28 Nisan 2013 Pazar

İKON FOTOĞRAF'ının ya da KÜBA DEVRİMİ'nin 50. Zafer Yılının Anısına



İKON FOTOĞRAFININ ya da KÜBA DEVRİM'İNİN 50. ZAFER YILININ ANISINA

 Che Guevara’nın "İkon Fotoğraf"ının öyküsü üzerinden kaleme alınan Küba Devrimi'nin 50.zafer yılı...

Bu yazı, Küba Sosyalizminin bilimsel öğretilerine ve evrensel değerlerine sahip çıkılarak, devrimi ve sosyalizmi yaşatan Küba halkına, Moncada Kışlası'nda, Domuzlar Körfezi'nde ve sonrasında düşen öncü gerillaların ve tüm isimsiz kahramanların devrimci anılarına ithaf edilmiştir.

*   *   *                       

Ne zaman vitrinlerde, sokak başlarındaki seyyar satıcıların tezgahlarında, kalabalık kitap fuarlarının stantlarında ticari kaygılarla basılıp, özellikle gençlerin devrimci heyecanlarına bolca slogan edebiyatı sosu ile servis edilmiş, hafızalarımıza kazınmış, bildik bir kumandan Ernesto Ché Guevara posteri ya da rozeti görsem babamın:

“Gazetede daha ilk gördüğümde etkilendiğim ve gözlerimi alamadığım, başında beresi, dalgalı uzun saçlı siyah beyaz fotoğrafın ilerleyen yıllarda dünyaya bakışıma yeni ufuklar kazandıracağını, belleğime ve vicdanıma yerleşip siyasal kimliğime yön vereceğini, o toy ve o yeniyetme günlerimde elbette bilemezdim.” deyişini anımsarım.   

"Kumandan Che", "Gerilla", "Devrim" sözcüklerinin tahmin edebileceğimden çok fazla derinlikte anlamlar, gerçekler ve ait olduğu toprakların emekçi halklarının ve ezilenlerinin çarpıcı, yakıcı öykülerini içerdiğini anlamaktan uzak, İzmir’in körfez martılarının kanatlarında düşten düşe uçtuğum, meltem sarhoşu başımın üzerinde delikanlı rüzgarların estiği Karşıyaka Gazi Lise” si günlerimdeydim.

Hangi sıkıntılı, çekilmez günlerimden birinde, hangi ergen sorunumun sıkıştırdığı zorunlu baba kız konuşmasında geçmişti bu konuşma? Hep öyle olurdu. Bir anda kitabın orta yerinden konuşuverirdi. Sözünü ettiği konudan yaşamıma, geleceğime ilişkin mutlaka bir ders ve bir sonuç çıkarırdı. Sıkıldığımı anladığında da gereksiz konuşmadığını, sözcük aralarında benim de konuşmamı, görüşlerimi, duygularımı anlatmamı ima ederken gözlerimin ta içine bakar, benden yanıt beklerdi.

Ergen başımda dolanan, yakın zamanda da durulacağı pek benzemeyen, ne yapsam söz geçiremediğim, zapt edilemeyen delifişek fırtınaların etkisiyle olsa gerek, onun konuşmalarını çoğu kez dinlemez; bunu belli ettiğimi anladığımda da dinliyormuş gibi yapardım. Hoş, dinlemeye çabalasam da neler anlattığını ve de neyi açıklamaya çalıştığını anlayamazdım ki zaten. O gün, sürekli okuduğu gazetede çıkan fotoğrafın öyküsüne ilişkin konuşmasında da öyle olmuştu. O fotoğraf dikkatini çeker çekmez oradaki bakışlara takıldığını, altında geçen kısa habere anlam yüklemeye çalıştığını, sonrasında, ilerleyen günlerde insana, olaylara, yaşama bakışının nasıl değiştiğini, en önemlisi de bunu yıllar sonra ilk kez bana anlattığını, yerlere bir türlü inemediğim ve adımlarıma söz geçiremediğim tozpembe günlerimde nasıl bilebilirdim?

Neyse ki, yere basmanın, dahası kendi aklınla ayakta kalabilmenin tadını, bunun ne demek olduğunu anladığım üniversitede okuduğum yıl, duvarlarına sinmiş öğrenci kokusunu ve yalnızlığını silemediğim evimde, malum fotoğrafa ilişkin anlattıklarını ke, ndi yorumumla birlikte yazıya dökmeye karar vermiştim. Sevgili babamın uzun yıllar yakın çevresine bile anlatmadığı, ilk kez benimle paylaştığı “Ché ile tanışma” anının duygularını dillendirme olanağı bulacağım bu deneme metni, türlü yazınsal kaygılardan uzak, hata yaparım endişesinden olsa gerek yazıp yazmama konusunda üzerinde gereğinden fazla düşündüğüm bir yazıydı. 

Açık kumral saç tellerine, yeşil gözlere sahip, Köy Enstitü’ lü emekli bir öğretmen olan büyükbabamı tanımış olduğumdan, babamın da o değerli insana duyarlılık, duygusallık ve göz rengi yönlerinden nasıl da benzediğini çok düşünmüşümdür. Bu nedenle olsa gerek, yaşanmış olayı yazmaya başlamadan önce, Köy Enstitü’ lü bir babanın oğlu olmanın nasıl bir şey olduğu, olabileceği konusunda uzunca bir süre kafa yorduğumu anımsıyorum.

Bu yüzden “Sarışın oğlan çocuğu” diye başlayan metnin ilk dizelerinde, babamdan öte büyükbabamın bilgeliğini, kişiliğini, birikimlerini, çalıştığı köylerde insanlar ve öğrencileri için yaptıklarını anmış olduğumu itiraf etmekten gurur duyuyorum.   

*   *   *                       

“Sarışın oğlan çocuğunun ilkokul son sınıfı okuduğu yıl, yaşının nedeniyle henüz varlığından, yaşadığı toplumsal ve siyasal gelişmelerinden habersiz olduğu uzak, denizaşırı bir ülkede, trajik olduğu kadar dikkat çekici, CİA örgütlü ve Pentagon destekli, bilinçli/ planlı bir cinayet, yargısız infaz gerçekleşmişti. 

Tipik öğrenci savrukluğundan olmalı… Zaman içinde yitirilmiş deneme yazısının kurşun kalemle teksir kağıtlarına yazılmış sayfaları, aşağıdaki paragraflardaki gibi, aynı anlatımlarla sürüyordu:  

“Gazetelerin belki üçüncü, belki de dördüncü sayfalarında sıradan ve basit “asayiş” haberi, dağa çıkan eşkıyaya ilişkin gayrı meşru bir vukuatmışçasına yansıtılan olay, "Devlete baş kaldırmış bir asinin hazin sonu" olarak geçiştirilmeye çalışılmıştı.

“Bu olaydan ve konunun özünde yatan gerçekten habersiz yaşadığı, aradan geçen üç ders yılının sonunda, ortaokulun son sınıfını okuduğu günlerden birinde, satılmak ya da kese kağıdı yapılmak üzere ayrılmış gazetelerin sayfalarını karıştırır.

Babasının kaçırmadan, düzenli olarak okuduğu, kamuoyunda “iflah olmaz”, “aşırı” (öyle duyardı) solculuğu ile tanınan Akşam ve Cumhuriyet gazeteleriydi bunlar.   İşte o gazetelerden birinde, ısrarla unutturulmaya çalışılan Kontra cinayetinin yıldönümü nedeniyle, diğerlerinden çok farklı olarak ciddi ve gerçekçi bir haber yapmıştı. Haberin ayrıntılarının, ondan üç yıl önceki magazin gazetelerinde yapılan kara propaganda ve pespaye çarpıtmayla bir ilgisi yoktu.

“Dünyayı ve olayları kavramaktan, olup biteni algılamaktan uzak çocuk belleğini, ergenlik hezeyanlarını epeyce geride bırakmasına karşın, okudukları karşısında aklı haberin satır aralarına takılı kaldı. Şimdi ise belleğinin kıvrımlarında donup kalmış olan olanca gizemi, anlamlı suskunluğu ile portre bir resim vardı. Yüzünde belirgin ve kararlı çizgiler, kendisini Latin esintilerine teslim etmiş, uzamış saçlarını toplayan basit beresi… Berenin tam önüne, tertemiz, dimdik alnının ortasına gelecek biçimde yerleştirilmiş, gösterişsiz bir yıldız…Birçok kişinin gözünden kaçan, ne ki dikkatli bir çift gözden kaçmayacak ayrıntılardandı.

Haberin hemen altında, “…üç yıl geçti.” diye yazıyordu. “Yaralı olarak tutulduğu köy okulunda, yargı önüne çıkarılmadan kurşunlanan gerilla önderi, bölge halkının, ezilen/ sömürülen Latin halklarının yüreğinde çoktan bir “aziz” olarak ölümsüzleşti, efsaneleşti.

“Aslında efsane çok önceden, onca yoksulların hak ettiği sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya uğruna, aynı davanın gönüllüsü yoldaşlarıyla silaha sarılıp baş kaldırmasıyla başlamıştı. Kontra cellatları onu kurşuna dizmekle, hiç ayırtında olmayarak, bir daha yıkılmayacak, düşlerinin ideallerinin peşi sıra gidilecek bir ikon yaratmıştı.

“Ne karşı çıkılacak, isyan edilecek bir cinayet, nasıl da haksız bir sondu. O, ne ölüm haliyle anıtlaşma, sonsuzlaşmaydı öyle. İlk bakışta yakalanamayan derinliği, öyküsü, fotoğrafın bir yerlerine gizlenmiş gibiydi.

“Dağınık, dalgalı saçlı genç adam, başını usulca ama mağrur, belirsiz bir devimimle yukarı kaldırmış, hafifçe yana dönük, uzaklara, belki de uğruna canını verdiği halkın eşit düzen olarak özetlenebilecek geleceğine bakmakta idi. Delen geçen ve kendinden emin bir bakıştı bu. Düşünceliydi. Düşünceli olduğu kadar, kendilerinin, itiraz ettiği düzenden daha güçlü oldukları savıyla, emperyalist haydutları karşılaşmaya, hesaplaşmaya çağırır bir hali vardı. Yana doğru, uzaklara yönelmiş bu bakış olasılıktır ki, bereli başın anlık bir devinimi ile oluşmuş ve tam da o an, objektife yakalanmıştı. Bir anlık, uçucu, yitip gitmeye, bir o kadar da, belgelenmeye, ölümsüzleştirilmeye hazır o bakış, emektar makinesinin deklanşörüne tam zamanında basan, usta sanatçının yeteneği ve refleksi ile sonsuza dek hayat bulmuştu.

“Kapanmış, çizgi haline gelmiş dudaklarının suskunluğu, kişinin kendisinden, inandıklarından, uğruna ölümü pahasına uğraş verdiği değerlerden emin, durgun akan nehirlerce rahat görünümü ile tam bir uygunluk içinde... Hani aralanıverseler, artık sonsuza dek mühürlenmiş o dudaklardan, ipliği pazara çıkmamış kaç eli, dili ve  cüzdanı kanlı haraminin foyası ortalık yere saçılacak, kaç dolar, kaç petrol çılgını, kaç tekel karı yamyamı payına düşeni alacaktı.      

“Kafasını ne kadar yorduysa da, doktorluk mesleği, hatta Küba’daki bakanlık görevi ile yaşamının sonrasını sürdürebilecekken, komşu bir ülkenin halkının yardımına koşup, emperyalizmin ölüm makinesi karşısında, gönül rahatlığı ile küçük bir gerilla müfrezesi ile durmasına bir anlam yükleyemedi. Adını koyamadığı bir rahatsızlık içini acıttı. Böylesi bir zorbalığın dayattığı adaletsiz ve zamansız ölüme “Hoş geldin, sefa geldin…” denebilir miydi?  Yaşamın sonunu getiren böylesi hak edilmeyen bir ölümü, ancak vicdanı ve cüzdanı arasına sıkışmamış, insani değerler taşıyan birisinin cesaretle karşılayabileceğini düşündü. Ürperdi... Etkilendi. 

“Yaşadığı küçük kentin aşırı tutuculuğunun, gerici çevre baskısının etkisiyle yaşanan o günlerde kabul görmeyen, dahası düşmanca karşılanan toplumcu, ilerici/ yenilikçi düşüncelerinin heyecanlarını, coşkularını gizliyordu etrafından. Aydınlanmasının ve ufkunun açılmasının önünde engel olarak gördüğü birileri tarafından ayıplanmaktan ötelenmekten, olur da okul disiplin kurulunca sorgulanıp fişlenmekten çekinerek yapıyordu bunu…Akranları okulun servi boylu, çıtkırıldım, güzel kızlarının peşinde komik durumlara düşüp, sıska bedenleriyle çekişmeli okul maçlarında dermansız kalırken, o ise, Latin yanığı yüzün başkaldıran, karizmatik, özgür ve asi havasından kendisini alamıyordu.

*   *   *   

                                      Zamanın kavak yellerinin peşi sıra gittiği günlerdir…

 Resim dersinde üstlendiği ödevin konusu olabilecek olayı, hiç beklemediği bir günde babasının düzenli olarak okuduğu günlük gazetede bulmuştu. Not derdiyle sıkıldığı o günlerde, önerilenlerin, arkadaşlarının sıkça başvurduğu birçok yöntem arasından ağaç baskı uygulamasında karar kılmıştı. Ancak karışık kafasında henüz, işte budur diyebileceği bir konu yoktu. Yaşadığı kavak yelleri günlerine karşın, seçeceği konu kafasında yeni yeni biçimlenen farklı düşüncelerle örtüşecek bir konu olmalıydı. Bu titizlikle günlerdir araştırıyordu. Sonunda olmuştu; aradığı konu babasının atmaya kıyamadığı gazetelerin birinde saklanmıştı.

Ağaç baskının kalın resim kağıdı üzerinde, matbaa mürekkebinin koyu siyah tonuyla uygulanması, ders öğretmeni tarafından pek çok beğenilmiş, okulun hemen girişinde ödüllendirilmiş resimlerin sergilendiği resim panosuna asılması uygun görülmüştü. Bu başarılı çalışmadan, resim öğretmeninin de koltukları kabarmıştı.

Zayıf, uzun boylu, ince narin parmaklı, eğitimciliği ve yağlı boya çalışmaları ile okulun öğrencilerini etkileyen, genç resim öğretmeninin edebiyatçı kimliği daha ortaya çıkmamıştı. İlerleyen yıllarda, Ağda Zamanı adlı öykü kitabı ile, edebiyat dünyasında yetenekli bir yazar olabileceğini göstermiş oluyordu. Maraş kentimiz kahramandı da, henüz kanlı Maraş olmamıştı…O da, bu yüzden “Kıran Resimleri” kitabını henüz vicdanlarımıza çarpmamış, var olmamızın nedenlerinden insanlık değerlerimizle yüzleşmemizi sağlamamıştı.

Fiziksel görünümüyle ince ve kırılgan bir yapıdaydı; becerilerine ve eğitimciliğine diyecek yoktu. Kendine özgü bir duruşu, bakışı, kendince sanatçı bir ağırlığı vardı. Yapılan yağlı boya, sulu boya resimlere, türlü el işlerine not verirken oldukça ciddi yüz ifadesi vardı. Yeniyetme yaşlarda olan öğrencilerinin yeteneklerini yaratıcılık ve üretkenlik yönünde geliştirmek için, çalışmalarımızı yapıcı bir titizlikle eleştirirdi. Ama, yapılanlara verdiği not/ numara konusunda da cimri değildi. Sonuç kötü de olsa, emek verileni, üretileni över,  istediği gibi olmamış olsa da, çalışmaya değer verdiğini özellikle belli eder, öğrencisini onurlandırırdı. Sınıfın utangaç ve sarışın öğrencisi, İnci öğretmeninden daha ders yılının başında etkilenmişti.

Sonraları, ayaklarının yere daha sağlam bastığı yıllarda, bu genç, alımlı öğretmeni düşünmek, gözünün önüne getirmek istediğinde, onu, zayıf bileklerindeki çarpıcı, canlı renklerdeki kalın ağaç bilezikleri ve ince narin parmaklarına taktığı, elbette yine kendisinin yaptığı olan abartılı ama gösterişli yüzükleri ile anımsayacaktı. Tasarlayıp ürettiği el emeği göz nuru, her biri çoğunlukla büyük, göz alıcı takıları takmayı belli ki çok seviyordu… Yakıştırdığı süslerin iriliklerine ve çarpıcı renklerine karşın, ince ruhlu bir insan olduğu açıktı.

Zayıf, ufak tefek çocuk onun titizliğinden ve seçiciliğinden olsa gerek ona "İnci ruhlu öğretmen" derdi içinden. Ne ki, ne o genç, resim öğretmeninin ne de sonrasında “İnci Aral” olarak ünlenecek yazarın ilerleyen yıllarda, bu çocukça hayranlıktan hiç haberi olmayacaktı.

Şimdi üzerinde atölye önlüğü, kollarını birbirine göğsünde kavuşturmuş; tüm sınıfı, tıfıl delikanlının imrendiği, gizliden çocukça sevdalandığı sakin durgun bakışları ve  makyajlı, yine çocuğun yakıştırmasıyla “Nefertiti” gözleriyle süzüyordu. Ödevlerin bitirilmesinin sonrasında, ortaya konulan yapıtların yapılanların değerlendirilmesi, temaları ve başvurulan tekniklerle ilgili konuşmalar, eleştiriler neredeyse birbirinin aynıydı.

Hemen her fırsatta ileri geri konuşan, akıllarına ilk gelen eleştiri sözcüklerini pat diye söyleyiveren çokbilmiş öğrencilerin bu kez ağızlarını bıçak açmıyordu. Bu alışılmışın dışındaki sessizlik, resmin özgün çizgilerinin o güne dek görülenlerin, yapılanların ötesinde değişik görselliğinden ve ödeve konu olan kişinin kimliğinin açıklanmamış oluşundandı. Tamamen siyah renkli ağaç baskıda ortaya çıkan bu derinlik ve gizem bir farkındalık yaratmıştı.

Sıkıntıyla ve korkarak oturduğu sırasında suspus beklerken öğrencilerden birisinin ödevine suretine veren insanın adını söyleyiverecek diye avuçlarının içine ve sırtına ter basmıştı. Sonunda o çok beğendiği, değer verdiği, alay konusu olur diye sınıftan, sınıfın şımarık çocuklarından sır gibi sakındığı, ilk gençlik uykularını kaçıran, sarışın  kız bozmuştu işte sessizliği:  

“Hocam, bu şey değil mi? Hani, şu Güney Amerika ülkesinde…Askerler tarafından öldürülen… ”

Kız, cinayetin geçtiği ülkenin bulunduğu kıtayı tutturmuştu da, katledilen kişinin adı, açık kimliği sınıfın soru baloncuklarıyla dolu havasında kocaman bir çengelli soru olarak asılı kalakalmıştı. Bu eksik ve yetersiz sözcüklerin ardından, daha başka kem küm edilen, konuyla uzak yakın ilgisi olmayan yakıştırmalar, acemi, çocuksu yorumlar… Ancak bunlardan hiçbiri, boşlukta asılı duran soru işaretini bulunduğu yerden aşağıya indirmeye yetmemişti. Delikanlı yanı başında oturan sıra arkadaşına belli etmeksizin, az önce soluğunu tutarak cezalandırdığı ciğerlerini, koyuverdiği kocaman bir solukla rahatlatmıştı. Gelinen durumdan, yüreğinin bir yanı sevinirken, diğer yanı tüm korkularına, çekincelerine karşın, o gerillanın adının bir kerecik olsun sınıfın duvarlarında yankılanmamasına, uçarı delişmenlere, özellikle de “İnci Ruhlu Öğretmen”e dek ulaşmamasına üzülmüştü.

Çakılıp kaldığı sırasında böylesi anlaşılmaz ikilemleri yaşarken, içinde gidip geldiği ruh hali, yasa dışı konuma düşmüş bir yetişkinin ezik durumuna, parmak ısırılarak ayıplanan, herkesçe kınanacak yaramazlıklar yapmış, ayıp/ çirkin şeyler düşünmüş bir çocuğun psikolojisine dönüşmüştü.

“Nasıl ?” demişti bir diğer kız…“Bizdeki Köroğlu, Dadaloğlu ya da Battalgazi gibi mi yani ?” 

“Yok artık…” diye atıldı, kızların aşık olduğu basketçi çocuk: “İnce Memed ?!..”  

Böylece konuyu sulandırarak, dersi kaynatmak için kollanan fırsat da yakalamış oluyordu. İnci ruhlu öğretmen anlar da, belli etmez. Ve, ardı sıra, sonu gelmeyen zıpır gülüşmeleri… Bu arada teneffüs zili de çalmıştı.

Üniversiteli kızın el yazmaları böyle bitiyordu.

*   *   *   

                                                               Ekim 1967, La Higuera…                                                     

Gerilla komutanı Dr. Ernesto Ché Guevara, emperyalizmin ölüm meleğine Bolivya coğrafyasının La Higuera kırsalında, felaket habercisi bir ekim gününün sabahında yakalanır. Gerilla birliğinin, Pentagon destekli ve CIA güdümlü satılmış haydutlarla giriştiği şiddetli bir çatışmanın hemen sonrasında yakalandığında bacağından ağır yaralı durumdaydı ve kan kaybediyordu. Ché’nin içinden çıkamadığı, yoldaşlarını kurtaramadığı pusu, aylardır tasarlanan emperyal komplonun, toplu kıyım planının vardırılan en son noktasıdır. Pentagon işbirlikçisi Barrientos’un askerleri tarafından yarasına ilk müdahale yapılmaksızın köyün eskimiş okuluna kapatılır. 

Takvimler 1967 yılı ekim ayının yedinci gününü gösterir. O gece ve sonrasındaki iki gün, Ernesto Che Guevara ve gelecekleri için savaştığı, komşu evlerde çoktan yasına durmuş, yerli halkından Guarani köylüleri için çok uzun olacaktır. Ché, 9 Ekim 1967 günü, kiralık faşist katillerden Mario Teran adındaki alçağın dokuz hain kurşunu ile katledilir. 

*   *   *                       

Yaşamın hiçbir zamanında, koşullar ne olursa olsun tekdüze çizgi izlemeyen, aynı yaşamın diyalektik akışı içinde karşılaşılan ve yaşanılan anlar, monoton yaşamın alışılmış, kanıksanmış gidişini değiştiriverir. Böylesi tarihsel anlarda, o güne kadar uyulan, ezberlenen kurallar, tabu bellenen dengeler bir anda alt üst olabilir.

Sistemin üniformalı, üniformasız resmi ağızlarınca kutsanıp tescillenmiş kabul edilen taşlar yerinden oynayabilir. İnsan vicdanında, insanın beyninin kıvrımlarında şimşek çakımları yaratansa; bir film, bir kitap, bazen bir resim, darağacında edilen bir cümle, tekmelenen taburedir. Kimi kez, son nefesi savunmasızca sıkılan tabanca kurşunuyla alınmış, sırt üstü uzanmış yatan, halkın gözünde savaşının başından beri ikonlaşmış insanın cansız bedeni, dağınık saçlarıdır…

Kişi yaşadığının, gördüğünün sonrasındaki günlerde, yaşantısının ve bakış açısının nasıl değiştiğini anlar. Sevdiği, güvenilir bulduğu yakın çevresine, sevdiği dostlarına yaşam ırmağının kendi yatağında akıp dururken değiştiğine ilişkin; kendisinden başka kimsenin bilmediği bir takım samimi itiraflarda bulunur. Henüz ergen yaşının karışık günlerinde kız çocuğuna anlatılmaya çalışılan böyle bir öyküdür.

Yaşamın bir çocuk elini tutar gibi elinizden tutarak, sizi alıp dokunaklı anlamlar, değişik değerler yüklü, çok daha sıcak ve renkli dünyaların doğallığı, gerçekliği içine bırakıvermesi ne ilginç. Ne dönüştürücü, ne paylaşımcı. Nasıl da anaç?.. Eli öpülesi dostlar gibi vefalı. Bu dost sizi alır götürür, değiştirir. İşin ne inceliğine, ne de sırrına varabilirsiniz. Değişiminizin, yenilenmenizin ayrıntılarına girememeniz; sıradan bir günden sonra gelen günde, kendi yatağında uslu bir çocuk gibi, usulca akan nehrin, aynı nehir olmadığını anlayamamanıza benzer.

*   *   *   

                                                                 Üniversiteli Kızın Yitirdiği Notları’ndan…

“Uzun bir zaman, yazın yeteneğinden erişilmez ve ulaşılmaz olarak söz edilen, yakın tarihte Nobel ödülü alan yazarımızın (Bir kitap okudum hayatım değişti…) dizesi ile başlayan, uzun anlatımlarla süslenmiş, insanın ve de hayatının değişikliğe uğraması noktasında, bende hiç de heyecan uyandırmayan romanını okudum. O, nobel ödüllü kitapta yazılanların, babamın insana bakışını, dünyayı yorumlama ve ele alış tarzını, kısacası hayatını (gerçekten de inanılması güç biçimde değiştirdiğini) söylediği, siyah beyaz fotoğrafla ilgili bana anlattığı öyküsünden daha çarpıcı ve çok daha etkileyici geldiğini söyleyemem.

“Değişim ve yenilenme, ciddi tarihi sorumluluklar ve görevler üstlenen önemli kişiliklerin çağının dobra tanığı olmasıyla, yaşananların karanlıkta bırakılmaya çalışılan ayrıntılarını, özünü, izleyicilerine, okuyucularına sözü dolandırmadan açıklaması, yansıtmasıyla anlamlı…

*   *   *   

“Kötülüğün başarısı için gerekli her şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.” Edmund Burke.   

Halka ve insan emeğinin sorunlarına dokunan gerçekçi yapıtlar üretilmediği sürece, düzenin popüler kültürü, biraz siyah beyaz, pembe mesut Türk filmlerinin tadında, suçlarını/ günahlarını ve 12 Eylül açık faşizmince eziyet edilmiş, apolitikleştirilmiş insanlarını, Orhan Pamuk yemlemesiyle Masumiyet Müzesi’ne koyarak; eli kanlı darbecilerini, bilumum katillerini elbette hasıraltı etmeye çabalayacaktır. Ve elbette, Marmaris’te kanlı ellerden çıkan Nü resimleriyle insanların gözlerini ve zihinlerini boyamayı, sindirdiği, yoksullaştırdığı, sendikasızlaştırdığı emekçilerle alay etmeyi sürdürecektir.

Yıllardır yaptığı gibi, dünya halklarının ikonlaşan fotoğrafını da, ucuz rozetlere, kuşe posterlere, kahve fincanlarına, iç çamaşırlarına, kolyelere basarak, o muhalif, teslim olmayan insanın ruhunu, kimliğini ve sosyalist kuramını unutturmayı deneyecektir. Sistemin onca olanaklarına, yanıltmalarına ve saldırılarına karşın, tarihini çarpıtmayı başaramadığını, tersine eline yüzüne, kalemine ve tuvaline bulaştırdığını söylemek gerek.

*   *   *   

                                                         Yitirilen notlara son bir ek.

 “Alınıp satılan bir ticari metaya, içi boşaltılmış bir duygusal imgeye dönüştürülmeye çalışılan, itiraz etmenin ve başkaldırmanın simgesi yıldızlı fotoğrafın taşıdığı tarihsel misyonun bilincinde olan ben, yaşıtlarıma göre şanslı olmalıyım… Bazı şarlatanların meze yapmaya çalıştığı resmin nasıl bir iklimden geldiğini ve nasıl bir tarihi kişiliğe, nasıl bir haktan, haklıdan yana bir dünya görüşüne ait olduğunu bilenlerdenim. 

*   *   *                                                                                           

                                                          5 Mart 1960. La Coubra Anması…

 ABD Emperyalistlerinin desteklediği hain sabotajla batırılan La Coubra gemisinde yaşamını yitirenler için cenaze töreni düzenlenmektedir. J. Paul Santre ve Simone de Beauvoir’un da onurlu duruşları ile hazır bulunduğu törende, Fidel Kastro kürsüde, tarihe not düşen etkileyici/ duygulu konuşmasını yapmaktadır. Orada bulunanların üzerine ağır ve oldukça hüzünlü bir hava çökmüştür. Yaşamı boyunca resmiyetten, sıkıcı protokollerden uzak durmaya özen göstermiş Ernesto Ché Guevara, kürsünün hayli uzağında, suskun ve kederli insanların arasındadır. Uzaktan görüldüğü kadarı ile yaslı, durgun ve düşüncelidir. Kalabalığın arasında, üzerine düşen görevi yerine getirmek için, saniyelerin peşinde en güzel kareyi kollayan birisi daha vardır.

Küba’lı fotoğrafçı Alberto Corda… Fidel Castro’yu ve ünlü konuklarını onlarca kare ile belgeleme pozisyonuna sahipken, onun sanatçı duyarlılığı, tüm dikkati, basından ve meraklı gözlerden uzak durmaya çalışan efsane gerillanın üzerindedir. Alberto hedefine kilitlenmiş keskin bir nişancı gibi pusuda, Ché Guevara’yı görüntülemek içinse kaçırılacak zamanı olmadığının bilincindedir.    

Mesleği gereği zor olan o anın üstesinden gelmenin ve gelecek nesillere aktarılması gereken tarihi anı ölümsüzleştirmenin eşiğindedir. Geçilmesi gereken bu eşikse, öyle ortalık yerde görünmeyenin, öne çıkmayanın, hak edenin ve her an halkın içinde olmayı yeğleyenin bir anlık duruşunu yakalayabilmektir. Alberto Korda, saniyelerle sınırlı bir zaman diliminin içinde bunu başarır.    

Yıllar sonra ezilen halkların, dünya yoksullarının, doğdukları günden bu yana evsiz, işsiz ve güvencesiz olanların kalbinde ruhunda ve bilincinde adeta ikonlaşacak, dolar baronlarının ve düzen şakşakçılarının istismar etmek için can atacağı ikon fotoğraf böyle ortaya çıkar.  

*   *   *                                                                                           

Ernesto Ché Guevara, her zaman yanında olduğu insanların, sınıfsız/ sömürüsüz ve eşit gelecekleri için yanıp tutuştuğundan, bu yolda “Ölüm hoş geldin, sefa geldin.” ve “Haşin olmalıyız, sevgimizi ve şefkatimizi hiç yitirmeden” diyebildiğinden, petrol ve dolar yamyamlarının gözüne fena halde battı. Kusursuz ve kıskanılacak biçimde sürdürdüğü devrimci yaşamında var olan görev ve sorumluluklarının bir fazlasını istedi. Amerikan Emperyalizminin, halkların devrim ve sosyalizm, barış ve kardeşlik mücadelesinde en önemli tehlike olduğu düşüncesinden yola çıkarak, bunu cesurca ve açık biçimde “… iki, üç daha fazla Vietnam ” şiarı ile, bir ileri hedefe taşıdığından emperyalist haydutlar tarafından hedef tahtasına konuldu.

“Kar ve sömürü amaçlı ticari değerlerin, sembollerin egemen olduğu emperyalizmin, SSCB sonrası tek kutuplu sisteminde, yıldızlı bereli fotoğrafın değeri ve anlamı, bu ülkenin fabrikalarında, üniversitelerinde, ovalarında, tarlalarında ve tutukevlerinde eylem adımlarıyla yürüyenler için, babam için neyse benim için de odur.

Birçok halk önderi gibi, -bizim Deniz’imiz gibi- boyu posu abartılarak “yakışıklılığı” bilinçli olarak öne çıkartılan, utanmazca içi boşaltılmaya, özünden, köklerinden, kimliğinden ve sınıf mücadeleleri tarihinden koparılmaya çalışılan Ché’ nin devrime ve sosyalizme inanmışlığı, mücadeleci ruhu ezilen dünya halklarının umudu ve yol göstericisi olmaya devam edecek…  

Hasan Oğuz Bilgen, 26 Ekim 2008, Alaybey-Karşıyaka.

 http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=5268

++ Ozgur Medya ++info@ozgurmedya.org  Sitede yer alan yazılar yazarlarını bağlar. Site yönetimi yasal sorumlu değildir. Telif Hakları Yasası”nca korunur.


 

27 Nisan 2013 Cumartesi

Moğollar ve "TÜRKÜCÜ"


Moğollar ve "TÜRKÜCÜ"
                                                        


"İnsanlık tarihinde hiçbir toplumsal sorun yoktur ki, merkezinde insan olan sosyal kaynağına inilmeden halka karşın halk için çözümlenebilmiş olsun…"





Daha düne dek “kart kurt”la geçiştirilmeye çalışılan ve parasal karşılığı, ülkenin IMF borçlarını kapatabilecek düzeye ulaşmış olan malum Kürt sorununun, ülkenin değişik kurum ve platformlarında tartışılıyor gibi yapılması, hatta kıyısından köşesinden tartışılması ya da dillendirilmesi, siyaset ve toplum bilimi uzmanlarınca bir arpa boyu yol almak biçiminde açıklanıyor olsa da, köyleri haritadan silinmiş, insan dışkısı yedirilmiş, kuyulara atılmış insanların kederli yüzlerinde, nicedir yabancısı oldukları bir umut ışığı yanmıyor değil.

Gelinen nokta umutlandırıcı mı?  Hadi -bir şey yitirmeyiz- bir an için iyimser olalım, bardağın dolu  yanını görelim ve  “umutlandırıcıdır” diyelim.

Ah bir de…Yani bir de “Devletin 86 yıllık inkar ve imha politikasına, Kürt halkının kültürel hak ve istemleri doğrultusunda son verilip, beklenen haklar ve özgürlüklerle ilgili yasal düzenlemeler yapılabilecek mi? ", “ Bu özlemler yeni bir demokratik, adil bir anayasa şemsiyesi altında garanti altına alınabilecek mi?", "Böylesi bir anayasal değişimi kaldırabilecek toplum bilincinin, uzlaşı ve kardeşliğin psikolojik ve toplumsal zeminini yaratmak adına gerekli çaba harcanıyor mu?" sorularına olumlu yanıtlar verilebilseydi !..

İnsan bu soruların yanıtlarını düşündüğünde paragraf başındaki pembe tümce ile anlatmaya  çalıştığımız bardağın dolu yanını görme noktasının ister istemez gerisine düşüyor. Ardından yanıtlarını vermeye kalktığında en azından şu an itibari ile olumlu yanıtlar verilemeyeceğini söylemenin toplum ya da siyaset bilimcisi filan olmayı gerektirmediğini görüyor.

Konu ile ilgili olarak oligarşik devlet cihazının yeni liberal-dinci hükümetini kuran partinin, ona muhalefet eden partilerin, yine düzenin değişik siyaset kurumlarının farklı nüanslarda da olsa, sorunu salt  terör ve güvenlik sorunu görüp, terörle mücadele etmek ve kökünü kazımak saplantısına takılarak hep aynı histerik, ırkçı, kafatasçı ruh hallerinde, ama hep tıpkı bir hıyar gibi ikiye bölünme ve parçalanma paranoyası ile dillendirilen tepkiler, bu tabuların ve statükocu tutumların toplumun zaten acılı, yaralı insanlarında olan korkuları, kaygıları ve umutsuzlukları arttırması sorunun çözümsüzlüğünün en açık kanıtı. 

Şimdilik Amerikan Emperyalizminin, onunla bütünlemiş ılımlı İslamcı yerli,  egemen oligarşik yapısının gölgesinde, içi boş sözler üzerinden seyreden iyi niyet gösterileri ve  “üslup görüşmeleri” sığlığındaki süreç, bir yandan devletin yüksek ve “haki” renkli burçlarından, bir yandan da “derin” yerlerinden sakin ama sert ve şahin bakışlarla izlenirken, bu güne dek çözümsüzlükten başka bir şey üretmemiş, sözcüğün tam anlamı ile soruna hep tıkaç, takoz olmuş militarist, şoven ve ulusalcı anlayışların felaket tellallarınca günbegün yokuşa sürülmekte…

Durum böyleyken Kürt halkının iş, aş, eşitlik, anadili, kimlik ve barış beklentileri olarak somutlaşan hem ekonomik hem de kültürel istemlerinin istismar edilerek türlü manipülasyonlara tabi tutulması, tehlikeli, vebali ağır ve spekülatif mecralara çekilmesi de sorunun ayrı bir endişe verici yanı. 

Oysa sorunun çözümü, kökleri tarihin derinliklerinden gelen mevcut devletin imha, şiddet, inkar geleneğinden beslenen resmi politikası ile kurumsal anlamda ciddi  bir yüzleşmede saklı. Geleneksel, resmi anlayışının sorgulanması, dolayısı ile mevcut inkarcılığın,  “kart kurt” yalan ve demagojisinin tek ve aleni savunucusu olan MHP denilen kafatasçılığın etkisinin silinip, barış karşıtı militarist baskısının ve egemenliğinin kırılması, halk düşmanı provakatör ve ırkçı yüzünün açığa çıkarılması,  en azından şimdilik pek olanaklı görülmüyor.

CHP cephesinde ise yeni bir şey yok… Lideri de yönetici konumda olanları da, Kıbrıs konusunda “ezeli tıkaç” görevini üstlenmiş Rauf Denktaş’ı kıskandıracak derece de, her zaman olduğu gibi olup biteni trafik kulesinden bakıp izlemenin kolaycılığında... Çoktandır “Bekle ve gör”, “Her şeyi eleştir”, “Kör tıpa ol.” tutumunu korumaktalar. Hemen her gün, her fırsatta geleneksel misak-ı milli bakışının "Tekçi" kafası ile,  savaş ve felaket tellallığını en sıkı ulusalcı beylere, Başbuğ’un neferlerine bırakmadan, azimle, kuşku, endişe ve korku imparatorluğunun temellerini güçlendirmekte.      
               
Moğol istilasından bu yana bu denli pervasızlıkta, bu denli vahşet boyutunda bir emek, doğa, tarih yağmasının, kültürel talanının, insan kıyımının yaşanmadığı kadim Anadolu topraklarında, müzmin yaraya merhem olacak, toplumsal uzlaşıyı ve barışı tesis edecek iksirin bırakın uygun kıvama gelmesini, henüz bulunabilmiş, adı konulabilmiş bile değil.

Yok  “Önce sen vurdun” çocuklaşmasıyla, “Bölmeye kalktın",  “Öyleyse tek dil Türkçe” ve "Dediğim dedik çaldığım düdük" biçiminde özetlenebilecek ısrarcı, inkarcı ve de ayrılıkçı ezber yinelemesi üzerinden akıl ve vicdan tutulması sürdükçe yara da kanamaya, hasta da kan yitirmeye devam edecektir.

Gerçekliğini sevgili Celal Başlangıç’ın bir söyleşi dizisinden öğrendikten sonra yazıya dökerek dillendirmeye çalıştığım yaşanmış olay “Türkücü”, yıllardır iflah olmaz bir kısır döngü içinde, sorunu salt  “güvenlik ve terörle mücadele" sorunu olarak görüp,  Battal Gazi refleksi ile çözmeye çalışan asker kafaların değişmesi gerektiği noktasında bizlere traji-komik iletiler sunmakta. . .




Diyarbakır-Bingöl karayolu kesilmiştir…  

Ay ışığı gecenin ıssız karanlığında omuzlarda asılı otomatik silahların namlularında parlamakta… Pötikareli poşularıyla yüzlerini örten adamların sesleri kapalı ağızlarından biraz sert ve boğuk, biraz da sinirli çıkmaktadır.  “Herkes aşağı insin”  diye bağırır diğerlerine göre biraz önde dikilen uzun boylusu.  

Yolcuların erkek olanları kirli kasketli, poşulu, yöreye özgü şalvarlı ve yeleklidir. En traşlısı en az bir haftalık sakallıdır. İstisnasız tümü kara bıyıklı erkeklerin hemen arkasından, allı morlu libasları, başları yine yöresel bağlanışlarıyla tülbentli, iki elleri her daim utangaç durumda ağızlarında, sessiz, ürkek, her halleriyle ezik Kürt kadınları, birer birer geçer otobüsün ölgün far ışıklarının önünden...

Erkeklerinin arkasında saf tutar gibi, bedenleri, emekleri ve dahi ruhları ile hiçbir sığışacak yerleri olmayan erkek egemen dünyasının onca günahını işlemişçesine başları önde sıralanırlar. Yollarını kesip onları külüstür otobüslerinden indirenler, bu yoksul, mahçup insancıkların alıkonulmalarına neden olacak bir şey yapmadıkları, hiçbir kötü muameleyi hak etmedikleri gerçeğinin ağırlığı altında biraz suçlu, yine de insanı ürküten bir sessizlik içindedirler.

Tam bu sırada başlarına sardıkları poşularla yüzleri örtülmüş sert adamların en küçük bir hareketi kaçırmayan denetleyici bakışları, rahatlığından, biraz da keyfiliğinden olsa gerek, en sona kalmış birinin üzerinde şaşkın bakışlara dönüşür. Bölgenin bilinen, kanıksanmış giyim tarzına aykırı birisi belirmiştir merdivenlerde… 

Kirli beyaz takım giysisi, boynunda o diyarlarda belki ilk kez görülen kravatı, dirsek ve diz yerleri çıkmış giysisinin rengine uygun abartılı rugan ayakkabıları ile tıpkı bir ayrık otu gibi, insanın hemen dikkatini çeken biridir bu. Üstü başı, garip tipi, rahat ve telaşsız hareketlerinin yanı sıra, muzip bakışlı bu adam için oradakiler pek anlam veremez.

Yolu kesenler beklemedikleri bu konukları karşısında ilk şaşkınlıklarını üzerlerinden atar atmaz, o hiçte tekin olmayan gecenin içinde ışıl ışıl parlayan adamı karşılarına alıp sorgular gibi;                

“Hemşerim… Gel hele… Ne iş yaparsın sen?”
“Türkücüyem” der adam, “Türkü söylirem.”
“Yolculuk nere?”
“Bingöl’e dügüne…Türkü söylemeye gidiyem. Sırtımdaki de sahne kıyafetimdir…Eyle işte..."  

.   .   .

Namlularına mermi sürülü, ay ışığının şavkıyan beyazı altında ilerleyen gecenin gerginliğine karşın, kendisinin sadece türkü söyleyen biri olduğunu söyleyen adamın konuşması rahattır. Adamın komik yüz ifadesi, sıra dışı kılığı, duruşu ortamı hiç beklenmedik bir anda yumuşatıvermiştir.   

Alışılmamış kıyafeti ile gecenin karanlığında ışıyan, adeta göz kamaştıran çelimsiz adam, yolu kesen silahlı adamların merak kaynağı  olmuştur.

Diğer yolcularsa unutulmuş gibidir. Sadece gözlerini açıkta bırakan kafalarına sardıkları poşularının ve rahat giysilerinin içinde kendilerinden oldukça emin görünen adamlar bir süre ayrı ayrı düşünürler. Ortalık üzerinden çok geçmeyecek derin bir sessizliğe gömülmüştür. Kısa süre aralarında fısıldaşırlar.  Sonunda ortaklaştıkları kararı, ardı belirsiz yalçın dağların sabrı ile bekleşen insanlara yüksek sesle bildirirler.  Otobüsün sürücüsü yolları üzerindeki karakollara kesinlikle uğramayacaktır, böylece otobüs hiç durmadan yoluna devam edecektir.

“Herkeş otobüse… Sen şofer, hiç durmadan gaza basacaksan... Sadece Türküçi kalacak.  Onunla  işimiz bitmedi. Sallanma… Herkeş arabaya. Marş marş...”
  
Otobüsten en son inen adam, kızdığı akşamın beklenmedik bir vaktinde, ortalık yerde, hiç tanımadığı ve ilk kez karşılaştığı insanların arasında bir başına kalakalmanın şaşkınlığına karşın soğukkanlılığını korumaktadır.  

“Seni komutana götürelim… Gösterelim hele. Bakalım o ne diyecek?!”  diyerek, vururlar ardından dağlara.

Gecenin iflah olmaz söz dinlemez karanlığında, tek tük yanıp sönen ateş böcekleri, dağın dinginliğinin ayrıcalığına apayrı bir güzellik katmaktadır. Yürüyüş kolu düzeninde, tek sıra birbirlerini izlerler uzun süre; hiçbir yakınma ve en küçük bir yorgunluk belirtisi göstermeden. Her gün diken üzerinde, çatışmalarla geçen yaşamlarının elektrikli havasını değiştirip renklendiren Türkücüye de takılıp aralarında şakalaşırlar. Sarp dağ yolları boyunca pek keyiflidirler.

Sakin görünen adamınsa içten içe yüreğinin yağı erimektedir:

“Poki yedik.” der içinden, “Dügün mügün kalmadi... Aha şimdi poki yedik… Bunlar bizim eşkiyalar. Dügün mügün kalmadi… Dinime imanıma sabbaha kadar nöbetteyiz."  

Kem gözlerden ırak, kuşku çekmeyen koyağın derinliğindeki büyükçe iki  kayanın arasında kurulu gerilla kampına ulaşmaları biraz zaman alır. Ayaklarında “Mekap” ayakkabılar, sırtlarında yükleri belirsiz tıka basa dolu çantalar, boyunlarından sarkan fişekliklerle göğüs hizalarında sallanan el bombalı adamlarının arasında, gözüne hiç alışık gelmeyen kravatlı, tuhaf giysili birisinin kampa doğru geldiğini görünce komutan da şaşırır. Alışık olmadığı, hazır cevap adamın düğünlerde halkı eğlendiren birisi olduğunu öğrenince çocukça sevinmesi tutar.  Pek keyiflenir, yüzünde gülleri açar. Yoldaşları gibi, o da uzun zamandır köyünden, sevdiklerinden ayrıdır ve insanlara, halkına olduğu kadar türkülere de sevdalıdır. 

Böyle olunca oradakilerin her birisini yavuklusuna, yollarını gözleyen anasına, sılasına götürüp getirecek olan eğlenceli gecenin, Türkücü için epeyce uzun ve yorucu geçmesi elbette kaçınılmazdır. Komutan adamı bir süre dikkatle süzdükten sonra: “Oku bakalım bir türkü.” der. 

Türkücü çaresiz bir Kürtçe türkü tutturur. Komutan, yanık, yanık olduğu kadar da şen şakrak sesini beğenmiştir.  

Türkücü değişik ve renkli ses tonuyla ortalığı inlettikçe, hep ortak yazgıları eziyet ve işkencede buluşmuş yaralı gönülleri kasıp kavurdukça, yüreği dağlanan komutan da coştukça coşar.

“Bir tane daha, bir tane daha.” diye diye, sabahın ilk ışıklarına dek, çok sevdiği, çoğu zaman arkadaşlarıyla birlikte yüksek sesle eşlik ettiği, bildiği bütün Kürtçe türküleri söyletir adama.

Mor dağların meraklı gözlerden uzak, tahmin edilmeyen serin koyağında konuşlanmış kampın hayli aşağısında, yol kenarında bir jandarma karakolu vardır. Gecenin dinginliğinde Türkücünün gür ve yanık sesi, iki dağı birden tutmuş, karakola dek gitmektedir. Oradaki komutanın ve askerlerin şafak vaktine kadar, sadece dağdan geldiğini bilebildikleri, sözlerini anlamadıkları bir dilden avaz avaz söylenen coşkulu türküler sayesinde uykuları kaçmıştır. Türkücü yanık-gür sesiyle, gelen günün akşamında başına geleceklerden habersiz jandarma karakoluna ilk konserini verirken, askerler de tanımadıkları bu sesin sahibine, dillerine geldiğince ağız dolusu sövüp sayarlar.
.   .   .

Tanyeri daha ağarmadan Türkücü’nün gözleri bağlanır. “Türküden zarar gelmez; sen söylemeye devam et.” diyerek, kulağına gördüğü kampı ve insanları unutmasını salık veren kibar uyarı sözcükleri fısıldayarak, onu önlerine katıp patika yoldan aşağıya indirirler. Uzun ve yorucu bir yürüyüşün sonudur… İçlerinden tok sesli olanı silahının namlusunu adamın ensesine dayayarak, iyice tembihler:

“Sakın ola ki, hiç ama hiç susmayasan. Arkana bakmayasan. Göz bağını açmayasan… Hiç durmadan bayır aşağı söylemeye devam edeceksan.”

Türkücü nerede olduğunu, nereye gittiğini bilmeden, gözleri bağlı, yokuş aşağı salar kendini.  Sabaha dek, bilmem kaçıncı kez çığırdığı türküleri artık kararmaya ve bulanmaya başlayan beyninde sil baştan, tekrar sıraya koymaya çalışırken, bir yandan da tökezlenmemeye çalışmaktadır.  

Adamların eline ilk düştüğünde içinden geçen iki sözcük, artık sözleri birbirine karışan yorgun-uykusuz türkülerin, farkında olmadan doğal nakaratı olmuştur:  "Poki yedik… Poki yedik."

Uykusuzluk ve yorgunluktan sersem sepelek, nerdeyse el yordamı ile ilerlemeye çabalarken, dizlerinin dermanı gibi bitmez tükenmez bellediği soluğu da tükenmek üzeredir. Bu arada geçen zaman nedir, poşulu sert adamlar nerede kalmıştır hiç ama hiç ayırtında değildir.

Başlangıcını anımsayamadığı, sonunu kestiremediği zamanın belirsizliğinde gezinirken; bu kez çok farklı bir dilde ve ağızda bir ses: “Na’pıyon be hemşerim?” der.

Bu kez yolunu kesen aynı uykusuz geceden kalma, sinirleri bozulmuş askerlerdir. Gözbağına dokunmadan, az önce kulaklarına fısıldanmış dostça tavsiyelerden habersiz, koltuk altlarına giren kuvvetli ve sabırsız eller, ayaklarını yerden kesip zaten bulutlarda gezinen çaresiz insanı sürüklercesine yürütürler…

Karşı dağın düzlüğünde, iki gözetleme kulesindeki ağır silahlarla korunan karakollarına ulaştıklarında gözlerindeki bağı açarlar, ellerini çözerler. Oldukça kızgın ve sitemlidirler:

“Gel bakalım.” derler. “Seni komutana götüreceğiz!”

Üsteğmen rütbeli komutanın emrindeki askerlerden çok daha sinirli olduğu ahşap masa üzerindeki, çoğunluğu yarısında söndürülmüş sigara izmaritlerinin taşırdığı kül tablasından anlaşılmaktadır. Mesleği türkü söylemek olan mahçup adamı bir süre parmaklarının arasındaki külü kıvrılmış sigarasıyla, burnundan soluyarak izleyen karakol komutanı sonunda sessizliğini bozar:

“Ulan, ulan!..”  “Sen miydin ulan sabaha kadar kafamızı ütüleyen?”   

Türkücü başına gelenleri tüm doğallığı ile anlatmasına karşın, komutan yine de kızmadan edemez.

“Demek sendin ha!.. Bizi sabaha kadar uyutmayan eşşoğlu?! ”,  “Çık nakalım şu karakolun damına... Önce bağırarak İstiklal Marşı'nı oku… Sonra bildiğin bütün Türkçe türküleri. Akşama kadar da burada, Türkçe söyleyeceksin!”

Talihsiz adam bıkkın adımlarla kerpiç dama çıkarken ortalık çoktan ışımıştır. Güneş mor dağların doruklarından yeni bir güne göz kırparken, karşı tepelerin bir yerlerinde dağın sarp tepelerine doğru tırmanan insan siluetleri kapanmaması için çabaladığı  gözlerinde yitip gitmektedir.
                              
 
                                  
                                     Hasan Oğuz Bilgen, Karşıyaka, 15.08.2009.
                                               Son düzenleme; 18.11.2012
                
                                                                                                                             
                              

Haber Tarihi: 06/05/2011 
Haber Editörü: Özgür Medya 
Haber Kaynağı: Özel                   
++ Ozgur Medya ++ info@ozgurmedya.org                                                                   
Sitede yayınalan yazılar yazarlarını bağlar. 
Yazı içeriklerinden site yönetimi yasal sorumlu değildir. 
Tüm yazılar Telif Hakları Yasası Gereğince korunur.