12 Mart 2019 Salı

KALENİN DİBİNDE BİR TAŞ OLAYDIM, GELENE GİDENE YOLDAŞ OLAYDIM.



KALENİN DİBİNDE BİR TAŞ OLAYDIM,
GELENE GİDENE YOLDAŞ OLAYDIM.
Sözcüğün sosyal, fiziksel kesitinde "durgunluk" anlamına gelen bir mekan düşünelim. Ki bu söz konusu yerde "durgunluk" bohçasının ağzını açtığımızda, içinden ortalığa huzur, dinginlik ve gönül rahatlığı gibi olumlu duygu durum fotoğrafları saçılsın... Ayrıca burada, insan aklının ve belleğinin belirleyici ve geçerli olmadığı, yaşanılan "o an" ve duygularla çok ters, ilgisiz, uzak, ıssız ve boş bakışlar söz konusu olsun. Hatta bu yabancı bakışlar, oradaki ürpertici dinginlik ziyarete gelenleri biraz rahatsız bile etsin.
Andığımız yer, Batı Anadolu kentlerinden birinde belediyenin denetiminde olan bir yaşlı bakımevidir. Hemen karşımızda, omuza dokunma uzaklığında oturansa Arif Usta ile bana donuk ve de anlamsız bakışlarla bakan, Spil soğuğundan mustarip kentin bir zamanlar ünlü ayakkabı boyacısı “Mavili” lakaplı çingenedir.
‘Mavili’ takma adı ile anılan ayrıcalıklı kişi, işinde titiz ve müşteride seçici, soyu tükenmiş bir ayakkabı boyacısı olmanın ötesinde, genlerinden ve mutfağından aldığı ilhamla kulağı güçlü bir müzisyendir. ‘Mavili’, işini yaptığı zaman içinde müşterileri ile pek yüzgöz olmaz. Ne var ki işini de gereğince yapar ama parasını da alır… Ayakkabı boyacısı Mavili, ayrıcalıksız her müşterisi ile gönlünce, içinden geldiğince konuşur, yarenlik eder. Kimi müşterileri vardı ki, Mavili'nin gözünde çok değerlidirler. Zor bulunan bu insanlara saygıda ve hizmette kusur etmemek gerekir.
Daha çok hoş sohbet, çok daha fazla neşeli, hareketli olunmalıdır. An gelir coşar; iki elindeki uzunca ve de eğri iki boya fırçası ile ritm tutar, oynak, harekeli türküler ve gerçekten gırtlak/cesaret gerektiren şarkılar söyler. Sesi de ritm becerisi, kulak yeteneği gibi muhteşemdir.. Ol türkülerini gözü kapalı, huşu içinde dinleyen, hani "o değerli müşterileri"nden olan 'Fikri Hoca'dır. O, Köy Enstitüsü kökenlidir;  insanın, sanatın, emeğin değerini bilir. İnsana, çocuğa, kitaba, alın terine, kuşa/ börtü böceğe değer verir. Karaköy'ün Saruhanbey İlkokulu’nda görev yapar;  özgüvenli, okuyan, sorup araştıran, sorgulayan öğrenciler yetiştirmeye çabalar.
Daha çok Ruhi Su'dan dinlemeyi sevdiği “Kalenin Dibinde Taş Ben Olayım” türküsü, elbette onun da hoşlandığı türkülerdendir. Ne ki, 1972 yılının martlı günlerini yaşamaktadırlar; 12 Mart Askeri Darbesi'nin rüzgarı hız kesmeden sürmektedir. Birçok yer gibi çarşı da tekin değildir; esnaf kuşkucu ve de ihbarcıdır. Mavili umursamaz... O, anadan doğma aydınlık, hoşgörülü, sevgi dolu bir insandır. İçinde kötülük, hainlik olmadığından, çevresinde de olmamalıdır, olmaması gerekir(!) Uzun kayıklar misali eğri fırçalarını boyacı sandığının üzerinde, türkünün gelişine uygun takırdatır. " Gelene gidene yoldaş olayım..." 
Coşkusu hayli artmıştır;  Fikri Hoca'dan "ayağını değiştirmesini" ister. Keyfine diyecek yoktur.
Öğretmen ise denileni yapmaz; Mavili'nin gözlerinin içine ısrarla bakarak, ama usulca " Bu türkünün Sıkıyönetim Komutanlığınca yasaklandığından haberin yok galiba" der.
Mavili’nin yanıtı, arif olmaktan ötürü tarihe not düşer niteliktedir: “Sen de bari korkma be Fikri hoca!? Devamında bak ne de güzel söylüyor: Bacısı Güzele Phral (kardaş) Olaydım...  Ne var korkacak, a be güzel hocam?  Bundan örfi idare kumandanına ne?!"
"Gelene gidene, hesapsız kitapsız, kitabın orta yerinden, göbeğinden kardeş olmak, kardeş olmaya gönüllü olmak, yarenlik yapmak, el alem, öteki beriki, sapı çöpü, ama mama demeden barışık olmak, gönül huzuru içinde bir arada, gürültüsüz patırtısız, kayış atmadan yaşamak ne güzel be abi…”
Ayakkabı boyacısı Mavili’nin tertemiz yüreğinden çingene dilince dökülen "Phral Olaydım" sözleri, Köy Enstitüleri gibi eşitliğin, kardeşliğin, barışın, üretkenliğin okullarında okumuş öğretmenin bile içinden geçip de, -yaşanılan günlerde- öldür Allah söyleyemediği, dillendiremediği sözlerdir… Aynı 12 Mart 1972 günleri, kara trenden iner inmez, Haydarpaşa Garı'nın o ünlü tarihi merdivenlerinden ilk kez gördüğü denizi hayranlıkla izleyen köylünün, Karaköy’ün amele kahvehanelerinden birinde “Deniz’i Gördüm” demesiyle başına olmadık haller geldiği günlerdir. (X)
Yakın tarihin kamerası hızlı çekimdedir… An itibari ile yine belediyenin söz konusu vasat yaşlı bakımevindeyiz. Demirci Arif Usta hemen yanı başımda ve suspus…
Ayakkabı boyacısı “Mavili” takma adı ile ünlü, o " neşe veren, neşelendiren, eğlenceli" kişi anlamsız ve boş gözlerle bana ve demirci ustasına bakmakta.
. . .
Yaşlı bakımevinde huzuru ve dinginliği anlatan, belki durgun göllerdeki sessizliği ve ıssızlığı da içerebilen "durgunluk" sözcüğü, ekonomik literatürde özgün adıyla "resesyon" olarak geçiyor ve hiç de hayırlı bir anlama gelmiyor. AKP'nin ithalatı ve betonu esas alan, duvara toslamış kriz ekonomisinde, gözle görülür bir düşüşü yere çakılışı, çarşı da, pazar da, mutfakta yaşanan yangını temsil ediyor. Ekonomi sözlüğündeki "Resesyon" sözcüğü işsizliğin/pahalılığın artmasına, çalışanların ücretlerinin düşmesine, gelir dağılımının derinleşmesine, kurulu düzenin sınıfları arasındaki uçurumun artmasına uygun düşen bir sözcük…
Bu durum, toz pembe sahneler, mutlu mesut insanlar, bol yanılsamalı olaylar gösteren eskimiş bir filmin, eski bir yazlık sinemanın beyazperdesinde donması, giderek yanıp kopması gibi de düşünülebilir... Yaşı altmışı geçmiş insanlar çok iyi bilir; Anadolu'nun eski sinemalarında böyle birşey olduğunda, seyirciler hemen -özellikle de çocuklar- bir ağızdan "Makinist uyuma" diye bağırır, yıpranmış film şeriti ile hiçbir ilgisi/sorumluluğu olmayan zavallı adamcağızı yuhalar, ıslıklardı.
. . .
Şimdilerde yine ıslıklar geliyor kulaklarımıza... Tiz ama güçlü, hep bir ağızdan, sanki tek bir yürekten gelir gibi ıslıklar. İnsana yazılı/görsel basın zoruyla, abartısız neredeyse silah zoruyla yıllardır izlettirilen yalan filmi perdede donup kalmış, yanmış durumda. "The End"i görmeden "resesyon"u gördük. Şerit koptu ve birbirine dolandı, makara karmakarışık... Makinist bu kez şuçlu ama, hemde çok, cebince, cüzdanınca, midesince, ailesince, sülalesince suçlu. Hem suçlu hem güçlü... "Artık izleyici değil, katılanız, karışanız, karşı çıkan, itiraz edeniz" diyenlere efeleniyor, parmak sallıyor, hem de çemkiriyor.
Makinist bu kez gerçekten suçlu... Bu yüzden İstiklal Caddesi'ndeki kadınların ıslıkları bu denli çok, bu denli öfkeli, bu denli güçlü...
Hasan Oğuz Bilgen, 12 Mart 2019, Dağlararası-Sarpdere

7 Mart 2019 Perşembe

“8 MART” GÜNÜNDE BİR KENTİN “DELİ”SİNİ ANMAK…


“8 MART” GÜNÜNDE BİR KENTİN “DELİ”SİNİ ANMAK…

 Sıradan bir Anadolu kentinin siyah-beyaz günlerinde, şimdilerde adeta normal bir durummuş gibi üzerlerinde pek durulmayan yüzsüzlük-arsızlık içeriğinde olaylar asla yaşanmadığından, o tarihlerdeki bir konu, bir olay ya da bir insan, bir çocuğun belleğinde çok net biçimde canlılığını koruyabilmektedir.

1960’lı yılların sonu, Antik Spilos’un ya da anlaşılır tanımla 1917 rakımlı Spil dağının amansız soğuğunu özellikle emekçi insanların yoksul/çıplak tenlerinde hissettirdiği günlerdir… Her yılın nisan ayında tarihi mesir macunun halka saçıldığı caminin batı yakasındaki Tarzan’nın yetiştirip büyüttüğü büyük dutluk arazinin bir başka adı da ‘Bayram Yeri’dir. Bu kez o dutlukta, çocukların meraklı gözlerle aralarında gezindiği salıncakların, atlıkarıncaların ve sihirbaz/canbaz çadırlarının yerine, sisli, puslu, ıslak akşamlarında bol dumanlı ürkek ateşlerin aydınlattığı, alçak, korunmasız ve mağrur branda çadırlar kurulur. 

İlk bakışta mutlu/mesut görünümlü kent küçüktür;  telden tele atlayan, Karaköy’ün, Malta ve Dış Mahalle sokaklarının emekçi hanelerini dolaşan ayaklı gazete haberleri revaçtadır:  

Bu sakin kentin “baldırı çıplak çöpçüleri”, “kırlılar” işlerini güçlerini bırakmış, kentin muktedirlerine ve dahi pek “mümtaz” yetkililerine kazan kaldırmışlar, itiraza, inkara durmuşlardır. Kibirli, zengin beyefendiler,  süslü hanımefendiler,  grevci çadırlarının uzağından ve yakınından, kibarlıkları gereği burunlarını tıkayarak, elleriyle gözlerini siper ederek geçerler. Dağın yamacındaki mahallelerin araç girmeyen sokaklarında eşek yüküyle onca çöpü toplayan, böylece insanları salgın hastalıklardan koruyanlar, onların gözünde ‘ol hizmetliler’ yani “amele takımı, haddini aşmakta”, işin kötüsü de “ateşle oynamaktadırlar”! 

Kıyıda köşede kalmışların yaşadığı semtlerin sokaklarında ise, branda çadırlara bakış elbette farklıdır. “Adamlar haklıdır... İnsanlar durduk yerde, Spil’in bu ayazında ortalık yerde, bağdaş kurup ateş yakmaz!”

Yine de, bu Karaköy’ün, Malta’nın, Dış Mahalle’nin yoksul işçi/memur evlerinde, bir “fenalık olmasın” mealinde, çocuklara ‘gitmeyin, karışmayın’ öğütlerinde bulunulur.

Sultan Cami imamı kendi kavlince, daha ilk cuma namazında “şeytan azapta gerek” buyurur… Durum, evlerine ekmek götürmekten başka hiçbir derdi/amacı olmayan temizlik işçileri için bu denli kötü değildir elbette. Tarih, tabi ki ezilenlerin tarihi ve toplumsal olaylar, -yaşadığımız günlerde de acilen yapmamız gereken- dayanışmacı ve bölüşümcü edimlere, eylemlere tanıktır:

İnsanların çoğunlukla pek sokulmadığı, yakınından geçmemeye çalıştığı grevci işçi çadırlarının, ikirciksiz, gözü pek, hesapsız kitapsız iki müdavimi vardı: Kentin delisi “Deli Bayram” ve onun yol/yazgı arkadaşı “Elif Kadın”… Deli Bayram her daim ipe sapa gelmez, iflah olmaz bir insandır kentte. Etliye sütlüye karışmaz… Zararsızdır. Gün boyu yolları arşınlar deli divane… Hal böyle olunca onun, söz konusu “çöpçü grevine” kayda değer bir katkı verdiği söylenemez.  Delinin mektubunu okumak, meramını anlamak zordur;  o, grevcilere sıklıkla, nereden aldığı bilinmeyen ıslak pöstekiler getirir bırakır.  “Üşümeyin” der, “bunlara sarılın, olmadı birbirinize…” Bayram’dır;  bu kadardır oradaki olaya ilgisi!

Ne var ki “Elif” adı anılınca durum öyle olmaz, olmayacaktır. Sonuçta Elif bir kadın, bir “pasaklı kontes”tir.  O, farklı bir şey yapar;  hemen her gün tahta parçaları, kuru ağaç dalları getirir… Tek amacı yakılan ateşin sönmemesi, daha da büyütülmesidir. Dökülen üstüne başına, onca kirine pasına karşın anaçtır, koruyan kollayandır. Sahiplenendir. Her şey bir yana kadındır. Dur durak bilmez, yoldan belden çalı çırpı, atılmış ekmekleri toplar... Olmadık yerleri süpürür.  Sokağı kirletene, kırıp dökene, sövüp sayana kızar.

Bir kezinde, oraya hasbelkader uğrayan ve kentin tek külüstür polis cibinin önüne geçer, sözüm ona grevcilere koruyuculuk yapmaktadır. Polis memuru Tavil Amca (Tavil Sinemce) babacan, pos bıyık altı güler;  Elif’in sırtını patiler… Ne ki, 1960 sonlarında, insanlarının ‘grev nedir’ bilmediği bir uzak kentin üretimden gelen gücene bir insan, kentin delisi Elif de olsa omuz vermiş, el vermiştir artık. Haklı olan yenilmezdir. Atlanmaması, yadsınmaması ve de unutulmaması gereken gerçeklik ise, o çadırların yoksul brandasına ve dahi içlerinde birbirlerine sokulmuş titreşenlerine, akıl sağlığı yerinde olmasa da, vicdan sağlığı yerli yerinde olan bir kadının elinin değmesidir.

Çocuğun,  bir takım insanların deyimiyle  “o tekinsiz çadırların hikayesi ve akıbeti” ile ilgili bildiği ve bileceği bundan ibarettir.
.   .   .

Yıl 2019, martın sekizinci günü… Yer, bir Bornova-Doğanlar gecekondusu… Şantiye yorgunu demirci Arif usta harlı sobanın karşısında, uzatmış ayaklarını yatıyor.  Eşi fakirhanenin yoksul sofrasını kurma telaşında… Hangi anlama gelen, ne menem bir buluşmadır bilinmez, onun da adı Elif…

O, akşamın bilinen mutfak telaşındayken, bir çırpıda çocukluğumun o unutulmaz renkli fotoğrafı “çöpçü grevi”ni anlatıveriyorum.  Kuru fasulye tenceresini masaya bırakırken hareketleri ağırlaşıyor, muhtemelen gözleri de dolmuştur. Oldum olası, bildim bilesi duygusaldır.  Böylesi anlarda size bakamaz, bakmaz.  Arif usta, tahta divanda horlamaktadır.
.   .   .

2019 martı itibari ile Flormar işçileri, işçi kadınları hız kesmeden ve aman dilemeden ısrarla, dediğim dedik, ekmeğim ekmek demeyi sürdürüyor. Piyasacı ortamda birçok kozmetik ürününün bırakın güzelleştirmeyi tehlike saçtığı tespiti yapılmışken, dünyayı ancak emeğin ve kadın elinin güzelleştireceğinde ısrarcı Flormar’ın Elif’leri.
.   .   .

2019 martı itibari ile kadınlar ürettikleriyle, itirazlarıyla her yerde… Komşu İran’da öğretmenlerin grevi haftasını dolduruyor.  Çıkan fotoğrafta her nedense hep kadın öğretmenler görülüyor.  Parasız, adil, karma eğitim verilmesini,  maaşlar arasındaki uçurumun giderilmesini,  eğitim/öğretim paylarının arttırılmasını,  özlük haklarının tanınmasını, sendikal çalışmanın engellenmemesini ve tutuklu bulunan eğitimcilerin salınmasını istiyorlar.  Çok tuhaf, tam da burada “Türkiye İran Olmayacak” sloganı çok ironik kaçıyor… Hani, İranlı eğitimciler bu sloganı kendilerine göre uyarlasalar hiç de haksız olmayacaklar.
.   .   .

Yoksulluk, işsizlik, hırsızlık, güvencesizlik, iş cinayetleri günbegün artarken, yalan ve talan otobüsü yüz yirmi kilometre hızla,  yolun sonundaki beton duvara doğru uçuyor… Hazır, söz yüz yirmi rakamına gelmişken;  Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi milletvekili Leyla Güven’in sürdürdüğü açlık grevi 8 Martta yüz yirmi günün geride bırakacak. Talep edilen, uğruna ölüme yatılan isteğin, bu “güçlü”, “diz çökmez”, “tarımsal üretimde Avrupa birincisi olan” bir ülkede gerçekleşmesi, gerçekleştirilmesi çok mu zor:  “Tecridin kaldırılması ve cezaevi koşullarının iyileştirilmesi"dir, çok küçük ve önemsiz bir şey olarak istenen. 
.  .   .

8 Martta işte yine bir kadın… Boyun eğmeyi, susmayı onursuzluk olarak kabul eden barış imzacısı akademisyenlerden Füsun Üstel…  Hakkında verilen hapis cezasının İstinaf mahkemesince onaylanmasına, vardık, varız, var olacağız dercesine gülüyor. Gazete fotoğrafında elinde mikrofon, asla terk etmediği gülümseyen, güleç yüzüyle yine fincancı katırlarını ürkütecek türden, -tabi ki- yine bilinenin yinelendiği bildik konuşmalarından birini yapıyor.
.   .  .

2019 yılının mart ayında, ‘Kadın Yönetmenler Haftası’ ve  ‘8 Mart’ dolayısı ile,  kadın sinemacılar,  kadın yönetmenler İzmir’in konuğu… Belgesel, uzun ve kısa metraj film gösterimleri, pek çok panel, söyleşi ve atölye çalışmaları ile vahşi kapitalizmin erkek egemen sinema düzenine “yağma yok, biz de varız” diyorlar.
.   .   .

Elif kadın fakirhanede tabakları masaya yayarken, şantiye yorgunu demirci Arif usta derin uykularda, “martın sonunun bahar” olmadığı, karmaşık, anlaşılması ve sonuca bağlanması zor rüyalar görüyor.

Hasan Oğuz Bilgen, 08.03.2019, Yeni Bağarası-Ekşisu