15 Aralık 2015 Salı
YÜZYILIN SON AMERİKAN İLÜZYONU
AL SANA VETO
13 Aralık 2015 Pazar
DAYANIŞMA ve İMECE GÖNÜLLÜSÜ ( SON 4 )
ATIF KIŞLA.
Uzun yıllar zor ama eğlenceli, üretken çalışma saatlerinde
birlikte olduğumuz, Bornova Belediyesi eski müdürlerinden, yol arkadaşımız Atıf
Kışla ile, onu bizden sonsuza dek ayıracak talihsiz kazadan on gün önce bir
araya gelmiştik.
Hiç değişmeyen telaşlı konuşma alışkanlığıyla, arada bir çocuk gibi heyecanlanarak geleceğe ilişkin yeni tasarılarından söz etmiş, her zaman yaptığı gibi bizim de düşüncelerimizi almayı, daha başka neler olması ve nasıl yapılması gerektiğini de sormayı ihmal etmemişti.
Yıllık iznindeydi. Çorum'daki yeğeninin nişanını yapmak için yol
hazırlıkları ile ilgileniyordu. O gün orada, demli çaylar içtiğimiz sıcak
söyleşinin sonrasında ve ayrılık anı gelip çattığında, hiçbirini -siyasi duruşu
nedeniyle kendisine kızanları bile- ayırmadan tüm belediye ve şantiye
personeline selam söylemişti.
"Yükü çok ağır, anlamlı selamlarını beklenmedik ölümünün
ardından yapacağım anma konuşmasında, sizlere iletmek zorunda kalacağımı
elbette düşünemezdim." (Şantiye'de. Anma Konuşması'ndan)
* * *
Dostumuz Atıf Kışla, kayda değer hizmet üretimleri
gerçekleştirdiğimiz günlerde de, kendini kahredip başka belediyeye gitmesine
neden olan koşullarda da, hiçbir emek arkadaşını birbirinden ayrı görmedi, ola
ki kırılmışlığını ve dargınlığını belli etmedi. Sınıfların, sömürünün, hiçbir
ötekileştirmenin ve ayrımcılığın olmayacağı, başka bir eşit/ adil dünyanın var
olabileceğine inandığından, kendisiyle ve insanlarla barışık, paylaşımcı ve
hoşgörülü bir insandı.
Bornova’daki görevinde yaşadığı tüm olumsuzluklara, hak etmediği
yaptırımlara karşın, bağışlayıcı yanını, emek eksenli dostluğunu ve sıcaklığını
her zaman canlı tuttu. Her ne olursa olsun, ne denirse densin asla kin
beslemedi ve öfke duymadı. Nefret söylemi kullandığı görülmedi. Onun
tek kızgınlığı, yoğunlaştırdığı dikkati, değiştirmeye çalıştığımız insan
emeğinin sömürüsüne dayanan, günbegün çürüyen sisteme yönelikti.
* * *
Atıf Kışla Makine mühendisiydi. Düzgün çalışan makineler gibi,
toplumsal sistemin de, eşit/ adil, emekten/ üretimden yana işlemesini isteyen,
bunun için çaba gösteren kararlı insanlarımızdan birisiydi. Uzun zamanlar
Bornova Belediyesi- Fen İşleri’nde mühendislik görevleri, Vasıtalar ve
Atölyeler’de, son olarak da destek hizmetlerinde İdari İşler Müdürlüğü yaptı.
Müdürlüğünün çalışma ve uygulama alanı olan Bakım ve Onarım
Şantiyesi yetki ve sorumluluğunu, birbirimizi tanıdığımızdan, aynı dünya
görüşünü paylaştığımızdan, kısa bir görüşmeden sonra, gönül rahatlığı ile bize
verdi. Bornova Belediyesi’ndeki bu son görevinde, tam bir özdeşlik, uygunluk ve
eşgüdüm içinde çalıştık. Bornova Belediyesi tarihinde ilk kez, ihalesiz/
torpilsiz halka dönük/ halk için, paylaşımcı ve dayanışmacı hizmet üretiminin koşullarını
yakalamıştık. Bu olanağı, izin verildiği son ana dek değerlendireceğimize dair
birbirimize söz verdik.
Kendisini yenileyen, eleştiren, sorgulayan, tartışan bir anlayış
ve imece ruhu ile, hedefimize koyduğumuz toplumcu hizmet üretimini ortak akılla
hayata geçirecek, kanıksanmış klasik belediyecilik anlayışının, geleneksel
ihaleci, çıkarcı, rant düşkünü saltanatının duvarlarını zorlayacaktık. Tarihini
kestiremesek de, fincancı katırlarını ürküten bu alışılmadık hizmet
çalışmalarına uzun zaman izin verilmeyeceğini ve sonumuzun ne olacağını elbette
biliyorduk. Kaçınılmaz sonu, asla birbirimize belli etmeden, dillendirmeden iş
programımızı hızla uygulamaya başladık.
Yapılandırılmasına çalıştığımız kamucu hizmet sisteminin,
sağlıklı ilişkiler ve akılcı bir iş programı temelinde işlemesi üzerinde kafa
yoran, bunun için özveri ile uğraş veren birisi olarak Atıf Kışla, şantiye ve
alan çalışmalarımızda hep önümüzü açtı. Bürokratik engellerde hep tampon oldu, şantiye
çalışanlarına, emeklerine sahip çıktı. Altı ayı geçmeyen, ayrıntıları ile
belirlediğimiz iş programımıza uygun yürüyen kısa çalışma sürecimizde, halkın
yaşam kalitesini, doğayı korumayı, çevre duyarlılığını ve toplum değerlerini
hedefleyen, kalıcı bir şantiye örgütlülüğünün kurumsallaşmasını başaramasak da,
izin verilen sınırlı koşullarda yararlı işler yapılabileceğini göstermiş olduk.
Ek hizmet birimi çalışanlarının, muhtarların, pazarcı esnafının
ve okul müdürlerinin beğenisini ve onayını kazanan tüm çalışmalarımız, kolaycı
ve faydacı bir kafayla işleri dışarıya, şirketlere verme -ihale etme-
alışkanlığı belediyenin defterinden silinerek, tümüyle elimizdeki malzeme ve
hurdalık stoklarına, insan emeğine, ekip çalışmasına ve imece ruhuna
dayanılarak başarılmıştır.
Ancak alışılmış ve kanıksanmış mevcut statükoyla ve onun çürümüş
ilişkileri ile uğraşmak, yerleşmiş hantal yapının yıpratıcı kirli oyunlarının,
dedikodularının üstesinden gelebilmek
çok zordu. Bunu, elbette çalışmalarımıza başlamadan önce göremezdik. Alan
çalışmalarına başladığımız daha ilk günlerde, üstlendiğimiz sorumluluğun ne
denli zor olduğunu gördük. Aynı şantiyede uygulama yapan ve işe çıkan yapan şantiye
şeflerinin, o günkü iş ve çalışma programlarından birbirlerini haberdar ederek,
sözüm ona yardımlaşarak, yani eşgüdüm içinde çalışacaklardı. Kepçe, dozer,
kompresör, hilti- kırıcı ve bunun gibi büyük iş makineleri Fen İşleri Müd.lüğünün,
yani var olan egemen yapının kontrolündeydi.
Durum böyle olunca, işler uzadı. Hatta hiç yapılamayanlar,
bitiremediklerimiz bile oldu. Başkanlık makamına da sorunlarımızı,
gerekçelerimizi yerinde ve zamanında anlatma olanağı da bulamayınca, geciken,
yapılamayan hizmetlerin sorumluluğu da İdari İşler Müd.lüğü Bakım- Onarım
Şantiyesi üzerinde kaldı. Yaşatılan çok açık bir kumpastı. Artık yakın süreçte
görevlerimizden alınmamız, tüm sorumluluklarımıza son verilmesi vardı.
Bu gerçeği konuşup vakit yitirmemiz yanlış olacaktı. “Durun!..
Buraya kadar...” diyecekleri güne dek iş programımızı hızla uygulamaya devam
edecek, ihalesiz ve hiçbir destek almaksızın öz gücümüzle başladığımız çalışmaları,
onca bürokratik engellemelere, iş makinesi ekipman, personel desteği vermeme
gibi fiili çelmelere karşın, fazla çalışma bedeli, fazla mesai ücreti -zaten
verilmiyordu ya- istemeden bitirmeye çabalayacaktık.
* * *
Şantiyemiz sorumluluğundaki alan çalışmalarımızda, demokratik,
katılımcı, üretken, sorgulayıcı ilişkilerin egemen olduğu “Bakım ve Onarım”
yapılanması, düşünce ve tasarımlarını, ancak 26 Kasım 2006 / 27 Mayıs 2007
tarihleri arasında gerçekleştirme olanağı bulabilmiştir. Bornova ilçe sınırları
içindeki, başta belediye hizmet binaları olmak üzere, pazar ve otopark yerleri,
park ve bahçelerde, muhtarlık ve ilköğretim okulları binalarında
gerçekleştirilen sıhhi tesisat, elektrik, marangozluk, demircilik ve boyacılık
hizmetlerinin detaylı bilgileri, imza altına alınmış 194 sayfalık, Çalışma
Raporlarımız klasöründe belgelidir.
* * *
Anılan tarihler arasında, halen yaşayanlarının tanıklığında
gözler önüne serilen bir başka gerçeklik de, çalışma yaşamındaki vahşi sistemle
ilgilidir. Kanıtlanmıştır ki:
Yerel bir yönetimlerde, modern kölecilikten başka bir anlamı ve
açıklaması olmayan taşeron sistemine sarılmadan da belediyecilik
yapılabilir. İdari İşler Şantiyesi, pratiği ile göstermiştir ki, bugün
yerel yönetimlere yerleşmiş egemen hizmet anlayışı emekçi halkın çıkarlarına ve
beklentilerine de, sosyal ve kültürel gereksinimlerine de terstir. İşçileri
tıpkı elma portakal gibi elle sayan, hizmetle ilgisi olmayan bilgisiz/
niteliksiz paradan başka bir şey düşünmeyen ve fabrikatör kafalı aç
gözlülerin “İşçi Başı” (*) üzerinden utanmazca kazanç sağlamalarına izin
vermeden, kaynağı halkın ödediği vergiler olan belediye ödeneğini çarçur
etmeden vatandaşa hizmet verilebilir.
* * *
İnsanlığın tarihinde, bilimsel, yenilikçi, halktan yana,
demokratik olan bir ileri üretim biçiminin, rantçı egemen düzence engellenmesi,
şeytanlaştırılması ne kadar gerçekse, merkezine haklın çıkarlarını ve insan
emeğini koyan hizmet çalışmalarımıza ancak altı ay tahammül edilebilmesi de,
bir o kadar anlamlıdır.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
( * ) Kapitalizmin vahşi sömürü dünyasının
arsız ve ahlaksız ilişkileri içinde, taşeronlar işçilerin alın teri üzerinden
gasp ettikleri paralardan konuşurlarken, utanmazca sırıtarak: “Kelle başı” derler,
“Kelle başında şu kadar, toplamda bu kadar para kazandık.”
Hasan Oğuz Bilgen, Ağustos 2007. Eshot Şantiyesi- Bornova.
* * *
Not : Herkesin kendisini kurtarmaya çalıştığı ortamda,
başkalarını kurtarmaya çalışan Atıf Kışla, Bornova’dan ayrılmak zorunda
kalışından üç ay sonra, 25 Ağustos 2007 tarihinde, yine insanlarla dayanışmak,
sevgisini ve insanlığını paylaşmak için Çorum’a gittiğinde, Amasya ilinde
karıştığı haksız bir trafik kazasında bizden sonsuza dek ayrıldı.
Bu metin, 2007 yılının eylül sonlarında, Bornova Belediye Fen
İşleri Şantiyesi” nde, dönemin İzmir Büyük Şehir Belediyesi başkan ve
yetkililerinin de bulunduğu bir toplantıda, işyeri baş temsilcisinin, imece ve dayanışma
gönüllüsü, sevgili dostumuz ve yoldaşımız Atıf Kışla için, tüm belediye
emekçileri adına yaptığı anma konuşmasından alınmıştır.
http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp…
https://alibabadanmasallar.blogspot.com/2015/12/imece-gonullusu-atifkisla-uzunyllar.html
http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp…
https://alibabadanmasallar.blogspot.com/2015/12/imece-gonullusu-atifkisla-uzunyllar.html
9 Aralık 2015 Çarşamba
"ARKA BAHÇE"NİN YENİ HARAMİLERİ ( 11 )
“ARKA
BAHÇE”NİN YENİ HARAMİLERİ.
Bizim memleketimiz “İkili Anlaşmalar”, ”Marshall Yardımı” ve ardı sıra gelen Dünya Bankası dayatmaları ve IMF borçlanmaları ile başını yeterince derde sokmuş bir ülkedir.
Fabrikada, tarlada, devlet dairesinde masa başlarında dur durak bilmeden çalışan kafa ve kol emekçilerinin çocukları borçlu doğmaktadır. Kendisini günbegün yenileyen ve kurulu sistemi değiştirip yenileyecek bir kurucu irade oluşmadığı ve oluşturulamadığı sürece de, doğacak çocukların borçlu doğması gerçeği sadece bir yazı dili olmaktan, dillendirmekten öte, çarpıcı ve yakıcı bir gerçeklik olarak tarihe geçecektir. Ne ki, bu emperyalizm patentli yazgı sadece bizim ülkeye özgü değildir. Yerküre üzerinde onlarca ülke, söz konusu ABD patentli ilişkilerden paçasını kurtaramadığı için, şimdilerde klasik anlamının çok ötesinde modern birer sömürgeye dönüşmeyi becerebilmiştir.
Ülkem için söz konusu emperyalist boyunduruk 945’li yıllardan, yani 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, mevcut devletin zorba oligarşik yapısı ile işçi sınıfı ve emekçi halkların arasında gerek baskı, şiddet, gözdağı, gerekse yalan, demagoji ve manipülasyonlarla yapay, yapay olduğu kadar da yıkılması zor dengelerin kurulduğu örtülü bir tahakküm biçimidir.
Kimi zaman keskinleşerek derinleşen, bilinen krizleriyle kendisini yıkıcı biçimde duyuran, içinde bulunduğumuz sürekli ve genel bunalım döneminin diğer bir önemli karakteristiği de giderek karmaşıklaşan, kurumsallaşan ilişki ve çelişkiler sonucunda emperyalizmin, dış dinamiklerin daha fazla belirleyici olduğu, bizim gibi geri bıraktırılmış ülkeler için içsel bir olgu olma konumuna dönüşmesidir.
Emperyalist yeni sömürgeciliğin kıskacındaki, kapitalizmin yanıltıcı modernite algısına teslim olmuş, çarpık yapısıyla yeni tip sömürge ülkelerin mümkün olduğunca dikensiz güllerle kaplı, emperyalizmin arka bahçelerine dönüştürülmesi gerçeği de, aynı egemen sistemin bütünü tamamlayan bir başka halkasıdır. Söz dinleyen ve sadık bahçıvanlarının uluslararası tekelci kapitalistlere karşı dikkatli ve de itaatkar davrandığı, arka bahçelerin hedeflenmesinde belli başlı amaçlar:
1-) Uluslararası tekelci kapitalizmin istekleri doğrultusunda, yeni sömürgelerin emperyalist politikalara boyun eğmesinin, işbirlikçi egemenlerin daha rahat, sorunsuz yönetebilmesinin ekonomik, sosyal ve psikolojik koşullarını yaratmak.
2-) Yönetenler ve yönetilenler, sömürenler ve sömürülenler arasında örülmüş, örgütlenmiş, düzenin var olan kurumlarının güç ve olanakları ile desteklenmiş suni yani yapay dengeler marifeti ile emekçi halkın kolay yönetilebilir olmasının zeminini korumak.
3-) Çok uluslu
tekelci vahşi sömürü ve istismarın, bir başka deyişle yer kürenin yoksullarının
ve emekçilerinin canından, kanından damıtılan tekel karının devamlılığını
sağlamak.
* * *
Magazin basınında bile rahatlıkla görülebileceği üzere tüm bunlar, çeşitli pasifikasyon araç ve yöntemleri ile başta muhalif kesimler olmak üzere korkutulup sindirilerek, gerçeklerin içi sınıfsal nedenlerinden koparılıp, içleri boşaltılıp, haberler manipüle edilerek, ezilen/ yoksul halk kitleleri taraftar yapılamasa da en azından etkisizleştirilerek başarılır.
24 Ocak 1980 tarihi ülkemiz sosyal ve ekonomik yaşamı ve doğal olarak geleceği için de bir milat olmuştur. O tarihten sonra, anılan kararlarla dayatılan reçetelerin, “bırakınız yapsınlar, bırakınız yapsınlar" söyleminin önünü açan liberal politikaların uygulanmasına başlanmıştır. Artık arka bahçede geriye dönüşümü olanaklı olmayan bir kabuk değişimi yaşanmakta, yeni sömürgecilik gerçeği, yeni sosyal argümanlar ve ekonomik karakterler içeren yeni finans yapılanmasıyla daha vahşi, daha çarpık, daha bağımlı, daha karmaşık, daha tüketici ve hatta traji-komik bir duruma evrilmektedir.
Davit Harvey’in “İnsan refahını üst düzeye taşımak için özel mülkiyet haklarını, serbest piyasayı, serbest ticareti güçlü biçimde koruyan, kurumsal çerçevede bireysel girişimcilik özgürlüğünün ve yeteneğinin ortaya çıkarılması gerektiğini savunan siyasal ve ekonomik pratikler teorisi.” dediği kuram, sömürüde sınır/ kural tanımayan neoliberal serbest piyasa modelinin ta kendisidir.
Korkut Boratav’a göre, bu, kimi kez “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” deyişiyle de dillendirilmiş serbest piyasa ekonomisinin “…kapsamlı son aşamasının uygulanmasının başlangıç tarihi 1998 yılıdır.” Yine, Korkut Boratav hocaya göre “bu aşama IMF ve Dünya Bankası gözetimi altında bir dizi anlaşmayla Mayıs 2008 yılına kadar kesintisiz sürer.”
Uluslararası Finans Kapital güdümlü Neoliberal devletler, pazarların liberalizmin sömürü, rüşvet, talan ve istila mantığının gerektirdiği biçimde değerlendirilebilmesi ve korunabilmesi için egemen mali çevrelere pervasızca sınırsız güvenceler verirler, dahası son derece ahlaksız fırsat ve olanaklar sunarlar…
Malum mantığa göre mevcut pazar kavramının içine hemen her şey girer, girmelidir. Eğitim, sağlık, gıda, konut, sosyal güvenlik, tarım, hayvancılık, madencilik, turizm, ulaşım, yazılı ve görsel basın, haberleşme, toprak, su ve hava. Sınırsız, kuralsız, rahat ve yüzsüz oldukları için de ahlaksız, arsız ve doymazdırlar.
Liberalizme göre yeni liberal devlet, bu denli geniş ve denetlenmesi zor pazara tüm gücü ile “Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla”, “müsamahasız” müdahale etmeli ve özelleştirme programının kesintiye uğramaması için de ‘organize’ olmalıdır. Bu iradi müdahale çokuluslu sermayenin hemen her üretim ve hizmet alanına, yer altı ve yer üstü kaynaklarına, kısacası yaşamın tüm alanlarına nüfuz etmesidir.
Tam da burada, insanın kanını donduran, onuruna dokunan bir barbarlık, gizleyemedikleri, yaşamın gerçeği ile ters bir orantı vardır. Kamusal alan; akla gelen üretim, tüketim ve hizmet alanlarının halk için, halkın yararına fırsat ve olanakları daraldıkça, haramilerin de sömürü, soygun talan alanları artmakta, alabildiğine genişlemektedir.
Nüfuz alanının siyasi ve mali erkten yana büyümesi ve güçlenmesi için, başvurulan araç ve yöntemlerse; genellikle gözdağı, bilinç-bellek yanıltmaları, farklı yedekleme ve pasifikasyon taktikleri, özellikle de sokağın olmazsa olmazlardan basınçlı su, cop ve biber gazıdır.
Dış dinamikli, karmaşık, çarpık, kırılgan, vahşi yapılanmalarla harmanlanmış yeni sömürge ülkelerdeki serbest neoliberal modelin uygulanışında, baskı işkence, kontra faaliyetleri, faili meçhuller, göz altı kayıpları gibi vahşet fotoğraflarının sergilenmesinin yanında, at izinin it izine karıştığı Ergenekon ve Balyoz davası örneği kara mizah kareler de öne çıkar.
Gizli ya da açık, her türden faşizm pratiğinde demagoji, gözdağı, şiddet, toplumun yanıltılıp manipüle edilmesinde, sisteme yedeklenmesinde etkili silahlar olduğu gerçeğini açıklamaya çalışmıştık. Kasımpaşa” lı demagog, muhalif aydınların, sanatçıların, işçilerin, sendikacıların “ideolojik davrandığını” söyleyip, bu tehlikeli silahı halkı hedef tahtasına koyarak denerken, KİT’leri ve sosyal devleti yok etmekle, havayı, suyu, ormanı, madeni yabancı şirketlere peşkeş çekmekle bizzat kendisi ideolojik davranıyor, yani kapitalizmin yeni serbest piyasa ideolojisinin gereğini yapıyordu.
Halkın en temel gereksinimlerinden her alan hızla ticarileşmeli, piyasanın doymak bilmeyen iştahına sunulmalıydı. İnsanın en doğal haklarına parayla ulaşması demek, kapitalistlerin ve onların önünü açan seçilmişlerin semizlenmesi, özelleştirme -yani satış- komisyonlarından, ihale yolsuzluklarından gelen dolarları yabancı bankaların çelik kasalarına tıkıştırmaları demekti. Şimdilerde, Hüsnü Mübarek gibilerin milyar dolarlarla açıklanan servetlerinin internet kanalı ile ortalığa saçılması, buzdağının sadece görünen yüzü olsa gerek. Şimdi:
Teğet geçtiği söylenen sürekli ve genel bunalımın malum krizinden sonra, DİSK-AR Ücretler ve İstihdam 2010 Raporu’na göre, işçilerin, emekçilerin reel ücretleri bir yıl içinde % 8.24 oranında düşüyorsa, yani gün be gün yoksullaşıyorsak… T.C. Merkez Bankası’nın 2010 yılının ocak ayını ölçü alarak açıkladığı Ödemeler Dengesi Verileri’ne göre, ocak ayındaki yalan dolar açık vermesine neden olmuşsa…
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun 2010 Ocak ayı hareketli hesap verileri:
1-) 620 milyarlık mevduatın hemen hemen % 50’sinin, ülkemizin açgözlü milyonerlerinin hesaplarında tutulduğunu,
2-) Bu şaibeli
hesaplardaki mevduatın son yılda 70 milyar artış gösterdiğini,
3-) Milyoner
mudi sayısının yaklaşık dört bini bulduğunu gözlerimizin önüne seriyorsa… Son
olarak, bugüne dek intihar eden 4-C mağduru tekel işçisi sayısı, 12 Mart
2011 günü sınıf kardeşimiz, sevgili Alim APAYDIN ile birlikte altıya ulaşmışsa…
Elbette alın terine, gözyaşına, insan emeğine doymayan kahrolası talan sistemin, 2010 yılında 28 olan milyarder sayısı bu yıl 38 olacak. Elbette -yine bu sayı sayesindedir ki- Türkiye Ortadoğu ve Afrika ölçeğinde en fazla milyardere sahip ülke olarak birinci sırada yer alacaktır!
Bu işte bir ters orantı -siz terslik okuyun- olduğunu söylemiştik ya?!
Hasan Oğuz BİLGEN, Bornova, Mart 2011
Haber Tarihi: 26.03.2011
Haber
Editörü: Özgür Medya
Haber Kaynağı:
Özel. Yazar Hakları Telif Hakları Yasası’nca korunur.
++ Ozgur Medya
++ info@ozgurmedya.org. Sitede
yer alan yazılar yazarlarını bağlar. Site yönetimi yasal sorumlu
değildir. Telif Hakları Yasası'nca korunur.

