23 Ocak 2015 Cuma

SYRIZA: KOMŞUNUN TEK SEÇENEĞİ Mİ?

SYRIZA: KOMŞUNUN TEK SEÇENEĞİ Mİ ?




Yakın geçmişte Papandreu’ya görevinden ayrılmaktan başka bir seçenek bırakmayan siyaset dağının görünmeyen bölümünden gelen, kayda değer baskılama, komşuda önemli politik gelişmelere yol açacak olan gebeliğin ilk doğum sancıları gibiydi. Yukarıda, buzdağına atıfta bulunarak anlatılmak istenen belirleyici baskı erki, AB Komisyonu-Avrupa Merkez Bankası ve IMF müfettişlerinden oluşan kutsal ittifaktır. Özgün adı ile Troyka…

Komşuda, emekçi halka 2012 seçimlerine gelinceye kadar hoyratça dayatılan vahşi kemer sıkma ve yoksullaştırma uygulamaları, köleleştirmeyi meşrulaştırma çalışmaları söz konusu ittifakın dört yıl boyunca, Yunan devletine rekor düzeyde kredi musluklarının açılmasının, bankaların yüzlerce milyarlık batık kredi borçlarının silinmesinin bir sonucuydu. Ülkemizde dayatılan yeni liberal politikalardan da anlaşılacağı üzere, ağırlaşan ve risk arz eden sistemi yeniden canlandırma ve kurtarma operasyonları, krizin külfetlerinin Yunanistan emekçilerinin omuzlarına yıkmak için yapıldı.

Kutsal ittifak Troyka’nın Teknokrat Papademus’u başbakan yapmasının özünde, PASOK’u ve Yeni Demokrasi Partisi’ni dize getirmesi esprisi vardı. Bir başka deyişle, Troyka bir yandan ekonomiyi ve yatırımları yönetirken, bir yanda da siyaset arenasının sınırlarını ve derinliğini de (Tabi ki kendi çıkarları doğrultusunda) belirliyordu. Kuraldır. Isınan hava yükselir ve olayın doğası gereği kendi mecrasında bir hava akımı yaratır. Toplum biliminde de iktisat biliminde de etki tepki kuralının sonuçları sarsıcıdır ve dahi kaçınılmazdır.

Bu kaçınılmazlığın hayatın içindeki ‘eşyanın doğası’ olarak açıklanabilecek karşılığı, güvencesi ve geleceği olmayan koşullarda darlık ve yokluk içinde yaşayan, çalışan halkın, üzerlerine yıkılmaya çalışılan vergilere, borçlara, sefalet politikalarına karşı yaygın protestolar ve genel grevler olarak duruşudur. Troykanın acımasız yeni liberal politikalarını ısrarla sürdürmesinin doğal sonucu olarak yükselen emekçi muhalefetinin halkın değişik çalışan kesimlerini de içine alması, muhalif güçlerin değişik renklerini toplumun yeni ilerici dinamiklerine dönüştürmesi, komşuda yaşamı hızla 2012 Haziran seçimlerine getirdi.

2012 seçimleri, SYRIZA için, siyasal hedeflerini ve amaçlarını ifade etmek, hızla sefalete itilen çalışan kesimlerin yeni liberalizmin serbest piyasacı uygulamalarına layık olmadığını, başka bir Yunanistan’ın mümkün olduğunu düşüncesini duyurmak/tanıtmak noktasında bulunmaz bir fırsattı. Radikal Sol Birlik (SYRIZA) bunu yaptı. O gün için geçilen eşik, bir sonraki karmaşık ve zorlu mücadelenin henüz merdiven başıydı. Devlet borçlarını ödemeyecekleri, yapılan anlaşmaları tanımayacakları, ne var ki Avro’ dan da çıkmayacakları kırmızı çizgisinin politik olarak korunması gerekiyordu. Açılımı Radikal Sol Birlik olan SYRIZA’nın gelişmesi, tanınması ve öfkeli kalabalıklarla buluşması, bu siyasal ve iktisadi iklimde gerçekleşti. Halkın yükselen muhalefetinin içinden çıkan bu siyasal, kolektif birlik, IMF baskılamasını ve ikili anlaşmaları tanımadıklarını, acı reçetenin muhatabı olmadıklarını söyleyen, bir ifadeyle gökkuşağı, bir başka ifadeyle de şemsiye projesiydi.

Sokakları ısınan 2012 Haziranına yaklaşırken sermaye cephesinin tutumu:   Troyka, girilen seçim atmosferini kontrol etmekte kararlıydı. Mevcut sistemin kemer sıkma politikalarından bıkmış emekçi halkın umutlarının, beklentilerinin SYRIZA’nın seçim programı ile örtüşmesinin yarattığı olumlu havanın dağıtılması gerekiyordu. Baş vurulan yöntem, alışılmış biçimi ile tehdit ve göz dağı oldu:     “ Ola ki kazanırsanız, Avrupa Birliği’ni kaybetmiş olacaksınız. Avro’yu da unutacaksınız.” propagandası, hemen her platformda sıkça yapıldı. Tehdit ve şantaj tuttu; Yeni Demokrasi Partisi % 29,7 oranında bir oyla seçimin galibiydi. Ancak, PASOK’la yapılacak bir koalisyonla hükümet olabilecekti. Böylesi bir siyasal denge, Avrupa bağımlısı Yunanistan sermayesi için sorun oluşturmuyordu. Önemli olan, AB Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF üçlü birlikteliğine dayanan zenginler kulübü TROYKA’nın, daha fazla esnek, kuralsız ve güvencesiz çalışma, daha fazla sömürü, daha fazla yoksulluk programının sürdürülebilir olmasıydı.

2014’e gelindiğinde IMF ve Avrupa Merkez Bankası kredileri ile finanse edilmiş serbest piyasa ekonomisi -ücretler ve alım gücü- dibe vurmuş, kamuda daralma, işsizlik, yoksullaşma tavan yapmıştır. Komşudaki bu mali fırtına, Mayıs ayında SYRIZA’nın yelkenlerini şişirmesine yarar. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Sol Birlik, % 27 oy oranıyla, yani 3-4 puan gibi sınırlı bir farkla Yeni Demokrasi Partisi’nin önüne geçer.

15 Eylül 2014’te SYRIZA yayınladığı Selanik Manifestosu’nda, önceki görüşlerinden öz olarak pek farkı olmayan, içinde kaynakların nereden ve nasıl bulunacağını belirten oldukça detaylı bir mali program açıklar. Bu manifestoda göre SYRIZA, her şeyden önce gökkuşağı renklerini içeren şemsiye yapı olma özelliğini koruduğunu yinelerken, Yunanistan’ın Avro bölgesinden çıkmasından yana olmadıklarını en başında ifade etmelerinin yanı sıra “sosyal kalkınma” için sosyal yatırımların öncelikle hangi alanlara ve nasıl yapılacağını sorusuna doyurucu yanıtlar verir. Program, yer altı ve yer üstü kaynaklarının dış borç faizlerine akmasını önleyerek, eşit, adil ve akılcı biçimde, insan merkezli, emek eksenli uygulamalarla değerlendirileceğinin altını kalın çizgilerle çizer. Halktan yana, halk için programın önemli başlıklarına göz atarsak:

·         Ücretsiz elektrik hizmeti, gıda üretim ve tüketiminde destek tasarıları…  
·         İşsiz yurttaşlara ücretsiz ulaşım hakkı.
·         Sağlık alanında yaygın, eşit, adil ve ulaşılabilir bir hizmet.
·     Isınmak için gerekli enerjiye ulaşma kolaylıkları, bunun için halka ağır yük getiren özel vergilerin  kaldırılması.
·         Emeklilere yıl sonunda 13. Maaş.
·         Sosyal güvenlikte ve barınma hakkında insanla buluşan yenilikler…
·   Küçük ve orta boy işletmeleri desteklemek, borçların tahsili için düzene sokulması…
·    İkili anlaşmaların Memorandum’u (Dış Borçlanma) ile gasp edilen hakların işçi sınıfına tekrar  kazandırılması.
·         Özellikle mevcut asgari ücreti, herkes için eşit bir yaşam kalitesi sağlayacak bir düzeye getirilmesi.
·   Toplu iş sözleşmelerini emekten yana tekrar düzenleyecek üç yıl süreli sözleşmelerin geri getirilmesi.
·    Çalışma yaşamında güvensizliğe ve ahlaki çöküşe yol açan ayrımcı ve kötü yönetime, yolsuzluğa,  rüşvete ve kayırmacılığa son verilmesi. 
.   .   .

15 Eylül 2014 Selanik Manifestosu’nun satır aralarına girildiğinde, savunulanın ve yapılmak istenenin Yunanistan’ı Avro Bölgesi’nden çıkararak ‘hayatın doğal ve zorunlu akışının dışına çekmek olmadığı’, Yunanistan halkının kendi öz yurdunda AB’nin kiracısı konumunda değil, ‘ortak kullanılan bir evde beraber yaşamanın gerekliliğini’, hatta zorunluluğunu kanıtlamaya yönelik olduğu görülecektir. Prof.H.Kozanoğlu, “bedava elektrik, gıda sübvansiyonu, alış-veriş  kuponu, işsize ulaşım kartı.” için gerekli olan kaynakların nasıl yaratılacağının açıklanmasına karşın, manifestonun “sol Keynesyen bir program” içerdiği, buna dayanarak SYRIZA’nın asla “radikal sayılamayacağı” görüşündedir.

Korkut Boratav’ın yorumu farklı olmasa da, açıklayıcıdır:  SYRIZA, 2012 yılındaki ‘dış borçların ödenmeyeceği’ çizgisini terk etmiş, Avro’dan ayrılma seçeneğini yeğlememektedir. Öncelikli olarak, belli bir yapılandırma çerçevesinde, özellikle özel sektör borçları ödenecektir. Avro Bölgesi’nin devlet alacakları için ise “müzakere” başlatılacaktır. Bu esnekliğin yarattığı ılımlı havadan ve ağırlıklı olarak belirsizliğinden olsa gerek, bu politika, gökkuşağının sol kanadı, kimi sosyalist, akademisyen çevrelerce ve Komünist Parti tarafından teslimiyetçi, uzlaşmacı bir siyaset tarzı olarak değerlendirilmektedir.     
.   .   .

Her ne kadar adlarının başına ‘Radikal’ sözcüğünü koyup, “kurulu sistemi alt üst etmek için geldiklerini” her fırsatta söylüyor olsalar da, izleneceği doğrulanan politik çizgi, özellikle de ödeme programlarını tanıtmak ve taraftar bulmak amacıyla Avrupa’nın finans çevreleri ile kurulan ve sürdürülen ilişkiler, hedeflenen dengeler göz önüne alındığında tablo ortadadır:   
·     Her şey bir yana, siyaset biliminin uzmanlarınca “Radikal” bir kurama, aksiyona sahip olmadığı tanıtlanan SYRIZA, Marksist terminolojiye göre de devrimci bir örgütlenme değildir. Açıklaması: Devlet cihazının ve ilişkilerinin kırılıp, oradan kaldırılması gibi bir zorunun olmaması.  
·  Bu güne dek açıklanan ve kayıt altına alınan tüm politik tavırlarının ve eleştirilerinin egemen yapı Avrupa Birliği’nin varlığına karşı olmadığı, sadece onun plan, program, kurgu ve icraatlarına dönük olduğu söylenebilir.
    Halka kısa vadede soluk aldırabilecek bir dinamiği ve kararlılığı taşıdığı ifade edilebilir.   
· SYRIZA’nın, sınıfların, sömürünün, işten çıkarmaların, iş yeri, fabrika kapatmalarının, baskıcı, yasakçı, ayrımcı karakteristiğinin tek nedeni olan kapitalizmi hedeflemediği, üretim araçlarının özel mülkiyetini sorgulamadığı, ancak en temel hak ve özgürlükler üzerinden, an itibari ile -Yunanistan konjonktüründe- çözümün, adaletin ve umudun temsilcisi olduğu da bir gerçek.
.   .   .

25 Ocak 2015 Yunanistan seçimleri, yakın zamanda ülke emekçilerinin Avrupa ve Yunanistan sermayedarlarının vahşi neo-liberal uygulamalarına, dayattığı iş yerlerinde uzun çalışmalara, sokaklarında zorbalığa karşı, Atina ve diğer metropolleri yangın yerlerine çevirdiği genel grev ve büyük kitlesel direnişlerin anlamlı bir finali ya da rövanşı gibi…  Komşudaki sermayenin ve medya baronlarının fincancı katırlarını ürkütmesi anlamında, SYRIZA’nın Mora yarımadası semalarında dolanan 21. yüzyılın hayaleti olması ironisi, işin epeyce eğlenceli yanı doğrusu… Öyle ya, Latin Amerika’da kanıtlanan, faşistlerin uykusunu kaçırtan devrimci performans, ya Avrupa’da da gösterilir, Portekiz’deki ‘Sol Birlik’, İspanya’daki ‘Pademos’, ardı sıra diğerleri, domino taşları gibi hareketleniverirse…

Böyle bakıldığında, Yunanistan emekçi sınıflarının, tüm çalışanlarının, 25 Ocak seçimlerinde ciddi anlamda bir demokrasi, adalet ve insan hakları sınavı vereceği çok açık. Başka deyişle, parlamentoda, başta ekonomi ve yaşamın diğer alanlarında egemenliklerini korumak, Avro Bölgesi’nin uzun vadeli çıkarlarını ülkede pekiştirmek telaşında olan sermayenin, emekçilerin SYRIZA rüzgarı ile seçmen sandıklarını sallayabileceğinden de korktuğu gün gibi ortada.

Sınıf mücadelelerinin tarihinin emeği gönendiren zaferleri ve düş kırıklığı yaratan yenilgileri dikkate alındığında, komşudaki emek dostlarının zorlu sınavı, emperyalistlerin ve işbirlikçileri lehine sonuçlanabileceği başka bir gerçeklik… Bu da, sol sosyalist güçlerin sosyal demokrasi çıkmazının karamsarlık balçığında güç ve moral yitirmemesi, sonrası için devrim ve sosyalizm perspektifine daha güçlü sarılması, uzun sözün kısası, Yunanistan’daki sınıf kavgasının çok uzun vadede artısı olarak kabul edilebilir.

Hasan Oğuz Bilgen, 22 Ocak 2015, Aliağa     

   

16 Ocak 2015 Cuma

BİTTİ, BİTTİ, BİTMEDİ...

BİTTİ, BİTTİ, BİTMEDİ
Yükleniyor: 48887/48887 bayt yüklendi.


"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime,
  Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime..."




Şimdilerde neo-liberalizmin dünyaya bakış ve ele alış yöntemi olarak baş tacı yaptığı post modernizmin, işine gelen konunun ya da olayın içini boşaltıp manipüle etmek, canını sıkanı, huzurunu kaçıranı ise yok sayması, yok etmesi, Zati Sungur ustanın kemiklerini sızlatacak cinsten… Politikanın en uzağında olan birisinin dahi anlayabileceği üzere, Cherokee örneği ilginçtir. Beyaz adam, zengin ve bereketli topraklarından sürerek canlarına ot tıkadığı, yok ettiği, doğaya ve insana ancak bir karınca kadar zararı olan Cherokee yerlisininin varlığını, tarihini yok hükmünde kabul ederken, onun adını -güç ve dayanıklılık timsali olarak- 4x4 Jeep’lerine vermekten zerre kadar utanmaz.

Uzak topraklardaki Kızılderili dostlarımızın hüzünlü öyküsünden, yakın coğrafyamızın uzak ve yakın zamanında yaşananlara gelindiğinde de bu gerçek değişmez. Öne çıkmış isimler ya da olaylar, yaratılmış değerler, resmi ideolojinin müsamere sahnesinde, altlarında yatan gerçeği asla günışığına çıkarmayan, açıklanmayan durumların yinelenmesi gibi fasit daireler olarak döner dururlar.

Bol parfümlü Lions gecelerinde ağlak yüzlerin gözpınarlarını harekete geçiren ünlü Sarı Gelin türküsünün, aslının “Sari Gyaln” olduğu, soyuna sopuna kibrit suyu, ocağına incir ağacı reva görülmüş bir çilekeş halkın kültüründen geldiği gerçeği bu çözümsüz dairelerden birisidir. Ya “Dersim Dört Dağ İçinde" türküsü!?.. Olasılıktır, Ahmet Kaya'nın linç edildiği Magazin Gazetecileri Gecesi’ndeki kılıç kalkan, çatal bıçak meraklılarını bile duygulandırıp terennüm ettirebilir! Dersim’in kaç dağ içinde olduğunun, sözlerinin ve ezgisinin tarihin hangi karanlık, soğuk, vefasız kesitinden damlayıp geldiğinin önemi yoktur!

Toto Karaca eşsiz bir "Türk" tiyatrocudur; Nubar Terziyan ünlü bir “Türk” sinema sanatçısı… Hepsi budur, burada durulmalıdır. Bu emekçilerin etnik kimliklerinden hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir biçimde söz edilmez. İnsanların ait oldukların sosyal doku, dinsel ve inançsal kimlikleri, geldikleri yerler, geçmişleri, yaşadıkları her daim bir sır, bir ayıp gibi saklanmaya, perde arkasında tutulmaya çalışılmıştır. Maazallah farklı toplumsal köklerden, kültürlerden, etnik kimliklerden konuşmak insanı vatan hainliğine kadar götürebilir. Bu anımsadığımız sanatçı adları insanın aklına ilk gelenlerdendir. 

Bir de, bizim el yordamı terazi becerisi çıraklığından gelen, mimarlık yeteneği uzak diyarlara ulaşmış yapı ustamız var ki, anmamak haksızlık olur. Sinan, ustaları ve ameleleri işlerini yapmışlar, övünmek Osmanlı’ya kalmıştır. Mimar Sinan, Anadolu’nun kültürünü eşsiz yapıtlarla yıllarca yaşatan Ermeni mimarlardandır. Ne var ki, Sinan’ın Kayseri’li bir Ermeni olduğunu söylemek, pehlivan tefrikalarıyla büyüyüp, Battal Gazi, Malkoçoğlu destanları ile yetişmiş bir yurttaşa “affedersiniz” ya da “estağfurullah” çektirir.

Sonuçta yüzleşme cesareti gösterilemeyen ve halının altında saklanmaya çalışılan bir konuda, siz ne derseniz deyin, söz konusu kişi tarih kitabının okuma bölümünde geçiştirilen “Yüz Türk Büyüğü”nün ötesinde bir anlam ve önem taşımayacaktır.

Denilebilir ki toplumda kabul görmüş, evrensel değerlerde bir sanatçının etnisitesinden söz etmek neyi değiştirir ya da neyi kanıtlar? Elbette hiçbir şeyi… Ancak insanların ait oldukları, alışkanlıklarını, geleneklerini, dillerini, inançlarını taşıdıkları toplumlar, bizzat mevcut devletin baskın gücü tarafından itilmiş sürülmüş, soyulmuş sövülmüş, topluca ya da lokal anlamda yok edilmeye çalışılmışsa önemlidir elbette.  

Tarih ve toplum biliminin kayıtlardaki verileri kanıtlayacaktır ki, Tanzimat döneminde kısmen ya da temsili anlamda elde ettiği eşit ve adil yurttaşlık hakkını, sonradan İttihat ve Terakki’nin devletçi ve statükocu anlayışının denetim ve kontrolüne teslim edecek olan Ermenilerin, bu topraklardaki varlığı, tarihin epeyce derinliklerinden, yerkürenin M.Ö 6 ’ncı Yüzyıl kesitinden gelmektedir. Köklerini tarihin işte bu kesitinden alarak, sarsıcı bir sarmal içinde Cumhuriyet dönemine getiren usta yazar Vedat Türkali -farklı kimliklerin barış içinde bir arada yaşaması, eşit, adil ve güven dolu bir geleceği kurabilmek adına- iki yüz sayfayı bulan bir çalışmayla yıllarca sığ sularda, kirli, paslı söylemlerle körüklenen düşmanlığın ve ayrımcılığın insanlara ne bedeller ödettirdiğini göstermiştir.

Güçlü bir roman kurgusu içinde kısa, öz ve sade anlatımla önümüze dikilen olayların tarihsel verilerle desteklenmesi, kitaba yadsınamayacak türden belge niteliği de kazandırmaktadır.

Vedat Türkali, son yapıtı “Bitti, Bitti, Bitmedi” adlı romanında, üzerinde büyüyüp ekmeğini yedikleri Anadolu topraklarına “anayurdum” demeyi içine sindirmiş Ermenilerin hala yüz yüze gelemediğimiz, yazmaktan çekinilen, boğazımıza düğümlenen hüzünlü özgeçmişinden söz ediyor cesurca… An itibari ile, roman salt -yalın anlatım tekniği gibi- yazınsal değeriyle değil, ağırlıklı olarak siyasal ve toplumsal geçmişimize mercek tutup bizi kendimizle, birbirimizle yüzleşmemize, tekrar tanışmamıza neden olduğu, söylenemeyenleri söylediği, yok sayılanı, unutturulmaya çalışılanı anımsattığı için kayda değer olsa gerek. Vedat Türkali, resmi ideolojinin en süslü hikayesi, ikiyüzlü teranesi olan “Farklılıklarımız zenginliğimizdir” nakaratının içini gerektiği gibi doldurmuş, gözlerimizin önüne çok dilli, çok dinli, çok kimlikli ve çok kültürlü bir eser getirip bırakmıştır.

Hem de “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette, hizmetçi ve köle olma hakkından başka hiç bir haklarının olmadığı…”  kelamını buyuran dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’u, adını havaalanına gururla verdiğimiz Dersim fatihi, Türk kuşu pilotu Sabiha Gökçen bombardımancısını konuşturup, devlet kayıtlarını yalanlayan samimi itiraflarına yer vererek… 

           Kitapta daha neler yok ki:
  • 1914 yılının haziran ayında Talat, Enver ve Cemal Paşa’lara suikast yapılacağı asılsız ihbarı ile Sosyalist Hınçak Partisi’nin 120 üyesinin tutuklanması, Ermeni katliamının  ilk sinyalleridir. 15 Haziran 1915’te derdest edilen sosyalistlerden, aralarında Paramaz adlı doğal önderin de bulunduğu 21 güzel insan idam edilir. İdamların tek canlı tanığı Kalust Boğosyan’ın yazılarında Paramaz’ın üzerine çıktığı sehpayı tekmelemeden önce “Yaşasın Sosyalizm” diye bağırdığını belgeler.
  • 1915 yılının başlarında bırakalım yazar çizer, aydın, gazeteci, hukukçu tutuklamalarını, milletvekili Krikor Zohrab alıkoyulanlar arasındadır. Onun felaketi, İstiklal Caddesi Cercle d’Orient Kulübü’ndeki akşam yemeği sonrasında, Talat Paşa’nın yanağına kondurduğu ölüm öpücüğü ile birlikte gelir. Zohrab ve oradakiler çok şaşırmıştır...  
  • “ Bu ne iltifat ” diye sorar. Paşa “ İçimden geldi ” der. Birkaç gün sonra, Urfa yolu üzerinde Erzurum milletvekili Vartkes beyle birlikte başları parçalanmış biçimde bulunur... Ölüm öpücüğünden sonra verilen yargısız infaz talimatını yerine getiren, İttihat tetikçisi Çerkez Ahmet’tir. Bizzat İttihatçı Talat’ın keyfiyetiyle, bir milyona yakın Ermeni’nin kırıldığı Deyr-Zor" da Suriye çöllerindeki kıyımdan kurtulan ve yaşadıklarından, gördüklerinden akıl sağlığını yitiren, karşısına çıkan ağaçları üzerine gelen askerler olarak gören, besteci, müzikolog ve orkestra şefi Rahip Gomidas’tır.
  •  915’te Anadolu’nun dört bir yanından devlet talimatı ile sürülenlerin ortak yönü Deyr-Zor çölleridir. Kimi kafileler eksile eksile de olsa Suriye içlerine varırlar. Ne var ki, kimileri onlar kadar şanslı değillerdir; hastalar, yaşlılar ve çocuklar hiç ulaşamazlar… Golgotha yolunda, Kürtlerden oluşma Hamidiye Alayları’nca öbek öbek öldürülüp, yol boylarınca bırakılırlar. Kimilerini doğa kıyar; açlıktan, susuzluktan ve hastalıklardan ölürler.   
  •  Abdülhamid’in 1864’de ve 1866’da toplam iki yüz bin Ermeni’yi Urfa’dan kırsal alana çıkarıp kıydırtması... Bölge Kilise kayıtları, kıyıma uğrayan insan sayısının üç yüz bin olduğunu belgeliyor. Adı geçen katliamla ilgili, Abdülhamid’e muhalif olan, ne var ki İttihatçı da olmayan Tevfik Fikret’in, Talat Paşa’nın uzattığı elini “ Ben bu kanlı elleri sıkmam…” diyerek geri çevirmesi “Yüz Türk Büyüğü” masalının büyüsünü bozan cesur çıkışlardandır.
  •  Hozat’ın Ergen Köyü -yeni adı Geçimli- Kayışoğlu Yarması…Orada sıkıştırılan ahaliyi öldürmeye kurşun yetmeyeceği anlaşılınca, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın bellerinden birbirlerine bağlanarak, uçuruma zorlanırlar… Görgü tanığı, aynı köyden Kamer Ağa, canhıraş hengamede, küçük bir kız çocuğunun annesinden ayrılmamak için eteklerine yapışmasını, bırakmamasını; onun da diğerleri ile birlikte, salkım saçak yardan aşağı uçtuğunu anlatır.
  • “ Musa Dağ’da Kırk Gün” Türkçe çevirisi yoktur ve Franz Werfel tarafından Fransızca yazılmıştır. Sözcüğün gerçek anlamıyla insan sefaletini, bir halkın yok oluşunu, yok edilişini anlatan bir eserdir. 1933’te yayınlanır, yankısı güçlü olur. Yahudi Gettolarında da okunmaya başlanınca, bunun salt Ermenilerle ilgili olmadığı, savaş tamtamları ile Avrupa’da yaklaşmakta olan Yahudi soykırımının müjdecisi olduğu yayılır. Bu tarihsel öngörü, Goebbels’in yasaklama kararıyla karartılmış olacaktır. Kitabın başına gelenler bile çarpıcı bir ironi, Yahudi halkının başına geleceklerin habercisi gibidir.
  • " Musa Dağ’da Kırk Gün”den Vedat Türkali’nin aktardığı ilginç ayrıntıda, tüm halkların barış içinde yaşama hakkı olan bu topraklarda yıllarca hamaset nutuklarıyla insanları birbirine düşman eden siyasetçilere Tarih Babanın parmak sallaması gizlidir: İstanbul hükümetini tehcir kararından döndürmek isteyen, insan dostu Alman Papaz Johannes Lepsius, Enver Paşa’yı ikna etmeye çalışır. Somut tarihsel bir veri olarak tarihe geçen o talihsiz görüşmedeki Paşa’nın sözleri, bu güne kadar yapılan tüm polemiklerin, öne sürülen tezlerin pabucunu dama atmaya yeterlidir: 
  • "Ekselans” der Johannes, “Kurmak istediğiniz imparatorluğun temelinde Ermeni halkının cesedi olacak… Bu hayır getirir mi? ”  Paşa’nın yanıtı epeyce serttir:  “İnsanla veba mikrobu arasında barış olmaz.”  Johannes da sözünü esirgemez; ancak onun bu cesareti görüşmenin de sonunu getirecektir:  “ Demek ki siz, harbi Ermeni milletini tamamen yok etmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz? ”

.   .   .

Canımızı sıkan, olasılıktır belki tadımızı bile kaçırmış, hatta yorgun bir akşamın sakin vaktinde “asaplarımızı” bozmuş olabilecek olan, yukarıdaki “iç karartan” bunca ayrıntıdan sonra, bir sanat eserinin öyküsünden söz etmek iyi gelebilir.

Kemani Sarkis Efendi, uzunca bir aradan sonra o nahoş öpücüğün atıldığı İstiklal Caddesi'ndeki Cercle d’Orient Kulübü’nde demlenmektedir. Şatafatlı salonun pahalı masalarından birinde son kadehini yuvarladıktan sonra, günlerdir beklediği ilham perisi de kemanının tellerine konuverir. Vuslat anıdır… Üstat Sarkis Efendi, Vedat Hocanın kitabında anlattıkları ile haşa, uzaktan yakından ilgisi ve bağlantısı olmayan (!) “ Kimseye etmem şikayet; ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime ” şarkısını besteler.
.   .   .

1915’in, bir halkın dağların kuytuluklarında, yol boylarınca salkım saçak kırılmasının üzerinden yüz yıl geçmesine karşın, bizim hala, çoktan kabullenilmesi gereken bir sosyal travmayı kanıtlamaya çalışıyor olmamızı, derin bir hüzün, çokça şaşkınlık hali içinde izleyen bir Sarkis Efendiyi gözlerimizin önüne getirebilsek bile, onun 2015 ikliminde nasıl bir beste yapabileceğini düşlemek zor.


Hasan Oğuz Bilgen, 15 Ocak 2015, Çaltıdere-Aliağa. 

3 Ocak 2015 Cumartesi

"İKON FOTOĞRAF'ININ ya da KÜBA DEVRİM'İNİN 50. ZAFER YILININ ANISINA


"İKON FOTOĞRAF"ININ ya da KÜBA DEVRİM'İNİN 50. ZAFER YILININ ANISINA

Bu yazı, Küba Sosyalizminin bilimsel öğretilerine ve evrensel değerlerine sahip çıkılarak, devrimi ve sosyalizmi yaşatan Küba’nın emekçi halkına, Moncada Kışlası'nda, Domuzlar Körfezi'nde ve sonrasında düşen öncü gerillaların, tüm isimsiz kahramanların devrimci anılarına ithaf edilmiştir.

*   *   *-
Ne zaman vitrinlerde, sokak başlarındaki seyyar satıcıların tezgahlarında, kalabalık kitap fuarlarının stantlarında ticari kaygılarla basılıp, özellikle gençlerin devrimci heyecanlarına bolca slogan edebiyatı sosu ile servis edilmiş, hafızalarımıza kazınmış, bildik bir kumandan Ernesto Ché Guevara posteri ya da rozeti görsem babamın:

“Gazetede daha ilk gördüğümde etkilendiğim ve gözlerimi alamadığım, başında beresi, dalgalı uzun saçlı siyah beyaz fotoğrafın ilerleyen yıllarda dünyaya bakışıma yeni ufuklar kazandıracağını, belleğime ve vicdanıma yerleşip siyasal kimliğime yön vereceğini, o toy ve o yeniyetme günlerimde elbette bilemezdim.” deyişini anımsarım. 

 "Kumandan Che", "Gerilla", "Devrim" , "Sosyalizm" sözcüklerinin tahmin edebileceğimden çok fazla derinlikte anlamlar, gerçekler ve ait olduğu toprakların emekçi halklarının ve ezilenlerinin çarpıcı, yakıcı öykülerini içerdiğini anlamaktan uzak, İzmir’in körfez martılarının kanatlarında düşten düşe uçtuğum, meltem sarhoşu başımın üzerinde delikanlı rüzgarların estiği İzmir-Karşıyaka Gazi Lisesi günlerimdeydim. 

Hangi sıkıntılı, çekilmez günlerimden birinde, hangi ergen sorunumun sıkıştırdığı zorunlu baba kız konuşmasında geçmişti bu konuşma? Hep öyle olurdu. Bir anda kitabın orta yerinden konuşuverirdi. Sözünü ettiği konudan yaşamıma ve geleceğime ilişkin mutlaka bir ders ve bir sonuç çıkarırdı. Benim sıkıldığımı anladığında da gereksiz konuşmadığını söyler; sözcük aralarında benim de konuşmamı, görüşlerimi, duygularımı anlatmamı ima ederken gözlerimin ta içine bakar, benden yanıt beklerdi. 

Ergen başımda dolanan, yakın zamanda da durulacağı pek benzemeyen, her ne yaparsam yapayım söz geçiremediğim, zapt edilemeyen delifişek fırtınaların etkisiyle olsa gerek, onun konuşmalarını çoğu kez dinlemez; bunu belli ettiğimi anladığımda da dinliyormuş gibi yapardım. Hoş, dinlemeye çabalasam da neler anlattığını ve de neyi açıklamaya çalıştığını anlayamazdım ki zaten. O gün, sürekli okuduğu gazetede çıkan fotoğrafın öyküsüne ilişkin konuşmasında da öyle olmuştu. O fotoğraf dikkatini çeker çekmez oradaki bakışlara takıldığını, altında geçen kısa habere anlam yüklemeye çalıştığını, sonrasında, ilerleyen günlerde insana, olaylara, yaşama bakışının nasıl değiştiğini, en önemlisi de bunu yıllar sonra ilk kez bana anlattığını, yerlere bir türlü inemediğim ve adımlarıma söz geçiremediğim tozpembe günlerimde nasıl bilebilirdim.

Neyse ki, kendi ayaklarımla yere basmanın tadını, bunun ne demek olduğunu anladığım üniversiteyi bitirdiğim yıl, duvarlarına sinmiş öğrenci kokusunu ve sefaletini silip atamadığım evimde, malum fotoğrafa ilişkin anlattıklarını kendi yorumumla birlikte yazıya dökmeye karar vermiştim. Babamın uzun yıllar en yakın çevresine bile anlatmadığı ve yanlız benimle paylaştığı “Ché ile tanışma” duygularını dillendirme olanağını yakaladığım bu deneme metni, türlü yazınsal kaygılardan uzak, ne ki hata yaparım endişesinden olsa gerek yazıp yazmama konusunda üzerinde gereğinden fazla düşündüğüm bir yazıydı. 

Büyükbabamın açık kumral bir tene ve saç tellerine, yeşil gözbebeklerine sahip, Köy Enstitülü emekli bir öğretmen olarak tanıma fırsatım olduğundan, babamın da o değerli insana, yapısal duyarlılık, incelik, duygusallık, ten ve göz rengi yönlerinden ne kadar çok benzediğini çok, pek çok düşünmüşümdür.


Ergen başımda dolanan, yakın zamanda durulacağa pek benzemeyen, ne yapsam söz geçiremediğim zapt edilemeyen delifişek fırtınaların etkisiyle olsa gerek, konuşmalarını çoğu kez dinlemez; dinlemezliğimi belli ettiğimi anladığımda da dinliyormuş gibi yapardım.  Hoş, dinlemeye çabalasam da neler anlattığını, neyi açıklamaya çalıştığını anlayamazdım zaten. İşte o gün de, sürekli okuduğu gazetede çıkan fotoğrafın öyküsüne ilişkin konuşmasında da öyle olmuştu…

Fotoğraf dikkatini çeker çekmez oradaki bakışlara takıldığını, duruşuna anlam yüklemeye çalıştığını belirttiği o insanın öyküsü birlikte yaşantısının, insana, olaylara, yaşama bakışının nasıl değiştiğini, en önemlisi de bunu yıllar sonra ilk kez bana anlattığını, bulutlardan inemediğim, adımlarıma söz geçiremediğim günlerimde nasıl bilebilirdim?!

Açık kumral saç tellerine, yeşil gözlere sahip, Köy Enstitü’ lü emekli bir öğretmen olan büyükbabamı tanımış olduğumdan, babamın da o değerli insana duyarlılık, duygusallık ve göz rengi yönlerinden nasıl da benzediğini çok düşünmüşümdür. Bu nedenle olsa gerek, yaşanmış olayı yazmaya başlamadan önce, Köy Enstitü’ lü bir babanın oğlu olmanın nasıl bir şey olduğu, olabileceği konusunda uzunca bir süre kafa yorduğumu anımsıyorum.
Bu yüzden “Sarışın oğlan çocuğu” diye başlayan metnin ilk dizelerinde, babamdan öte büyükbabamın bilgeliğini, kişiliğini, birikimlerini, çalıştığı köylerde insanlar ve öğrencileri için yaptıklarını anmış olduğumu itiraf etmekten gurur duyuyorum. 

“Sarışın oğlan çocuğunun ilkokul son sınıfı okuduğu yıl, yaşının nedeniyle henüz varlığından, yaşadığı toplumsal ve siyasal gelişmelerinden habersiz olduğu uzak, denizaşırı bir ülkede, trajik olduğu kadar dikkat çekici, CİA örgütlü ve Pentagon destekli, bilinçli/ planlı bir cinayet, yargısız infaz gerçekleşmişti. Tipik öğrenci savrukluğundan olmalı. Zaman içinde yitirilmiş deneme yazısının kurşun kalemle teksir kağıtlarına yazılmış sayfaları, aşağıdaki paragraflardaki gibi, aynı anlatımlarla sürüyordu:

“Gazetelerin belki üçüncü, belki de dördüncü sayfalarında sıradan ve basit “asayiş” haberi, dağa çıkan eşkıyaya ilişkin gayrı meşru bir vukuatmışçasına yansıtılan olay, "Devlete baş kaldırmış bir asinin hazin sonu" olarak geçiştirilmeye çalışılmıştı. 

“Bu olaydan ve konunun özünde yatan gerçekten habersiz yaşadığı, aradan geçen üç ders yılının sonunda, ortaokulun son sınıfını okuduğu günlerden birinde, satılmak ya da kese kağıdı yapılmak üzere ayrılmış gazetelerin sayfalarını karıştırır.

Babasının kaçırmadan, düzenli olarak okuduğu, kamuoyunda “iflah olmaz”, “aşırı” (öyle duyardı) solculuğu ile tanınan Akşam ve Cumhuriyet gazeteleriydi bunlar.   İşte o gazetelerden birinde, ısrarla unutturulmaya çalışılan Kontra cinayetinin yıldönümü nedeniyle, diğerlerinden çok farklı olarak ciddi ve gerçekçi bir haber yapmıştı. Haberin ayrıntılarının, ondan üç yıl önceki magazin gazetelerinde yapılan kara propaganda ve pespaye çarpıtmayla bir ilgisi yoktu.

“Dünyayı ve olayları kavramaktan, olup biteni algılamaktan uzak çocuk belleğini, ergenlik hezeyanlarını epeyce geride bırakmasına karşın, okudukları karşısında aklı haberin satır aralarına takılı kaldı. Şimdi ise belleğinin kıvrımlarında donup kalmış olan olanca gizemi, anlamlı suskunluğu ile portre bir resim vardı. Yüzünde belirgin ve kararlı çizgiler, kendisini Latin esintilerine teslim etmiş, uzamış saçlarını toplayan basit beresi… Berenin tam önüne, tertemiz, dimdik alnının ortasına gelecek biçimde yerleştirilmiş, gösterişsiz bir yıldız… Birçok kişinin gözünden kaçma olasılığı olan resmin, insanın adalet duygusuna dokunan canlılığı, adil, özgür ve insanlık değerlerinin korunduğu bir dünyayı görmek isteyen, dikkatli bir çift gözden kaçmayacak ayrıntılardandı.

Haberin hemen altında, “…üç yıl geçti.” diye yazıyordu. “Yaralı olarak tutulduğu köy okulunda, yargı önüne çıkarılmadan kurşunlanan gerilla önderi, bölge halkının, ezilen/ sömürülen Latin halklarının yüreğinde çoktan bir “aziz” olarak hak ettiği yeri bularak ölümsüzleşti, efsaneleşti.

“Aslında efsane çok önceden, onca yoksulların hak ettiği sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya uğruna, aynı davanın gönüllüsü yoldaşlarıyla silaha sarılıp baş kaldırmasıyla başlamıştı. Kontra cellatları onu kurşuna dizmekle, hiç ayırtında olmayarak, bir daha yıkılmayacak, düşlerinin ideallerinin peşi sıra gidilecek bir ikon yaratmıştı.

 “Ne karşı çıkılacak, isyan edilecek bir cinayet, nasıl da haksız bir sondu. O, ne ölüm haliyle anıtlaşma, sonsuzlaşmaydı öyle. İlk bakışta yakalanamayan derinliği, öyküsü, fotoğrafın bir yerlerine gizlenmiş gibiydi.

“Dağınık, dalgalı saçlı genç adam, başını usulca ama mağrur, belirsiz bir devimimle yukarı kaldırmış, hafifçe yana dönük, uzaklara, belki de uğruna canını verdiği halkın eşit düzen olarak özetlenebilecek, Küba Devrimi ile kavuştuğu geleceğine, eşit ve adil bir düzenle özetlenebilecek parlayan güneşine bakmakta idi. Delen geçen ve kendinden emin bir bakıştı bu. Düşünceliydi.

“Düşünceli olduğu kadar, kendilerinin, itiraz ettiği düzenden daha güçlü oldukları savıyla, emperyalist haydutları karşılaşmaya, hesaplaşmaya çağırır bir hali vardı. Yana doğru, uzaklara yönelmiş bu bakış olasılıktır ki, bereli başın anlık bir devinimi ile oluşmuş ve tam da o an, objektife yakalanmıştı. Bir anlık, uçucu, yitip gitmeye, bir o kadar da, belgelenmeye, ölümsüzleştirilmeye hazır o bakış, emektar makinesinin deklanşörüne tam zamanında basan, usta sanatçının yeteneği ve refleksi ile sonsuza dek hayat bulmuştu.

“Kapanmış, çizgi haline gelmiş dudaklarının suskunluğu, kişinin kendisinden, inandıklarından, uğruna ölümü pahasına uğraş verdiği değerlerden emin, durgun akan nehirlerce rahat görünümü ile tam bir uygunluk içinde... Hani bir aralanansalar, artık sonsuza dek mühürlenmiş o dudaklardan, ipliği pazara çıkmamış kaç eli, dili ve  cüzdanı kanlı haraminin foyası ortalık yere saçılacak, kaç dolar, kaç petrol çılgını, kaç tekel karı yamyamı payına düşeni alacaktı. 

"Mütevazı, tek bir yıldız basit/ iddiasız beresinin önüne, onurla dik tuttuğu tertemiz alnının ortasına gelecek biçimde yerleştirilmişti.

“Kafasını ne kadar yorduysa da, doktorluk mesleği, hatta Küba’daki bakanlık görevi ile yaşamının sonrasını kayda değer bir sorun yaşamadan sürdürebilecekken, komşu bir ülkenin halkının yardımına koşup, emperyalizmin ölüm makinesi karşısında, gönül rahatlığı ile küçük bir gerilla müfrezesi ile durmasına bir anlam yükleyemedi. Adını koyamadığı bir rahatsızlık içini acıttı, vicdanını rahatsız etti. Böylesi bir zorbalığın dayattığı adaletsiz ve zamansız ölüme “Hoş geldin, sefa geldin…” denebilir miydi?  Yaşamın sonunu getiren böylesi hak edilmeyen bir ölümü, ancak vicdanı ve cüzdanı arasına sıkışmamış, insani değerler taşıyan birisinin cesaretle karşılayabileceğini düşündü. Ürperdi. Etkilendi.

“Yaşadığı küçük kentin aşırı tutuculuğunun, gerici çevre baskısının etkisiyle yaşanan o günlerde kabul görmeyen, dahası düşmanca karşılanan toplumcu, ilerici/ yenilikçi düşüncelerinin heyecanlarını, coşkularını gizliyordu etrafından. Aydınlanmasının ve ufkunun açılmasının önünde engel olarak gördüğü birileri tarafından ayıplanmaktan ötelenmekten, olur da okul disiplin kurulunca sorgulanıp fişlenmekten çekinerek yapıyordu bunu… Akranları okulun servi boylu, çıtkırıldım, güzel kızlarının peşinde komik durumlara düşüp, sıska bedenleriyle çekişmeli okul maçlarında dermansız kalırken, o ise, Latin yanığı yüzün başkaldıran, karizmatik, özgür ve asi havasından kendisini alamıyordu.

*   *   *-

                                           Zamanın kavak yellerinin peşi sıra gittiği günlerdir…

Resim dersinde üstlendiği ödevin konusu olabilecek olayı, hiç beklemediği bir günde babasının düzenli olarak okuduğu günlük gazetede bulmuştu. Not derdiyle sıkıldığı o günlerde, önerilenlerin, arkadaşlarının sıkça başvurduğu birçok yöntem arasından ağaç baskı uygulamasında karar kılmıştı. Ancak karışık kafasında henüz, işte budur diyebileceği bir konu yoktu. Yaşadığı kavak yelleri günlerine karşın, seçeceği konu kafasında yeni yeni biçimlenen farklı düşüncelerle örtüşecek bir konu olmalıydı. Bu titizlikle günlerdir araştırıyordu. Sonunda olmuştu; aradığı konu babasının atmaya kıyamadığı gazetelerin birinde saklanmıştı.

Ağaç baskının kalın resim kağıdı üzerinde, matbaa mürekkebinin koyu siyah tonuyla uygulanması, ders öğretmeni tarafından pek çok beğenilmiş, okulun hemen girişinde ödüllendirilmiş resimlerin sergilendiği resim panosuna asılması uygun görülmüştü. Bu başarılı çalışmadan, resim öğretmeninin de koltukları kabarmıştı.

Zayıf, uzun boylu, ince narin parmaklı, eğitimciliği ve yağlı boya çalışmaları ile okulun öğrencilerini etkileyen, genç resim öğretmeninin edebiyatçı kimliği daha ortaya çıkmamıştı. İlerleyen yıllarda, Ağda Zamanı adlı öykü kitabı ile, edebiyat dünyasında yetenekli bir yazar olabileceğini göstermiş oluyordu. Maraş kentimiz kahramandı da, henüz kanlı Maraş olmamıştı…O da, bu yüzden “Kıran Resimleri” kitabını henüz vicdanlarımıza çarpmamış, var olmamızın nedenlerinden insanlık değerlerimizle yüzleşmemizi sağlamamıştı.

Fiziksel görünümüyle ince ve kırılgan bir yapıdaydı; becerilerine ve eğitimciliğine diyecek yoktu. Kendine özgü bir duruşu, bakışı, kendince sanatçı bir ağırlığı vardı. Yapılan yağlı boya, sulu boya resimlere, türlü el işlerine not verirken oldukça ciddi yüz ifadesi vardı. Yeniyetme yaşlarda olan öğrencilerinin yeteneklerini yaratıcılık ve üretkenlik yönünde geliştirmek için, çalışmalarımızı yapıcı bir titizlikle eleştirirdi. Ama, yapılanlara verdiği not/ numara konusunda da cimri değildi. Sonuç kötü de olsa, emek verileni, üretileni över,  istediği gibi olmamış olsa da, çalışmaya değer verdiğini özellikle belli eder, öğrencisini onurlandırırdı. Sınıfın utangaç ve sarışın öğrencisi, İnci öğretmeninden daha ders yılının başında etkilenmişti.

Sonraları, ayaklarının yere daha sağlam bastığı yıllarda, bu genç, alımlı öğretmeni düşünmek, gözünün önüne getirmek istediğinde, onu, zayıf bileklerindeki çarpıcı, canlı renklerdeki kalın ağaç bilezikleri ve ince narin parmaklarına taktığı, elbette yine kendisinin yaptığı olan abartılı ama gösterişli yüzükleri ile anımsayacaktı. Tasarlayıp ürettiği el emeği göz nuru, her biri çoğunlukla büyükçe, göz alıcı ve abartılı takıları takmayı belli ki çok seviyordu… Yakıştırdığı süslerin iriliklerine ve çarpıcı renklerine karşın, ince ruhlu bir insan olduğu açıktı.

Zayıf, ufak tefek çocuk onun titizliğinden ve seçiciliğinden olsa gerek ona "İnci ruhlu öğretmen" derdi içinden. Ne ki, ne o genç, resim öğretmeninin ne de sonrasında “İnci Aral” olarak ünlenecek yazarın ilerleyen yıllarda, bu çocukça hayranlıktan hiç haberi olmayacaktı. Şimdi üzerinde mavi atölye önlüğü, kollarını birbirine göğüslerinin üzerinde kavuşturmuş; tüm sınıfı, tıfıl delikanlının imrendiği, gizliden çocukça sevdalandığı sakin durgun bakışları ve makyajlı, yine çocuğun yakıştırmasıyla “Nefertiti” gözleriyle süzüyordu. Ödevlerin bitirilmesinin sonrasında, ortaya çıkan yapıtların değerlendirilmesi,  temaları ve başvurulan tekniklerle ilgili değerlendirmeler, eleştiriler neredeyse birbirinin aynıydı.

"Hemen her fırsatta ileri geri konuşan, akıllarına ilk gelen eleştiri sözcüklerini pat diye söyleyiveren çokbilmiş öğrencilerin bu kez ağızlarını bıçak açmıyordu. Bu alışılmışın dışındaki sessizlik, resmin özgün çizgilerinin o güne dek görülenlerin, yapılanların ötesinde değişik görselliğinden ve ödeve konu olan kişinin kimliğinin açıklanmamış oluşundandı. Tamamen siyah renkli ağaç baskıda ortaya çıkan bu derinlik ve gizem, alışılmamış bir farkındalık yaratmıştı.

"Yine de içinde bir sıkıntı vardı... İçini kaplayan, bahar dallarınca yenice yeşermekte olan devrimci duygularına yakıştıramadığı korkuyla oturduğu sırasında suspus beklerken öğrencilerden birisinin ödevine suretini veren insanın adını söyleyiverecek diye avuçlarının içlerine ve sırtına ter basmıştı. Sonunda o gizliden gizliden beğendiği, değer verdiği, alay konusu olur diye sınıftan, sınıfın şımarık çocuklarından sır gibi sakındığı, ilk gençlik uykularını kaçıran, sarışın  kız bozmuştu işte sessizliği:  

“Hocam, bu şey değil mi?  Hani, şu Güney Amerika ülkesinde… Askerler tarafından öldürülen?!. ”

"Kız, cinayetin işlendiği ülkenin bulunduğu kıtayı tutturmuştu da, katledilen kişinin adı, açık kimliği sınıfın soru baloncuklarıyla dolu suskun havasında kocaman bir çengelli soru olarak asılı kalakalmıştı. Bu eksik ve yetersiz sözcüklerin ardından, daha başka kem küm edilen, konuyla hiçbir ilgisi olmayan yakıştırmalar, acemi, çocuksu yorumlar… Ancak bunlardan hiçbiri, boşlukta asılı duran soru işaretini bulunduğu yerden aşağıya indirmeye yetmemişti. Delikanlı yanı başında oturan sıra arkadaşına belli etmeden, soluğunu tutarak cezalandırdığı ciğerlerini, koyuverdiği kocaman bir solukla rahatlatmıştı. Gelinen durumdan, yüreğinin bir yanı sevinirken, diğer yanı tüm korkularına, çekincelerine karşın, o gerillanın adının bir kerecik olsun sınıfın duvarlarında yankılanmamasına, uçarı delişmenlere, sevdiği kıza, özellikle de “İnci Ruhlu Öğretmen” ine dek ulaşmamasına üzülmüştü.

Çakılıp kaldığı sırasında böylesi anlaşılmaz, çocuksu ikilemleri yaşarken, içinde gidip geldiği ruh hali, yasa dışı konuma düşmüş yetişkinin ezik durumuna, parmak ısırılarak ayıplanan, herkesçe kınanan, kınanacak yaramazlıklar yapmış, ayıp/ çirkin şeyler düşünmüş bir çocuğun psikolojisine dönüşmüştü.

“Nasıl ?” demişti bir diğer kız…“Bizdeki Köroğlu, Dadaloğlu gibi mi yani ?”  

“Yok artık…” diye atıldı, kızların peşinde koşmaktan helak olduğu basketçi çocuk: “İnce Memed ?!..”  

"Böylece konuyu sulandırarak, dersi kaynatmak için kollanan fırsat da yakalamış oluyordu. İnci ruhlu öğretmen anlar da, belli etmez. Ve, ardı sıra, sonu gelmeyen zıpır gülüşmeleri… Bu arada teneffüs zili de çalmıştı.

Üniversiteli kızın çalakalem tuttuğu el yazmaları böyle bitiyordu.

*   *   *                                                                

                                                                                                   Ekim 1967, La Higuera…          

Emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin korkulu rüyası olmuş, gerilla komutanı Dr. Ernesto Ché Guevara, kötülerin ölüm meleğine Bolivya coğrafyasının La Higuera kırsalında, felaket habercisi bir ekim gününün sabahında yakalanır. Gerilla birliğinin, Pentagon destekli ve CIA güdümlü satılmış haydutlarla giriştiği şiddetli bir çatışmanın hemen sonrasında yakalandığında bir bacağından ağır yaralı durumdaydı ve kan kaybediyordu. Ché’nin içinden çıkamadığı ve yoldaşlarını kurtaramadığı uluslararası pusu, aylardır tasarlanan emperyal komplonun, toplu kıyım planının vardırılan en son noktasıdır. Pentagon maşası Barrientos’un adamları tarafından yarasına müdahale yapılmaksızın köyün eskimiş okuluna kapatılır. 

Takvimler 1967 yılı ekim ayının yedinci gününü gösterir. O gece ve sonrasındaki iki gün, Ernesto Che Guevara ve gelecekleri için savaştığı, ışıkları sönük, perdeleri örtük, komşu evlerde çoktan yasına durmuş, yerli halkından Guarani köylüleri için çok uzun olacaktır. Ché, 9 Ekim 1967 günü, kiralık faşist katillerden Mario Teran adındaki alçağın dokuz hain kurşunu ile katledilir.

Yaşamın hiçbir kesitinde, koşullar ne olursa olsun tekdüze çizgi ve kısırdöngü izlemeyen, yaşamın diyalektik akışı içinde karşılaşılan ve yaşanılan anlar, monoton yaşamın alışılmış, kanıksanmış gidişini değiştiriverir. Böylesi tarihsel anlarda, o güne kadar uyulan, ezberlenen kurallar ve tabu bellenen dengeler bir anda alt üst olabilir.

Sistemin üniformalı, üniformasız resmi ağızlarınca kutsanıp tescillenmiş kabul edilen taşlar yerinden oynayabilir. İnsan vicdanında, insanın beyninin kıvrımlarında şimşek çakımları yaratansa; bir film, bir kitap, bazen bir resim, darağacında edilen bir cümle, idam sehpasının tekmelenen taburesidir... Kimi kez, son nefesi kolları bağlı savunmasızca sıkılan tabanca kurşunuyla alınmış, sırt üstü uzanmış yatan, halkın gözünde savaşının başından beri ikonlaşmış, mermer heykel gibi heybetli, ne ki alçakgönüllü bir Latin insanının cansız bedeni; onun dağınık, dalgalı, uzun siyah saçlarıdır…

Kişi yaşadığının, gördüğünün sonrasındaki günlerde, yaşantısının ve topluma/ dünyaya bakış açısının nasıl değiştiğini anlar. Sevdiği, güvenilir bulduğu yakın çevresine, sevdiği dostlarına yaşam ırmağının kendi yatağında akıp dururken nasıl da değişiverdiğine ilişkin; kendisinden başka kimsenin bilmediği bir takım samimi itiraflarda bulunur. Öğrenciliğinde "İnci Öğretmen" in övgüsünü kazanmış babanın, henüz ergen yaşının, karışık günlerinde, başının üzerinde körfez meltemlerinin estiği kız çocuğuna anlatmaya çalıştığı böyle bir öyküdür.

Yaşamın, bir çocuk elini tutar gibi elinizden tutarak, sizi alıp dokunaklı, yakıcı anlamlar, o güne dek egemen kültürün dillendirmediği, saklayıp gizlediği, değişik değerler yüklü, çok daha sıcak ve renkli dünyaların doğallığı, gerçekliği içine bırakıvermesi ne ilginç. Ne dönüştürücü, ne paylaşımcı. Nasıl da anaç? Eli öpülesi dostlar gibi vefalı. Bu dost sizi alır götürür, değiştirir. İşin ne inceliğine, ne de sırrına varabilirsiniz. İlk günler değişiminizin, yenilenmenizin ayrıntılarına girememeniz; sıradan bir günden sonra gelen günde, kendi yatağında uslu bir çocuk gibi usulca akan nehrin, artık aynı nehir olmadığını anlayamamanıza benzer.

*   *   *  

                                                          Üniversiteli Kızın Yitirdiği Notları’ndan devamla…

“Uzun bir zaman, yazın yeteneğinden erişilmez ve ulaşılmaz olarak söz edilen, yakın tarihte Nobel ödülü alan yazarımızın (Bir kitap okudum hayatım değişti…) dizesi ile başlayan, uzun anlatımlarla süslenmiş, insanın ve hayatının değişime uğraması noktasında, bende hiç de heyecan uyandırmayan romanını okudum.  O, "Nobel Ödül" lü kitapta yazılanların, benim sevgili babamın insana bakışını, dünyayı yorumlama ve ele alış tarzını, kısacası yaşamını inanılması güç bir biçimde değiştirdiğini açıkladığı, o, siyah beyaz fotoğrafla ilgili bana anlattığı öyküsünden daha çarpıcı ve de çok daha etkileyici geldiğini söyleyemem. 

“Değişim ve yenilenme, ciddi tarihi sorumluluklar ve görevler üstlenen önemli kişiliklerin çağının dobra tanığı olmasıyla, yaşananların egemen sistemce karanlıkta bırakılmaya çalışılan ayrıntılarını, özünü, izleyicilerine, okuyucularına sözü dolandırmadan açıklaması, yansıtmasıyla anlamlı…

*   *   *   

“Kötülüğün başarısı için gerekli her şey, doğru insanların iyilik adına hiçbir şey yapmamasıdır.” Edmund Burke. 

"Halka, emeğe ve toplumsal sorunlara dokunan gerçekçi/ halkçı yapıtlar üretilmediği sürece, kurulu düzenin popüler kültürü, pembe mesut Türk filmlerinin tadında, suçlarını/ günahlarını ve 12 Eylül açık faşizmince eziyet edilmiş, apolitikleştirilmiş insanlarını, Orhan Pamuk yemlemesiyle Masumiyet Müzesi’ne koyarak; eli kanlı darbecilerini, bilumum katillerini elbette hasıraltı etmeye çabalayacaktır. Ve elbette, Marmaris’te kanlı ellerden çıkan Nü resimleriyle insanların gözlerini boyamaya, zihinlerini bulandırmayı, sindirdiği, yoksullaştırdığı, sendikasızlaştırdığı emekçilerle alay etmeyi sürdürecektir.

"Yıllardır yaptığı gibi, dünya halklarının ikonlaşan fotoğrafını da, ucuz rozetlere, kuşe posterlere, kahve fincanlarına, iç çamaşırlarına, kolyelere basarak, o muhalif, teslim olmayan insanın ruhunu, kimliğini, devrimciliğini ve sosyalist sisteme inanmışlığını unutturmayı deneyecektir. Vahşi Kapitalist Sistemin onca olanaklarına, yanıltmalarına ve kara propagandasına karşın, ezilen sınıfların tarihini çarpıtmayı başaramadığını, tersine eline yüzüne, kalemine ve tuvaline bulaştırdığını söylemek gerek.

“Alınıp satılan bir ticari metaya, içi boşaltılmış bir duygusal imgeye dönüştürülmeye çalışılan, itiraz etmenin ve başkaldırmanın simgesi yıldızlı fotoğrafın taşıdığı tarihsel misyonun bilincinde olan ben, yaşıtlarıma göre şanslı olmalıyım. Bazı şarlatanların meze yapmaya çalıştığı resmin nasıl bir iklimden geldiğini ve nasıl bir tarihi kişiliğe, nasıl bir haktan, haklıdan yana bir dünya görüşüne ait olduğunu bilenlerdenim. 

*   *   *   

                                          Yitirilen notlara son bir ek. 5 Mart 1960. La Coubra Anması…

ABD Emperyalistlerinin desteklediği hain sabotajla batırılan La Coubra gemisinde yaşamını yitirenler için cenaze töreni düzenlenmektedir. J. Paul Santre ve Simone de Beauvoir’un da onurlu duruşları ile hazır bulunduğu törende, Fidel Castro kürsüde, tarihe not düşen etkileyici konuşmalarından birisini yapmaktadır. Oradakilerin üzerine ağır ve hüzünlü bir hava çökmüştür. Yaşamı boyunca resmiyetten, sıkıcı protokollerden uzak durmaya özen göstermiş Ernesto Ché Guevara, kürsünün epeyce uzağında, suskun ve kederli insanların arasındadır. Yaslı, durgun ve düşüncelidir; ağzını bıçak açmaz... Oradaki kalabalığın arasında, üzerine düşen tarihsel görevi gereğince yerine getirebilmek için, saniyelerin, bir anlık bakışın, duruşun, bir baş deviniminin peşinde, en güzel fotoğraf karesini kollayan birisi daha vardır. Küba’ lı fotoğrafçı Alberto Corda… 

Fidel Castro’yu ve dünya halklarının bağrına bastığı ünlü konuklarını, onlarca kare ile belgeleme pozisyonuna sahipken, onun sanatçı duyarlılığı, tüm dikkati, basından ve meraklı gözlerden uzak durmaya çalışan efsane gerillanın üzerindedir. Alberto hedefine kilitlenmiş keskin bir nişancı gibi pusuda, Ché Guevara’yı görüntülemek için yakaladığı fırsatın, bu tarihsel an için de kaçırılacak bir zamanı olmadığının bilincindedir.

Mesleği gereği zor olanın üstesinden gelmenin ve gelecek nesillere aktarılması gereken o tarihi anı ölümsüzleştirmenin eşiğindedir. Geçilmesi gereken bu eşikse, öyle ortalık yerde görünmeyenin, öne çıkmayanın, her yer ve zamanda uğrunda savaştıkları insanların içinde olmayı yeğleyen gerillanın anlık bir duruşunu yakalayabilmektir. Alberto Corda, saniyelerle sınırlı bir zaman diliminin içinde bunu başarır.  

Yıllar sonra, ezilen dünya halkların, yoksulların, doğdukları günden bu yana evsiz, işsiz, güvencesiz yaşayanların kalbinde, ruhunda ve bilincinde ikonlaşacak olan, petrol/ dolar yamyamlarının ve düzen şakşakçılarının her zaman her yerde yaptıkları gibi sömürmek ve istismar etmek için can atacağı ikon fotoğraf böyle ortaya çıkar.  

Ernesto Ché Guevara, her zaman yanında olduğu yoksulların, ezilenlerin, sınıfsız/ sömürüsüz, eşit ve adil gelecekleri için yanıp tutuştuğundan, devrim ve sosyalizm yolunda 'Ölüm hoş geldin, sefa geldin' ve 'Haşin olmalıyız, sevgimizi ve şefkatimizi hiç yitirmeden' diyebildiğinden, emperyalist haydutların gözüne fena halde battı. Kusursuz ve kıskanılacak biçimde sürdürdüğü devrimci yaşamında var olan görev ve sorumluluklarının bir fazlasını istedi. Amerikan Emperyalizminin, devrim ve sosyalizm, barış ve kardeşlik mücadelesinde en önemli tehlike olduğu düşüncesinden yola çıkarak, bunu cesurca ve de çok açık bir biçimde  “… iki, üç daha fazla Vietnam ” şiarı ile, bir ileri hedefe taşıdığından, başta ABD, emperyalist ülkeler tarafından hedef tahtasına konuldu.

Kar ve sömürü amaçlı ticari değerlerin egemen olduğu emperyalizmin, SSCB ve sosyalist blok sonrası tek kutuplu sisteminde, yıldızlı bereli fotoğrafın değeri ve anlamı, bu ülkenin ovalarında, dağlarında, fabrikalarında, üniversitelerinde ve tutukevlerinde eylem adımlarıyla yürüyen, babam ve yoldaşları için ne ise, benim için de odur.

Birçok halk önderi gibi, -bizim Deniz’imiz gibi- boyu posu abartılarak “yakışıklılığı” bilinçli olarak öne çıkartılan, utanmazca içi boşaltılmaya, özünden, kimliğinden ve sınıf mücadeleleri tarihinden bilinçli olarak koparılmaya çalışılan Ché nin devrime ve sosyalizme inanmışlığı, yılmayan devrimciliği ezilen ve sömürülen dünya halklarının umudu ve yol göstericisi olmaya devam edecek.   

Hasan Oğuz Bilgen, 26 Ekim 2008, Alaybey-Karşıyaka.

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=5268
++ Ozgur Medya
++info@ozgurmedya.orgSitede yer alan yazılar yazarlarını bağlar. Site yönetimi yasal sorumlu değildir. Telif Hakları Yasası”nca korunur.