6 Haziran 2026 Cumartesi

6 HAZİRAN 1981 SICAĞINDA ( 2 )




     

6 Haziran 1981 sıcağında, THKP-C MLSPB' den Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Doğan Özzümrüt, Tamer Arda. 

* * *

Diyarbakır-Melik Ahmet Caddesi’nin, ancak üç kişinin yan yana yürüyebildiği arka sokaklarının bulunduğu yer Suriçi’dir. Çıkışı kolayca bulunamayacak kadar karışık ve dolambaçlı, zemini taş kaplı koridor sokakların ve birbirlerine yaslanmış, tek katlı yoksul ve bakımsız evlerin bulunduğu Suriçi…

Suriçi evleri anaçtır, sahip çıkar, sır taşır. Kucak açar barındırır. Ahalisi, inşaat ve tarım işçileri, hamallar ve yapacak bir iş bulamamış kaçakçılardır. Yüzyıllardır oranın sakini olanlar olduğu gibi, kırsaldan, iş bulmak, yeni bir yaşam kurmak için gelenler de çoktur. Gündüzleri, üstü başı dökük çocukların duvarlarına çarpa çarpa çaputtan yapılma topla oynadığı sokaklarda, gecelerinde şafak sökene dek, ürkek temkinli, hızlı ama sessiz adımlarla siyah gölgeler gider gelir.

Bu gölgelerden diğerlerine göre daha ufak tefek olanı, ahşap kapılardan birinin el biçimindeki demir tokmağını usulca, bir kez tıklatır. Bekler. Ardından bir kez daha. Öğrenci evinin sakini, bir orantısız vahşi çatışmadan çizik almadan sağ kurtulup çıkan, o güne dek hiç tanımadığı yalınayak kaçağa evinin kapısını açar. Doğan o günlerde, aynı kentin tıp fakültesinin öğrencisidir. Mutfak dolabında Amed ekmeği, kara zeytin ve kaçak çaydan başka bir yiyeceği olmayan, alışılmış bekar evinin yatağında bir açık kitap durur. Bir Stefan Zwig klasiği… Doğan, akşamın o beklenen konuğunu, cehennem yeri firarisini sahiplenmekten, kollarının arasına alıp kucaklamaktan oldukça rahat, huzurlu, bir o kadar da mütebessimdir. Ne ki düşünceli bir hali de vardır.

Karşılıklı otururlar. Çelimsiz konuk, kıyısına iliştiği yatağa sırt üstü kendini bırakıp derin ve bitimsiz uykulara dalmadan önce, Doğan soba üzerinde kaynamakta olan demlikten kaçak çayları doldurmuştur bile…

* * *

Uyandığında, geleceğinden haberdar olduğu ve o akşam tanıştığı yoldaşının çıplak ve zayıf ayaklarına baka kalır bir süre. Nereden başlasa, nasıl moral ve güç verse?.. Çok geçmez, tıpkı Stefan’ın dilinden ve eşi Charlotte'nin derdinden konuşmaya başlar:

“ Stefan Zwig, yaşamı boyunca Avrupa halklarının birliğine, dirliğine ve mutluluğuna inanmıştı. Bu umutların üzerine, Birinci Paylaşım Savaşı’nın, daha doğrusu faşizmin kara bulutları çöker. Yaşamı bundan böyle yine barış yanlısı, ama savaş karşıtlığı ile sürüp gidecektir. Yüreğinde ve bilincinde iyimserlik olduğundan, dünya halklarının barış içinde birlikte yaşayabileceğine, sınıfsız sömürüsüz sınırsız bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyordu. Öylesine iyimser, bilimden, insanlıktan yanaydı ki; uçağın icadını, barış ve kardeşlik için olumlu bir yenilik, ileri bir adım olarak görüyor, savaşlarda kullanılacağını düşünmüyordu. O, bilimin ve insanlıktan yana yeniliklerin devrimci atılımıyla, insan aklını öğüten yel değirmenlerinin hükmünün son bulacağına inanan bir Don Kişot’tu.

Hitler faşizminin orduları, Viyana’yı işgal edip öz yurdu Avusturya’yı haritadan sildiğinde vatansız bir insandı. Hani şu haymatlos dediklerinden... Stefan bırakın Avrupa’yı, tüm dünyanın sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız olacağına umutlanmışken ortalık yerde vatansız kala kalmıştı. Uğruna ölümleri göze aldığı insanların celladına aşık olmasını ve onu iktidara getirmesini kabullenemiyordu. Bu faciaya seyirci kalmaktansa, eşi Charlotte Altmann ile yaşamlarına son vermeye karar verirler. Bu zor durum, bu çıkış da onların bir tercihidir.”

* * *

Dostuna "Stefan umudu/ Charlotte cesareti" vermek amacıyla yaptığı konuşma son bulmuştur. Kaçak, o zor günleri izleyen ilerleyen yıllarda, içinde intihar olan tercihin cesaretlendirmeyle ilintisi üzerine çok düşünecektir. Öyle bir gecedir ki, soru sorulacak, tartışılacak zaman yoktur. Dahası konuşması biter bitmez, ciddileşip durgunlaşan Doğan, bir an içine kapanmıştır. Dakikaların geçmesini beklemez, az sonra güvencesiz bir belirsizliğe gidecek olan yoldaşına umut vermeyi, onu diri tutmayı sürdürür. Kaçağın ayakkabısız yol yürümekle altları erimiş ve ayak bileklerine dek sıvanmış çoraplarına bakarak sessizliği bozar:

“Paran var mı? Para vereyim desem?! Gideceğin yer para istemez, güç dayanıklılık ister. Sen iyisi mi, benim botlarımı al. Sağlamdır. Ayaklarını korur ve sıcak tutar. Yolun, yolların açık olsun. Umutsuzluk olmasın; sen Stefan’nın en son tercihine takılma…Umudunu da yitirme.”

Amed kentinin soğuk ve güvenliksiz gecesinin ilk ışıklarında vedalaşırlar. O an, kapı eşiğinde ayak üzeri edilen bir çift sözün gerisinde aklında kalan tek ayrıntı, Doğan’ın bir gözünde olan doğuştan lekenin öne çıkması ve yansıttığı ışıltıdır. Sarılırlar sımsıcak... Birbirlerinin sırtlarını "Hep yanında olacağım, asla kendini yalnız hissetme." sıvazlaması, pat patlaması yaparlar. O, onca hayhuy ve yangın içinde Stefan okuyan, Stefan umudunu/ Charlotte cesaretini kendisine vermeye çalışan, tıfıl tıp öğrencisinin gözündeki lekeyi öpesi gelir. Ancak; bunu o an, o diken üzeri koşullarda ne söyleyebilir ne de yapabilir. 

O günlerde yaşanan sert ve acımasız koşulların sert çocukları olmak zorundadırlar. Duygusallığın "ne yeri ne de zamanı" dır. Hem üstelik, "duygusallık zayıflık göstermek" değil miydi!? O günlerde gösteremediğimiz, oysa bu duyguyu açığa vurmamız gerekmiş. Hem de ağız dolusu gülmelerle, dolu dolu yaşamamız... Doludizgin günlerde yaşamaya, yaşatmaya fırsat bulamadığımız duygusallıklar bu günlerimize, bu yaşımıza nasipmiş.

* * *

Ayrılma anıdır. Kaçak, Doğan’ın verdiği kahverengi uzun botların bağcıklarını bağlar ağır ağır…Tek söz etmez. Edemez. Ne yeri ne sırasıdır. Bir gözü lekeli, o yürekli delikanlının, ne gözlerinin içine ne de ardına bakamadan gecenin karanlığında yiter gider.

Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan, 6 Haziran 1981, İstanbul.

5 Haziran 2026 Cuma

6 HAZİRAN 1981 SICAĞINDA ( 1 )

6 Haziran 1981 sıcağında, THKP-C MLSPB'den Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Doğan Özzümrüt ve Tamer Arda…

*  * *

Konunun uzmanlarının ‘üstyapı kurumu’ olarak tanımladığı ve onayladığı kültür; ekonomik/ politik ortam, etnik/ sosyal ve siyasal inançlar, değişik yaşam biçimleri, iklim gibi içinde yaşanılan maddi koşullar ve de bunlara yakın etken faktörlerin mayalanmasıyla oluşup biçimleniyor.

Bu ekonomik, politik ve sosyal dinamiklerin üzerine bir de, yaşamın doğal akışı içinde yaşananlardan, ayrıca zorlamayla ite kaka yaşatılanlardan süzülüp gelen toplumsal belleği eklemek gerekir. "Anılarımız belleğimizin vefalı bekçileridir", demiştik ya bir yazımızda… Anmak ve anımsatmak belleğimizi taze tutar, unutturmaz.

Yakın tarih içindeki yaşanan olaylar ve onlarla ilişkili anılar, şimdilerde yaşlılık unutkanlığına yenik düşen, yenilen, körelen ve duyarsızlaşan belleğimizin, daha açık bir deyişle “vermeye” ve "karşılıksız sevmeye” hazır ve de vefalı gözcüleridir.

Salt bekçilik, gözcülük değildir görevleri. Harekete geçirmeye, düşüncelerinizi tazelemeye ve yeşertmeye her daim hazır, işte oralarda bir yerlerde sabırla beklerler. Suspus halleriyle, “Yaşadıklarınız, olaylarınız burada duruyor. Siz nerelerdesiniz? Sanal alem gezinmeleriniz doyum mudur, kaçış mıdır, çare midir?” der gibidirler.

Geçmişimizi ve belleğimizi canlı tutmanın tek yolu anmak/anımsatmak da değildir. Ahlati’nin “İnsan aklı bir değirmendir. Onun içine yeni bir şey atılmaz, konulmaz ise kendi kendini öğütür.” sözü, tam da burada kulaklarımızda çınlar durur.

Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedrettin’in de hocası, yol yordam göstericisi olan Ahlati ustamız on yıllar öncesinden, şimdilerde içinde olduğumuz açmaza ve unutmamıza neden olan kör kuyuya, içinde dönüp durduğumuz fasit daireye işaret eder ve bizleri uyarır gibidir:

“Muhasebenize dikkat edin, sarf ettiğiniz kelamın, yapıp ettiklerinizin gelir gider hesabını denk getirin. Söz uçar gider yazı, belge kalır. Laf-ı güzaftan ibaret tarih unutulur, tarih belgeli ve yazılı ise daimdir. Kahramanlık abartılarından, güzellemelerinden pehlivan tefrikalarından, efsane de, hakikat de, vuslat da olmaz. Tez zamanda bir yazı heyeti oluşturun, ortak akıl ve ortak kelamla tarihinizi ve dahi hafızalarda unutulmaya mahkum, sonraki nesillere ilham ve nasihat olacak tecrübe ile sabit olanı bir kitaba yazın.”

Bizzat yaşadığımız, günahı ile sevabı ile bizim olan tarihimizde yaşanan onca olup biteni yazarak belleğimizi koruyup, ardımız sıra gelen gençlere, çocuklarımıza yazılı bir belge bırakmak, her ne kadar bu dizeleri yazanların boyunlarının borcuysa da, tek başına olunduğunda da, haddi ve de boyu aşan bir konudur. Doğrusu da, çoğul ortamda ortak akıl/ ortak dille, bir ortaklaşmanın gündemidir.

Yıllardır, her birimizin başının üzerinde böylesi bir ağır görev ve sorumluluk durumu sallanıp dururken…

6 Haziran 1981 tarihinden beri, Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Tamer Arda ve Doğan Özzümrüt yoldaşlarımız, bir yerlerden her birimizi izliyor ve de gözlerimizin içine içine bakıyorlar. Her birinde aynı dert, aynı burukluk; aynı can alıcı, can yakıcı konuya işaret ediyorlar.

“A dostlar! A canlar!  İki bin yirmili yıllara gelmişken neler yapar, hangi işlerle uğraşırsınız?  Bizim, ne olup ne olmadığımızı, neler yaptığımızı ve sonucunda ne yapmak istediğimizi depolayan bir kalıcı bellek oluşturup, bunları anlatan yazılı bir tarih yaratabildiniz mi?”

*  *  *

Mete Atilla, Kars ilinden, gelenek ve değer bilirlik sözcüğün gerçek anlamı ile bir Galatasaraylı’dır. Ne var ki, ayak topu/ ayak oyunu bilmez. Ülkesinin, içinden çıktığı halkının derdi ile yanıp tutuşmasaydı, o okulun (GMYO) da hakkını verecek, başarı ile bitirecekti.

Biz, hoca olarak ilk Nurettin Gürateş'i bildik. Mete, “Nurettin bilgi ve birikimi”nin, “Gürateş kararlılığının” sürdürülmesidir. O, tıpkı Sinan Cemgil gibi, örgütünün “Hoca”sı ve önderidir. Korkulan o ki, "bir İRA bir RAF üyesi gibi tehlikeli"dir. O nedenledir ki, bir Tupac Amaru yerlisi gibi görüldüğü yerde yok edilmelidir. Mete Atilla Ermutlu, gerçek bir profesyoneldir. Normal koşullarda, benim diyen kriminal emniyet uzmanın, onun uzattığı kimliği inceleyip “tamam geç” diyeceği doğallıkta, Emre Kongar sakallı tipik bir öğretim görevlisi görünümündedir. Tanımış olanların anlatımı ile, görünümü onun bilgisini, birikimini ve siyasal olgunluğunu ele verir.

Ne acı ve yakıcıdır ki, daha karakol kapısından içeri girer girmez, tek bir tokat bile yemeden pişman olmuş itirafçı bir hainin ifadesi, sonun başlangıcı olur. 12 Eylül”lü uğursuz/ ihanet günlerinden birisi olan, 6 Haziran 1981 sabahının erken bir vaktinde durdurulan Volkswagen arabasının içinde taranıp öldürüldüğünde silahsızdır. Olayın özeti, yerleşmiş sermayenin yasal kurşunu ile yapılmış yargısız bir infaz, bir egemen devlet refleksi ile gerçekleştirilmiş fiziksel olarak ortadan kaldırma ve yok etmedir.

*  *  *

Şemsi Özkan haininin ele verişleri bununla, burada kalmayacaktır. İtirafları sürer… Devletin polisinin her zaman olduğu gibi, devrimcileri sağ ele geçirmek ve var olan yasalar önünde de olsa yargılanmalarını sağlamak gibi bir derdi yoktur. Doğan Özzümrüt ve Ercan Yurtbilir kuşatıldıkları evde çıkan çatışmada öldürülürler. Ayşe Hülya Özzümrüt yaralı yakalanır.

İnsan ürkmesi, insanın korkmuşu, hayvan ürkmesinden beterdir; dur durak bilmez. Polislerin ağızları kulaklarında; “Ver kurtul” derler, “Ver kurtul”… İhanetin ve pişmanlığın sonu yoktur; bir itiraftan bir itirafa atlar.

Ve Tamer Arda… Tüm olup bitenlerden habersiz, verdikleri devrimci mücadelenin gereklerini yerine getirmek üzere güne başlamıştır. Gün, aynı gündür. Çok önceden kararlaştırılmış bir buluşma için, kararlaştırılan randevu yerine gelir. Mahir Çayan’ın bilinen şiirinde sözünü ettiği "karanlığın cüceleri” ondan önce gelmiş sinsi pususunu kurmuştur. Arsızca sırıtarak Tamer’in, kollarına girerler. Yoldaşlarını katleden aynı devletin aynı kurşunları ile, -bizzat- zamanın emniyet müdürü Şükrü Balcı’nın sıktığı onlarca kurşunla oracıkta katledilir Tamer.

.  .  .  / .  .

. . . Sürecek.


Açık Mektup Yazı Kurulu, 6 Haziran 1981, İstanbul.

28 Nisan 2026 Salı

 


YENİ BİR 1 MAYIS’TA, KURTULUŞ”A SAHİP ÇIKAN EMİN ELLER, KURTULUŞUN YOLUNU GÖSTERİYOR.

Uzlaşmaz sınıf çelişkilerini ve karşıtlıklarını bağrında taşıyan kapitalizm, ulusal ölçekte işgücü sömürüsüne, uluslararası boyutta tekel karına, tekel sömürüsüne dayanan, bu yüzden de günbegün çürüyen, kokuşan kaçınılmaz sonunu sağlayacak olan kendi mezar kazıcısını yaratan bir üretim biçimidir. Bu siyasal gerçeklik de onun doğası gereğidir.

Sistemin hiçbir ideoloğu/ teorisyeni, bugüne dek, bu olguyu çürütecek, boşa düşürecek karşı bir düşünce geliştirememiştir; geliştiremez.  Okuyup bilgilendiğimizde, anamalcı düzende işçi sağlığının halk sağlığı olarak kabul edilmesinin, görünür kılınmasının iki koşula bağlı olduğunu, ilkinin işçilerin gerçek sınıf sendikacılığını örgütleyip öz gücüne dayanan bir güç olması gerektiğini, diğerininse, birden ya da birikim sonucu bir kitlesel yaralanmanın, can kaybı sonucunun toplumda şiddetli bir tepki olarak karşılık bulması gerektiğini öğreniyoruz.

Ne ki, sağlık denildiğinde salt beden sağlığının anlaşılması, can alıcı sorunun ruh sağlığı boyutunun görülmemesi apayrı bir konu başlığı.

İçinde bulunduğumuz, genci yaşlısı, çalışanıyla emeklisiyle hepimize dayatılan, insanlık dışı sonuçlarına katlanmamız istenen vahşi kapitalizmin, çalışan, üreten ve iş gücünden başka satacak bir değeri olmayan bireylerin ruh sağlığını bozduğu yadsınamayan bir gerçek.

Buraya dek tamam. Kurgulanmış ve dayatılan sistem bu. İşgücünü satıyorsun, patronun lütfedip iki dudağının arasından çıkan para olarak ücretini alıyorsun. Sabrınızı daha fazla zorlamayalım ama, buna da tamam… Bir an, onca canhıraş çalışmanızın sonucunda altı aylık, bir yıllık ücretinizi alamadığınızı, toplu iş sözleşmenizde bağıtlanmasına, iş yasası ile güvenceye alınmasına karşın verilmediğini. Üstüne üstlük, bir de süresiz ücretsiz izine çıkarıldığınızı düşünün. Çarşıya, pazara çıkamadığınızı, çocuğunuza okul harçlığı veremediğinizi, aylardır kirasını alamayan ev sahibinizden köşe bucak kaçışınızı.

Birileri yer birileri bakar da, kızılca kıyamet kopmaz mı?  Yanıtı çok basit ve de çok açık. Görmek, bilmek, duymak isteyen, Ankara’nın Kurtuluş Parkı’ nda, insanların gözlerinin önünde uygulanan eziyete, işkenceye baksın. Analarının ak sütü gibi, hak ettiği ücretleri onca sopaya, itilip kakılmaya, yetmedi biber gazına ve polis copuna karşın alamayan maden işçilerinin sabrı taşmış gözlerinin içine bakın. Elbette sarayda oturan sağır sultan da duydu. Sanal alemin görsel basınında onlarca fotoğraf ve video kaydı var.

Olayın elbette magazin kısmında değiliz; belden yukarısı çıplak, bu aç açık insanlar dilenmiyor, sadaka istemiyor, yalvarmıyorlar. Çalıştım, ürettim ve sana  “sekiz milyonluk saat aldırttım”,  “bana da hak ettim parayı ödeyeceksin” diyorlar. Hepsi bu… Duygu sömürüsü ve gösteri yapmıyorlar. Bu eylem filan da değil; bu başka bir şey… Ölümden önceki bir durum, ölümden öte yol yok gibi düşünün.

Yetkilisinden, bakanına, vekiline kahredici bir sessizlik, duyarsızlık... Saray cephesinde tık yok ve yaprak kımıldamıyor. Kan içen, hak yiyen kahrolası düzenin ana muhalefetinde de, ele gelen göze görünen farklı bir durum yok.

*  *  *

Günler öncesinden “mücadelede yeni bir yol haritası belirleyeceklerini” ve “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını” ilan ettiklerinde, demirci Arif usta dahil, hakları ödenmez tüm sınıf kardeşlerimiz “Bu salatalık, bu yoğurttan cacık olmaz. Yıllardır medet umulan dağ yine, nur topu gibi fare doğuracak” dememişler miydi?  Onlar ve Kurtuluş Parkı’ nda “Açlık grevinde ölmeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz” diyenler, topraktan öğrenen ve kitapsız bilenlerdir.

*  *  *

Karl Marks’ ın “burjuvazinin ahırı” dediği, söz meclisten dışarı parlamentodan, atıp tutan sağından solundan, altından üstünden, onca vekilden, sadece bir vekil, bir partinin genel başkanı görmeyen gözlere ilişti.

Ezeli açların ebedi tokluk günlerinin geleceğine inandığındandı elbette, öyle, dostlar alış verişte görsün diye yalandan değil, sadece ve sadece işçi sınıfının öz gücüne ve örgütlülüğüne inandığındandı. Sınıf kardeşleri ile birlikte bareti hırsla, kararlılıkla yere vuruyordu. Sonra, rutin biber gazı uygulaması geldi. Yakın geçmişte "Tito artığı" aşağılık söylemi ile, Rumeli diyarından oluşu, başka deyişle etnik kökeni, aidiyeti üzerinden rezilce spekülasyonu yapılmaya çalışılan vekil, kaldırıp fırlatıp attı bareti gazı sıkanların suratına. Vay!.. Sen misin ‘provokatörlük’ yapan, ‘nifak sokan’!..  

Tam da yerinde, haklı olarak, hakkını vererek Türkiye İşçi Partisi genel başkanı Erkan Baş' tan söz ediyoruz. İnsanımıza dokunmanın, sosyalist kimliği öfkeli yüreklerle buluşturmanın, nasıl da yeri ve zamanı... Böylesi bir günde o insanların yanında olmayacaksın da nerede olacaksın. Kulaklarımıza 'orada olmuş da ne olmuş' mırıltıları gelebilir. Buna yanıt olarak, bu yazıyı "Birlikte Yürümenin Gerekliliği Üzerine" adlı metinlerin güncellenmiş son bölümüne ek olarak düşünmemek elde değil.   

“Yiğidi öldür hakkını yeme” diye, büyükler ne de güzel söylemişler. Ne o, ne şu. O atılan baret, o an orada yapılması gerekendi. Anlık bir refleks, öfkeyle yapılan bir aksiyon değil, politik bir tavır ve bir mesajdı. Biz ağlamıyoruz, kimse de ağlamasın. “Kavgada” demiş yine büyükler, şöyle güncellemekte yarar var:  “Sınıf kavgasında şamar aranmaz.”  “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi” dememiş miydi, baş aşağı duran ütopik sosyalizmi ayakları üzerine doğrultan, elle tutulur gözle görünür kılan Karl Marks. 

Erkan da sıkılan biber gazından sonra tam da, sakallı adamın bu dediğini yapmıştı. 

Burada anlatılmak istenen, daha doğrusu üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken, örgütlü sendikal mücadelelerin ışığında, sınıf mücadelesinin çıtasını yükseltmek, düzen yanlıları ve politikacıları ile tıkanmaya, düşmanlaştırılmaya, itibarsızlaştırılmaya çalışılan ekmek ve gül mücadelesinde yeni çıkış yolları bulmak, yeni soluk boruları, daha ileri  ve yaratıcı mücadele biçimleri yaratmaktır. İşte pos bıyıklı vekilin attığı baretin önemi de, anlamı da, vermek istediği ileti de budur. Gücenip darılmasınlar, “yeni bir yol haritası belirlemek” için toplanan ana muhalefet partisinden, belki de böyle bir iradi duruş, işçisiyle, çiftçisiyle, emeklisiyle emekçi insanına bir dokunuş, özcesi sokakta karşılığını bulan bir el yükseltme beklenmişti.

*  *  *

Bir öncekinden daha zengin ve yaratıcı, nihai kurtuluşun yolunu gösteren yepyeni sınıf mücadelelerine gebe, yeni bir 1 Mayıs’ın öngününde, Kurtuluş Parkı’nı yurt belleyen, orada yatıp kalkan maden işçileri, ebedi tokluğa kavuşacakları kurtuluşa sahip çıkıyor, “kurtuluşa kadar…” ve “haklarımızı alıncaya kadar…” diyorlar.

Bu, kavganın ekonomik demokratik mücadele boyutu. Uğrunda darağacına yürünen, Kızıldere’ de kurşunlanan bir de siyasal boyutu var. "Devrim yolu sarptır, engebelidir, dolambaçlıdır" söylemi üzerinden "KURTULUŞA KADAR SAVAŞ” sloganını, korkusuz ve ödünsüz, son nefeste bile tüm ezilen ve sömürülenlere ısrarla, inatla duyurmak gibi. 

Açık Mektup Kolektifi. Mayıs 2026. Kurtuluş Parkı-Ankara.

26 Ocak 2026 Pazartesi



24 OCAK’TA “24 OCAK KARARLARI”NA DA “UĞURLAR OLSUN” DİYEBİLDİK Mİ?

“Bir tuğla çekilecek olsa yıkılacağı” itirafında bulunulan bildik duvarın, korunması, dahası kalıcılığı için, katledilen aydınlarımızdan birisi olan Uğur Mumcu’nun kıyılmasının üzerinden 33, sermayenin insan emeğine ve onuruna karşı hücum borusu olan 24 Ocak Kararları’nın üzerinden 46 yıl geçti.

İki gün önce, yazılı ve görsel basının sol/ muhalif yanında, panellerde ve alanlarda -haklı olarak- Uğurlar Olsun türküsü yankılandı durdu. Buna bir itiraz yok. Destek ve onay var. Elbette ‘Uğurlar Ola’.  Elbette ‘Ey Halkım Unutma Bizi’.  Ne var ki, suyuna sabununa dokunmadan, dokundurmadan, olayların köklerine, özüne değinmeden, buzdağının görüne yüzünü öne çıkarıp, salt duygulara seslenen anmalarla, cinayeti “bir gazetecinin katledilmesi”ne indirgemek, epeyce eskimiş, hatta alışkanlık haline gelmiş bir bakış biçimi.

24 Ocak tarihi, gözü pek/ aydın bir gazetecinin katledilmesinin ötesinde, işçi sınıfının kazanımlarına, emek cephesine planlı, sert bir topyekun saldırının başlangıç gününün yıldönümü anlamındadır. Buzdağının su altındaki görünmeyen bölümüne bakabilmek için, biraz gerilere, emperyalizmin 2.Paylaşım Savaşı sonrasına, 1945’lere gitmek gerekiyor. Emperyalistler arasındaki gözle görülür biçimde değişen ilişki ve çelişkilere…

Mahir Çayan’ın ‘Kesintisiz Devrim II-III’ broşüründe 1945 sonrası, emperyalizmin üçüncü genel bunalım dönemi başlığı altında ele alınır. Yer ve zaman koşullarına göre, bir ileri gelişime evrilen ilişki, çelişki ve sömürü biçimlerinin bizim gibi, geri bıraktırılmış yeni sömürge ülkelere, hangi ekonomik/ siyasal değişiklerle yansıdığı incelenir.

Emperyalist 2.Paylaşım Savaşı sonrası, kurulan, kurgulanan, hedeflenen tahakküm sistemi, yasalarla belirlenen, kurumsal olarak uygulanan kurallı bir kapitalist sistemdir. Taşıyıcı kolonları Nato, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü olan kurallı kapitalizmin, SSCB’ne, daha doğrusu Sosyalist Blok’a karşı sağlam durması yanında, sistemlerine eklemlenmiş merkez ülkelerin ve de bağımlı ülkelerin korunup kollanması, bir arada durması, küresel tahakkümün, meşruiyetin güçlendirilmesi amaçlanıyordu.

Uluslar arası finans kapital dünyasının 970’li yıllarında, o güne dek süren küresel gücünün jandarmalığını sarsan, sömürü mekanizmalarını sekteye uğratan önemli gelişmeler oldu. Dünya egemenine karşın, metropollere göre ucuz işgücü yaratan Tayland’ı, Malezya’yı ve Güney Kore’yi, Çin, Hindistan ve Vietnam gibi ülkelerin izlemesiyle, sistemin mali çekim alanı Uzakdoğu’ya kaymaya başladı. Kimi konunun uzmanlarının ‘eksen kayması’ olarak nitelendirdiği bu gelişme, mevcut küresel güç için, o güne dek beslendiği tekel karlarının azalması, tehlike çanlarının çalmaya başlaması demekti.

*  *  *

1980’li yıllara gelindiğinde yukarıda değinilen nedenlerle, küreselleşme ve egemenlik kavramlarını, koşullara uygun daha da genişletmek, finans kapitalin entegrasyonunu daha büyütmek, sermaye hareketlerini göreceli olarak daha özgür ve kuralsız kılmak gerekiyordu. Düşen tekel karı oranlarını korumak, yükseltmek adına, sistem içindeki bu gelişmelerin, elbette emek cephesine yansımaları olacaktı:

·       Olabildiğince ucuz ve güvencesiz bir işgücünün zorlanması, esnek/ kuralsız çalışma koşullarının yaratılması, bir.

·       Çalışma/ üretim alanlarında taşeronlaştırmaya, istihdamda kuralsızlaştırmaya gidilmesi, iki.

·       İşçi sınıfının sosyal haklarının ve hak ettiği ücret kazanımlarının budanması, bu ahlaksızlığı becerebilmek için de, grevlerle, mücadelelerle kazanılmış sendikal örgütlü gücün zayıflatılması, yetmedi kırılması, üç

ABD’de Reagan, Almanya‘da Kohl, İngiltere’de demir leydi Thatcher ve ülkemizde T. Özal, yeni dünya finans yapılanmasını, acımasızca uyguladıkları baskı, pasifikasyon ve anti demokratik yöntemlerle, derin devletlerinin yardımları ile hayata geçirdiler.

*  *  *

Yerküre kapitalizminin ülkemizdeki kilometre taşı 24 Ocak 1980 tarihidir.  24 Ocak Kararları ile:

Emeğin ulusal gelirden düşen payının, bir başka deyişle 1950’lerden bu yana sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aşmasıyla, patronları rahatsız edecek biçimde artan -siz kazanılan okuyun- ücretlerin geriletilmesi.

Sınıfın örgütlülüğünü pekiştiren grevlerin yasaklanarak sendikalaşmanın önüne geçilmesi, toplu sözleşmelerle, dişle tırnakla kazanılan mevzilerin geri alınması, örgütlü gücün dağıtılması, esnek/ kuralsız üretimin dayatılması hedefleniyordu.

Bu uzun süreli kararların uygulanabilmesi için, şiddete dayanan güçlü bir aparat gerekiyordu. 12 Eylül 1980’e böyle gelindi. Faşist askeri cunta, bu denli zor, riskli kararların uygulatmasını başarabilecek tek seçenekti. Bu açık faşizm döneminde, patronlar derneği TÜSİAD’ın başkanı olan zatın, “Bu güne dek işçiler güldü. Şimdi gülme sırası bizde.” sözleri, yaşananların, olup bitenin kısa ve öz itirafıdır.

12 Eylül 1980 tarihi, neoliberalizmin askerin silahlı gücü ile uygulanması, şimdilere dek uzanan, emek cephesinden acı sonun başlangıcı olmuştur. Gerçekten de 12 Eylül sonrasında, çok hızlı bir reel ücret düşüşü ve sendikasızlaşma süreci yaşanacaktı. En önemlisi de, bu gün bile etkisini duyuran sendikal parçalanma ve güç bölünmesinin, yaygın işsizliğe tutsak edilmiş işgücü koşullarının kurumsal temelleri daha o günlerde atılacaktı.

 *  *  *

Sonuç olarak, ‘24 Ocak’ günü, sadece yolsuzlukları açığa çıkaran ve de derin devlet gerçeğini kurcalayıp duran bir kalemin susturulması değil, sermayenin emeğe karşı çaldığı hücum borusunun tarihi, sınıfın kazanımlarına ve geleceğine yaptığı vahşi saldırının da tarihidir.

24 Ocak Kararları’nın Türkiye İşçi Sınıfı için ne demek olduğunu, sınıf mücadelesinin geleceği için anlamını dile getirmeye çalıştığımız bu kısa yazının, 26 Ocak tarihine rastlamasının da ayrı bir önemi olsa gerek. Oligarşik diktanın emekçilerin haklarına yaptığı saldırılara, halkın devrimci öncülerinin değişik zamanlarda, bir karşı duruş, bir itiraz olarak yanıt vermesi gibi…

26 Ocak 1976 günü, Malatya-Beylerderesi’nde halkımızı savunup nihai kurtuluşun yolunu gösteren İlker Akman’a, Yusuf Ziya Güneş’e ve de Hasan Basri Temizalp’e saygıyla.

Halkın Devrimci Öncüleri’nin Beylerderesi Manifestosu, 24 Ocak Kararları’na, daha 26 Ocak 1976 günü verilmiş politikleşmiş askeri bir yanıttır.

Ve 24 Ocak 1973… Elli üç yıl öncesi. Dersim’in Vartinik Mirik Mezrası… “Uzun ince boyu, kıvırcık saçı, halkını sevmek onun tek suçu” dizeleri ile, Ali Haydar Yıldız’ın türküleştiği tarih. İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşı, Mazgirt doğumlu Ali Haydar…

Kanayan yüreklerimize su serptiği kadar, acılarımızı derinleştiren, sürekli kılan ve dahi tarihsel dersler çıkarmamız gereken 24 Ocak’lar…  

Açık Mektup Kolektifi. 26 Ocak 2026. Manisa. Saz Mahalle.  

9 Ocak 2026 Cuma

GİTTİN GİDELİ, ELDE VAR HÜZÜN…

 

GİTTİN GİDELİ, ELDE VAR HÜZÜN…

İlk tanışmaların, o güne dek hiç karşılaşmadığınız insanlarla beklenmedik yer ve zamanlarda ilk kez merhabalaşmalarınızın, birbirine göre çeşitleri, farklı derinlikleri, incelikleri olmalı. Hem biçim hem içerik olarak…  Kimi tanışmalar vardır,  insanın yüreğinde de, belleğinde de o an ya da ondan sonra, ilerleyen zamanlarda hiçbir iz bırakmaz.  Hayhuyla geçen bir gün içinde, aniden oluveren, gerçekleşiveren sıradan tanışmaların yaşam süresi, tokalaşma için harcanan zamandan fazla değildir. 

Öğrenilenler, yaşamın canlı pratiğindeki deneyimlerdir çoğu kez… Avucunuzdaki o insanın elinden kalan göreceli sıcaklık son bulduğunda, tanışıklığınızın, niyetlenilen arkadaşlığınızın ömrü de sona ermiştir. 

*  *  *  
Tükettiğimiz, ellerimizden kurtulup giden hayat,  kimi sapaklarda çılgınca,  uzun vadilerde sessiz, sakin, derinlerden akan ırmakların süzülüşüne benziyor.  Akıp giden nehirlerce akıp giden hayatlar… Ahdedilen, bir dayanışmadan, paylaşımdan öte hesapsız/çetelesiz, ama’sız keşke’siz bir imeceyse… Nehir, akıntılarına girdaplarına karşı birlikte çabaladığınız, birlikte boğuştunuz nehirse, üzerinde durulmaya değer oluyor.     

*  *  *  
Omuzlandığınız beraberliğin avuçlarınızda küllenen ateşinin yaklaşık otuz yıl sonra, kederli ve loş bir hastane odasında ellerinizi tekrar yakıp kavuracağı, çok sevdiğiniz birisi tarafından kulağınıza fısıldansa, o an ne derdiniz?

Üstüne üstlük, aynı ses “ Otur, bir de, rüzgara karşı birlikte yürüdüğünüz o dost insanı yaz.” diye sürdürseydi fısıltısını!?  Ne yazardınız? 

Kayda değer zenginlikte yaşanmış, her daim doluya vurulmuş bir hayata dair neler yazılır? Beklenen şarkının muhteşem güftesini yazı dilinde hangi sözcükler taşır?  Ya, kararlı bir yaşama, direnmeyi bırakmayan insana dair, bir uzun öykünün dizeleri hangi sayfalara sığar?

Tüm zamanların en kusursuz/ eksiksiz, en görkemli bestesi nasıl yapılır?

*  *  *  
Uzun otobüs yolculuğunun verdiği tatlı yorgunlukla, açık olan koğuş kapısının eşiğinde dikilip, umarsız kalakaldığımda, beyaz çarşaflar içinde sırtüstü yatmış uyukluyordu. Dışarıdan çok kısa gelen, gerçekte çok uzun bir andı…

Sonra, avuçlarımdaki o, aynı sıcaklığı duyumsamış gibi, adeta bedenini saran “çok eski bir gençlik telaşı” ile uyanıveriyor. Uyanmasıyla göz göze gelmemiz bir oluyor. Yattığı yerden inmek için zorlanarak hamle yapıyor. Hemen atılıyorum, “Ne yapıyorsun?” diyorum. Doluyor. Dolu dolu oluyor. Gözlerime bakakalıyor. Belli ki o da o an, o çok kısa ve çok uzun bir zamanın eşiğini yaşıyor. 

Sarılıyoruz sımsıcak. Gül soluğu, sıcaklığı yakıyor. Sağlığının belası aman vermeyen hastalıkla onca yıl boğuşmasına karşın, gövdesi yine yerli yerinde. Omuzlarının genişliği bir bozkır yiğidine uygun, güçlü. Alnı açık, gülümsüyor. Alelacele takıp takıştırdığı gözlüğü, ona önemli bir yazar/ çizer havası veriyor. Oysa, Mehmet Yıldız ilkokul mezunu, dededen/ babadan bir orta Anadolu emekçisi... Ayakucuna ilişiyorum usulca. İçimde esen rüzgarlarla bir yerlerimde yemyeşil bahar dallarının kırıldığını anlayacak diye ödüm kopuyor. 

*  *  *  
Sözün bittiği, tükendiği yerde, tekrar sarılıyoruz birbirimize… Damar yolu açılmış elinin içi ile sırtımı patpat’lıyor, dertlenme dercesine. Gözlerime bakıyor, utangaç... Eskiden de öyle yapardı, öyle her konuda uzun uzadıya konuşmazdı. Tartışmalarda, kararlarda kestirir atar gibi yapardı. Çoğumuza göre sert mizaçlıydı, onun bu yönünü severdim, ama söylemezdim. Bu kez söylüyorum. Gülüyor. Önüne bakıyor, yorumsuz, iddiasız... Şantiye günlerimizdeki gibi.

Kimler yoktu ki, sendikal mücadelemizde… Zamanın sendika şube başkanı Musa Çam (sonradan vekil). Güzelyalı Troleybüs atölyesinden lastikçi Kani Beko (emekli vekil). Artık aramızda olmayan, kaynakçı ustası Kadir Pehlivan… Bakışları bulutlanıyor yattığı yerde. Kani Beko vefasızlığının adını anacağımdan, yine ağız dolusu sitem edeceğimden endişeleniyor besbelli.  Her ne yaşanmışsa, her ne yaşanıyorsa yaşansın, öldür Allah arkadaşlarına “laf” söyletmez!  

Bunca zaman sonra, -belki de ilk kez- içimden onun bu yönünü haklı bulurken yakalıyorum kendimi…  

*  *  *  
Dönüş saati yaklaştıkça huzursuzlanıyorum.  O, bu durumumun ayırtında olmaktan uzak, çok yorgun, ara ara dalıyor, kestiriyor… Benim içimi bir şeyler kemiriyor. Söyleyemediklerim, anlatamadıklarım çekilmez bir yük gibi omuzlarımdan bastırıyor. 
Sağlığı için yapamadıklarımız, beceremediklerimiz, başaramadıklarımız için ondan çok özür, çok çok özür diliyorum, uykuya yenik düşmüş bedenine bakarken… Kırlaşmaya başlamış saçlarına dokunuyorum usulca. Uyandırıveririm diye çekiniyorum.  

*  *  *  
Apansız uyanıyor. “Hani, öyle bir eğreti yatışın var ki” diyorum “ bir kurtulsan şu serumun hortumundan, yine insanlara örgütlülüğün ne denli gerekli olduğuna inandıracak, yine yeni üyeler kazandıracaksın sendikaya…”   Yine suskun, gülümseyerek yanıt veriyor takılmama.

*  *  *  
Odanın orta yerinde, ayakta vedalaşmamız, birbirimizin kucaklamamız zaman alıyor.  Eşi Cennet hanım bizi izliyor. Kızı, güzeller güzeli Güldeniz, her zaman olduğu gibi sıra dışılığı anlamaya, yakalamaya çalışıyor…

Adımlarımı hızlandırırken, belki de ilk kez, ne gözlerinin içine ne de arkama bakabiliyorum. 

Açık Mektup Kolektifi. 
Selçuk Üni. Tıp Fak. Hast. 19 Şubat 2016, Cuma. 

6 Kasım 2025 Perşembe

AÇIK MEKTUP ARŞİVİ’ NDEN GİDEN ARKADAŞLARIMIZIN ANISINA ( 2 )

 


“NE GEÇMİŞ TÜKENDİ NE YARINLAR.”

GECİKMİŞ BİR HIDIR DURMAZ, GERÇEK BİR “PARTİZAN” ANIMSAMASI.

*  *  *

“Politika Kolektifi” son yazılarında, -şimdilerde- sahne hareketleri otel sakinlerini coşturmaya çalışan ve alacağı paranın derdindeki bir animatörle tıpatıp benzeşen, pelüş kafalı bir yaşlının akıl hocalığını yaptığı küresel zorbalık sisteminin son ilişki ve çelişkilerini yorumladı.

Bir başka deyişle, ülkemizin emperyalizmin lokal ve küresel krizleri koşullarında, yine pentagon güdümlü bir dış dinamikle dönüştürülmeye çalışılmasından ve hatta dönüştürülmesinden ne anladığını ve neyi anlamamız gerektiğini anlattı. Hakkını vermek gerekir ki, 'Politika Kolektifi’ nin yorumları, sol/ sosyalist dostlarımızın var olan küresel sistemin kendi çukurunda debelenmesi konusundaki polemiklerinin çok ama çok ötesinde, görüş ufkumuzu açması, eleştiri ve tartışma kültürümüzü geliştirmesi, zenginleştirmesi noktasında verdiği katkı önemli ve değerlidir. Ne var ki, Lenin’i salt okumakla kalmayıp, onu anlayanlar/ yorumlayanlar açısından Amerika’nın yeniden keşfi de değildi. Nasıl mı?  Tam da şöyle:

Çakmak çakmak şavkıyan bir çift göz, bir yerlerden bizlerin ne yapıp ettiğini süzüp izlerken, hakkını vermesek/ yazmasak hiç olmaz demiştik ya bir kez, bir yazımızda… Bundan kırk beş yıl önce, abartısız günde üç posta sıkboğaz edilen, sıkışık tutukevi koğuşunda yapılan emperyalizm yorumlarının lafızları zamanın derinliklerinden gelir gibi. Tartışmaların can alıcı yerlerinde, kısa ve öz sözleriyle araya giren bir dost. Kaypakkaya izcisi ve öğrencisi bir ‘Partizan’ olmakla gururlanan Hıdır Durmaz.

*  *  *

Günde en az üç kez sıkboğaz, üç posta paspas olunan koğuş kuytuluklardan gelen Hıdır Durmaz” lı dişe dokunur sohbetlerin ağız dolusu tartışmalarından başlıklar :

·       Emperyalist işgale karşı durup özgürlüğünü, onca yoksulluğuna, yokluğuna ve dahi yorgunluğuna karşın kazanmış onurlu bir halktır Anadolu halkı.

·       O tarihte kendisi gibi genç Sovyetlerle, yurtseverlik temelinde yakın ve içten ilişkiler kurulmuştur.

·       1923”de padişahlığa/ hilafete karşı kurulan Türkiye Cumhuriyeti, salt savaş alanlarında değil, onca toyluğuna karşın diplomaside de yumruğunu masaya vurabilmiştir.

·       Ne ki, ilerleyen yıllarda “Marshall Yardımı”, “Truman Doktrini” ve “İkili Antlaşmalar” ile kapıdan kovulan emperyalizmin bacadan girip memleketin ümüğüne çökmesi, Kore’de binlerce Anadolu yoksul evladının canı pahasına NATO savaş örgütüne sokulması engellenememiştir.

·       5 Mart 1959 tarihli utanç verici antlaşma, ABD’ye “gerekli gördüğü” durumda müdahale (işgal olarak da okuyabilirsiniz) hakkını verir.

·       1945 ve sonrasında, ülkenin ABD’nin ileri karakolu, Mahir Çayan’ın deyişiyle emperyalizmin arka bahçesi bir yeni sömürge olmamızla birlikte, Özel Harp Dairesi, MHP ve Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin kurulması.  

·       1970 sonrası dağlara taşlara yazılan “Umudumuz Karaoğlan” sloganları ile, sevgili halkımızın beyninde ve vicdanında yaratılan sahte umut yanılsaması… Özel Harp Dairesi’nin masraflarının örtülü ödenekten karşılanmasının bizzat Karaoğlan’ın onayı ile kabulü.

·       Elbette öncesinde 6-7 eylül… Doğal sonuç, Ecevit’in bu söz konusu onayı sonrası, ardı sıra gelen 1 Mayıs 1977, Maraş ve Çorum katliamları. Ve elbette sonrası. Emperyalist katil Paul B.Henze’nin böbürlenerek, “Our boys did it” (Bizim çocuklar başardı…) muştusu ile ilan ettiği 12 Eylül Cuntası.

*  *  *

Bizim kırk beş yıl önce başardığımızı, Politika Kolektifi’nin bu gün yaptığını, an itibari ile bu gün bizler de yapabilirdik. Nurettin Gürateş siyasal birikim ve olgunluk anlamında büyük kayıptı, ama son değildi. Nurettin hocayı izleyen, ülkemize özgü değerli görüşlerini önemseyen, aklı işleyen eli kalem tutan, konuşma dilini yazı diline dökebilecek arkadaşlarımız vardı.

*  *  *

Mekan dar zaman boldu. ‘Kapitalizmin Üst Aşaması’ ile ilgili tartışmalar günler sürer. Konu tükenmez; anamalcı sistemin işleyişine geri dönülür. Sermayenin yoğunlaşmasına, tekelde toplanmasına, sonuçta krizine, köyden kente göçe, tarımın endüstrileşmesine, hatta ülkeden beyin göçüne, yaşlısından doğacak bebeğin borç yükünün, yani yoksulluğun artacağına…

2025 yılının Türkiyesi’ndeki araştırma verileri, istatistik rakamları, yaşananlar, haber bültenlerinin değişmeyen ana başlıkları ortada. İşte, yaşanan 2025 günlerinde Hıdır Durmaz anmasının bir başka yazılış nedeni.  

Sır değil, yazmasak olmaz. Kıvılcımlı dostları ile yarenliği görülmeye değerdi. İşte bu arkadaşların,

“Haydi açıkla bakalım Hıdır kardeş!  Köylü ekmeyi biçmeyi bırakır, köyden kopar, endüstriyel tarım tekelleri üreticinin de, tüketicinin de gırtlağına çökerse, sizin (temel güç köylü) (kırlardan kente) teorileriniz ne olacak?” takılmalarına pabuç bırakmaz. Hıdır bu;  eğlenceli vakit geçirmek için domuzluğuna konuşulduğunun ayırtındadır.

“Bak doktorcum” der, uzun boylu şakacı ağır abiye. “Sen dert etme, devrimciler bir çaresine bakar. Yeni çelişkiler yeni yöntemlerle, beklenen gelişmeler başka bakışlarla çözülür.”

Hıdır kapitalizmi anlamış, dönen çarkı çözmüştür. Öyle, konulara ‘gez-göz-arpacık’ yaptığı, iddia edildiği gibi dünyaya ve olaylara ‘namlunun ucundan’ filan baktığı yoktur. Bu gözler, onun nasıl bir ‘kapital kurdu’ olduğunun canlı tanığıdır.

Koğuşta ya da bahçede yapılan toplu voltalarda, onun ‘İlerici Genç’ lere “Bekleme yapmayın arkadaşlar!  İlerleyin, ilerlemeye devam edin.” biçimindeki takılmalarına tek bir gün kırılan, gerilen, gönül koyan olmamıştır. Tam tersine, her daim neşe kaynağı olmuş, en ciddi kırılma anlarında hoşgörüsü ile ortamı yumuşatmıştır.

Bizler en güzel, en içten, en sıcak kucaklaşmalarımızı karavana kuyruğunda, bahçede en kızgın ‘minyatür kale’ maçlarında ve maltada yediğimiz toplu dayaklarda yaptık. Şimdilerde, talihsizce yaşadığımız küskün- suskun-uzak ve soğuk günlerde, yaşayan ya da yaşamayan arkadaşlarımızın nasıl da gül koktuğunu, daraldığımız anlarda gül yanaklarından öptüğümüzde duyumsadık.

Koğuş arkadaşları Hıdır’a, keyifte ve hüzünde, hemen her fırsatta “18 Mayıs’ı” ve de “İbrahim’ e Ağıt” ı söylettiler. İyi de yaptılar. Bu gelenek, ağız dolusu gülünen koğuş eğlencelerimizin olmazsa olmazlarındandı.     

*  *  *

1983’ün yılbaşı akşamıdır.

Dışarda karınca kararınca, bütçeler yettiğince karınlar doyurulmuş, mutlu mesut rakı balık pozisyonlarına çoktan geçilmiş. Konak Saat Kulesi’ne bakan “Emniyet Binası” çiçeği burnunda. Açılışını bizler yapıyoruz gibi bir durum.  Henüz sıvaları bile kurumamış. Üstüne üstlük, bir de araba yıkama hortumu ile duş almışsanız. Deme keyfine gitsin. Akılları estiğinde ya da talimat geldiğinde hortuma tekrar sarılan bordo mahkumu ve işkence yapma yorgunu memurlar bir masada papaz uçurma, diğerinde pişpirik yapma peşinde. Bir bakıma yılbaşı bahanesiyle stres atma durumları…

Aynı koridorda, kalorifer peteğine bir elinin bileğinden kelepçelenmiş “dayak delisi”(!) devrimci boş durur mu?  O da, yılbaşı kutlamalarını fırsat bilip, oyun masalarının şamatasından, sesli sohbetlerden yararlanma peşinde. Gün boyu falaka dayakta, odalardan birinden kaşla göz arasında aşırdığı ataş yani tutturgaçla kelepçesini kurcalamakta.

*  *  *

Gece boyu pişpirik masalarına vurulur, papazlar havada uçuşur. Hıdır Durmaz, soyadı gereği bir dakika durmaz. Gecenin bağırış kıyamet bir anında, bir punduna getirip dış cepheye bakan bir odaya süzülür usulca.  Hıdır Durmaz, aşık Emekçi dinleyen, Emekçi’den söyleyen, emekçi bir aileden gelen bir emekçidir. İnşaat işçileri ile çokça yarenliği vardır. Binaların yapısını bilir. Dış cephedeki pissu tahliye borularının nerelerinin taşıyıcı, nerelerinin dayanıklı olduğunu, basılacak/ tutunulacak yerleri ustalardan öğrenmiştir. Körfezden gelen sert rüzgara, falakaya inat, tıpkı bir gerilla sızması gibi aşağıya süzülür ağır ağır. Kaçışın bu bölümü biraz uzun sürer. Sıyrılıp indiği yer binanın üçüncü katıdır!

Yere ulaşacağı sırada, bir ağaç dibinde işemekle meşgul dış nöbetçiyi bekler sabırla. Sonra Gültepe’ye yürür gider.  Yol boyunca karşılaştığı polis devriyelerine sarhoş numarası yaparak. Yılbaşı akşamıdır. Gecenin tekinsiz, zifiri bir vakti, bizim yılmak bilmeyen partizanımız azimle hedefine koyduğu, varması gereken yerdedir.

Ertesi sabah, yeni yapacağı kimlikte kullanmak üzere gerekli olan vesikalık fotoğrafı çekilmek için gittiği arkadaşının fotoğraf stüdyosunda, bir ihbar üzerine yakalanır.

*  *  *

Hıdır’ın İzmir Emniyeti’nden akıl almaz kaçışı sonrası, ortalık tam anlamıyla karışır, öyle ki falaka, elektrik ve bilumum sulama işlemleri bir süre sekteye uğrar. Pişpirikçi Haydar’ lar birbirine düşer, öfkeyle birbirlerini suçlarlar. Ol nedenle, Hıdır”ın olaylı geri dönüşünde de kaba dayak şiddetli olur.  

*  *  *

Şirinyer Askeri Cezaevi’nin 19. Koğuşunda, dillere destan emniyetten kaçış öyküsü eğlenceli sohbetlere konu olduğunda da ağzını bıçak açmaz. Onca dayağa, sopaya ve elektriğe dayanıklılığı kadar gibi bir o kadar alçak gönüllüdür. Takılmalara, övgülere, abartılara kendine özgü utangaç, ezik haliyle bıyık altı gülümser durur.

*  *  *

24.09.2010. Kaypakkaya izcisi ve öğrencisi partizan Hıdır Durmaz’ın onurlu yaşamı, ceberut devletin çok isteyip de beceremediği biçimde, Buca’da ormanlık bir alanda son bulur.

O gün bu gündür.

Uğrunda ölümleri göze aldığı emekçi halkının asla ve asla kabullenemeyeceği, göğsünü açıp, diklenip kafa kafaya geldiği barbar devletin hayal bile edemeyeceği kahredici hazin sonu ile ilgili tek kelime edilmemiştir. Edilememiştir. Sırdır…

Susun, sıra neferi uyusun, derdik bir zamanlar. Zamansız gidenlerimizin ardından. Bu dileğin, bir gün en çok da bizim partizan Hıdır’ ımıza yakışacağını, ona uygun düşeceğini nereden bilebilirdik.

Açık Mektup Kolektifi. 24.09.2010. Buca-Yedi Göller.

14 Ekim 2025 Salı

AÇIK MEKTUP ARŞİVİNDEN. GİDEN ARKADAŞLARIMIZIN ANISINA ( 1 )

 


“NE GEÇMİŞ TÜKENDİ NE YARINLAR.”

Bitmez tükenmez bir geçmişi olanların geleceği kararır mı?

Eski bir tarihti. Şarkısı da söylendi, çok sevildi bir zaman. Eskiler marifet der. Ustalık şairde değil, ona söyletende, naçizane bizcileyin sert adamlardaydı. Çok değil. Şunun şurasında elli yıl önce filandı. Ayrıca abartılacak, öyle övgüler düzülecek bir şey de değildi yapıp ettiklerimiz. Eylem adımlarıyla geçilen caddeler, yürünen yollar, aşılan engeller. Dahası celladın tezgahında suspus olmalar. Sır vermeyip ser vermeler. Tüm hatası sevabı, deneyimsizliği, içtenliği ve saflığı ile her bir devrimcinin yapması gerekenlerdi.

O cansiperane kavganın koşuşturmasında, hasbelkader bir sokak başında kıvrılıp kalmayanlarımızın payına düşen zorlu mahpusluklar. Akıl almaz işkence. Onca eziyet. Bunların da elbet güzellemeler yapılacak, övülecek bir yanı yoktu, o sıkışık koğuşlarında yatılan uzun zamanların. Acılı ayrıntıları, satır araları da vardı doğal olarak. Halen yaşayan belleklerdedir. Bir dosttan bir dosta, aynı tecritten bir diğer tecrit hücresine yazılan, kimi dizeleri keyfi sansür uygulamaları ile ünlenmiş hazımsız istihbarat subayınca karalanan mektuplar. Üzeri okunmamacasına çizilen, çokça da Bertolt Brecht dizeleriydi.  

Şimdilerde miting meydanlardaki öfkeli insanların sloganlarından sıkça işittiğimiz, anımsadığımız, o gıcık yüzbaşının hışmına uğramış olanlarımızı acı acı gülümseten dizeler.

*  *  *

Devrim sohbetleri, sınıf tahlilleri, yer ve zaman, baş çelişki/ temel çelişki tartışmaları da yaptık geceler boyu altlı üstlü ranzalarda…Yazmasak olmaz. Saklanıp gizlenecek gibi değil. Ellerimizi erken bırakan gül yüzlü arkadaşlarımıza selam olsun. Sözümüz yaşayanlarımızadır. Anımsıyor musunuz a dostlar? Oralarda bir yerlerde misiniz? 

‘Turpun büyüğü heybede’ ateşlemesinden (Hukuk dilinde azmettirmesinden), sonun başlangıcı olan 19 Mart tarihinden bu yana, alanlarda ortalığı inleten “Kurtuluş Yok Tek Başına” cesur sloganları bir zamanların yer ve zaman tartışmalarımızın, ayrıca “Öncelikle Saray Rejiminden Kurtulmak” doğru görüşü, baş çelişki/ temel çelişki tartışmalarımızın kanıtı ve doğrulanması mı ola?!  

Değilse nedir? 

*  *  *   

Yalan değil, abartı değil, “kasaba efsanesi” hiç değil. Salt göğü gördüğümüz o beton avluda, nasıl olmuş da çekilmiş siyah beyaz fotoğraf arkalıklarında birbirimize atfen yazdıklarımız. Kısa, öz, yalın. İçtenliğimizin ateşi ile sarıp sarmalar, kucaklarcasına.

O beton avlu ki, zamanın dehlizinin bir havalandırma saatinde, Şirinyer’in Yeşil Dere’sinden gelen uzunca ve acıklı bir eşek anırtısı ile tüm tutukluların voltalarını, sohbetlerini kesip o muhteşem solonun bitimine dek soluklarını tuttukları o avlu…  

Hani, 80”li yılların Yarın Dergisi’nde çıkan var olanın özeti o şiir gibi. Mazgaldan uzatılan tayını katıksız bölüştüğümüz tıpkı o şiirin yazıldığı dün gibi, çok bilmiş o istihbaratçının insafına bırakılmış, mazgal başında bekleşilen mektup günü gibi.  

Hal böyle olunca, neden o zaman son sözümüz de Bedrettince olmasın: 

Süren de biz, eken de bölüşen de bizsek. Kurtulmak da yok o zaman bir başına.

1400'lü yılların Aydın’ın Ortakları’nda da yoktu, bugün de yok. Ne İzmir’de ne Diyarbakır’da. Üstüne üstlük, her santimetresine acı, kan ve gözyaşı ekili sevgili yurdumuzun bir bölüm halkına güvercin uçurulup zeytin dalı uzatılırken, bir diğerine kızılcık sopası reva görülen, -yetmedi- kan kusanlarımızdan “şikayet etmemesi, kızılcık şerbeti içtiğini” söylemesi istenen bu ceberrut, bu tek adam sultasının cambaza bak günlerinde.

Ne var ki;  

Artık üzeri cezaevi yönetimince okunmamacasına, okutmama düşmanlığı ile çizilip karalanan dizeler, bir mahpusun bir dostla yürekten paylaştığı  moral veren sözler olmaktan çıkmıştır.

YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ.  Diyarbakır’ın da İstanbul’un da ortak istemi, ortak sloganıdır. O kadim surlara, horlanmaktan, itilip kakılmadan, katledilmekten kurtulamamış bir kadim halka hakaret, yetmedi küfredilircesine “mhp bayrağı ve bahçeli posteri” asılsa dahi… Bu gerçek hep öyleydi. Her birimizin boynunda asılı duran bir ezeli vebal gibi, sınırların ve sömürünün olmadığı nihai kurtuluşa ve dahi kuruluşa dek öyle kalacak. Her daim de öyle olacak. 

Açık Mektup Kolektifi. 12.10.1983. Şirinyer As.C.evi. K.16