26 Ocak 2026 Pazartesi



24 OCAK’TA “24 OCAK KARARLARI”NA DA “UĞURLAR OLSUN” DİYEBİLDİK Mİ?

“Bir tuğla çekilecek olsa yıkılacağı” itirafında bulunulan bildik duvarın, korunması, dahası kalıcılığı için, katledilen aydınlarımızdan birisi olan Uğur Mumcu’nun kıyılmasının üzerinden 33, sermayenin insan emeğine ve onuruna karşı hücum borusu olan 24 Ocak Kararları’nın üzerinden 46 yıl geçti.

İki gün önce, yazılı ve görsel basının sol/ muhalif yanında, panellerde ve alanlarda -haklı olarak- Uğurlar Olsun türküsü yankılandı durdu. Buna bir itiraz yok. Destek ve onay var. Elbette ‘Uğurlar Ola’.  Elbette ‘Ey Halkım Unutma Bizi’.  Ne var ki, suyuna sabununa dokunmadan, dokundurmadan, olayların köklerine, özüne değinmeden, buzdağının görüne yüzünü öne çıkarıp, salt duygulara seslenen anmalarla, cinayeti “bir gazetecinin katledilmesi”ne indirgemek, epeyce eskimiş, hatta alışkanlık haline gelmiş bir bakış biçimi.

24 Ocak tarihi, gözü pek/ aydın bir gazetecinin katledilmesinin ötesinde, işçi sınıfının kazanımlarına, emek cephesine planlı, sert bir topyekun saldırının başlangıç gününün yıldönümü anlamındadır. Buzdağının su altındaki görünmeyen bölümüne bakabilmek için, biraz gerilere, emperyalizmin 2.Paylaşım Savaşı sonrasına, 1945’lere gitmek gerekiyor. Emperyalistler arasındaki gözle görülür biçimde değişen ilişki ve çelişkilere…

Mahir Çayan’ın ‘Kesintisiz Devrim II-III’ broşüründe 1945 sonrası, emperyalizmin üçüncü genel bunalım dönemi başlığı altında ele alınır. Yer ve zaman koşullarına göre, bir ileri gelişime evrilen ilişki, çelişki ve sömürü biçimlerinin bizim gibi, geri bıraktırılmış yeni sömürge ülkelere, hangi ekonomik/ siyasal değişiklerle yansıdığı incelenir.

Emperyalist 2.Paylaşım Savaşı sonrası, kurulan, kurgulanan, hedeflenen tahakküm sistemi, yasalarla belirlenen, kurumsal olarak uygulanan kurallı bir kapitalist sistemdir. Taşıyıcı kolonları Nato, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü olan kurallı kapitalizmin, SSCB’ne, daha doğrusu Sosyalist Blok’a karşı sağlam durması yanında, sistemlerine eklemlenmiş merkez ülkelerin ve de bağımlı ülkelerin korunup kollanması, bir arada durması, küresel tahakkümün, meşruiyetin güçlendirilmesi amaçlanıyordu.

Uluslar arası finans kapital dünyasının 970’li yıllarında, o güne dek süren küresel gücünün jandarmalığını sarsan, sömürü mekanizmalarını sekteye uğratan önemli gelişmeler oldu. Dünya egemenine karşın, metropollere göre ucuz işgücü yaratan Tayland’ı, Malezya’yı ve Güney Kore’yi, Çin, Hindistan ve Vietnam gibi ülkelerin izlemesiyle, sistemin mali çekim alanı Uzakdoğu’ya kaymaya başladı. Kimi konunun uzmanlarının ‘eksen kayması’ olarak nitelendirdiği bu gelişme, mevcut küresel güç için, o güne dek beslendiği tekel karlarının azalması, tehlike çanlarının çalmaya başlaması demekti.

*  *  *

1980’li yıllara gelindiğinde yukarıda değinilen nedenlerle, küreselleşme ve egemenlik kavramlarını, koşullara uygun daha da genişletmek, finans kapitalin entegrasyonunu daha büyütmek, sermaye hareketlerini göreceli olarak daha özgür ve kuralsız kılmak gerekiyordu. Düşen tekel karı oranlarını korumak, yükseltmek adına, sistem içindeki bu gelişmelerin, elbette emek cephesine yansımaları olacaktı:

·       Olabildiğince ucuz ve güvencesiz bir işgücünün zorlanması, esnek/ kuralsız çalışma koşullarının yaratılması, bir.

·       Çalışma/ üretim alanlarında taşeronlaştırmaya, istihdamda kuralsızlaştırmaya gidilmesi, iki.

·       İşçi sınıfının sosyal haklarının ve hak ettiği ücret kazanımlarının budanması, bu ahlaksızlığı becerebilmek için de, grevlerle, mücadelelerle kazanılmış sendikal örgütlü gücün zayıflatılması, yetmedi kırılması, üç

ABD’de Reagan, Almanya‘da Kohl, İngiltere’de demir leydi Thatcher ve ülkemizde T. Özal, yeni dünya finans yapılanmasını, acımasızca uyguladıkları baskı, pasifikasyon ve anti demokratik yöntemlerle, derin devletlerinin yardımları ile hayata geçirdiler.

*  *  *

Yerküre kapitalizminin ülkemizdeki kilometre taşı 24 Ocak 1980 tarihidir.  24 Ocak Kararları ile:

Emeğin ulusal gelirden düşen payının, bir başka deyişle 1950’lerden bu yana sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aşmasıyla, patronları rahatsız edecek biçimde artan -siz kazanılan okuyun- ücretlerin geriletilmesi.

Sınıfın örgütlülüğünü pekiştiren grevlerin yasaklanarak sendikalaşmanın önüne geçilmesi, toplu sözleşmelerle, dişle tırnakla kazanılan mevzilerin geri alınması, örgütlü gücün dağıtılması, esnek/ kuralsız üretimin dayatılması hedefleniyordu.

Bu uzun süreli kararların uygulanabilmesi için, şiddete dayanan güçlü bir aparat gerekiyordu. 12 Eylül 1980’e böyle gelindi. Faşist askeri cunta, bu denli zor, riskli kararların uygulatmasını başarabilecek tek seçenekti. Bu açık faşizm döneminde, patronlar derneği TÜSİAD’ın başkanı olan zatın, “Bu güne dek işçiler güldü. Şimdi gülme sırası bizde.” sözleri, yaşananların, olup bitenin kısa ve öz itirafıdır.

12 Eylül 1980 tarihi, neoliberalizmin askerin silahlı gücü ile uygulanması, şimdilere dek uzanan, emek cephesinden acı sonun başlangıcı olmuştur. Gerçekten de 12 Eylül sonrasında, çok hızlı bir reel ücret düşüşü ve sendikasızlaşma süreci yaşanacaktı. En önemlisi de, bu gün bile etkisini duyuran sendikal parçalanma ve güç bölünmesinin, yaygın işsizliğe tutsak edilmiş işgücü koşullarının kurumsal temelleri daha o günlerde atılacaktı.

 *  *  *

Sonuç olarak, ‘24 Ocak’ günü, sadece yolsuzlukları açığa çıkaran ve de derin devlet gerçeğini kurcalayıp duran bir kalemin susturulması değil, sermayenin emeğe karşı çaldığı hücum borusunun tarihi, sınıfın kazanımlarına ve geleceğine yaptığı vahşi saldırının da tarihidir.

24 Ocak Kararları’nın Türkiye İşçi Sınıfı için ne demek olduğunu, sınıf mücadelesinin geleceği için anlamını dile getirmeye çalıştığımız bu kısa yazının, 26 Ocak tarihine rastlamasının da ayrı bir önemi olsa gerek. Oligarşik diktanın emekçilerin haklarına yaptığı saldırılara, halkın devrimci öncülerinin değişik zamanlarda, bir karşı duruş, bir itiraz olarak yanıt vermesi gibi…

26 Ocak 1976 günü, Malatya-Beylerderesi’nde halkımızı savunup nihai kurtuluşun yolunu gösteren İlker Akman’a, Yusuf Ziya Güneş’e ve de Hasan Basri Temizalp’e saygıyla.

Halkın Devrimci Öncüleri’nin Beylerderesi Manifestosu, 24 Ocak Kararları’na, daha 26 Ocak 1976 günü verilmiş politikleşmiş askeri bir yanıttır.

Ve 24 Ocak 1973… Elli üç yıl öncesi. Dersim’in Vartinik Mirik Mezrası… “Uzun ince boyu, kıvırcık saçı, halkını sevmek onun tek suçu” dizeleri ile, Ali Haydar Yıldız’ın türküleştiği tarih. İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşı, Mazgirt doğumlu Ali Haydar…

Kanayan yüreklerimize su serptiği kadar, acılarımızı derinleştiren, sürekli kılan ve dahi tarihsel dersler çıkarmamız gereken 24 Ocak’lar…  

Açık Mektup Kolektifi. 26 Ocak 2026. Manisa. Saz Mahalle.  

9 Ocak 2026 Cuma

GİTTİN GİDELİ, ELDE VAR HÜZÜN…

 

GİTTİN GİDELİ, ELDE VAR HÜZÜN…

İlk tanışmaların, o güne dek hiç karşılaşmadığınız insanlarla beklenmedik yer ve zamanlarda ilk kez merhabalaşmalarınızın, birbirine göre çeşitleri, farklı derinlikleri, incelikleri olmalı. Hem biçim hem içerik olarak…  Kimi tanışmalar vardır,  insanın yüreğinde de, belleğinde de o an ya da ondan sonra, ilerleyen zamanlarda hiçbir iz bırakmaz.  Hayhuyla geçen bir gün içinde, aniden oluveren, gerçekleşiveren sıradan tanışmaların yaşam süresi, tokalaşma için harcanan zamandan fazla değildir. 

Öğrenilenler, yaşamın canlı pratiğindeki deneyimlerdir çoğu kez… Avucunuzdaki o insanın elinden kalan göreceli sıcaklık son bulduğunda, tanışıklığınızın, niyetlenilen arkadaşlığınızın ömrü de sona ermiştir. 

*  *  *  
Tükettiğimiz, ellerimizden kurtulup giden hayat,  kimi sapaklarda çılgınca,  uzun vadilerde sessiz, sakin, derinlerden akan ırmakların süzülüşüne benziyor.  Akıp giden nehirlerce akıp giden hayatlar… Ahdedilen, bir dayanışmadan, paylaşımdan öte hesapsız/çetelesiz, ama’sız keşke’siz bir imeceyse… Nehir, akıntılarına girdaplarına karşı birlikte çabaladığınız, birlikte boğuştunuz nehirse, üzerinde durulmaya değer oluyor.     

*  *  *  
Omuzlandığınız beraberliğin avuçlarınızda küllenen ateşinin yaklaşık otuz yıl sonra, kederli ve loş bir hastane odasında ellerinizi tekrar yakıp kavuracağı, çok sevdiğiniz birisi tarafından kulağınıza fısıldansa, o an ne derdiniz?

Üstüne üstlük, aynı ses “ Otur, bir de, rüzgara karşı birlikte yürüdüğünüz o dost insanı yaz.” diye sürdürseydi fısıltısını!?  Ne yazardınız? 

Kayda değer zenginlikte yaşanmış, her daim doluya vurulmuş bir hayata dair neler yazılır? Beklenen şarkının muhteşem güftesini yazı dilinde hangi sözcükler taşır?  Ya, kararlı bir yaşama, direnmeyi bırakmayan insana dair, bir uzun öykünün dizeleri hangi sayfalara sığar?

Tüm zamanların en kusursuz/ eksiksiz, en görkemli bestesi nasıl yapılır?

*  *  *  
Uzun otobüs yolculuğunun verdiği tatlı yorgunlukla, açık olan koğuş kapısının eşiğinde dikilip, umarsız kalakaldığımda, beyaz çarşaflar içinde sırtüstü yatmış uyukluyordu. Dışarıdan çok kısa gelen, gerçekte çok uzun bir andı…

Sonra, avuçlarımdaki o, aynı sıcaklığı duyumsamış gibi, adeta bedenini saran “çok eski bir gençlik telaşı” ile uyanıveriyor. Uyanmasıyla göz göze gelmemiz bir oluyor. Yattığı yerden inmek için zorlanarak hamle yapıyor. Hemen atılıyorum, “Ne yapıyorsun?” diyorum. Doluyor. Dolu dolu oluyor. Gözlerime bakakalıyor. Belli ki o da o an, o çok kısa ve çok uzun bir zamanın eşiğini yaşıyor. 

Sarılıyoruz sımsıcak. Gül soluğu, sıcaklığı yakıyor. Sağlığının belası aman vermeyen hastalıkla onca yıl boğuşmasına karşın, gövdesi yine yerli yerinde. Omuzlarının genişliği bir bozkır yiğidine uygun, güçlü. Alnı açık, gülümsüyor. Alelacele takıp takıştırdığı gözlüğü, ona önemli bir yazar/ çizer havası veriyor. Oysa, Mehmet Yıldız ilkokul mezunu, dededen/ babadan bir orta Anadolu emekçisi... Ayakucuna ilişiyorum usulca. İçimde esen rüzgarlarla bir yerlerimde yemyeşil bahar dallarının kırıldığını anlayacak diye ödüm kopuyor. 

*  *  *  
Sözün bittiği, tükendiği yerde, tekrar sarılıyoruz birbirimize… Damar yolu açılmış elinin içi ile sırtımı patpat’lıyor, dertlenme dercesine. Gözlerime bakıyor, utangaç... Eskiden de öyle yapardı, öyle her konuda uzun uzadıya konuşmazdı. Tartışmalarda, kararlarda kestirir atar gibi yapardı. Çoğumuza göre sert mizaçlıydı, onun bu yönünü severdim, ama söylemezdim. Bu kez söylüyorum. Gülüyor. Önüne bakıyor, yorumsuz, iddiasız... Şantiye günlerimizdeki gibi.

Kimler yoktu ki, sendikal mücadelemizde… Zamanın sendika şube başkanı Musa Çam (sonradan vekil). Güzelyalı Troleybüs atölyesinden lastikçi Kani Beko (emekli vekil). Artık aramızda olmayan, kaynakçı ustası Kadir Pehlivan… Bakışları bulutlanıyor yattığı yerde. Kani Beko vefasızlığının adını anacağımdan, yine ağız dolusu sitem edeceğimden endişeleniyor besbelli.  Her ne yaşanmışsa, her ne yaşanıyorsa yaşansın, öldür Allah arkadaşlarına “laf” söyletmez!  

Bunca zaman sonra, -belki de ilk kez- içimden onun bu yönünü haklı bulurken yakalıyorum kendimi…  

*  *  *  
Dönüş saati yaklaştıkça huzursuzlanıyorum.  O, bu durumumun ayırtında olmaktan uzak, çok yorgun, ara ara dalıyor, kestiriyor… Benim içimi bir şeyler kemiriyor. Söyleyemediklerim, anlatamadıklarım çekilmez bir yük gibi omuzlarımdan bastırıyor. 
Sağlığı için yapamadıklarımız, beceremediklerimiz, başaramadıklarımız için ondan çok özür, çok çok özür diliyorum, uykuya yenik düşmüş bedenine bakarken… Kırlaşmaya başlamış saçlarına dokunuyorum usulca. Uyandırıveririm diye çekiniyorum.  

*  *  *  
Apansız uyanıyor. “Hani, öyle bir eğreti yatışın var ki” diyorum “ bir kurtulsan şu serumun hortumundan, yine insanlara örgütlülüğün ne denli gerekli olduğuna inandıracak, yine yeni üyeler kazandıracaksın sendikaya…”   Yine suskun, gülümseyerek yanıt veriyor takılmama.

*  *  *  
Odanın orta yerinde, ayakta vedalaşmamız, birbirimizin kucaklamamız zaman alıyor.  Eşi Cennet hanım bizi izliyor. Kızı, güzeller güzeli Güldeniz, her zaman olduğu gibi sıra dışılığı anlamaya, yakalamaya çalışıyor…

Adımlarımı hızlandırırken, belki de ilk kez, ne gözlerinin içine ne de arkama bakabiliyorum. 

Açık Mektup Kolektifi. 
Selçuk Üni. Tıp Fak. Hast. 19 Şubat 2016, Cuma. 

6 Kasım 2025 Perşembe

AÇIK MEKTUP ARŞİVİ’ NDEN GİDEN ARKADAŞLARIMIZIN ANISINA ( 2 )

 


“NE GEÇMİŞ TÜKENDİ NE YARINLAR.”

GECİKMİŞ BİR HIDIR DURMAZ, GERÇEK BİR “PARTİZAN” ANIMSAMASI.

*  *  *

“Politika Kolektifi” son yazılarında, -şimdilerde- sahne hareketleri otel sakinlerini coşturmaya çalışan ve alacağı paranın derdindeki bir animatörle tıpatıp benzeşen, pelüş kafalı bir yaşlının akıl hocalığını yaptığı küresel zorbalık sisteminin son ilişki ve çelişkilerini yorumladı.

Bir başka deyişle, ülkemizin emperyalizmin lokal ve küresel krizleri koşullarında, yine pentagon güdümlü bir dış dinamikle dönüştürülmeye çalışılmasından ve hatta dönüştürülmesinden ne anladığını ve neyi anlamamız gerektiğini anlattı. Hakkını vermek gerekir ki, 'Politika Kolektifi’ nin yorumları, sol/ sosyalist dostlarımızın var olan küresel sistemin kendi çukurunda debelenmesi konusundaki polemiklerinin çok ama çok ötesinde, görüş ufkumuzu açması, eleştiri ve tartışma kültürümüzü geliştirmesi, zenginleştirmesi noktasında verdiği katkı önemli ve değerlidir. Ne var ki, Lenin’i salt okumakla kalmayıp, onu anlayanlar/ yorumlayanlar açısından Amerika’nın yeniden keşfi de değildi. Nasıl mı?  Tam da şöyle:

Çakmak çakmak şavkıyan bir çift göz, bir yerlerden bizlerin ne yapıp ettiğini süzüp izlerken, hakkını vermesek/ yazmasak hiç olmaz demiştik ya bir kez, bir yazımızda… Bundan kırk beş yıl önce, abartısız günde üç posta sıkboğaz edilen, sıkışık tutukevi koğuşunda yapılan emperyalizm yorumlarının lafızları zamanın derinliklerinden gelir gibi. Tartışmaların can alıcı yerlerinde, kısa ve öz sözleriyle araya giren bir dost. Kaypakkaya izcisi ve öğrencisi bir ‘Partizan’ olmakla gururlanan Hıdır Durmaz.

*  *  *

Günde en az üç kez sıkboğaz, üç posta paspas olunan koğuş kuytuluklardan gelen Hıdır Durmaz” lı dişe dokunur sohbetlerin ağız dolusu tartışmalarından başlıklar :

·       Emperyalist işgale karşı durup özgürlüğünü, onca yoksulluğuna, yokluğuna ve dahi yorgunluğuna karşın kazanmış onurlu bir halktır Anadolu halkı.

·       O tarihte kendisi gibi genç Sovyetlerle, yurtseverlik temelinde yakın ve içten ilişkiler kurulmuştur.

·       1923”de padişahlığa/ hilafete karşı kurulan Türkiye Cumhuriyeti, salt savaş alanlarında değil, onca toyluğuna karşın diplomaside de yumruğunu masaya vurabilmiştir.

·       Ne ki, ilerleyen yıllarda “Marshall Yardımı”, “Truman Doktrini” ve “İkili Antlaşmalar” ile kapıdan kovulan emperyalizmin bacadan girip memleketin ümüğüne çökmesi, Kore’de binlerce Anadolu yoksul evladının canı pahasına NATO savaş örgütüne sokulması engellenememiştir.

·       5 Mart 1959 tarihli utanç verici antlaşma, ABD’ye “gerekli gördüğü” durumda müdahale (işgal olarak da okuyabilirsiniz) hakkını verir.

·       1945 ve sonrasında, ülkenin ABD’nin ileri karakolu, Mahir Çayan’ın deyişiyle emperyalizmin arka bahçesi bir yeni sömürge olmamızla birlikte, Özel Harp Dairesi, MHP ve Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin kurulması.  

·       1970 sonrası dağlara taşlara yazılan “Umudumuz Karaoğlan” sloganları ile, sevgili halkımızın beyninde ve vicdanında yaratılan sahte umut yanılsaması… Özel Harp Dairesi’nin masraflarının örtülü ödenekten karşılanmasının bizzat Karaoğlan’ın onayı ile kabulü.

·       Elbette öncesinde 6-7 eylül… Doğal sonuç, Ecevit’in bu söz konusu onayı sonrası, ardı sıra gelen 1 Mayıs 1977, Maraş ve Çorum katliamları. Ve elbette sonrası. Emperyalist katil Paul B.Henze’nin böbürlenerek, “Our boys did it” (Bizim çocuklar başardı…) muştusu ile ilan ettiği 12 Eylül Cuntası.

*  *  *

Bizim kırk beş yıl önce başardığımızı, Politika Kolektifi’nin bu gün yaptığını, an itibari ile bu gün bizler de yapabilirdik. Nurettin Gürateş siyasal birikim ve olgunluk anlamında büyük kayıptı, ama son değildi. Nurettin hocayı izleyen, ülkemize özgü değerli görüşlerini önemseyen, aklı işleyen eli kalem tutan, konuşma dilini yazı diline dökebilecek arkadaşlarımız vardı.

*  *  *

Mekan dar zaman boldu. ‘Kapitalizmin Üst Aşaması’ ile ilgili tartışmalar günler sürer. Konu tükenmez; anamalcı sistemin işleyişine geri dönülür. Sermayenin yoğunlaşmasına, tekelde toplanmasına, sonuçta krizine, köyden kente göçe, tarımın endüstrileşmesine, hatta ülkeden beyin göçüne, yaşlısından doğacak bebeğin borç yükünün, yani yoksulluğun artacağına…

2025 yılının Türkiyesi’ndeki araştırma verileri, istatistik rakamları, yaşananlar, haber bültenlerinin değişmeyen ana başlıkları ortada. İşte, yaşanan 2025 günlerinde Hıdır Durmaz anmasının bir başka yazılış nedeni.  

Sır değil, yazmasak olmaz. Kıvılcımlı dostları ile yarenliği görülmeye değerdi. İşte bu arkadaşların,

“Haydi açıkla bakalım Hıdır kardeş!  Köylü ekmeyi biçmeyi bırakır, köyden kopar, endüstriyel tarım tekelleri üreticinin de, tüketicinin de gırtlağına çökerse, sizin (temel güç köylü) (kırlardan kente) teorileriniz ne olacak?” takılmalarına pabuç bırakmaz. Hıdır bu;  eğlenceli vakit geçirmek için domuzluğuna konuşulduğunun ayırtındadır.

“Bak doktorcum” der, uzun boylu şakacı ağır abiye. “Sen dert etme, devrimciler bir çaresine bakar. Yeni çelişkiler yeni yöntemlerle, beklenen gelişmeler başka bakışlarla çözülür.”

Hıdır kapitalizmi anlamış, dönen çarkı çözmüştür. Öyle, konulara ‘gez-göz-arpacık’ yaptığı, iddia edildiği gibi dünyaya ve olaylara ‘namlunun ucundan’ filan baktığı yoktur. Bu gözler, onun nasıl bir ‘kapital kurdu’ olduğunun canlı tanığıdır.

Koğuşta ya da bahçede yapılan toplu voltalarda, onun ‘İlerici Genç’ lere “Bekleme yapmayın arkadaşlar!  İlerleyin, ilerlemeye devam edin.” biçimindeki takılmalarına tek bir gün kırılan, gerilen, gönül koyan olmamıştır. Tam tersine, her daim neşe kaynağı olmuş, en ciddi kırılma anlarında hoşgörüsü ile ortamı yumuşatmıştır.

Bizler en güzel, en içten, en sıcak kucaklaşmalarımızı karavana kuyruğunda, bahçede en kızgın ‘minyatür kale’ maçlarında ve maltada yediğimiz toplu dayaklarda yaptık. Şimdilerde, talihsizce yaşadığımız küskün- suskun-uzak ve soğuk günlerde, yaşayan ya da yaşamayan arkadaşlarımızın nasıl da gül koktuğunu, daraldığımız anlarda gül yanaklarından öptüğümüzde duyumsadık.

Koğuş arkadaşları Hıdır’a, keyifte ve hüzünde, hemen her fırsatta “18 Mayıs’ı” ve de “İbrahim’ e Ağıt” ı söylettiler. İyi de yaptılar. Bu gelenek, ağız dolusu gülünen koğuş eğlencelerimizin olmazsa olmazlarındandı.     

*  *  *

1983’ün yılbaşı akşamıdır.

Dışarda karınca kararınca, bütçeler yettiğince karınlar doyurulmuş, mutlu mesut rakı balık pozisyonlarına çoktan geçilmiş. Konak Saat Kulesi’ne bakan “Emniyet Binası” çiçeği burnunda. Açılışını bizler yapıyoruz gibi bir durum.  Henüz sıvaları bile kurumamış. Üstüne üstlük, bir de araba yıkama hortumu ile duş almışsanız. Deme keyfine gitsin. Akılları estiğinde ya da talimat geldiğinde hortuma tekrar sarılan bordo mahkumu ve işkence yapma yorgunu memurlar bir masada papaz uçurma, diğerinde pişpirik yapma peşinde. Bir bakıma yılbaşı bahanesiyle stres atma durumları…

Aynı koridorda, kalorifer peteğine bir elinin bileğinden kelepçelenmiş “dayak delisi”(!) devrimci boş durur mu?  O da, yılbaşı kutlamalarını fırsat bilip, oyun masalarının şamatasından, sesli sohbetlerden yararlanma peşinde. Gün boyu falaka dayakta, odalardan birinden kaşla göz arasında aşırdığı ataş yani tutturgaçla kelepçesini kurcalamakta.

*  *  *

Gece boyu pişpirik masalarına vurulur, papazlar havada uçuşur. Hıdır Durmaz, soyadı gereği bir dakika durmaz. Gecenin bağırış kıyamet bir anında, bir punduna getirip dış cepheye bakan bir odaya süzülür usulca.  Hıdır Durmaz, aşık Emekçi dinleyen, Emekçi’den söyleyen, emekçi bir aileden gelen bir emekçidir. İnşaat işçileri ile çokça yarenliği vardır. Binaların yapısını bilir. Dış cephedeki pissu tahliye borularının nerelerinin taşıyıcı, nerelerinin dayanıklı olduğunu, basılacak/ tutunulacak yerleri ustalardan öğrenmiştir. Körfezden gelen sert rüzgara, falakaya inat, tıpkı bir gerilla sızması gibi aşağıya süzülür ağır ağır. Kaçışın bu bölümü biraz uzun sürer. Sıyrılıp indiği yer binanın üçüncü katıdır!

Yere ulaşacağı sırada, bir ağaç dibinde işemekle meşgul dış nöbetçiyi bekler sabırla. Sonra Gültepe’ye yürür gider.  Yol boyunca karşılaştığı polis devriyelerine sarhoş numarası yaparak. Yılbaşı akşamıdır. Gecenin tekinsiz, zifiri bir vakti, bizim yılmak bilmeyen partizanımız azimle hedefine koyduğu, varması gereken yerdedir.

Ertesi sabah, yeni yapacağı kimlikte kullanmak üzere gerekli olan vesikalık fotoğrafı çekilmek için gittiği arkadaşının fotoğraf stüdyosunda, bir ihbar üzerine yakalanır.

*  *  *

Hıdır’ın İzmir Emniyeti’nden akıl almaz kaçışı sonrası, ortalık tam anlamıyla karışır, öyle ki falaka, elektrik ve bilumum sulama işlemleri bir süre sekteye uğrar. Pişpirikçi Haydar’ lar birbirine düşer, öfkeyle birbirlerini suçlarlar. Ol nedenle, Hıdır”ın olaylı geri dönüşünde de kaba dayak şiddetli olur.  

*  *  *

Şirinyer Askeri Cezaevi’nin 19. Koğuşunda, dillere destan emniyetten kaçış öyküsü eğlenceli sohbetlere konu olduğunda da ağzını bıçak açmaz. Onca dayağa, sopaya ve elektriğe dayanıklılığı kadar gibi bir o kadar alçak gönüllüdür. Takılmalara, övgülere, abartılara kendine özgü utangaç, ezik haliyle bıyık altı gülümser durur.

*  *  *

24.09.2010. Kaypakkaya izcisi ve öğrencisi partizan Hıdır Durmaz’ın onurlu yaşamı, ceberut devletin çok isteyip de beceremediği biçimde, Buca’da ormanlık bir alanda son bulur.

O gün bu gündür.

Uğrunda ölümleri göze aldığı emekçi halkının asla ve asla kabullenemeyeceği, göğsünü açıp, diklenip kafa kafaya geldiği barbar devletin hayal bile edemeyeceği kahredici hazin sonu ile ilgili tek kelime edilmemiştir. Edilememiştir. Sırdır…

Susun, sıra neferi uyusun, derdik bir zamanlar. Zamansız gidenlerimizin ardından. Bu dileğin, bir gün en çok da bizim partizan Hıdır’ ımıza yakışacağını, ona uygun düşeceğini nereden bilebilirdik.

Açık Mektup Kolektifi. 24.09.2010. Buca-Yedi Göller.

14 Ekim 2025 Salı

AÇIK MEKTUP ARŞİVİNDEN. GİDEN ARKADAŞLARIMIZIN ANISINA ( 1 )

 


“NE GEÇMİŞ TÜKENDİ NE YARINLAR.”

Bitmez tükenmez bir geçmişi olanların geleceği kararır mı?

Eski bir tarihti. Şarkısı da söylendi, çok sevildi bir zaman. Eskiler marifet der. Ustalık şairde değil, ona söyletende, naçizane bizcileyin sert adamlardaydı. Çok değil. Şunun şurasında elli yıl önce filandı. Ayrıca abartılacak, öyle övgüler düzülecek bir şey de değildi yapıp ettiklerimiz. Eylem adımlarıyla geçilen caddeler, yürünen yollar, aşılan engeller. Dahası celladın tezgahında suspus olmalar. Sır vermeyip ser vermeler. Tüm hatası sevabı, deneyimsizliği, içtenliği ve saflığı ile her bir devrimcinin yapması gerekenlerdi.

O cansiperane kavganın koşuşturmasında, hasbelkader bir sokak başında kıvrılıp kalmayanlarımızın payına düşen zorlu mahpusluklar. Akıl almaz işkence. Onca eziyet. Bunların da elbet güzellemeler yapılacak, övülecek bir yanı yoktu, o sıkışık koğuşlarında yatılan uzun zamanların. Acılı ayrıntıları, satır araları da vardı doğal olarak. Halen yaşayan belleklerdedir. Bir dosttan bir dosta, aynı tecritten bir diğer tecrit hücresine yazılan, kimi dizeleri keyfi sansür uygulamaları ile ünlenmiş hazımsız istihbarat subayınca karalanan mektuplar. Üzeri okunmamacasına çizilen, çokça da Bertolt Brecht dizeleriydi.  

Şimdilerde miting meydanlardaki öfkeli insanların sloganlarından sıkça işittiğimiz, anımsadığımız, o gıcık yüzbaşının hışmına uğramış olanlarımızı acı acı gülümseten dizeler.

*  *  *

Devrim sohbetleri, sınıf tahlilleri, yer ve zaman, baş çelişki/ temel çelişki tartışmaları da yaptık geceler boyu altlı üstlü ranzalarda…Yazmasak olmaz. Saklanıp gizlenecek gibi değil. Ellerimizi erken bırakan gül yüzlü arkadaşlarımıza selam olsun. Sözümüz yaşayanlarımızadır. Anımsıyor musunuz a dostlar? Oralarda bir yerlerde misiniz? 

‘Turpun büyüğü heybede’ ateşlemesinden (Hukuk dilinde azmettirmesinden), sonun başlangıcı olan 19 Mart tarihinden bu yana, alanlarda ortalığı inleten “Kurtuluş Yok Tek Başına” cesur sloganları bir zamanların yer ve zaman tartışmalarımızın, ayrıca “Öncelikle Saray Rejiminden Kurtulmak” doğru görüşü, baş çelişki/ temel çelişki tartışmalarımızın kanıtı ve doğrulanması mı ola?!  

Değilse nedir? 

*  *  *   

Yalan değil, abartı değil, “kasaba efsanesi” hiç değil. Salt göğü gördüğümüz o beton avluda, nasıl olmuş da çekilmiş siyah beyaz fotoğraf arkalıklarında birbirimize atfen yazdıklarımız. Kısa, öz, yalın. İçtenliğimizin ateşi ile sarıp sarmalar, kucaklarcasına.

O beton avlu ki, zamanın dehlizinin bir havalandırma saatinde, Şirinyer’in Yeşil Dere’sinden gelen uzunca ve acıklı bir eşek anırtısı ile tüm tutukluların voltalarını, sohbetlerini kesip o muhteşem solonun bitimine dek soluklarını tuttukları o avlu…  

Hani, 80”li yılların Yarın Dergisi’nde çıkan var olanın özeti o şiir gibi. Mazgaldan uzatılan tayını katıksız bölüştüğümüz tıpkı o şiirin yazıldığı dün gibi, çok bilmiş o istihbaratçının insafına bırakılmış, mazgal başında bekleşilen mektup günü gibi.  

Hal böyle olunca, neden o zaman son sözümüz de Bedrettince olmasın: 

Süren de biz, eken de bölüşen de bizsek. Kurtulmak da yok o zaman bir başına.

1400'lü yılların Aydın’ın Ortakları’nda da yoktu, bugün de yok. Ne İzmir’de ne Diyarbakır’da. Üstüne üstlük, her santimetresine acı, kan ve gözyaşı ekili sevgili yurdumuzun bir bölüm halkına güvercin uçurulup zeytin dalı uzatılırken, bir diğerine kızılcık sopası reva görülen, -yetmedi- kan kusanlarımızdan “şikayet etmemesi, kızılcık şerbeti içtiğini” söylemesi istenen bu ceberrut, bu tek adam sultasının cambaza bak günlerinde.

Ne var ki;  

Artık üzeri cezaevi yönetimince okunmamacasına, okutmama düşmanlığı ile çizilip karalanan dizeler, bir mahpusun bir dostla yürekten paylaştığı  moral veren sözler olmaktan çıkmıştır.

YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ.  Diyarbakır’ın da İstanbul’un da ortak istemi, ortak sloganıdır. O kadim surlara, horlanmaktan, itilip kakılmadan, katledilmekten kurtulamamış bir kadim halka hakaret, yetmedi küfredilircesine “mhp bayrağı ve bahçeli posteri” asılsa dahi… Bu gerçek hep öyleydi. Her birimizin boynunda asılı duran bir ezeli vebal gibi, sınırların ve sömürünün olmadığı nihai kurtuluşa ve dahi kuruluşa dek öyle kalacak. Her daim de öyle olacak. 

Açık Mektup Kolektifi. 12.10.1983. Şirinyer As.C.evi. K.16



1 Eylül 2025 Pazartesi

DİDAR ABLA’ NIN IŞIĞI GREV ÇADIRINI AYDINLATIYOR.

 


DİDAR ABLA’ NIN IŞIĞI GREV ÇADIRINI AYDINLATIYOR.  

Dün günlerden cumaydı; bir inanca göre hayırlı gün, dahası ‘hayırlara vesile olan’ gün. Bugünün cami çıkışlarında, yükselen tekbir sesleri ve kılıç kalkan şakırtılarına karışan şer-i hilafet naraları hiç eksik olmadı.

Kural bozulmadı, aynı meydan okuyan çatlak sesler, bu kez başkentten Anadolu Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın öncüsünün yattığı kutsal yerden geldi. Üstüne üstlük çıtayı epeyce yükselterek, “Ümmetin Umudu RTE.” sloganlarıyla. Tamda, sultanlık sonrası kurulan ilerici, aydınlık toplum biçiminden beslenerek, yine onun olanakları ile iktidara gelmiş bir nobran yönetimin, üç kişi bir araya geldiğinde, yatırıp ters kelepçe yapan polislerinin gözlerinin önünde. Bu ceberutlardan medet umulduğundan filan değil, sürekli faşizmin turnusol kağıt deneylerinden birini daha göstermesi, kanıtlaması bakımından yazılıyor bu dizeler.      

Konu, Cuma karanlıklarının tekinsizlikleri değil elbette… Derdimiz, anmak ve anlatmak istediğimiz ondan sonra gelen günde, cumartesinde. Cumartesi Analarının aydınlığında, yılmayan direncinde, yok edilemeyen umudunda.

Bugün cumartesi. Sıradan, sıcak bir eylül günü gibi; ama değil! Bu sabah, ülkemizin kimi insanları erkenden, biraz tedirgin, biraz sinirli uyandı. Her birinin ruh hali, acıyla hüznün dirençle harmanlanıp umuda dönüştüğü bir ruh haliydi. Cumartesiydi. Üstelik bin altmış altıncı cumartesiydi.

Bir gerçeği arama eylemliliğinin, kitabın orta yerinden söylersek “evladımın bir kemiğini bulsam razıyım” yürüyüşünün bin bilmem kaçıncı günü olur mu?

Suçluyken yüzsüzlüğün, haksızken arsızlığın yeni bir insan tipine dönüştüğü dışa bağımlı çarpık bir ülkede yaşıyorsanız olur. Oluyor! 

Siyaset ve toplum biliminin alanına giren sosyal klinik durumun açıklamasını uzmanına bırakıp, bir karikatür üzerinden açıklamaya çalışalım: 

Onca copa, itmeye kakmaya karşın "İstanbul Sözleşmesi Yaşatır" pankartını yere düşürmeyen kadınlar, polisin Battal Gazi'yi aratmayan üstün performansı karşısında helak olmuştur. Eğitimli ve deneyimli coplar havada ve hep bir ağızdırlar. Karikatür bu ya. Muhtemelen bir kadını katletmekten içeri girmiş birisi parmaklıklar ardından, olup biteni, yerlerde sürümeleri büyük bir zevkle izlemektedir. “Yetmezzz!  Geliim mi amirim! Karnına vur karnına!" diye bağırması, ülkedeki geleneksel linç kültürünün, nefret ikliminin özetlenmesidir.

Sanatçısına yukarıdaki karikatürü çizdirten, çizdirtebilen ülke çoğunluk üzerine kurulu mutlu bir azınlığın oligarşisi ile yönetilmektedir. Dahası emperyalizme göbekten bağlı ülkenin, ağızlara pelesenk olmuş klişeleşmiş sözü: "Sözün Bittiği Yer" dir!  Söz bitsin, onca olan bitene ilişkin soru sorulmasın. Öyle mi? 

Sorun sürdükçe ve yayılıp büyüdükçe söz niye bitsin?  Cumartesi Anneleri tam 1066 haftadır, egemen güçlerin devlet olanaklarını fütursuzca kullanıp baskı ve de şiddetini arttırmasına karşın, gözaltında kaybedilen evlatlarını soruyor. Takvim dilinde 1066’ncı cumartesi 1066 haftaya denk düşer. Oradan ilk güne, 27 Mayıs 1995'e gidilir. Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini öğrenmek için bir araya gelen ailelerin ilk buluşmasına.  Asıl kökler, neoliberal 24 Ocak kararlarını yaşama geçirilmesinin uygun koşullarını yaratmak için girişilen askeri darbe günlerinde, 1980'in baskı/şiddet günlerindedir.

Sıkıyönetimin elindeki siyasi tutsakların en temel haklarının dille getirilmesi ve cezaevi koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinin başlatıldığı Mamak’lı, Metris’li zorlu yıllar. O yalnız, savunmasız günlerde, cezaevi kapılarında, Meclis kapılarında Didar ablayı, Didar Şensoy’u görürüz. O beyaz giysileri içinde, diyabetli haliyle, birilerinin düğme iliklediği ciddi muktedirlerin kapılarının önünde duraksamadan çat kapı yapan, soru soran, imza toplayan, toplu dilekçe veren İHD kurucusu bizim gözü pek ablamızdır.

Tel örgülerinin ardından sadece Hasan’ına değil, her birimize “Kardeşlerim. Yılmayın. Direnin aslanlarım.” diye sesini duyuran, moral veren bizim sevgili ablamız. Duvarların duvarların ardından süzülüp gelen, havalandırma bahçelerinde tutsaklara kadar ulaşan umut ve direnç nidalarına, kardeşleri ablalarına sloganlarla karşılık verirler. Abartı ya da yaygın söylenti değildir; canlı tanıkları vardır.

Bu ülkede, insanların birlikte görünmekten çekindiği alacakaranlık günlerde, tutuklu yakınlarını bir araya getirip, en temel insan hak ve özgürlükleri için harekete geçiren Didar abla ve yol arkadaşlarıdır. İnsan hakları eylemcisi, İHD kurucusu Didar Şensoy, cezaevlerindeki baskılara, hak ihlallerine, keyfi uygulamalara dikkat çekmek amacıyla 1 Eylül 1987'de İstanbul'dan Ankara'ya yapılan uzun yürüyüş eyleminde polisin hoyrat müdahalesi sonucu şeker komasına girerek yaşamını yitirir.

Yüreklerindeki yakan kavuran fırtınaları bir nebze olsun dindirebilmek için, yıllardır kapanıp ağlayabilecekleri isimsiz bir mezar taşı arayan kayıp yakınları... Onların yılmak bilmeyen onurlu mücadelesini, Didar ablanın dimdik duruşundan, ödün vermeyen kavgasından ayrı düşünmek tarihimizin belleğini eksik okumak, yakın tarihimize eksik bakmaktır. Birlikte yürürken tartışmanın, tartışırken yine birlikte yürümenin olmazsa olmazlarından, kırmızı çizgilerinden biri de budur.

Sevgili Didar ablamız… Gittin gideli, kurumsallaşmış faşizmin koşullara göre gizli ya da örtülü döngüsü içinde ne sürekliliği, ne de üniformalı/ cübbeli diktatörlüklerinin böl ve yönet taktikleri değişti. Hatta epeyce gelişti. Konunun kimi uzmanlarının akıl tutulması olarak açıkladığı, ilginç ama ibretlik günlerde “Reis’imize hakaret” ediliyor diye okurun, yazarın, aklı işleyenin paket edilip canına ot tıkandığı zorbalıklar yaşanıyor.

Senin de canından çok sevdiğin bu ülkenin İstanbul’unda, Adana’sında, Adıyaman’ında seçilmişlere ve sayıları milyonları bulan iradelerine hakaret edilip kan kusturulurken, celladından “Barış ve kardeşlik” beklemek gibi, nereye oturtacağımızı ve hangi temelde çözümlememiz gerektiğini bilemediğimiz tutumlar olabiliyor.

Didar abla, cambaza bak oyununu ustalıkla kullanan, ardında Pentagon gücü ile siyasal otoritenin, bir bölge insanına barış çubuğu/zeytin dalı uzatıp kardeşlik sözü verirken bir bölge insanına parmak sallayıp  kızılcık sopasını reva görmesi olup biteni özetlemiyor mu? Bırakın politika yapmayı, aklı işleyene, arif olana buz dağının görünmeyen yüzünü göstermiyor mu?

Şaka gibi. İnsan kendisini ter içinde bırakan bir karabasandan uyandırmak istercesine, “Didar abla, cellat ile barış yapılabileceğine inanır mıydı?” diye sormadan edemiyor.

Silahların, palaskaların yakılması ile sonuçlanan böylesi yol kazaları olsa da, sınıf mücadelesinde içimizi açan gelişmeler de oluyor. Alın size, Kütahya’ da otuz yıl sonra gelen ilk grev… Her toplumsal olay gibi, kimilerine dert, kimilerine derstir. Duymayan kulağa küpe, anlayana onur nişanıdır. Grevin Didar ablayı yitirdiğimiz güne denk gelmesi de anlamlı. Yaşamını insan onurunun ayakta kalması için emeğin kurtuluşuna adamış Didar ablamızı bir selamlama, bir anma biçim de olabilir.

Şeker Fabrikası işçileri, Kiler/Torunların kendilerine önerdiği %18’lik artırımı, “Başınıza çalın” diyerek üretimi durdurdu. Fabrika Kiler/Torunlar’a satılıp özelleştirilmesinden bu yana, kulaklarımıza gelen yüzümüzü güldüren ses grev davullarının sesidir. İşçinin grev çadırında yaktığı ateşin, aslında şimdilerde karanlığında yürümek zorunda bırakıldığımız tünelin sonundan gelen ışık olduğunu, ancak kendi sınıfının gücünden başka bir güce bel bağlamayanlar, sınıf mücadelesine inananlar ve olaylara sınıfsal açıdan, sınıf/ emek eksenli bakanlar görmektedir.

Cumartesi Anneleri’ nin, yakınlarının akıbetini açığa çıkarma ve hesap sorma kavgasının bin altmış altıncı haftasında Elmas Eren'lere, Anik Can'lara, Berfo Ana'lara, Didar Abla'ya ve daha dün yitirdiğimiz Emine Ocak anamıza en sıcak devrimci selamlarımızla.

Açık Mektup Kolektifi, 31/08/2025, Ilıpınar-Bağarası.


19 Ağustos 2025 Salı

YENİ SÖMÜRGECİLİK ya da NEOLİBERALİZMİN YAMYAMLIĞI.

 


YENİ SÖMÜRGECİLİK ya da NEOLİBERALİZMİN YAMYAMLIĞI.

2018 yılının 28 Ekim günü, Lion Havayolları’ndan bir Boeing 737 Max modeli uçak Cakarta’dan havalandıktan otuz dakika sonra radarda görünmez olur. Hava trafik kontrol yetkililerinin paniklediği dakikalarda, uçak altındaki okyanusla buluşmak üzere pike uçuşu pozisyonuna geçmişti bile.

İki pilot, altı kabin görevlisi, yüz seksen bir yolcu…Uzun uğraşılarla toplanabilen metal ve insan parçaları arasında, ilk kimlik saptaması günler sonra yapılabildi.

İlerleyen günlerde de Boeing şirketinin uçağın pilotlarını “burun üstü pike yapma tehlikesini önleyebilen var olan güvenlik sistemini bilmemekle ve öğrenmemekle” suçlamaya çalıştığı görülecekti. 

Bir sonraki yılın 11 Mart günü, bu kez Etiyopya Havayolları’ndan aynı model bir başka uçak, yüz elli yedi yolcusu ile Addis Ababa’yı gerisinde bırakır. Uçak yeterli yüksekliğe eriştiğinde, aynı uçuş açısı sensörü arızası nedeniyle burnu yeryüzüne döner. 1125 kilometre hızla, yer çekimi doğrultusunda inişe, bizdeki kaba deyişle çakılma pozisyonuna geçer.

Pilotlar yer kontrol kulesine “uçuş hatası” raporu verirlerken, bir yandan da uçağı manuel olarak düzeltmeye çabalarlar. Acıdır; 1125 km/ saat hızla tükenen dakikalar yerkürede otuz metre çapında açılan bir kraterde son bulur. Korkunç enkaza yerin dokuz metre derinliğinde ulaşılabilir.

 * * *

Yukarıda anlattığımız ve neredeyse planlanmış olabileceğini düşünebileceğimiz iki toplu cinayet olayı, yer-zaman-ad belirtilmesinden de anlaşılacağı üzere bir aksiyon ya da bir korku filminde geçmiyor. Gazeteci ve yazar Grace Blakeley son kitabında, günümüz kapitalizminin şirket/ finans/ devlet döngüsündeki ölümcül birliğini, bu tehlikeli ittifakın uygulamalarını ve bundan neden her toplum kesiminden insanın etkilenip zarar gördüğünü okuyucunun gözlerinin önüne seriyor.

Toplu ölümlü uçak faciaları üzerinden, uluslararası finans kapitalin küresel üretim ve çalışma alanlarındaki ilişki/ çelişkilerini sorgulayan G.Blakeley, neoliberalizmin serbest piyasa cangılının ipliğini pazara çıkarıyor. Sorgulamakla ve yargılamakla kalmıyor, gelinen son aşamada sömürünün ve köleliğin daha çok artacağını, faturanın da emekçiye ödetileceğini vurgulamakla birlikte, başka bir dünyanın mümkün ve var olduğu üzerine umutları da tazeliyor. Yazar, bugün demokrasinin sosyalizm ile eş anlamlı duruma geldiği inancı ile, işçi sınıfının mücadelesinde yani emek cephesinde yeni soluk boruları açıyor.

* * *

Kitaptaki, buzdağının görünen yüzü çarpıcı Boeing cinayetlerinden devamla:

Öncekiler de içinde olmak üzere, Boeing’in tüm modellerindeki kusurların nedenleri, belki kırk yıl boyunca iyice kronikleşmiş bir maliyet düşürme gelenek ve kültürünün sürdürülmesine dayanmaktadır.

Nasıl mı?

İflas edip kapatılmış eski bir havacılık şirketinde üst düzeyde görev yapmış bir kişi, Pentagon desteği ile Boeing’in başına getirilir. Günün deyişiyle bu “Ceo”, ulaştırma, daha doğrusu toplu ulaşım amaçlı bu şirketi, bir para basma makinesi gibi görerek, hisse senetlerini ve kar oranını yükseltmeyi, yolcuların güvenliği içinde olmak üzere her can alıcı sorunun önünde görür.

ABD destekli Ceo, insan aklının ve bilimin öncelediği malzeme kalitesini, ilk akla gelen makine, yazılım gibi mühendislikleri, teknik elemanları değersizleştirirken, şirket bürokratlarını överek, onların maliyeti düşürürken karları arttıran kararlar almalarını sağlar. Mühendisine yaptığını işçisine de yapar. Nitelikli, uzman ve sendika üyesi çalışanını taşeron sistemine kurban eder.

Üzücü sonuçlara gebe bunca değersizleştirmelere, yazarın “Bir neden de, rakibi Airbus’u yenme yönlü vahşi dürtüsüdür” sözü ile ekleme yapması konuyu daha anlaşılır kılıyor. 

İnsanı ve onun emeğini değersizleştiren Boeing firmasının öldürücü ihmalleri, bizdeki Çorlu/ Pamukova tren, Soma/ Ermenek maden, Aladağ/ Konya Kuran Kursu, Torunlar asansör ve son orman katliamlarını anımsattığı gibi, kapitalist barbarlığın uluslararası niteliğine de işaret ediyor.

* * *

Yazar, kurulu düzenin çok ince teknik ayrıntılarını, olayların püf noktalarını bilmediğimiz varsayımı ile “Kapitalizm sandığınız şey değildir” derken, gelinen aşama serbest piyasa sisteminin kendisini, yani doymayan şirketlerinin acımasızlığını, kıyımlarını bir sis perdesinin arkasına gizlemesini bildiğine de gönderme yapıyor.

Bizdeki ‘Kurt dumanlı havayı sever’ sözünü çağrıştıran, bu sis perdesinin ardındaki ayrıntılardan biri de Mahir’in bilinen broşüründe açıkladığı, özellikle bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelerde uygulanan yeni sömürgecilik yöntemleriydi. Mahir Çayan’ın yeni sömürgecilik açılımı, 1945’lerden yani, 2. paylaşım savaşı sonrası “suni denge”, “gizli işgal” gibi saptamalara dayansa da 1980 sonrası neoliberalizm gerçekliği de aynı emperyalist bütünün ayrılmaz bir parçası.

* * *

Gelinen, ancak değişmeyen nokta:

Vahşi kapitalizm artı değer sömürüsünü ve tekel karını arttırabilmek, kendisinin ve üst yapıda desteklediği siyasal iktidarların ömrünü uzatabilmek için, insanı, doğayı, börtü böceği hiçe saymayı, yakmayı, yıkmayı, talan etmeyi sürdürüyor.

 

Açık Mektup Kolektifi. 20/ 08/ 2025. Çorlu-Soma-Aladağ   


21 Temmuz 2025 Pazartesi

TEMMUZ SICAĞININ ANIMSATTIKLARI

TEMMUZ SICAĞININ ANIMSATTIKLARI 

"Gine’de Devrim"

Anlattığı konular, önerdiği kitaplarla, dünyaya ve olaylara bakışımıza yön veren Edebiyat öğretmeninin, “Bir konuyu anlatmanın, bir olayı bir sorunu irdelemenin en sağlıklı, en etkili yöntemi -yazı dilinde olsun, konuşma dilinde olsun- ben dilini, yani egonuzu ele veren birinci tekil şahıs zamirini, özel durumlar dışında kullanmayın.” sözünü unutmak olası değil.

Unutanlarımıza da, ders gibi bu sözün içeriğinde etik bir uyarı olduğunu ve mutlaka uyulması gerektiğini anımsatacak kişinin Nurettin Gürateş olacağını, o günlerde kim bilebilirdi?

1975 ve sonrası… Eğitim çalışmalarının yazılı metinlerinde, boykotlarda, düzenlenen formların konuşma dilinde, Nurettin hoca “ben dili” nden sıyrılarak, her fırsatta çoğul şahıs zamirini kullanıp, ‘biz’ anlayışını yakalayabilen, ‘biz’ olmamız gerektiğini savunan ender devrimcilerdendir: “Sürekli okumalıyız, hep sorgulamalıyız, zaman bulduğumuzda yazmalıyız.” Ve Lenin’in sözüne atfen, “Yapmalıyız, yapmalıyız, yapmalıyız.”

* * *

Diyarbakır-Bağlar’ındaki öğrenci evinde, sırt üstü yattığı yerde kitaba dalmış gitmiş. Sigarasının külü, zaten sigara ateşi ile delik deşik olmuş çaput kilime düştü düşecek. Tıpkısı olmasa da şu anlamda:

“Gine Bissau’daki devrimi doğru okumalı, emperyalizmin 1945’lerden -İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, içine girdiği yeni-sömürgeciliğin ilişki ve çelişkilerine yanıt veren, halka ulaşmada, emekçilere dokunmada yeni/ yaratıcı olanaklar yaratacak, yani yeni kanallar açacak zengin mücadele biçimlerine gereksinimimiz var. Tam da bu yüzden ve bunun için: Yaratıcı siyasal görüşleri, dünyanın son durum ve koşullarının yarattığı sonuçlarla örtüşen Amilcar Cabral’ı tartışmalıyız. Cabral’ın, Asya ve Afrika Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin devamlılığını ve devrimin kalıcılığını garanti altına almak adına, küçük burjuva önderliklere önerdiği ve mutlaka üstesinden gelmeleri gerektiğini söylediği ‘sınıf intiharı’ seçeneğini konuşmalıyız.”

Nurettin’in de doğruluğunu teyit ettiği ve dikkatimizi çekmeye çalıştığı, Cabral’ın doğru bir saptamayla altını çizdiği deyişinin, geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen “Gine’de Darbe” haberi ile doğruluğunun kanıtlanması ders vericidir. Bir magazin haberi gibi geçilen bu olayın, muhalif basında/ kimi sol çevrelerde irdelenmemesi düşündürücü; ayrıca bundan elli yıl önce Nurettin’in yaptığı yorumun günümüzde pek yapılmaması, yapamamamız, Gürateş” in siyasal öngörüsünün ne denli engin, araştırıcı, eleştirici olduğunun açık göstergesidir.

En önemlisi, bugün bizim bu duyarlılıktan, görev ve sorumluluk bilincinden bir o kadar uzak oluşumuz. İç acıtıcı yanı da, onca dile getirmemize karşın, bir türlü ortak bir bellek ve yazılı bir tarih yaratamamış oluşumuz gerçeği, üzerinde kafa yormamız, sorgulamamız gereken, ciddi bir eleştiri ve özeleştiriyi zorunlu kılan siyasal sorunumuz olarak bir kenarda boynu bükük duruyor oluşudur.

* * *

Elli yıllık uzun zamanın her mekanında ve her olayında, gözlerimizin önünden asla gitmeyen haliyle, okuyan, yazan ve sorgulayan Nurettin Hoca, bir deliyi zıvanadan çıkaracak denli saçmalık dolu memleket gündeminde, adeta “cambaza bak” dedirten “silahların yakılması seremonisi” için, iptekini değil, kendisini saklamaya gerek dahi duymayan sahibini görün anlamında dikkatimizi çekmeseydi, bu yazı başka içerikte sürecek ve son bulacaktı.

Haklı olarak dikkat çekilen, ülkede en son nerede, ne zaman kullanıldığı hiç ama hiç dillendirilmeyen silahların son kez ateşlenmesinden, yanlış oldu “yakılması tören” inden söz ediyoruz.

Dışa bağımlı devlet gücünün tüm olanakları, baskı/ pasifikasyon yöntemi ile, at izinin it izine karıştırıldığı yaşatılan günlere ilişkin, Nurettin gözü ile bakılacak ve Gürateş sözüyle söylenecek olursa:

Geçmişinde, “Yıldız” sözcüğünden “Padişah efendimizin Yıldız Sarayı kastediliyor”, şimdilerinde “Kaçak Beştepe” sözünden “Cumhur Reisimize hakaret ediliyor.” diye, yazarının, çizerinin, aydınının ve de aklı işleyenin derdest edilip canına ot tıkandığı bir ülke düşünelim. Böylesi bir baskı/ hukuksuzluk düzen ülkesinin, İstanbul’unda, İzmir’inde, Adana’sında, Adıyaman’ında terör estirilir, seçilmişlerine ve milyonlara varan iradelerine hakaret edilip kan kusturulurken, “Terörsüz Türkiye” maskesi, barış/ kardeşlik/ demokrasi manipülasyonu ile -üstüne üstlük ABD Emperyalizminin akıl hocalığında- yapılan “silahların ateşe verilmesi” gösterisine kim inanır?

Sözümüz inanıp medet umanlaradır ki; siyasal otoritenin arkasındaki Pentagon gücüne güvenerek bir vatandaşına barış çubuğu/ zeytin dalı uzatırken, diğer vatandaşına kızılcık sopasını reva görmesi pek mi ikna edici ?!

Yukarıdaki gerçekliğe, onlarca çelişik durum, bir o kadar şaibeli/ düşündürücü olay eklenebilir.

Nurettin 2025 temmuzunda yaşıyor olsaydı;

75’inci NATO zirvesinin sonuç bildirgesindeki savaş ve işgal kararlarını bizden önce görür, duraksamadan dikkatimizi emperyalizmin bünyesindeki yeni ilişki ve çelişkilerin Orta Doğu özelindeki bölgeselliğine çeker, asla değişmeyen böl ve yönet politikasının mezhepçilik üzerinden sürdürülmesine ve İsrail aparatı ile kapı komşumuz ülkelerdeki (özellikle de Suriye) siyasal, etnik ve finans aktörlerinin yeniden tasarlanmasına, bölgedeki mevcut dinamiklerin yeniden derlenip düzenlenmesine, klişe söylemle “dizayn edilmesine” yoğunlaşmamızı isterdi.

Daha iyi anlamamız için, yine kalemini masaya o bildik hareketiyle bırakır, bıyıklarını çekiştirir, bir süre düşünür, yine mitinglerdeki ya da ev buluşmalarımızdaki o kendinden emin ses tonu ile yine tane tane -şatafatsız, iddiasız- konuşurdu.

Yanlış düğmeden başlayan bir iliklemenin doğru yerde bitmesini bekleme biçiminde seyreden kronik hastalık akıl tutulmasının, onca saçmalığın, yalanın- talanın-dayağın- her sınıftan her türden cinayetin tek bir gün eksik olmadığı, bizim gibi emperyalizme bağımlı geri bıraktırılmış/ çarpık ülkede, bu denli çok ve yaygın olması hiç de şaşırtıcı değil. Ayrıca 'akıl tutulması' kronik olduğu gibi, nükseden de bir rahatsızlıktır. Bunun toplumdaki karşılığı, daha dün Diyarbakır surlarına 'Üç Hilal' li bir bayrağın asılmasıdır.

Durum böyle olunca, hani şu, Ruhi Su’nun “sazını döver gibi çalıyor” dediği, Kaya gibi sert sanatçı, türküsünde “nereden baksan tutarsızlık, nereden ahmakça” demeyecekti de ne diyecekti ?!

İrlanda’da IRA, İspanya’da ETA, Kolombiya’da FARC… Kuşkusuz, onların da yanlış düğmeden başlamalarını isteyenleri, kabaca sapıttırmak, kışkırtmak, akıllarını çelmek isteyenleri vardı. Mahir’in şiirinde küçümsediği gibi, Karanlığın cüceleri yani.

Azıcık araştırıldığında rahatlıkla görülebileceği gibi: Üç örgüt de işe, bir üst akılca kurgulanmış ve bu akla peşinen biat edilmiş izlenimi veren bir “silah yakma töreni” ile değil, akla uygun, aklın ve deneyimlerin evrensel kurallarına dayanan yöntemle başladılar. Bu bir.

İkincisi. Her üç örgütün de, yıllarca sürmüş silahlı çatışmalara sonlandıracak ateşkes görüşmeleri, yer küre diplomasisinde olsun, siyasal alanlarda olsun, bir ağırlığı olan, kabul görmüş, saygın (bir ülke ya da kişi) bir siyasal aktörün gözetim, denetim ve dahi arabuluculuğunda başlamış, yine aynı tutarlı/ güvenilir gözlemcinin önünde imza altına alınan yazılı bir “uzlaşı ve uygunluk” belgesi ile sona ermiştir. Örnek alınması gereken, aynı tutarlılık/ ciddiyet bu anlaşma tutanağından sonra da sürer. Bir başka deyişle, öyle allamak pullamak, öyle şatafatlı/ abartılı tören mören yoktur. İki taraf da, hemen sonrasında dikkat edilmesi ve uyulması gerekenlere, görevlerine ve dahi sorumluluklarına bakar.

28 Temmuz 2005 Birleşik Krallık-IRA, 21 Ekim 2011 İspanya-ETA, 2015 yılı Eylül ayı Kolombiya-FARC tarihsel uzlaşıları sonrasında, yol kazası olmadı değil. Oldu... Ne var ki, hiçbirinin izlenen yöntemle bir ilgisi yoktu.

Ve…
Nurettin Gürateş konuşmasını “olası ya da olmuş yol kazalarının nedenlerini konunun uzmanlarına bırakmanın daha doğru olacağını” söyleyerek sonlandırır.

* * *
26/27 Temmuz 1978’in yakıcılığını ve sarsıcılığını, 2025 Temmuz’unda hala içlerinde duyumsayanların, belleğimizin sayfalarındaki diğer fotoğraflara takılı kaldıklarından hiç kuşku yok.

Çözülmediği sürece içimizi acıtmayı, huzursuz etmeyi sürdürecek olan, her zaman ve her koşulda hayıflandığımız sorundur ki, henüz yazılı bir anlatıya, ortak bir dille belgesel bir bütünlüğe kavuşturulamamış yakın tarihimiz, içbükey ayna gibi, azıcık ilgi duyup baktığınızda, sizi içine alıveriyor. Konu konuya geçiyor, gözlerinizin içine soran gözlerle bakan, suskun yüzler birbirini izliyor:

“Ne yaparsınız be, güzel dostlar ?! Hala, mezar başlarımızda, mermer taşlara söz verir durur musunuz ?!”

* * *
Her konu, her anı, her portre birbirinin izdüşümü, sizi hayretler içinde bırakacak kadar birbirinin devamı, tamamlayıcısı… Nurettin’ i Nailan ve Bedrettin izliyor, Bedo’ yu Mete Atilla, Tamer, Doğan, Ercan, onları Kadir, Hakkı… Davut, Bedir Ali, H. Ducan, Ali Rıza, Neşe, Sabahat, Didar abla ve Akile ananın silik portreleri…

Açık Mektup Kolektifi. 26/ 27 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.