gelmişim. Bundan başka da bilmişliğim, tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi başkada bir günahım yoktur. Beyim…”

Onlarca sakallı genç insanın, genç kadınların yüzlerini gösteren siyah beyaz resimlerin sıralandığı “Aranan Anarşistler” afişini, sıska, çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun ucuna getirerek öfke krizi içinde sorarlar:

“Haydi, öt bakalım Denizli horozu, şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün? ”

Korkunun ecele yararı olmadığı sözünü dedesinin ağzından defalarca duymasına karşın, neredeyse dizlerinin bağı çözülecek, aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Görevine kilitlenmiş insafsızdan nafile aman dileyen yakarı sözcükleri gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır. Copunu sırıtarak, tehdit edercesine avucunun içinde hareket ettiren, falaka sopasını tükürüklerini saçarak hırsla kullanan, nafile bağışlanmayı dilediği ellere bir an kapanmak ister:  “Yapmayın, kulunuz olem! ”

Denk getiremez. Dengesini yitirir. Olduğu yerde yüzüstü yere kapaklanır. İnler gibi, bir kez daha umutsuzca, umarsızca yineler:  “Yapmayın, kulunuz olem! ”

Sözünü bitiremez, kendinden geçer.

Tabanlarına insan kusmuğu ve dışkısı bulaşmış ayakkabılarıyla ter içinde kalmış, kirli başına basarlar. Bu uğursuz günün ilk saatlerinden beri dilinden düşürmediği pişmanlık ve de bağışlanma sözcüklerini ağlayıp sızlanarak dışından yineler durur. Ancak içinden kendisine itiraf ettiği sözleri, oradakilerden hiçbiri duymayacaktır: 

“Bir daha bu şehre gelenin de… Gelip görenin de… Görüp anlatanın da… Anasını eşekler kovalasın!..”

*   *   *

Yanağı kusmuk kokan yere dayalı yüzükoyun uzandığı beton zeminde, gözlerinin önünde buruşmuş eski bir gazete açarlar. Arkadan kafasını gazeteye doğru sertçe bastırarak: “İyi bak ulan eşşoğlu… Gördüğün şey bu fotoğraftaki hayduta benziyor muydu?..”

Gür, siyah saçları dağınık, sakalı uzamış, yanık tenli esmer gencin fotoğrafını görür görmez ilk yaptığı şey, genç adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerinin kırpıştırmaktır.

“Vay be!..” der içinden…“Haydut, eşkıya bu kara yağız delikanlıysa, bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Hasan’ı, Tefeci Rüstem’i ne ola ki ?!.. Böyle bir yiğit için, bunca hakikatli sopa yemenin bir sebebi hikmeti olsa gerek !? ”

Yine de içinden geçen son sözleri zapt edemez: “Yok, yok beyim” der bilgece. “Bu fotoğraftaki çocuk ne ki, bana görünen koskoca bir derya denizdi…”   

O zamanlarda da gürültü, patırtı, telaş ve zamana özgü karışıklıklar içinde olan İstanbul’un yorucu koşuşturmalarının, bıktıran takip ve soruşturmalarının üstüne, bir de  “bildiğini” (siz derdini okuyun) ve “gördüğünü” anlatmaktan aciz, bu “kör cahil” ile uğraşmak ve zaman tüketmek memurları da bıktırmıştır.

Haydarpaşa da hatırı sayılır uzaklıktadır… Şimdi günün daralan saatinde kalkıp ta oralara gitmek, ihtimaldir ki korkunun getirdiği hayal ürününün, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine düşmek, her birine yerden inatçı bir ağaç kökünü sökmekten beter gelir. Sadece, o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak rapor etmekle yetinirler. İşgüzar baş komiser her şeye karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine az kalmış memuriyetini garantiye almak derdindedir. Böylesi bir kaygıyla, haklı olarak titizlenmekte geri durmaz

“Peki, tamam” der. “Trenden indiğin yeri geçtik diyelim. Bizi, şu Deniz’i ikinci defa gördüğün yere götür, bize orayı göster… Söz... Seni bırakacağım.”

*   *   *

İnsanların yanı başındakinden kuşku duyduğu, olur olmaz asılsız ihbarların yapıldığı, 12 Mart 1970 askeri faşist darbesinin yaşatılan, dayatılan kuşku ve korku dolu güvensiz günlerinde, giderek sıradanlaşmış, alışılmış yakalama olaylarından birisi olan, bizim talihsiz gözaltı olayımız da finale gelmiştir. Kaçınılmaz buruk an, soğuk, sisli, ıslak bir İstanbul gününün akşamı, yer gösterme tutanağının tutulduğu emektar Galata köprüsünün üzerinde, çevrelerini saran insanların meraklı ve şaşkın bakışları arasında gerçekleşir.

Bunca eziyetli, sözüm ona “vatan, millet için gerekli” asayiş soruşturmasının sonucu, bir daha İstanbul’a gelmeye şimdiden tövbe etmiş bizim talihsiz Ege köylüsü için can sağlığı, hızla çöken akşamın telaşında evine, çoluğuna çocuğuna dönebilme derdinde olan polisler için “Oh”dedirten bir mesai selametidir.

*   *   *

Devletin bekçilerini, egemenlerin kapıkullarını rahatlatan, asıl derin bir ‘Oh’ çektiren olay, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan”ın yakalanmaları ve 6 Mayıs 1972 tarihinde, sıkıyönetim mahkemesinin hızlandırılıp aceleye getirilmiş siyasi kararı ile  asılarak fiziksel olarak ortadan kaldırılmalarıdır. 

Son bir not: Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilmelerinden altı gün sonra, 12 Mayıs 1972 günü, mezarlarına bir tutam kır çiçeği bırakırken apar topar gözaltına alınan bir demiryolu işçisi de, yaşamında denizi ilk kez gören köylü ile aynı eziyeti paylaşır.

Her üç mezarın da başucuna bırakılan kır çiçekleri, boy vermek/ serpilip gelişmek için toprağa düşmüş devrimin üç yediveren tohumunu yad etmenin ötesinde, faşizmin zulmüne karşı sahiplenilen değerlere, tüm yaşananların, yaşayanlarının anılarına verilmiş ve hak edilmiş bir yanıt, diğer yanıyla da, adları bilinen ya da bilinmeyen, işkencenin acısını, hüznünü ve ıssızlığını yaşayanların her birine işçi tulumuyla çakılmış hakikatli bir selamdır.

*   *   *

                                                                                                                                         Türkücü. 

Diyarbakır-Bingöl karayolu kesilmiştir.

Gece ayaz mı ayaz… Ay ışığı gecenin ıssız karanlığında omuzlarda asılı otomatik silahların namlularında parlamakta. Pötikareli poşularıyla yüzlerini örten adamların sesleri kapalı ağızlarından biraz sert ve boğuk, biraz da sinirli çıkmaktadır. “Herkeş aşağı insin” diye bağırır diğerlerine göre biraz önde dikilen uzun boylusu.  

Yolcuların erkek olanları kirli kasketli, poşulu, yöreye özgü şalvarlı ve yeleklidir. En traşlısı en az bir haftalık sakallıdır. Tümü kara bıyıklı erkeklerin hemen arkasından, allı morlu libasları, başları yine yöresel bağlanışlarıyla tülbentli ve iki elleri her daim utangaç durumda ağızlarında, sessiz, ürkek, her halleriyle ezik Kürt kadınları, birer birer geçer otobüsün ölgün far ışıklarının önünden.

Erkeklerinin arkasında saf tutar gibi, bedenleri, emekleri ve dahi ruhları ile hiçbir sığışacak yerleri olmayan erkek egemen dünyasının onca günahını işlemişçesine başları önde sıralanırlar. Yollarını kesip onları külüstür otobüslerinden indirenler, bu yoksul, mahçup insancıkların alıkonulmalarına neden olacak bir şey yapmadıkları, hiçbir kötü muameleyi hak etmedikleri gerçeğinin ağırlığı altında biraz suçlu, biraz ezik yine de insanı ürküten bir sessizlik içindedirler.

Tam bu sırada başlarına sardıkları poşularla yüzleri örtülmüş sert adamların en küçük bir hareketi kaçırmayan denetleyici bakışları, rahatlığından olsa gerek sona kalmış birinin üzerinde şaşkın bakışlara dönüşür… Bölgenin bilinen, kanıksanmış giyim tarzına aykırı birisi belirmiştir merdivenlerde. 

Kirli beyaz takım giysisi, boynunda o diyarlarda belki ilk kez görülen kravatı, dirsek ve diz yerleri çıkmış giysisinin rengine uygun abartılı rugan ayakkabıları ile tıpkı bir ayrık otu gibi, insanın hemen dikkatini çeken birisidir bu. Üstü başı, garip tipi, rahat, telaşsız hareketlerinin yanı sıra, muzip bakışlı bu adam için oradakiler pek anlam veremez.

Yolu kesenler, hiç beklemedikleri bu konukları karşısında ilk şaşkınlıklarını üzerlerinden atar atmaz, hiç de tekin olmayan gecenin içinde ışıl ışıl parlayan adamı karşılarına alıp sorgular gibi: 

“Gel hemşerim. Gel hele… Ne iş yaparsın sen?” “Türkücüyem” der adam, “Türkü söylirem.”

“Yolculuk nere?”

“Bingöl’e, düğüne. Türkü söylemeye gidiyem. Sırtımdaki de sahne kıyafetimdir… Eyle işte.”   

*     *

Namlularına mermi sürülü, ay ışığının şavkıyan ak beyazında gecenin gerginliğine karşın, kendisinin sadece türkü söyleyen biri olduğunu söyleyen adamın konuşması rahattır. Adamın komik yüz ifadesi, sıra dışı kılığı, duruşu ortamı hiç beklenmedik bir anda yumuşatıvermiştir. Alışılmamış kıyafeti ile gecenin karanlığında ışıldayan, adeta göz kamaştıran çelimsiz adam, silahlı sert adamların merak kaynağı olmuştur.

Diğer yolcular unutulmuş gibidir. Yalnız gözlerini açıkta bırakan başlarına sardıkları poşularının, rahat giysilerinin içinde kendilerinden oldukça emin görünen adamlar bir süre ayrı ayrı düşünürler. Ortalık üzerinden çok geçmeyecek derin bir sessizliğe gömülmüştür. Kısa süre aralarında fısıldaşırlar.  Sonunda ortaklaştıkları kararı, ardı belirsiz yalçın dağların sabrı ile bekleşen insanlara yüksek sesle bildirirler. Otobüsün sürücüsü yolları üzerindeki karakollara “kesinlikle uğramayacak”tır, böylece otobüs “hiç durmadan yoluna devam edecek”tir.

Kararı bildiren buyruk karanlıkta yankılanır:  “Herkeş otobüse… Sen şofer, hiç durmadan gaza basacaksan... Sadece Türküçi kalacak. Dahha onunla işimiz bitmemiştir… Sallanma… Herkeş arabaya. Marş marş.” 

Otobüsten en son inen ışıltılı adam, belli etmeden kızıp söylendiği, şu akşamın bir vaktinde, hiç tanımadığı insanların arasında bir başına kalakalmanın şaşkınlığına karşın, sakinliğini, soğukkanlılığını korumaktadır.  “Seni komutana götürelim. Gösterelim bahalım bir hele. O ne deyecah ?!” diyerek, vururlar ardından dağlara.

Gecenin iflah olmaz söz dinlemez karanlığında, tek tük yanıp sönen ateş böcekleri, dağın dinginliğinin ve de ıssızlığının ayrıcalığına apayrı bir güzellik katmaktadır. Yürüyüş kolu düzeninde, tek sıra birbirlerini izlerler uzun süre. Hiçbir yakınma, en küçük bir yorgunluk belirtisi göstermeden… Her gün diken üzerinde, çatışmalarla geçen yaşamlarının elektrikli havasını değiştirip renklendiren türkücüye de takılıp aralarında şakalaşırlar. Dolambaçlı ve sarp dağ yolları boyunca pek keyifli, pek neşelidirler. Suskunluğunu koruyan, ama içinden veryansın eden türkücününse içten içe yüreğinin yağı erimektedir: 

“Poki yedik.” der içinden, “Dügün mügün kalmadi... Aha şimdi poki yedik. Bunlar bizim laf geçmez eşkiyalar. Dügün mügün kalmadi. Dinime imanıma sabbaha kadar nöbetteyiz."  

Kem gözlerden ırak, kuşku çekmeyen koyağın derinliğindeki büyükçe iki  kayanın arasında kurulu gerilla kampına ulaşmaları biraz zaman alır. Ayaklarında “Mekap” ayakkabılar, sırtlar ında yükleri belirsiz tıka basa dolu çantalar, boyunlarından sarkan fişekliklerle göğüs hizalarında sallanan el bombalı adamlarının arasında, gözüne hiç alışık gelmeyen kravatlı ve tuhaf giysili birisinin kampa doğru geldiğini görünce komutan da şaşırır. Buyur eder. Hazır cevap adamın düğünlerde halkı eğlendiren birisi olduğunu öğrenince çocukça sevinmesi tutar. Pek keyiflenir, yüzünde gülleri açar. Yoldaşları gibi, o da uzun bir zamandır köyünden ve sevdiklerinden ayrıdır. 

Diğerleri gibi, insanlarına, halkına olduğu kadar türkülere de sevdalıdır. Böyle olunca oradakilerin her birisini yavuklusuna, yollarını gözleyen anasına, sılasına götürüp getirecek olan eğlendiren gecenin, türkücü için epeyce uzun ve yorucu geçmesi elbette kaçınılmaz olacaktır. Komutan, adama bir süre göz ucuyla bakıp gülümseyerek dikkatle süzdükten sonra: “Oku bakalım bir türkü.” der. 

Türkücü çaresiz, Kürtçe bir uzun türkü tutturur. Komutan, adamın yanık, yanık olduğu kadar da şen şakrak sesini beğenmiştir. Türkücü değişik, renkli ses tonuyla ortalığı inlettikçe, ortak yazgıları hep eziyet ve işkencede buluşmuş yaralı gönülleri kasıp kavurdukça, yüreği dağlanan komutan da coştukça coşar.

“Bir tane daha, bir tane daha.” diye diye, sabahın ilk ışıklarına dek, çok sevdiği, çoğu zaman arkadaşlarıyla birlikte yüksek sesle eşlik ettiği, bildiği bütün Kürtçe türküleri söyletir adama.

Tekinsiz dağların meraklı gözlerden uzak, tahmin edilmeyen bir koyağında konuşlanmış kampın hayli aşağısında, yol kenarında bir jandarma karakolu vardır. Gecenin ıssızlığında türkücünün gür ve yanık sesi, iki dağı birden tutmuş, karakola kadar gitmektedir. Oradaki komutanın ve askerlerin tanyeri ağarıncaya dek, sadece dağdan geldiğini bilebildikleri ve sözlerini anlamadıkları bir dilden avaz avaz söylenen coşkulu türküler sayesinde uykuları kaçmıştır. Türkücü gür ve yanık sesiyle, gelmekte olan günde başına geleceklerden habersiz jandarma karakoluna ilk konserini verirken, askerler de uykularını haram eden bu gür sesin sahibine, dillerine geldiğince ağız dolusu sövüp sayarlar.

*   *   *

Şafakla birlikte, yorgunluktan sallanan adamın gözleri bağlanır. “Türküden zarar gelmez; sen söylemeye devam et.” diyerek, kulağına gördüğü kampı ve insanları unutmasını salık veren kibar uyarı sözcükleri fısıldayarak, onu önlerine katıp patika yoldan aşağıya indirirler. Uzun ve yorucu bir yürüyüşün sonudur… İçlerinden tok sesli olanı silahının namlusunu adamın ensesine dayayarak tane tane konuşur, iyice tembihler:“Sakın ola ki, hiç ama hiç susmayasan. Arkana bakmayasan… Göz bağını açmayasan… Hiç durmadan dağdan aşağı söylemeye devam edeceksan.”

Türkücü nerede olduğunu, nereye gittiğini bilmeden, gözleri bağlı, yokuş aşağı salar kendini. Sabahın körüne dek, bilmem kaçıncı kez çığırdığı türküleri artık kararmaya ve bulanmaya başlayan beyninde sil baştan, tekrar tekrar sıraya koymaya çalışırken, bir yandan da tökezlenmemeye, bir yerlere yuvarlanmamaya çaba göstermektedir. Yol kesenlerin eline ilk düştüğünde içinden geçen iki sözcük, artık sözleri birbirine karışan yorgun, uykusuz türkülerin farkında olmadan doğal nakaratı olmuştur. “Poki yedik… Poki yedik." 

Uykusuzluk ve yorgunluktan sersem sepelek, nerdeyse el yordamı ile ilerlemeye çabalarken, dizlerinin dermanı gibi bitmez tükenmez bellediği soluğu da tükenmek üzeredir. Bu arada geçen zaman nedir, poşulu sert adamlar nerede kalmıştır hiç ama hiç ayırtında değildir.

*   *   *

Başlangıcını anımsayamadığı gibi, sonunu da kestiremediği içine düştüğü zamanın belirsizliğinde gezinirken; bu kez çok farklı bir dilde ve de alışık olmadığı ağızda bir ses: “Na’pıyon be hemşerim? Dur bakalım!” der.

Bu kez yolunu kesen aynı uykusuz geceden kalma, sinirleri bozulmuş askerlerdir. Gözbağına dokunmadan, az önce kulaklarına fısıldanmış dostça tavsiyelerden habersiz, koltuk altlarına giren kuvvetli ve sabırsız eller, ayaklarını yerden kesip zaten bulutlarda gezinen, gücü/ umudu tükenmiş umarsız insanı sürüklercesine yürütürler. İnatçı çalılarla kaplı sarp yolları aşıp dağın düzlüğüne, iki gözetleme kulesindeki ağır silahlarla korunan karakollarına ulaştıklarında gözlerindeki bağı açarlar, ellerini çözerler. Oldukça kızgın, sabırsız ve sitemlidirler. “Gel bakalım.” derler. “Seni komutana götüreceğiz!”

Üsteğmen rütbeli komutanın emrindeki askerlerden çok daha sinirli olduğu ahşap masa üzerindeki, çoğunluğu yarısında söndürülmüş sigara izmaritlerinin taşırdığı kül tablasından anlaşılmaktadır. Mesleği türkü söylemek olan, o an heyecanından ne yapacağını bilemez durumda sıkıntıyla daralıp duran adamı, bir süre parmaklarının arasındaki külü uzamış sigarasıyla, burnundan soluyarak izleyen karakol komutanı sonunda sessizliğini bozar:

“Ulan, ulan!.. Sen miydin ulan sabaha kadar kafamızı ütüleyen?” 

Türkücünün başına gelenleri tüm doğallığı ile anlatmasına karşın, komutan yine de kızmadan edemez.

“Demek sendin ha!.. Bizi sabaha kadar uyutmayan eşek sıpası!.. Şimdi, çık bakalım şu karakolun damına... Önce bağırarak İstiklal Marşı'nı oku… Sonra bildiğin bütün Türkçe türküleri. Akşama kadar da burada, Türkçe söyleyeceksin!”

Talihsiz adam bitmiş, tükenmiş adımlarla kerpiç dama çıkarken ortalık çoktan ışımıştır. Güneş mor dağların doruklarından yeni bir güne göz kırparken, karşı tepelerin bir yerlerinde dağın sarp tepelerine doğru, çoktan tırmanmaya başlamış tanıdığı insan siluetleri kapanmaması için çabaladığı gözlerinde yitip gitmektedir.                                  


                                                                                                                                  .
                                                 Hasan Oğuz Bilgen, 06.05.2011, Bornova




Haber Tarihi: 06/ 05/ 2011
Haber Editörü: Özgür Medya
Haber Kaynağı: Özel
++ Ozgur Medya ++
info@ozgurmedya.org

Sitede yer alan yazılar yazarlarını bağlar.
Yazı içeriklerinden site yönetimi yasal sorumlu değildir.
Tüm yazılar Telif Hakları Yasası'nca korunur.