24
OCAK’TA “24 OCAK KARARLARI”NA DA “UĞURLAR OLSUN” DİYEBİLDİK Mİ?
“Bir
tuğla çekilecek olsa yıkılacağı” itirafında bulunulan bildik duvarın,
korunması, dahası kalıcılığı için, katledilen aydınlarımızdan birisi olan Uğur
Mumcu’nun kıyılmasının üzerinden 33, sermayenin insan emeğine ve onuruna karşı hücum borusu olan 24 Ocak
Kararları’nın üzerinden 46 yıl geçti.
İki gün
önce, yazılı ve görsel basının sol/ muhalif yanında, panellerde ve alanlarda
-haklı olarak- Uğurlar Olsun türküsü yankılandı durdu. Buna bir itiraz yok.
Destek ve onay var. Elbette ‘Uğurlar Ola’. Elbette ‘Ey Halkım Unutma Bizi’. Ne var ki, suyuna sabununa dokunmadan,
dokundurmadan, olayların köklerine, özüne değinmeden, buzdağının görüne yüzünü
öne çıkarıp, salt duygulara seslenen anmalarla, cinayeti “bir gazetecinin
katledilmesi”ne indirgemek, epeyce eskimiş, hatta alışkanlık haline gelmiş bir
bakış biçimi.
24 Ocak
tarihi, gözü pek/ aydın bir gazetecinin katledilmesinin ötesinde, işçi
sınıfının kazanımlarına, emek cephesine planlı, sert bir topyekun saldırının
başlangıç gününün yıldönümü anlamındadır. Buzdağının su altındaki görünmeyen
bölümüne bakabilmek için, biraz gerilere, emperyalizmin 2.Paylaşım Savaşı
sonrasına, 1945’lere gitmek gerekiyor. Emperyalistler arasındaki gözle görülür
biçimde değişen ilişki ve çelişkilere…
Mahir
Çayan’ın ‘Kesintisiz Devrim II-III’ broşüründe 1945 sonrası, emperyalizmin üçüncü genel bunalım dönemi başlığı altında ele alınır.
Yer ve zaman koşullarına göre, bir ileri gelişime evrilen ilişki, çelişki ve
sömürü biçimlerinin bizim gibi, geri bıraktırılmış yeni sömürge ülkelere, hangi
ekonomik/ siyasal değişiklerle yansıdığı incelenir.
Emperyalist
2.Paylaşım Savaşı sonrası, kurulan, kurgulanan, hedeflenen tahakküm sistemi,
yasalarla belirlenen, kurumsal olarak uygulanan kurallı bir kapitalist
sistemdir. Taşıyıcı kolonları Nato, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü
olan kurallı kapitalizmin, SSCB’ne, daha doğrusu Sosyalist Blok’a karşı sağlam
durması yanında, sistemlerine eklemlenmiş merkez ülkelerin ve de bağımlı
ülkelerin korunup kollanması, bir arada durması, küresel tahakkümün,
meşruiyetin güçlendirilmesi amaçlanıyordu.
Uluslar
arası finans kapital dünyasının 970’li yıllarında, o güne dek süren küresel gücünün
jandarmalığını sarsan, sömürü mekanizmalarını sekteye uğratan önemli gelişmeler
oldu. Dünya egemenine karşın, metropollere göre ucuz işgücü yaratan Tayland’ı,
Malezya’yı ve Güney Kore’yi, Çin, Hindistan ve Vietnam gibi ülkelerin
izlemesiyle, sistemin mali çekim alanı Uzakdoğu’ya kaymaya başladı. Kimi konunun
uzmanlarının ‘eksen kayması’ olarak nitelendirdiği bu gelişme, mevcut küresel
güç için, o güne dek beslendiği tekel karlarının azalması, tehlike çanlarının
çalmaya başlaması demekti.
* * *
1980’li
yıllara gelindiğinde yukarıda değinilen nedenlerle, küreselleşme ve egemenlik
kavramlarını, koşullara uygun daha da genişletmek, finans kapitalin
entegrasyonunu daha büyütmek, sermaye hareketlerini göreceli olarak daha özgür
ve kuralsız kılmak gerekiyordu. Düşen tekel karı oranlarını korumak, yükseltmek
adına, sistem içindeki bu gelişmelerin, elbette emek cephesine yansımaları
olacaktı:
·
Olabildiğince
ucuz ve güvencesiz bir işgücünün zorlanması, esnek/ kuralsız çalışma koşullarının
yaratılması, bir.
·
Çalışma/
üretim alanlarında taşeronlaştırmaya, istihdamda kuralsızlaştırmaya gidilmesi,
iki.
·
İşçi
sınıfının sosyal haklarının ve hak ettiği ücret kazanımlarının budanması, bu
ahlaksızlığı becerebilmek için de, grevlerle, mücadelelerle kazanılmış sendikal
örgütlü gücün zayıflatılması, yetmedi kırılması, üç
ABD’de
Reagan, Almanya‘da Kohl, İngiltere’de demir leydi Thatcher ve ülkemizde T.
Özal, yeni dünya finans yapılanmasını, acımasızca uyguladıkları baskı,
pasifikasyon ve anti demokratik yöntemlerle, derin devletlerinin yardımları ile
hayata geçirdiler.
* * *
Yerküre
kapitalizminin ülkemizdeki kilometre taşı 24 Ocak 1980 tarihidir. 24 Ocak Kararları ile:
Emeğin ulusal
gelirden düşen payının, bir başka deyişle 1950’lerden bu yana sosyal uyanışın
ekonomik gelişmeyi aşmasıyla, patronları rahatsız edecek biçimde artan -siz
kazanılan okuyun- ücretlerin geriletilmesi.
Sınıfın
örgütlülüğünü pekiştiren grevlerin yasaklanarak sendikalaşmanın önüne geçilmesi,
toplu sözleşmelerle, dişle tırnakla kazanılan mevzilerin geri alınması, örgütlü
gücün dağıtılması, esnek/ kuralsız üretimin dayatılması hedefleniyordu.
Bu uzun
süreli kararların uygulanabilmesi için, şiddete dayanan güçlü bir aparat
gerekiyordu. 12 Eylül 1980’e böyle gelindi. Faşist askeri cunta, bu denli zor,
riskli kararların uygulatmasını başarabilecek tek seçenekti. Bu açık faşizm
döneminde, patronlar derneği TÜSİAD’ın başkanı olan zatın, “Bu güne dek işçiler
güldü. Şimdi gülme sırası bizde.” sözleri, yaşananların, olup bitenin kısa ve
öz itirafıdır.
12 Eylül
1980 tarihi, neoliberalizmin askerin silahlı gücü ile uygulanması, şimdilere
dek uzanan, emek cephesinden acı sonun başlangıcı olmuştur. Gerçekten de 12
Eylül sonrasında, çok hızlı bir reel ücret düşüşü ve sendikasızlaşma süreci
yaşanacaktı. En önemlisi de, bu gün bile etkisini duyuran sendikal parçalanma
ve güç bölünmesinin, yaygın işsizliğe tutsak edilmiş işgücü koşullarının
kurumsal temelleri daha o günlerde atılacaktı.
* * *
Sonuç
olarak, ‘24 Ocak’ günü, sadece yolsuzlukları açığa çıkaran ve de derin devlet
gerçeğini kurcalayıp duran bir kalemin susturulması değil, sermayenin emeğe
karşı çaldığı hücum borusunun tarihi, sınıfın kazanımlarına ve geleceğine yaptığı
vahşi saldırının da tarihidir.
24 Ocak
Kararları’nın Türkiye İşçi Sınıfı için ne demek olduğunu, sınıf mücadelesinin
geleceği için anlamını dile getirmeye çalıştığımız bu kısa yazının, 26 Ocak
tarihine rastlamasının da ayrı bir önemi olsa gerek. Oligarşik diktanın emekçilerin
haklarına yaptığı saldırılara, halkın devrimci öncülerinin değişik zamanlarda,
bir karşı duruş, bir itiraz olarak yanıt vermesi gibi…
26 Ocak
1976 günü, Malatya-Beylerderesi’nde halkımızı savunup nihai kurtuluşun yolunu
gösteren İlker Akman’a, Yusuf Ziya Güneş’e ve de Hasan Basri Temizalp’e saygıyla.
Halkın
Devrimci Öncüleri’nin Beylerderesi Manifestosu, 24 Ocak Kararları’na, daha 26
Ocak 1976 günü verilmiş politikleşmiş askeri bir yanıttır.
Ve 24
Ocak 1973… Elli üç yıl öncesi. Dersim’in Vartinik Mirik Mezrası… “Uzun ince
boyu, kıvırcık saçı, halkını sevmek onun tek suçu” dizeleri ile, Ali Haydar
Yıldız’ın türküleştiği tarih. İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşı, Mazgirt doğumlu
Ali Haydar…
Kanayan
yüreklerimize su serptiği kadar, acılarımızı derinleştiren, sürekli kılan ve
dahi tarihsel dersler çıkarmamız gereken 24 Ocak’lar…
Açık Mektup Kolektifi. 26 Ocak 2026. Manisa. Saz Mahalle.


.jpg)



.jpg)