Yıllarca kamu eliyle üretimin yapıldığı, Soma-Eynez kömür madeninin 2009
yılında çalıştırma hakkının ve serbestliğinin özel sektöre devredilmesi, bir
bakıma sonun başlangıcı olmuştur. Ocağın girişini karşınıza aldığınızda,
solunuzda kalan iki katlı binanın üst katındaki, sendika eğitim uzmanlarınca
uzun yıllar madenciye bilinç götürmenin alanı olarak değerlendirilen “Eğitim
Salonu”, 2009'un ilerleyen günlerinde, bilinçli olarak boş muhabbetlerin
körüklendiği çene çalınan, tavla atılan dama oynanan sıradan bir lokale
dönüştürülür.
Aynı binanın
hemen giriş katında bulunan “Lambahane”, o yıla dek amacına uygun bir düzen ve
disiplin içinde kullanılır. Şöyle ki: devlet işletmesinin o günkü klasik
kontrol mantığı ile denetim altında tutulan Lambahane, madencilerin kafa
lambalarının şarj edildiği ve düzenli sıralar halinde asılı olarak
bulundurulduğu büyükçe bir salondur.
Vardiya
girişinde madenci, üzerinde kendi kask numarasının yazılı bulunduğu şarj olmuş
kafa lambasını kaskına takarak galerilere girer. Hiçbir madenci, kendisine ait
olmayan lambayı asla almaz ve kullanmaz. O madenci ki, bu bilinci almış bir
kamu emekçisidir. Herkesin, mutlaka kendisine ait olan lambayı kullanmasının,
acil bir durumda, madene kimlerin girdiğinin, galerilerde hangi sicil numaralı
işçilerin bulunduğunu saptamanın ilk pratik yolu olduğunu bilir.
Ocağın
özelleştirilmesinden sonra, bu pratik basit kontrol mekanizması, yöneticilerin
ve vardiya amirlerinin ciddiyetsizliği, işlerin günü kurtarma mantığı ile
aceleye getirilmesi, sadece işin/ işlerin görülmesi için yukarıdan aşağıya salt
kar amaçlı bir anlayışın yerleşmesi ile giderek uygulanmaz olur.
Israrla,
alelacele soyunup giyinmesi tembihlenen ve işe koşar adımlarla başlamaya
koşullandırılan madenci, lambası mavi yanan -şarj olmuş- gözüne ilk ilişen
lambayı arkadaşından önce kapma telaşındadır. Önceleri sendika “hocası”nın
onlara öğrettiği “üretim içinde rakip olacağınız, rekabet edeceğiniz en son
kişi, yanı başınızdaki kader arkadaşınızdır.” özlü sözü, artık çoktan
unutulmuştur. İşverenin ekmeğine yağ süren aynı yarış ocakta da sürer. Bu,
süreç içinde sendikacının da madencinin de içine düştüğü ölümcül hata,
işverenin kolay ve zahmetsiz yönetmesinin başlangıcıdır.
Ardı sıra
gelen günlerde “işlerin hemen bitirilmesi” kurgusu üzerinden aceleyle yapılan
hızlı ve yoğun çalışmalar, doğal olarak dağınık ve denetimsiz, esnek ve
kuralsız, en kötüsü güvencesiz bir üretim biçiminin de öngünü olmuştur. Devlet
kurumu iken, çok da kabul edilemeyecek düzeyde, işçi sağlığı ve iş güvenliğine
uygun çalışma koşullarında bir üretim yapılmamış olsa da, en azından 18
yaşından küçük sigortasız işçi çalıştırılmıyordu. Bu doğru kural, 2009 sonrası
hızla bozulmuş ve uygulanmaz olmuştur.
Son birkaç gün
içinde görüşülen, çok genç işçilerden kimilerinin, askere gitmezden önce bu
madene girerek, “asker ocağı”nda gerekli olacak olan parayı biriktirmeye
çalışmasını, hatta çalışmayan arkadaşlarıyla, “askerde çay parası
bulamayacakları” konusunda nasıl dalga geçtiklerini anlatması ibret vericiydi.
Eynes
Madeni’nde, şimdilerde Ulusal İstihdam Stratejisi adı altında yürürlüğe
konulmuş bulunan post modern kölelik uygulamasının en önemli madde başlığı olan
“Esnek Çalışma” ile karşılaşmamız, Soma madenlerinde aylardır izini sürdüğümüz,
yumuşak karnını keşfetmeye, açmazlarını anlamaya çalıştığımız taşeron
sisteminin en çarpıcı detaylarındandı. Çevre köylerden gelen, özellikle evlenme
derdine düşmüş, güçlü kollarından başka bir avantajları olmayan işsiz gençler,
sabahın çok erken saatlerinde, gün doğumundan gün batımına çalışmak üzere, ocak
girişinin hemen önündeki geniş alanda öbekler halinde bekleşirler. Bu
bekleşenler, bölgede tarım yapma olanakları ellerinden alınıp üretimden
koparılarak issiz bırakılan genç insanlardır.
Görevliler,
yüzlerine bakmaksızın genç bedenlerde kazma sallayıp sallayamayacaklarının
ölçütlerini aramaya başlarlar. Trajedi burada da kalmaz; o gün, orada
görevlinin gözüne girmeyi başarabilmiş talihlilerden kimilerinin
çalışabileceği, falanca galeride sadece iki saatlik, filanca galeride sadece
dört saatlik ya da beş saatlik iş vardır. Durum böyle olunca, emekleyerek
ilerleyecekleri tekinsiz dehlizlerde nasıl soluk alıp vermeleri ve hareket
etmeleri, ellerine tutuşturulan alet edevatı hangi biçim ve yöntemle
kullanacakları, omuz başında çalışan arkadaşının neden kollamasının
gerektiğine, yani işin tekniğinin öğretilmesine ayrılacak zaman yoktur! İşveren
dalkavuğu bir vardiya postabaşısının deyişiyle "gerek de yoktur."
İLO ‘nun
evrensel ölçütlerine göre, diğer işyerlerinde olduğu gibi, maden ocaklarında da
yapılması zorunlu olan “Acil Eylem Planı”, “Yangın Tatbikatı” ve işyerinin
koşullarına özgü lokal uygulamalar gibi eğitim amaçlı hiçbir plan ve tatbikat,
katliamın yaşandığı madende yapılmamıştı.
Olağanüstü
koşullarda, yeterli donanıma sahip yaşamın sürdürülmesini olanak verecek kaçış
ve çıkış yolları, sığınma odaları yoktu. Alt yapı malzemeleri, elektrik aksamı,
payandalar ve eklentileri çok eskimişti, yetersizdi. Soma Linyitinin kendine
özgü tutuşma derecesinin düşüklüğü özelliğinden ötürü her an yangın ya da
karbon monoksit salımı olasılığı vardı. Bu yüzden, bundan önceki şirket “Yüksek
Yoğunluklu Riskli Ocak” saptaması ile bu madeni terk etmişti.
Özellikle
elektrikli araç kullanılması gerektiği halde, içerde karbon monoksit gazı saçan
dizel araçlar kullanılıyordu. Yaşamını yitiren madencilerin oksijen maskeleri
yoktu. Ne acıdır ki, oksijen maskeleri, sedyelerle madenden çıkarılan cansız
bedenlerin ağızlarına gelişigüzel ve alelacele takılıvermişti. Maskenin
hortumunun diğer ucunda bir oksijen tüpünün olmaması, maske hortumlarının boşta
sallanması trajikomiktir.
Mandencilik
tarihine “kömürün kızışmasıyla hızla artan karbonmonoksitin
galerilerde
çalışan işçileri zehirlemesi” olarak geçen Eynez maden cinayeti
öngörülemeyecek,
önlenemeyecek bir facia değildi. Yeraltındaki kömürün kızışma ve yanma
özelliğinin olduğu, kamu kuruluşu olan ve ruhsat sahibi Türkiye Kömür
İşletmeleri (TKİ) yıllardır biliniyordu. Bildikleri ve yapmak zorunda oldukları
bir şey daha vardı. Kömürün kendiliğinden kızışma ve yanma özelliğinin zorunlu
kıldığı, yeni ve önleyici yatırımların maliyetinin yüksek oluşu… İşte TKİ bu
maliyetten kurtulmak için, 2006 sonrası yeraltı üretiminden vaz geçip, bu işi
hizmet alım sözleşmesi ile taşeronlara ihale etmiştir.
İlk şirket,
kömürün yanıcılığına karşılık güvenli işletme/ üretim maliyetinin kazancını
düşüreceğini görerek, başlamadan bırakmıştır. 2009 yılında, yılda 1,5 milyon
ton üretim planlayan, ilerleyen günlerde üretimi ve işçi sayısını vahşi bir
biçimde artıran başka taşeron şirket gelir. Çıkarılan kömüre peşin para ile
alım garantisi veren TKİ, aşırı kar hırsı ile işin tekniğine uymayan
çalışmaları görmezden geldiğinden, yeterli ve gerekli kamusal denetim de
yapılamamıştır. Olup biten, düpedüz işçi sağlığını/ güvenliğini hiçe sayan,
uzun çalışma saatleri, kötü ve ağır çalışma koşulları, maliyet olarak görülüp
alınmayan önlemler ile kapasitenin üzerinde bir üretim zorlamasıdır. Tüm bu
sıraladıklarımız sonun başlangıcı, toplu cinayetin habercisi olmuştur.
Soma-Eynez
Toplu Katliamının sorumluları, kuralsız, esnek ve güvencesiz çalıştırma
koşulları nedeni ile galerilerde çalıştırdıkları işçinin sayısını bile
saptayamayanlardır. Çalıştırdığı, daha doğrusu ölümün üzerine sürdüğü işçi
sayısını bilmeyen, “işletmede her türlü koruyucu önlem alınmıştı” diye açıklama
yapabilen, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaysa “ele avuca gelen, gözle
görülen bir ihmale rastlanmamıştır.” diyebilecek kadar alçalan vahşi
zihniyettir. On
beş yaşında çocuğun ölüm haberi ile ilgili, araştırma yapmaksızın mevzuata
aykırı bir durum olmadığını açıklayan, bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’dır. Kayıtlara geçmiştir. Belgelidir.
Soma-Eynez
Toplu Katliamının sorumluları, onca yazılı ve sözlü bildirime, ciddi uyarılara
karşın:
Soma’da bu tür
iş belalarından, ilkel çalışma şartlarından canını ve yakasını kurtarabilen
işçilerin tedavisine ve bakımına dönük devlet tarafından yapılmış özel bir
sağlık birimini onca ısrarlı uyarıya karşın kurmayanlar, kuramayanlar ve
hastanelerde yanık tedavi ünitesi açmayı gereksiz bir maliyet, yük ve külfet
olarak görenlerdir.
Yürütme erki boyutunda: Katliamın faili, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği
yasasıyla, yer altı kaynaklarındaki alanları da özelleştirerek doymak bilmeyen
holdinglere, kontrolsüz piyasaların yamyamlarına peşkeş çeken, uyarılara ve
sunulan onca bilimsel verilere karşın bu alandaki denetim yetkisini bağımsız
emek ve meslek örgütlerine vermeyi reddeden siyasal parti ve onun sermaye
yanlısı yönetimidir.
Soma-Eynez
Toplu Katliamının sorumlusu, daha önce değişik madenlerde yaşanmış iş
cinayetleri sonrasında, “Güzel öldüler”, yetmedi “Bu mesleğin fıtratında ölüm
vardır.” diyerek yeni katliamları meşrulaştıran, hatta yeni cinayetlerin sosyal
ve etik zeminlerini hazırlama telaşında olan, ilgili önergeyi altı ay boyunca
gündeme almayan, geçtiğimiz sene dokuz iş cinayetinin yaşandığı Soma
madenleriyle ilgili önergeyi 2 hafta önce reddeden AKP yönetimi ve onun
bakanlar kuruludur.
Taşeron çalıştırmayı yasaklamayan, madenleri yeniden kamulaştırmayan, iş
güvenliği yasasını çöpe atıp tüm denetim yetkisini, başta TMMOB olmak üzere,
TTB gibi ilgili meslek örgütlerine vermeyenler, yeni katliamlar için yola devam
ettiklerini ilan etmiş bulunmaktadır. Bu yüzden Soma Eynez’de yaşanan bir “doğal
afet” olamaz. "Kaza" ve "Takdir-i
İlahi" safsatası ile geçiştirmeye çalıştıkları gerçeklik, göz göre göre
davetiye çıkarılan bir toplu iş cinayeti, resmen ilan edilmemiş, ama bizzat
devlet erkinin olanakları ile, kara propaganda yöntemleri ve ince manipülasyonlarla
üzeri örtülmeye çalışılan toplu bir katliamdır.
Bu katliamın
faili özelleştirme ve taşeronlaştırma politikalarını hayata geçiren,
burjuvazinin ahırı parlamentonun baş yakanı, bakanları, bakmayanları, uzaktan
bakanları, ihale tüccarları ve dahi emek hırsızlarıdır.
Bilineni
yinelemek, tüm açıklığı ve sarsıcılığı ile ortalık yerde duran sefil ve vahşi
manzarayı farklı ifade biçimleriyle birbirimize anlatıp durmak, siyaset ve
toplum bilimi açısından tek başına bir şey ifade etmemektedir. Tarih sınıf
mücadelelerinin tarihiyse, işçi sınıfının nihai hedefi meşruiyet sınırları
içinde hapsolmuş tekdüzeliği (fasit daireyi) elbette inkar edecektir.
Üzerinde
büyüyüp, ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz toprakların omuzlarımıza
yüklediği görev ve sorumlulukları, hiçbirimizin yaldızlı ve duygusal
lafızlarla, itibarsızlaştırmaya, içini boşaltmaya ya da unutturmaya hakkı
yoktur. O zaman, asıl olan elbette insanına
ve insan emeğine karşı sorumluluk sahibi herkesin, bulunulan mahallerde
birlikte dayanışma bilincini güçlendirmek, bu siyahi ruhun, insan haklarının ve
evrensel değerlerin gereği mücadele etmek, var olan gerçekleri anlatmayı (her
aracı ve olanağı kullanarak) yaygınlaştırmaktır.
DİSK ve DİSK’e bağlı sendikalar, KESK, TMMOB, TTB ve diğer işçi ve emek
dostları, işçi katillerini affetmemek, unutmamak ve hesap sormak için
mücadeleyi, her daim ve her alanda yükselteceklerdir. Yükseltmek zorundadırlar.
Sıkılan onca basınçlı sular, kimyasal gazlar, malum "cuma hutbe"
lerindeki timsah gözyaşları ve aşağılık resmi demagojiler, yaşanan ve
yaşanmakta olan toplumsal gerçekleri ülkemiz insanlarına, kamuoyuna duyurmamıza
engel olamayacaktır.
Eynez
Canavarı’nın hala kesif ve ağır bir karbon kokusunun geldiği, dumanların
yükseldiği karanlık ağzında, bizzat tanığı olduğumuz, üç gündür aç, susuz,
uykusuz kederler içinde, ama inatla, umutla bekleyen Emine ana bağrına vura
vura, bunca yazının özetini özetliyordu:
“NEDEN
DÜŞÜNMEDİLER ? ”, “ÇARESİ YOK MUYDU ? ”
KAHROLSUN VAHŞİ KAPİTALİZMİN TAŞERON SİSTEMİ.
YAŞASIN İNSAN EMEĞİ… YAŞASIN EMEKÇİ HALKIMIZ.
Hasan Oğuz
Bilgen, 16.05.2014, Soma-EYNEZ
