27 Mayıs 2016 Cuma

DENİZ’İ GÖREN KÖYLÜ - 2



 

“DENİZ”İ GÖREN KÖYLÜ.

Bizim oralarda, birbirine yakın dost insanlar arasında, kökleri yaşanmış karanlık ve zor dönemlerin belleklerde bıraktığı izlerden ve dahi babamın   anı dağarcığından gelen trajikomik öyküler anlatılır. 

Halkın her kesiminde, aydınlara, sanatçılara, devrimcilere yaşatılan 12 Mart 1971 açık faşizm dönemine tanık olan insanlarımızın ve koşulları bizzat yaşayanlarının yüzünde acılı gülümsemeler yaratan olayları, sırası geldiğinde sıcak söyleşilerin olmazsa olmazlarındandır. Gerçek öyküler zaman zaman birbirine karışır, ister istemez birbiriyle örtüşür ya da birbirinin içinde yiter, değişime uğrar. Her ne biçimde olursa, anlatının geleneği değişmez. 

Değişmeyense dinleyenlerinin iç dünyalarında hüzün ve saygınlık karışımı ince, buruk duygular uyandıran doğallıkları, haktan, haklıdan, en insani ve  en masumane özlem adalet beklentisinden yana konuları içerir oluşlarıdır.  

Halkım insanına yaşatılan, dinleyenlerinin yüzüne hüzün ve bıçak kesiği acının gölgelerini bırakan olayların öznesinde yine, insanımızın uzansanız dokunabileceğiniz saflığı, zorlanmadan duyumsayabileceğiniz dürüstlüğü, içinizi acıtan yoksulluğu saklıdır.

Her mayıs ayının beşinci gününü altıncı gününe bağlayan gecede, halkın, emekçi, yoksul insanların her şeye karşın umutla bağlandıkları Hıdırellez geleneğinden gelen inançlarının sevinç ve coşkusu kaçınılmaz olmuştur.

Ne var ki, 1972 yılının mayısı hayli değişik geçecek, güle kan damlayacaktır.

*   *   *

O yılın altı mayısına, mevcut sistemin dayattığı tozpembe dünyaların yalan düşlerini yaşayanların anlayamayacağı derinlikte keder, düşmanı gülümseten biraz da gözyaşı karışır. Dost söyleşilerin sıcaklığında dillendirilen sözlü öykülerde adı, sanı geçen aslan yeleli, servi boylu, cesaretine erişilmez, mangal yüreği ile aşık atılmaz koç yiğitlerin, halktan, kırsaldan insanların ezikliği, içtenliği ve sevecenliği ile birlikte anılması bu yüzdendir.

Birbirlerini hiç tanımayan, ancak başlarına gelen talihsiz iki olayda da biraz aşağılayıcı, biraz gülünç, çoğunlukla buruk, hoş bezerlikler olan iki köylünün yaşadıkları çarpıcı ve manidardır. Anadolu’nun birbirine uzak diyarlarının değişik zamanlarında yaşanan olaylardaki iki mağdurun ortak yazgısı; devletin kör kininden, kalıplaşmış önyargılarından kaynaklanan alıkonulma biçimleri, yok yere gördükleri işkence, en aşağılayıcı detayına dek tanık oldukları öfke ve şiddet, insanın duygularını, sabrını zorlayan ironik bir Türkiye gerçeği gibidir.         

Emniyetçe derdest edilerek gözaltına alınan, nezarette tutulduğu günler içinde, yediği kaba dayağın yanında ruhsal baskı, eziyet gören, insanlık   onuru ile oynanan ilk kahramanımız Ege bölgesinden bir yoksul köylüdür.

Zaman bundan tam kırk yıl öncesidir… Devrimcilerin, sömürüye, yoksulluğa, insana reva görülen her türden ayrımcılığa, Amerikan bağımlılığına bayrak açtığından devletin bildik kolluk kuvvetlerinin yardımına ülke genelindeki sıkıyönetim komutanlıklarının yetiştiği ve elbette Deniz gibi birçok devrimci önderin köşe bucak arandığı, en sıradan insanların sokaklardan, işyerlerinden alınıp götürüldüğü, sorgu sual edildiği günlerdir.

Dev-Genç, halkın haklıdan, eşitlik ve adaletten yana muhalif kesimlerince fısıltıyla da olsa “Bana gelirlerse saklarım” yürekliliği ile sahiplenilen bir kurtarıcı, halka zulmeden gerici, işkenceci asker ve sivil kafaların da korkulu rüyasıdır.

Ülkenin yönetiminde 12 Mart faşist darbesini yapan, baskısını sürdüren, arkasını ABD gibi bir jandarma gücüne dayamış, halkın yükselen muhalefetinin, toplumda artan sosyal uyanışın ve sınıf bilincinin kökünü kurutmaya yemin etmiş bir askeri cunta vardır.

Durum böyle olunca uzlaşmaz çelişkinin zorunlu durağı olan çatışma ortamı elbette kaçınılmaz olacaktır.  O günler ki, estirilen gözdağı, korku ve tehdit rüzgarlarının, sindirme, kıyım ve imha operasyonlarının yanı sıra, derin güvensizlik duygusu, ihbar ve ihanet yüklüdür. Henüz Kızıldere ve ardı sıra gelen mayıs ayı kana bulanmamıştır. Devrimcilerin devrim, bağımsızlık ve sosyalizm düşlerinin, anti-emperyalist tavırlarının halka ulaşmasını önlemek için devlet kitlesel tutuklamalar yapar, insanlık dışı baskı ve işkence uygular.

İnsanlar neredeyse kapılarının önünden, sokaklarından geçtiği iddia edilen Dev-Genç’lilere ekmek, su vermekle ve yatacak yer, yol tarif göstermekle suçlanır, tutuklanır. Aynı devlet, devrimci liderleri düşünsel olduğu kadar, fiziksel olarak da yok etmek için “balyoz” operasyonları uygularken, emir ve komutasındaki gazetelerin haberlerinde, olayların özüne şaibe ve dedikodu karıştırma, gerçekleri çarpıtma gibi kara propagandayı da ihmal etmez.

O günlerin tek devlet kanalı olan, siyah beyaz TRT’si, tam bir “yat ve alçak sürün” borusu olarak kullanılırken; gazeteler de -değişmeyen geleneksel yalakalıklarına uygunlukla- çağdışı uygulamalara alkış tutma, devrimcilere kara çalma, bilgiyi kirletme yarışındadır. Onlara göre, kurulu düzene isyan edenler “şaki”, “anarşist”, “ırz düşmanı” ve dahi “eşkıya”dır. Kapılar içeriden kilitlenmeli, üç maymun örneğince sağır, dilsiz ve kör uykulara yatılmalı, ola ki en küçük tıkırtı, karaltı, şüpheli her bir durum devlete ihbar edilmelidir.

Kimi zaman, oldubittiye getirilen onca olayın ya da kapitalizme emperyalist tahakküme karşı çıkanların özünü, sözünü çarpıtıp içini boşaltabilmek için, akıl hocalarınca Guevara’ya yapılmaya çalışıldığı gibi, Deniz’imizin “yakışıklılığı”, asker parkası ve de ODTÜ yurdunda ona ait olduğu söylenen dolabın kapağındaki, o günlerin ünlü “vamp” hatunlarından birisinin şuh fotoğrafı gözlere sokulur.

Böylece, Anadolu insanının gönlünde hak ettiği yeri almış devrimci önderler özlerinden, köklerinden uzaklaştırılmaya, itibarsızlaştırılmaya, kamuoyuna salt korkusuz, yiğit delikanlılar olarak lanse edilerek kişiselleştirilmeye,   olmadı, saflıklarından, heyecanlarından yararlanılarak “kötü emellere alet edilerek” kandırılmış, ateşli ama iyi niyetli gençler oldukları inandırılmaya çalışılır.

12 Mart rüzgarlarının hiç de adil olmayan, siyasal ve askeri baskısını giderek sertleştirdiği, kavgada mertliğin, yargıda hakkaniyetin rafa kaldırıldığı, hak ve özgürlüklerin halının altına süpürüldüğü, ekmeğinin peşindeki işçinin, iaşe sorunundan başını kaldıramayan memurun, dar gelirlinin aşına, maaşına saldırıldığı, gelecek derdindeki öğrencinin umutlarının karartıldığı, havanın günbegün kurşun gibi ağırlaştığı zor günlerdir… Yaşayanlar bilir.

*   *   *                          

                                                                                                 Deniz’i Gören Köylü.

Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan, toplumsal belleğe kazınmış o malum sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun İstanbul boğazına bakan taş merdivenlerinin önünde başlar.

Üzerinde, neoliberal sistemin kara bulutlarının kümelenmediği, henüz sadece gar olan, hiç kimsenin “… gardır, gar kalacak.” diye direnip yollarına yatmadığı, şu bizim Haydarpaşa Garı… O tarihlerde, piyasacı kafanın AVM, rezidans tehdit ve saldırısı altında olmayan ve elbette onunla uğraşanlarla uğraşacak olan Dayanışma Gönüllüleri’nin ortalıkta görünmediği Haydarpaşa…

 *   *   *

Kara tren, isli vagonların ahşap kompartımanlarında günlerdir salkım saçak konuk ettiği gurbet kuşlarını gara az önce boşaltmıştı. Güvercin ürkekliğindeki tedirgin bakışlı insanların ellerinde, yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar, gözlerinde nasıl sonlanacağını bilemedikleri gurbet yolculuklarının derin kaygıları vardı.

İstanbul’un boz bulanık, ıslak, soğuk bir kış gününe henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vaktinde, elinde bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp kasketini düzeltmeye çalışan bir Anadolu insanı, ilk kez gördüğü boğazı izlemektedir şaşkın. Yine, ilk kez karşılaştığı yedi tepeli kentin o devasa, sis çökmüş silueti karşı karşısında dalgın ve düşüncelidir. Boğazın engin, mavi sularına yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır.

Tanımadığı bu kentin tekinsiz, ıssız ve yoksul sokaklarının Arnavut kaldırımlarına, kaç kabadayının nice fısıltılı konuşmaları, gayrı meşru yaşamın nice tehlikeli ve hoyrat pazarlıkları sinmiştir. Yitik sıla öykülerinin, umutsuz, geleceksiz ve hüzünlü aşkların tanığı İstanbul sokakları, zamanın hangi derinliklerine giderseniz gidin, her daim hesapsız, tertemiz taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere bittiği, tövbe edilen mekanlar olmuştur. Boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları. Anbean dolup boşalır, kararıp aydınlanır… Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip ve de celallenip durur. Böyle de bir yüzü vardır; sır küpüdür, belli etmez. Yürünür, arşınlanır ve sefası sürülmeye değer gibi görünse de, bilinse de, aman vermezliğinin, söz dinlemezliğinin, umursamazlığının ayırtına da pek varılamaz.

Taşında toprağında çil çil altın düşleyip gelen Anadolu insanını, ne var ki, ille de yoksulunu garibanını, savunmasızını, gün görmedik düşleri ve yüz gülmedik halleri ile yutmaya ve öğütmeye günün her saati hazırdır.

Günün ilerleyen saatlerinde, bu yoksulu Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın, aynı hayran aynı şaşkın bakışlarla çalkalanan mavi ve serin suları, vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgaları, itiraz edercesine ortalığı şamataya boğan martıların kaynaşmasını izlerken görürüz. Sonra tahta bavulunun üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup bayramlık sekiz köşe şapkasını arkaya yıkacaktır. Tarım emekçilerinden biliriz; yüzü güneş yanığıdır. Geniş ve çizgili alnını gölgelenip duran gökyüzüne kaldırır. Deniz gibidir gökyüzü; camgöbeği masmavidir. Tabakasını usulca açar, bir okkalı cıgara sarar.-

*   *   *

Sonrasında, Karaköy’ün yaşlı, fakir sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana yararı olduğu köylülük inancıyla çayını yudumlarken görünecek; ensesinde boza pişirmeye hazırlanan devlet babanın antenlerinin çalıştığı ortalık yerde, pinekleyen yersiz yurtsuzlara Ege ağzının içtenliği ve saflığı ve abartılı el kol hareketleriyle bir şeyler anlatacaktır.

Orada, o fakirhanede heyecanla anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden, insanları anında boğabilecek dev dalgalarının ve sularının heybetinden, ihtişamından, önüne çıkar çıkmaz, kendisine göründüğü anda nasıl da korkup “ürküttüğünden” başka bir şey değildir kuşkusuz.

Ne var ki, zaman kötüdür; ülke zor ve çok ağır günler yaşamaktadır. Ülkenin dört bir yanında, her taşın altında fellik fellik aranan bizim Deniz’ imizi çağrıştıracak, köylü saflığı ile abartılmış, dinleyen insanı hayretlere düşürecek öylesine bir heybetten öyle uluorta söz etmek tekin bir konuşma değildir. Kuşkusuz ki ilk duyulduğu, işitildiği anda, elbette “devletin bekası”, “zeval” görmemesi ve “vatan/ millet adına” ihbara layık görülecektir.  

O, hiç de tekin olmayan alacakaranlık günlerde bilmeyerek de olsa, böylesi tehlikeli bir konuyu -ya da kişiyi- dillendirmenin bedeli, hemen oracıkta derdest edilip en yakın merkezde ivedi kaydı ile “muamele” görmek ve de muhtemelen Beyoğlu Polis Karakolu’nun nezarethanesinde “ağır konuk” olarak en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır. Öyle de olur.

*   *   *

Taşı toprağı altın sanılan kentin talihsiz konuğu, o güne dek görmediği gözdağı ve tehditten, eziyetin şiddetinden olacak ki, sorgu memurlarının beklediği yani ondan duymak istedikleri içerikte bir ifade veremez. Oysa yaşamında ilk kez tanıştığı “denizi” kara tren garına iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle “o koca” köprünün üzerinde ikinci kez karşılaştığında uzaktan, göğsünü serin kuzey rüzgarlarına dönerek hayretler içinde seyrettiğini gönül rahatlığı içinde, yöresel ağzı ile ne de doğal anlatmaktadır.  

O, polislere göre, böyle “dalga geçer” gibi anlattıkça, bir yandan da sopalama sürer gider. Salya sümük iç çekerek, birilerinin aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez pişmanlığı içinde, ayaklarının şişmiş tabanlarında falakanın izleri, kemikleri sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar yakar ve dahi acınası hallerdedir: 

“Aha hemen oracıkta, trenden daha atlar atlamaz, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm korktu.” der.

“Çalkantılıydı, telaşlıydı, yalan değil ürkmüşüm… Allah sizi inandırsın altıma eder oldum Amirim!.. Köyümden iş aramak için buralara kalkıp gelmişim. Bundan başka da bilmişliğim, tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi başkada bir günahım yoktur. Beyim…”

Onlarca sakallı genç insanın, genç kadınların yüzlerini gösteren siyah beyaz resimlerin sıralandığı “Aranan Anarşistler” afişini, sıska, çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun ucuna getirerek öfke krizi içinde sorarlar:

“Haydi, öt bakalım Denizli horozu, şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün? ”

Korkunun ecele yararı olmadığı sözünü dedesinin ağzından defalarca duymasına karşın, neredeyse dizlerinin bağı çözülecek, aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Görevine kilitlenmiş insafsızdan nafile aman dileyen yakarı sözcükleri gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır. Copunu sırıtarak, tehdit edercesine avucunun içinde hareket ettiren, falaka sopasını tükürüklerini saçarak hırsla kullanan, nafile bağışlanmayı dilediği ellere bir an kapanmak ister:  “Yapmayın, kulunuz olem! ”

Denk getiremez. Dengesini yitirir. Olduğu yerde yüzüstü yere kapaklanır. İnler gibi, bir kez daha umutsuzca, umarsızca yineler:  “Yapmayın, kulunuz olem! ”

Sözünü bitiremez, kendinden geçer.

Tabanlarına insan kusmuğu ve dışkısı bulaşmış ayakkabılarıyla ter içinde kalmış, kirli başına basarlar. Bu uğursuz günün ilk saatlerinden beri dilinden düşürmediği pişmanlık ve de bağışlanma sözcüklerini ağlayıp sızlanarak dışından yineler durur. Ancak içinden kendisine itiraf ettiği sözleri, oradakilerden hiçbiri duymayacaktır: 

“Bir daha bu şehre gelenin de… Gelip görenin de… Görüp anlatanın da… Anasını eşekler kovalasın!..”

*   *   *

Yanağı kusmuk kokan yere dayalı yüzükoyun uzandığı beton zeminde, gözlerinin önünde buruşmuş eski bir gazete açarlar. Arkadan kafasını gazeteye doğru sertçe bastırarak: “İyi bak ulan eşşoğlu… Gördüğün şey bu fotoğraftaki hayduta benziyor muydu?..”

Gür, siyah saçları dağınık, sakalı uzamış, yanık tenli esmer gencin fotoğrafını görür görmez ilk yaptığı şey, genç adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerinin kırpıştırmaktır.

“Vay be!..” der içinden…“Haydut, eşkıya bu kara yağız delikanlıysa, bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Hasan’ı, Tefeci Rüstem’i ne ola ki ?!.. Böyle bir yiğit için, bunca hakikatli sopa yemenin bir sebebi hikmeti olsa gerek !? ”

Yine de içinden geçen son sözleri zapt edemez: “Yok, yok beyim” der bilgece. “Bu fotoğraftaki çocuk ne ki, bana görünen koskoca bir derya denizdi…”   

O zamanlarda da gürültü, patırtı, telaş ve zamana özgü karışıklıklar içinde olan İstanbul’un yorucu koşuşturmalarının, bıktıran takip ve soruşturmalarının üstüne, bir de  “bildiğini” (siz derdini okuyun) ve “gördüğünü” anlatmaktan aciz, bu “kör cahil” ile uğraşmak ve zaman tüketmek memurları da bıktırmıştır.

Haydarpaşa da hatırı sayılır uzaklıktadır… Şimdi günün daralan saatinde kalkıp ta oralara gitmek, ihtimaldir ki korkunun getirdiği hayal ürününün, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine düşmek, her birine yerden inatçı bir ağaç kökünü sökmekten beter gelir. Sadece, o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak rapor etmekle yetinirler. İşgüzar baş komiser her şeye karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine az kalmış memuriyetini garantiye almak derdindedir. Böylesi bir kaygıyla, haklı olarak titizlenmekte geri durmaz

“Peki, tamam” der. “Trenden indiğin yeri geçtik diyelim. Bizi, şu Deniz’i ikinci defa gördüğün yere götür, bize orayı göster… Söz... Seni bırakacağım.”

*   *   *

İnsanların yanı başındakinden kuşku duyduğu, olur olmaz asılsız ihbarların yapıldığı, 12 Mart 1970 askeri faşist darbesinin yaşatılan, dayatılan kuşku ve korku dolu güvensiz günlerinde, giderek sıradanlaşmış, alışılmış yakalama olaylarından birisi olan, bizim talihsiz gözaltı olayımız da finale gelmiştir. Kaçınılmaz buruk an, soğuk, sisli, ıslak bir İstanbul gününün akşamı, yer gösterme tutanağının tutulduğu emektar Galata köprüsünün üzerinde, çevrelerini saran insanların meraklı ve şaşkın bakışları arasında gerçekleşir.

Bunca eziyetli, sözüm ona “vatan, millet için gerekli” asayiş soruşturmasının sonucu, bir daha İstanbul’a gelmeye şimdiden tövbe etmiş bizim talihsiz Ege köylüsü için can sağlığı, hızla çöken akşamın telaşında evine, çoluğuna çocuğuna dönebilme derdinde olan polisler için “Oh”dedirten bir mesai selametidir.

*   *   *

Devletin bekçilerini, egemenlerin kapıkullarını rahatlatan, asıl derin bir ‘Oh’ çektiren olay, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan”ın yakalanmaları ve 6 Mayıs 1972 tarihinde, sıkıyönetim mahkemesinin hızlandırılıp aceleye getirilmiş siyasi kararı ile  asılarak fiziksel olarak ortadan kaldırılmalarıdır.  

Son bir not: Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilmelerinden altı gün sonra, 12 Mayıs 1972 günü, mezarlarına bir tutam kır çiçeği bırakırken apar topar gözaltına alınan bir demiryolu işçisi de, yaşamında denizi ilk kez gören köylü ile aynı eziyeti paylaşır.

Her üç mezarın da başucuna bırakılan kır çiçekleri, boy vermek/ serpilip gelişmek için toprağa düşmüş devrimin üç yediveren tohumunu yad etmenin ötesinde, faşizmin zulmüne karşı sahiplenilen değerlere, tüm yaşananların, yaşayanlarının anılarına verilmiş ve hak edilmiş bir yanıt, diğer yanıyla da, adları bilinen ya da bilinmeyen, işkencenin acısını, hüznünü ve ıssızlığını yaşayanların her birine işçi tulumuyla çakılmış hakikatli bir selamdır.

Hasan Oğuz Bilgen. 06.05.2011. İstanbul- Haydarpaşa.

FARE ISIRIĞI AKP’DEN TEHLİKELİ MİDİR ?

FARE ISIRIĞI AKP’DEN TEHLİKELİ MİDİR ?

Nazım usta bir zamanlar, dünyanın çarkını çeviren ve onca işini derdini omuzlayan “ayak takımı”nın gözüne, sistemin hangi sihirbazlık araçları ile at gözlüğü takılmak istendiğini nasıl da yüzümüze çarpmıştı. Anımsanacaktır; “Bütün taşlar gibi vekarlı” sözü ile başlayan, “antenler yalan söylüyorsa” biçiminde süren şiir, “bu zulüm bitmesin diyedir.” dizesiyle bitiyordu.

Nazım Hikmet onca itilip kakılmaya, vatansızlaştırmaya, sürgüne karşın şanslıydı(!) O, alacakaranlığın 2016 diliminde, savaş atının sırtında gemi azıya almış doludizgin karanlığın labirentlerinde koşan bir Türkiye’de yaşamadı…

Koca şair sevgili yurdumun, insanının aynı anda yüzlercesinin toprağa gömüldüğü, bir gecede onca zeytininin kesildiği,  kiralık işçiliğin, köle ticaretinin yasalaştırıldığı, kentlerinin, mahallelerinde sivillerinin topa tutulduğu,  sokaklarında kadınlarının boğazlandığı, çocuklarının beyinlerinin, bedenlerinin ırzına geçildiği halini görmedi, yaşamadı.  Yaşasaydı,  sayıp döktüğü yalanlar içinde, emeğimizden alınterimizden yükselen, gökleri delen kuleler de, kuytuluklarında bıyık altı sırıtan imam kılıklıların ninniler söylediği şen şakrak AVM’ler de olacaktı.  Ensar’ı, “Torba Yasası” ve elbette “Boşanma Komisyonu”da…  Yani yalana dair;  sistemin içinde, torbasında ruhunda ne varsa. 

Ne var ki yalan sürüyor… Olanca hızı, hoyratlığı ve fütursuzluğu ile. Düzenlerinin her ahırında, ahırlarının Genel Kurul’larında, komisyonlarında, monarşik hükümet programlarında…

Parababalarının istek ve ihtiyaçlarına göre düzenlenen, son yalan/riya programında, “ İstihdam oluşturan, ihracatı artıran bir ülke olma yolunda reel sektörü daha güçlü, daha rekabetçi yapacağız” ağzından çıkan bakla şudur:  Özel İstihdam Bürolarını ve kiralık işçilik yasasını boşuna çıkarmadık!..  Sıcak para elbette ucuz işgücü cennetine akacaktır. 

Hal böyle olunca, yalan da son monarşik programla birlikte istismara dönüşüyor… Aslında, her şey söylendiği, küfredildiği (…biz bu milletin…), sövüp sayıldığı mecrada sürüyor. “Ülkemizin insan kaynağını çağdaş dünya ile rekabet edebilir donanıma kavuşturacağız” itirafı, bir çeşit taciz/tecavüz ruh hali...  “Ben yasamı çıkarmışım, düzenlemelerimi yapmışım. Ağlamak yok, istediğim an öper, dilediğim an döverim. Bundan böyle, güvencesiz, sendikasız ve de sahipsiz çağdaş kölelerimsiniz.  Sosyal destek (siz sadaka okuyun) sunacağım ihtiyacı olana; tabi ki yoksulluğa son vermek için…”

Paranın diğer yüzü gibi, yalan-dolan dünyasının bir başka yerlerinde çok ciddi bir şeyler oluyor;  “kazın ayağı öyle değil!” dedirtecek türden bir şeyler…

Zonguldak’ta Balçınlar Madencilik işçileri, oldubittiye getirilip kapatılmaya çalışılan madene sahip çıkıyorlar.  “Taleplerinin salt biriken ücretleri olmadığını, iş güvencesi de istediklerini” söyleyen işçiler, kendilerini ve sermayelerini ‘işin-aşın-ekmeğin’ tek seçeneği olarak yutturmaya çalışan patronları kızdıracak “tehlikeli” laflar ediyorlar : “Bu madeni bize verin, biz işletelim.  Bu ocaklar kapanmasın, şirketin borçlarını dahi üstlenmeye hazırız. Sadaka istemiyoruz. ”

Öyle sözler vardır ki, “gerisi ahmağa söylenir”  İnsanın alnının terinden ve kollarının gücünden para kazanmasını bilen patronlar, siyasi elitler, hiç de ahmak filan değiller. Bu, ağızdan çıkan “hazırız” sözünün ne anlama geldiğini, gerisinde ne olduğunu çok iyi biliyorlar.  Nicelik olarak pek kıymeti harbiyesi yokmuş, öyle aman aman dikkate alınmıyormuş,  duyulmuyormuş ve kimselerin pek de aldırış ettiği filan yokmuş gibi davranılsa da,  arif olan kişi, bir halkın ayranı kabardığında neler olduğunu ve neler olacağını iyi bilir.  Öyle çok uzaklara, Paris Komünü’ne filan gitmeye gerek yok. Bu toprakların Alpagut beldesinde "Alpagut Olayı" diye bilinen egemen sınıfları ve onların çok bilmiş sözcülerini şaşkın ördeğe çeviren bir olay var. İşte bu beldenin linyit ocağında, 13 haziran 1969 / 17 temmuz 1969 tarihleri arasında olup biteni anımsamak, bellek tazeleme konusunda yararlı olabilir.

*  *  *

Ha, bir de, Zonguldak Balçınlar Madencilik’te an itibari ile on -10- gününü dolduran açlık grevine dair, üzerinde durmayı unuttuğumuz bir iki küçük, hiçbir kayda değer önemi olmayan bazı ayrıntılar var:  Günlük “iaşe derdi” ve de  “internet meşgalesi” ile haşır-neşir olan bir çoğumuzun umurunda olmayan açlık grevinde yaşanan soğuk ve solumak zorunda kalınan zararlı gazlar gibi…  

Unutmadan, bir de grevci işçilerle birlikte açlık sorunu yaşayan, hayli irice fareler vardı, söz konusu maden ocağının galerilerinde...

Yolu Buca Bölge Cezaevi’nden geçenler çok iyi bilirler. Yani, havalandırma saati bitip beton bahçeler ıssızlaştığında,  benim diyen insanı ürküten heybetli farelerin nasıl ortaya çıkıp voltaya başladıklarını ve dahi bitmek tükenmek bilmeyen gecelerde bu mahlukların taciz olasılığı ile nasıl tavşan uykusuna yatıldığını… O beton bahçeleri ve de o bitimsiz geceleri görmüş geçirmiş bir çift göz, o garibim “kader mahkumu” farelerinin tek bir tutukluyu bir kez olsun ısırıp taciz ettiğini görmüş olmasa da, idarenin eli sopalı ve işgüzar gardiyanlarınca günde üç -3- posta sopalandıklarının canlı tanığıdır.

*  *  *

Eğilip bükülmeden,  sözü dolandırmadan ne diyordu Balçınlar Madencilik işçileri?  “Biz Hazırız…”

Kendisini bulunmaz Hint kumaşı sanan, rant ve ihale arsızı, paranın padişahı aslında sözüm sanadır, ancak alttan ısıtmalı deri koltuklarda uyuklayan sendikacı  -sakıncası yok-  sen de üstüne alabilirsin:  

Biz Hazırız!  Ya Siz ?


Hasan Oğuz Bilgen, 27.05.2016, Naldöken Şantiyesi.

3 Mayıs 2016 Salı

KOMŞUMUZ POLİS MEMURU TAVİL AMCA…

BU YIL İÇİN TAKSİM’DEN UZAK DURMAK ve
KOMŞUMUZ POLİS MEMURU TAVİL AMCA… 
 
Amerikan Emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi, bu projenin alt başlıklarından biri olan ılımlı İslam hedefi, on yıl önce revaçta olan emperyal politikalarının yegane prototip tasarımıydı. Ortadoğu coğrafyasındaki mevcut hegemonyayı güçlendirerek sürdürmeyi hedefleyen yayılmacı ve sömürgeci kafaya göre, Ortadoğu ölçeğindeki bu siyasal-mali tasarım konjonktürel olarak doğru olabilirdi. Karmaşık zaman içinde senaryonun esas oğlanı gözü ile bakılan RTE - AKP erkinin çok bilinmeyenli ilişkiler denkleminde yeni Osmanlıcı kısa vadeli düşleri, radikal dincilerle ilişkileri ve başına buyruk fetihçi profili BOP katarının lokomotif olamayacağına ilişkin kuşkuları hızla güçlendirmişti.

Aktör seçiminde bu sorunlu durum, ana projenin alt başlıklarından olan dincilikle piyasacılıktan, uyumlu ruh ikizi yaratma ve Müslüman demokratlığı yaygınlaştırma, kurumsallaştırma tasarısında da rahatsızlıkları beraberinde getirmiştir.  Müslüman Demokratlığın kurumlar temelinde güçlendirilmesi düşüncesi Hıristiyan Demokrat geleneğinin ülke özelinde tekrar edilmesinden başka bir şey değildi.  BOP’un bir ayağı da burada iflas etmişti.  Avrupa Burjuvazisi, Orta Çağ derebeylerinin şatolarını temellerinden sarsmayı ve feodalitenin çanına ot tıkamayı daha 1789 Paris’inde başlatmıştı. Bu, kıta Avrupası’nda palazlanan kapitalizmin önünde bir engel tanımadan, kendi iç dinamikleri ile gelişmesi demekti. Bunun, -elbette- kendisinden önceki üretim biçim ve ilişkilerini tasfiye etmesinin, üst yapıda da bu değişimin bir izdüşümü, yansıması olacaktı.

Hıristiyan Demokratlığın doğuş ve var oluş nedeni bu sosyal ve ekonomik iklimdi.  Kapitalizminin önemli payandalarından biri olan Hıristiyan Demokratlar, sistemle tam bir ayniyet ve uygunluk içinde olmayı, aslında sistemin kendi içinde tutarlılığı olarak kabul görür. Avro bölgesindeki, genel olarak anamalcı dünyadaki bu realite ve Hıristiyan Demokratların bu siyasal duruşu, açıktır ki artı değer gaspının ve tekel karı sömürüsünün kuralına göre hareket etmesi ve kurulu düzenin değirmenine su taşıması anlamındadır. Bırakınız bu statükoyla, yasama organlarıyla, seküler ve laik yapıyla didişip kavga etmesini, biçime ya da usule dair en küçük bir eleştiriyi dahi yaptıramazsınız. Baskıcı ve fetihçi değillerdir;  bir Hıristiyan Demokrat en sıradan insanından lider konumunda olanına, -bizdeki gibi- asla “ben yaptım oldu, yerseniz” diyemez. Demez. Ne dindarlığı ne piyasacılığı başkalarına bırakırlar, ne de laik ve sosyal hukuk devletini karşılarına alırlar.

Emperyal politikaların Ortadoğu’da ılımlı İslam tasarısının kırılma noktalarından birisi de AKP diktatörlüğünün yasama sistemine, hukuka, gazete haberciliğine, laik yaşam tarzına, sanata, yazara çizere düşünene, eleştirene, ez cümle topyekun çalışma yaşamına sistematik olarak “istemezük” demesidir.  İşte bu, asla Batı’nın istediği gibi bir Hıristiyan Demokrat kıvamına gelemeyen, bu yüzden birilerini ciddi biçimde düş kırıklığına uğratan bizdeki dinci-piyasacı ucube, Taksim Alanı’nın bu 1 Mayıs’ta da emekçiler ve emek dostları tarafından sahiplenilmesine yine “istemezük” dedi, “Sur, Cizre, Silopi gibi orası da benimdir. Al sana 2500 adet beton bariyer!..”

Konu aslında onların ne yaptığının ne dediğinin çok ötesinde, bizim hangi niyette ve hangi söylemde olduğumuzdadır. Adını hemen koymak gerekir ki, sokak başlarında ve yokuşlarında canlarımızı verdiğimiz Taksim, özüyle, sözüyle, ruhuyla “1 Mayıs Alanı”dır.
Başta Disk olmak üzere 1 Mayıs bileşenleri bu kez, “Taksim’de değiliz” dediler. Her ne kadar sendikaların kan yitirdiği olumsuz bir süreci yaşıyor olsak da, eylemlilik durumu şart ve elzem olsa da, söz konusu karar örgütlü bir gücün kararıdır. Ancak askeri savaş stratejilerinde de, yaşanmış deneyimlerinde de,  her koşul ve zamanda sürgit bir saldırı/taarruz biçiminde bir aksiyon durumu yoktur. 

Meramımızı daha anlaşılır kılmak için:

Siyah beyaz yıllarda,  küçük taşra kentinin tek polis aracı olan “Dodge” kamyonetin kent merkezinde, özellikle de “Hükümet Konağı” etrafında dolandığı, birilerinin de konağın karşısındaki duvara “Kahrolsun Faşizm” yazabilmek için gece gündüz kafa yorduğunu, bunun için kaç zamandır mesai yaptığını hayal etmek, düşünmek yararlı olabilir. Belki çelişik gelebilir.  Birisinde, yasaklanan bir yere kitle gücüyle, yara yara çıkmak var; diğerindeyse olabilirliğini, mantığını kollayıp, bir punduna getirip oraya yazmak düşüncesi.

Burada anlatılmak istenen ortak payda, konulan hedefe ulaşmak için kararlılığın, sabrın ve inancın “Dodge” kamyonetin gölgesine ya da biber gazına, basınçlı suya, işkenceye ve de hapis cezasına karşın asla yitirilmemesi, gerekli teknik çalışmaların,  örgütlenme ve daha fazla bir araya gelmelerin, dayanışmaların bir gün olsun aksatılmaması esprisidir.

*   *   *

Hayli ileri gidilerek, bir ihanet suçlamasıyla siyasal lince uğrayan “Bu yıl Taksim’de yokuz” kararı, belki de yeni bir kitle katliamına olanak vermeyerek RTE’nin bozuk ve tekdüze borazanını bir süre için susturup, baş imamın bildiğini okumasını, daha doğrusu kan, kıyım, komplo üzerinden laf ebeliği ve ajitasyon yapmasını engellemiş olabilir.  Bu size inandırıcı gelse de gelmese de, “Bu yıl Taksim’den geri durma”nın yüzlerde ve ruhlarda yarattığı düş kırıklığı ve burukluk  - İstanbul’u bilemem ama - İzmir Gündoğdu’da hatırı sayılır ölçüde belirgindi…

Bir inceden üzerimize çöken kaygı ve kırılganlığa rağmen, yine de insanlarımızın bunu belli etmemeleri, oraya, alana gelen diğer parti, sendika, grup ve derneklerden aldıkları güç ve moralle bu coşkuyu karşısındakilere yansıtmaları, bunu açıktan belli etmeleri, “ancak bir arada olursak güçlüyüz” dercesine hep birlikte marşlara katılıp sloganları yine hep birlikte atmaları çok anlamlı ve epeyce de duygulandırıcıydı.

Bunun yanında, kürsü konuşmalarında kurulan tümcelerin, saptanan öngörülerin, söylenen sözcüklerin birçoğunun işçi ve emekçilere, işsizlere, emeklilere ve gençlere gereğince/yeterince ulaşmadığı, oradakilerin yüreklerine dokunmadığı, belleklerine temas etmediği bizzat tanıklığımızdadır. Ulaşanların, dokunanların da işçi gözünde, işçi yüreğinde inandırıcılıktan epeyce uzak olduğu göze çarpan acı gerçeklerdendi.

Mealen filan değil, aynen şöyle diyordu sendikacı, tüm alan dinliyordu:  “O kiralık işçilik yasası Meclis Genel Kurulu’na getirildiği gün orada oluruz; sadece Ankara’yı değil tüm ülkeyi onlara dar ederiz.” Aynı gün Ankara’da olacaksın… Yine aynı gün memleketi, Sur’u Cizre’yi yerle bir eden bir güce dar edeceksin(!)  O alanda, o an kaç kişinin kafasından “yumurta ve delik” örneği geçti bilemem ama, yanı başımda Disk Keramik İş Sendikası’nda örgütlendikleri için işten atılan Dost Cam işçilerinin seslice güldüklerini,  aralarında gürültülü bir biçimde şakalaştıklarını çok iyi anımsıyorum.

Aslında durum vahim… Kazanılmış haklara saldırı yasaları kapıda, sendikacı alttan ısıtmalı deri koltuklarda derin uykularda,  işçi örgütleri ve örgütlü hareketlilik hızla kan/ivme yitirmede. Ortada, -kızılca kıyameti koparmasa da- ciddi bir patırtı sebebi olacak olan kıdem tazminatı hakkının moleküllerini bile yok etme düzenbazlığına ve barbarlığına karşı ne somut bir karar, ne somut bir adım var.  Hatta ufukta en küçük bir ışık bile yok. Durum epeyce vahim.  Bu memlekette insanlar günlerce tıkıldıkları bodrumlardan burunlarını çıkaramamışken, bir takım siyaset imamları “senin kıdem tazminatın da ne ki!?”(!) der gibi fütursuzca, utanmazca sırıtmada…  

Evet, ne ki?  Ne ki, umut var… Dedik ya, dinci-piyasacı madrabazın da, uyuklayan sendikacının da ne söylediği pek önemli değil, belirleyici olan bizim sözümüz, bizim kavlimiz. Biliyoruz ki… Aklımız başımızdan gitmeden diyoruz ki;

*  Asla mevzilerimizi, bağlı olduğumuz sendikaları terk etmeyeceğiz. Biz, var isek onlar da var.  Sendika içini dolduran örgütlü işçi ile birlikte sendika olmaktadır; kapılarına astıkları tabelalarla değil.

*  Asla yılgınlığa, karamsarlığa kapılmayacağız… Zalimin sarayına da, yasalarına da pabuç bırakmayacağız.  Paranın saltanatına teslim olmayacağız.

*  Laik yaşamın köküne kibrit suyu dökmeye niyetli dinci gericiliğe, işçi sınıfının da karşı çıkacağını,  çıkması gerektiğini göstereceğiz.

*  Yaşamın her alanını piyasaya açan, ticarileştiren egemenlere,  rahavet içindeki, dostlar alışverişte görsün hallerindeki sendikacıya karşın, yanı başımızdakinin elini bırakmayacağız.

*  Taksim’den asla vazgeçmeyeceğimizi; aslında bizim olan oraya çıkmakla, bütün gerici, piyasacı, demokratik ve insani olmayan yasaların geri püskürtülmesinin eş değerde olduğunu bıkıp usanmadan anlatacağız.

*  Bu ülkede imamlar baş olduysa, ayaklar da olabilir.  Bir başka dünya da, barış da kardeşlik de, adalet ve eşitlik de pekala kurulabilir.

*  15-16 yaşlarında tüyü bitmemiş çocuklar, planlanan yazılamadan bihaber polis memuru Tavil Amca’ya rağmen, kentin tek polis aracının aman vermeyen, göz açtırmayan turlamalarına inat, Hükümet Konağı’nın karşısındaki büyük duvara “Kahrolsun Faşizm” yazabilmeyi becerebilmişse,  bu haklı ve isabetli şiarı, bir gün Taksim Alanı’nın eski Sular İdaresi yönündeki duvarın “münasip” bir yerinde neden görmeyelim? 

*  Bizim o sloganı yazmaya da gücümüz de, yüreğimiz de var, görmeye de hakkımız da…  Sorun, “ben bunu yapabilirim, yapmalıyım, yaparım.” diyebilmekte,  o güce ulaşabilmekte, o örgütlülüğü yaratabilmekte.  Tüm bunlara, mesai arkadaşımızı da, tezgah, torna başındakini de, demirci Arif Usta gibi diğerlerini de inandırabilmekte. O kadar.    

Küçük Arda, iş eldivenlerini ellerine geçirip çapayı eline aldığında, kendisine özel olarak belletilmese de ve ne anlama geldiğini fazlaca bilmese de, “Çok iş var, çok iş var. Çok işimiz, çok işimiz... İşçiyiz biz, işçiyiz.” sözlerini bir şarkı sözü tadında, adeta Avusturya İşçi Marşı’nın keyfinde heyecanla yineliyorsa umut var demektir.  

*  Arda, demirci Arif Usta’nın kafasında;  az laf, çok iş !..  Ve elbette onun izinde… Yılmamak, umut etmek ilaç gibi, merhem gibi.  İlaçsa derde derman, şifa demek… Demek ki çıkış da var, çare de var. Tespitin de analizin de, özü de özeti de budur. 


Hasan Oğuz Bilgen, 02.05.2016, Sıcakdere Mevki.