26 Ocak 2026 Pazartesi



24 OCAK’TA “24 OCAK KARARLARI”NA DA “UĞURLAR OLSUN” DİYEBİLDİK Mİ?

“Bir tuğla çekilecek olsa yıkılacağı” itirafında bulunulan bildik duvarın, korunması, dahası kalıcılığı için, katledilen aydınlarımızdan birisi olan Uğur Mumcu’nun kıyılmasının üzerinden 33, sermayenin insan emeğine ve onuruna karşı hücum borusu olan 24 Ocak Kararları’nın üzerinden 46 yıl geçti.

İki gün önce, yazılı ve görsel basının sol/ muhalif yanında, panellerde ve alanlarda -haklı olarak- Uğurlar Olsun türküsü yankılandı durdu. Buna bir itiraz yok. Destek ve onay var. Elbette ‘Uğurlar Ola’.  Elbette ‘Ey Halkım Unutma Bizi’.  Ne var ki, suyuna sabununa dokunmadan, dokundurmadan, olayların köklerine, özüne değinmeden, buzdağının görüne yüzünü öne çıkarıp, salt duygulara seslenen anmalarla, cinayeti “bir gazetecinin katledilmesi”ne indirgemek, epeyce eskimiş, hatta alışkanlık haline gelmiş bir bakış biçimi.

24 Ocak tarihi, gözü pek/ aydın bir gazetecinin katledilmesinin ötesinde, işçi sınıfının kazanımlarına, emek cephesine planlı, sert bir topyekun saldırının başlangıç gününün yıldönümü anlamındadır. Buzdağının su altındaki görünmeyen bölümüne bakabilmek için, biraz gerilere, emperyalizmin 2.Paylaşım Savaşı sonrasına, 1945’lere gitmek gerekiyor. Emperyalistler arasındaki gözle görülür biçimde değişen ilişki ve çelişkilere…

Mahir Çayan’ın ‘Kesintisiz Devrim II-III’ broşüründe 1945 sonrası, emperyalizmin üçüncü genel bunalım dönemi başlığı altında ele alınır. Yer ve zaman koşullarına göre, bir ileri gelişime evrilen ilişki, çelişki ve sömürü biçimlerinin bizim gibi, geri bıraktırılmış yeni sömürge ülkelere, hangi ekonomik/ siyasal değişiklerle yansıdığı incelenir.

Emperyalist 2.Paylaşım Savaşı sonrası, kurulan, kurgulanan, hedeflenen tahakküm sistemi, yasalarla belirlenen, kurumsal olarak uygulanan kurallı bir kapitalist sistemdir. Taşıyıcı kolonları Nato, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü olan kurallı kapitalizmin, SSCB’ne, daha doğrusu Sosyalist Blok’a karşı sağlam durması yanında, sistemlerine eklemlenmiş merkez ülkelerin ve de bağımlı ülkelerin korunup kollanması, bir arada durması, küresel tahakkümün, meşruiyetin güçlendirilmesi amaçlanıyordu.

Uluslar arası finans kapital dünyasının 970’li yıllarında, o güne dek süren küresel gücünün jandarmalığını sarsan, sömürü mekanizmalarını sekteye uğratan önemli gelişmeler oldu. Dünya egemenine karşın, metropollere göre ucuz işgücü yaratan Tayland’ı, Malezya’yı ve Güney Kore’yi, Çin, Hindistan ve Vietnam gibi ülkelerin izlemesiyle, sistemin mali çekim alanı Uzakdoğu’ya kaymaya başladı. Kimi konunun uzmanlarının ‘eksen kayması’ olarak nitelendirdiği bu gelişme, mevcut küresel güç için, o güne dek beslendiği tekel karlarının azalması, tehlike çanlarının çalmaya başlaması demekti.

*  *  *

1980’li yıllara gelindiğinde yukarıda değinilen nedenlerle, küreselleşme ve egemenlik kavramlarını, koşullara uygun daha da genişletmek, finans kapitalin entegrasyonunu daha büyütmek, sermaye hareketlerini göreceli olarak daha özgür ve kuralsız kılmak gerekiyordu. Düşen tekel karı oranlarını korumak, yükseltmek adına, sistem içindeki bu gelişmelerin, elbette emek cephesine yansımaları olacaktı:

·       Olabildiğince ucuz ve güvencesiz bir işgücünün zorlanması, esnek/ kuralsız çalışma koşullarının yaratılması, bir.

·       Çalışma/ üretim alanlarında taşeronlaştırmaya, istihdamda kuralsızlaştırmaya gidilmesi, iki.

·       İşçi sınıfının sosyal haklarının ve hak ettiği ücret kazanımlarının budanması, bu ahlaksızlığı becerebilmek için de, grevlerle, mücadelelerle kazanılmış sendikal örgütlü gücün zayıflatılması, yetmedi kırılması, üç

ABD’de Reagan, Almanya‘da Kohl, İngiltere’de demir leydi Thatcher ve ülkemizde T. Özal, yeni dünya finans yapılanmasını, acımasızca uyguladıkları baskı, pasifikasyon ve anti demokratik yöntemlerle, derin devletlerinin yardımları ile hayata geçirdiler.

*  *  *

Yerküre kapitalizminin ülkemizdeki kilometre taşı 24 Ocak 1980 tarihidir.  24 Ocak Kararları ile:

Emeğin ulusal gelirden düşen payının, bir başka deyişle 1950’lerden bu yana sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aşmasıyla, patronları rahatsız edecek biçimde artan -siz kazanılan okuyun- ücretlerin geriletilmesi.

Sınıfın örgütlülüğünü pekiştiren grevlerin yasaklanarak sendikalaşmanın önüne geçilmesi, toplu sözleşmelerle, dişle tırnakla kazanılan mevzilerin geri alınması, örgütlü gücün dağıtılması, esnek/ kuralsız üretimin dayatılması hedefleniyordu.

Bu uzun süreli kararların uygulanabilmesi için, şiddete dayanan güçlü bir aparat gerekiyordu. 12 Eylül 1980’e böyle gelindi. Faşist askeri cunta, bu denli zor, riskli kararların uygulatmasını başarabilecek tek seçenekti. Bu açık faşizm döneminde, patronlar derneği TÜSİAD’ın başkanı olan zatın, “Bu güne dek işçiler güldü. Şimdi gülme sırası bizde.” sözleri, yaşananların, olup bitenin kısa ve öz itirafıdır.

12 Eylül 1980 tarihi, neoliberalizmin askerin silahlı gücü ile uygulanması, şimdilere dek uzanan, emek cephesinden acı sonun başlangıcı olmuştur. Gerçekten de 12 Eylül sonrasında, çok hızlı bir reel ücret düşüşü ve sendikasızlaşma süreci yaşanacaktı. En önemlisi de, bu gün bile etkisini duyuran sendikal parçalanma ve güç bölünmesinin, yaygın işsizliğe tutsak edilmiş işgücü koşullarının kurumsal temelleri daha o günlerde atılacaktı.

 *  *  *

Sonuç olarak, ‘24 Ocak’ günü, sadece yolsuzlukları açığa çıkaran ve de derin devlet gerçeğini kurcalayıp duran bir kalemin susturulması değil, sermayenin emeğe karşı çaldığı hücum borusunun tarihi, sınıfın kazanımlarına ve geleceğine yaptığı vahşi saldırının da tarihidir.

24 Ocak Kararları’nın Türkiye İşçi Sınıfı için ne demek olduğunu, sınıf mücadelesinin geleceği için anlamını dile getirmeye çalıştığımız bu kısa yazının, 26 Ocak tarihine rastlamasının da ayrı bir önemi olsa gerek. Oligarşik diktanın emekçilerin haklarına yaptığı saldırılara, halkın devrimci öncülerinin değişik zamanlarda, bir karşı duruş, bir itiraz olarak yanıt vermesi gibi…

26 Ocak 1976 günü, Malatya-Beylerderesi’nde halkımızı savunup nihai kurtuluşun yolunu gösteren İlker Akman’a, Yusuf Ziya Güneş’e ve de Hasan Basri Temizalp’e saygıyla.

Halkın Devrimci Öncüleri’nin Beylerderesi Manifestosu, 24 Ocak Kararları’na, daha 26 Ocak 1976 günü verilmiş politikleşmiş askeri bir yanıttır.

Ve 24 Ocak 1973… Elli üç yıl öncesi. Dersim’in Vartinik Mirik Mezrası… “Uzun ince boyu, kıvırcık saçı, halkını sevmek onun tek suçu” dizeleri ile, Ali Haydar Yıldız’ın türküleştiği tarih. İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşı, Mazgirt doğumlu Ali Haydar…

Kanayan yüreklerimize su serptiği kadar, acılarımızı derinleştiren, sürekli kılan ve dahi tarihsel dersler çıkarmamız gereken 24 Ocak’lar…  

Açık Mektup Kolektifi. 26 Ocak 2026. Manisa. Saz Mahalle.  

9 Ocak 2026 Cuma

GİTTİN GİDELİ, ELDE VAR HÜZÜN…

 

GİTTİN GİDELİ, ELDE VAR HÜZÜN…

İlk tanışmaların, o güne dek hiç karşılaşmadığınız insanlarla beklenmedik yer ve zamanlarda ilk kez merhabalaşmalarınızın, birbirine göre çeşitleri, farklı derinlikleri, incelikleri olmalı. Hem biçim hem içerik olarak…  Kimi tanışmalar vardır,  insanın yüreğinde de, belleğinde de o an ya da ondan sonra, ilerleyen zamanlarda hiçbir iz bırakmaz.  Hayhuyla geçen bir gün içinde, aniden oluveren, gerçekleşiveren sıradan tanışmaların yaşam süresi, tokalaşma için harcanan zamandan fazla değildir. 

Öğrenilenler, yaşamın canlı pratiğindeki deneyimlerdir çoğu kez… Avucunuzdaki o insanın elinden kalan göreceli sıcaklık son bulduğunda, tanışıklığınızın, niyetlenilen arkadaşlığınızın ömrü de sona ermiştir. 

*  *  *  
Tükettiğimiz, ellerimizden kurtulup giden hayat,  kimi sapaklarda çılgınca,  uzun vadilerde sessiz, sakin, derinlerden akan ırmakların süzülüşüne benziyor.  Akıp giden nehirlerce akıp giden hayatlar… Ahdedilen, bir dayanışmadan, paylaşımdan öte hesapsız/çetelesiz, ama’sız keşke’siz bir imeceyse… Nehir, akıntılarına girdaplarına karşı birlikte çabaladığınız, birlikte boğuştunuz nehirse, üzerinde durulmaya değer oluyor.     

*  *  *  
Omuzlandığınız beraberliğin avuçlarınızda küllenen ateşinin yaklaşık otuz yıl sonra, kederli ve loş bir hastane odasında ellerinizi tekrar yakıp kavuracağı, çok sevdiğiniz birisi tarafından kulağınıza fısıldansa, o an ne derdiniz?

Üstüne üstlük, aynı ses “ Otur, bir de, rüzgara karşı birlikte yürüdüğünüz o dost insanı yaz.” diye sürdürseydi fısıltısını!?  Ne yazardınız? 

Kayda değer zenginlikte yaşanmış, her daim doluya vurulmuş bir hayata dair neler yazılır? Beklenen şarkının muhteşem güftesini yazı dilinde hangi sözcükler taşır?  Ya, kararlı bir yaşama, direnmeyi bırakmayan insana dair, bir uzun öykünün dizeleri hangi sayfalara sığar?

Tüm zamanların en kusursuz/ eksiksiz, en görkemli bestesi nasıl yapılır?

*  *  *  
Uzun otobüs yolculuğunun verdiği tatlı yorgunlukla, açık olan koğuş kapısının eşiğinde dikilip, umarsız kalakaldığımda, beyaz çarşaflar içinde sırtüstü yatmış uyukluyordu. Dışarıdan çok kısa gelen, gerçekte çok uzun bir andı…

Sonra, avuçlarımdaki o, aynı sıcaklığı duyumsamış gibi, adeta bedenini saran “çok eski bir gençlik telaşı” ile uyanıveriyor. Uyanmasıyla göz göze gelmemiz bir oluyor. Yattığı yerden inmek için zorlanarak hamle yapıyor. Hemen atılıyorum, “Ne yapıyorsun?” diyorum. Doluyor. Dolu dolu oluyor. Gözlerime bakakalıyor. Belli ki o da o an, o çok kısa ve çok uzun bir zamanın eşiğini yaşıyor. 

Sarılıyoruz sımsıcak. Gül soluğu, sıcaklığı yakıyor. Sağlığının belası aman vermeyen hastalıkla onca yıl boğuşmasına karşın, gövdesi yine yerli yerinde. Omuzlarının genişliği bir bozkır yiğidine uygun, güçlü. Alnı açık, gülümsüyor. Alelacele takıp takıştırdığı gözlüğü, ona önemli bir yazar/ çizer havası veriyor. Oysa, Mehmet Yıldız ilkokul mezunu, dededen/ babadan bir orta Anadolu emekçisi... Ayakucuna ilişiyorum usulca. İçimde esen rüzgarlarla bir yerlerimde yemyeşil bahar dallarının kırıldığını anlayacak diye ödüm kopuyor. 

*  *  *  
Sözün bittiği, tükendiği yerde, tekrar sarılıyoruz birbirimize… Damar yolu açılmış elinin içi ile sırtımı patpat’lıyor, dertlenme dercesine. Gözlerime bakıyor, utangaç... Eskiden de öyle yapardı, öyle her konuda uzun uzadıya konuşmazdı. Tartışmalarda, kararlarda kestirir atar gibi yapardı. Çoğumuza göre sert mizaçlıydı, onun bu yönünü severdim, ama söylemezdim. Bu kez söylüyorum. Gülüyor. Önüne bakıyor, yorumsuz, iddiasız... Şantiye günlerimizdeki gibi.

Kimler yoktu ki, sendikal mücadelemizde… Zamanın sendika şube başkanı Musa Çam (sonradan vekil). Güzelyalı Troleybüs atölyesinden lastikçi Kani Beko (emekli vekil). Artık aramızda olmayan, kaynakçı ustası Kadir Pehlivan… Bakışları bulutlanıyor yattığı yerde. Kani Beko vefasızlığının adını anacağımdan, yine ağız dolusu sitem edeceğimden endişeleniyor besbelli.  Her ne yaşanmışsa, her ne yaşanıyorsa yaşansın, öldür Allah arkadaşlarına “laf” söyletmez!  

Bunca zaman sonra, -belki de ilk kez- içimden onun bu yönünü haklı bulurken yakalıyorum kendimi…  

*  *  *  
Dönüş saati yaklaştıkça huzursuzlanıyorum.  O, bu durumumun ayırtında olmaktan uzak, çok yorgun, ara ara dalıyor, kestiriyor… Benim içimi bir şeyler kemiriyor. Söyleyemediklerim, anlatamadıklarım çekilmez bir yük gibi omuzlarımdan bastırıyor. 
Sağlığı için yapamadıklarımız, beceremediklerimiz, başaramadıklarımız için ondan çok özür, çok çok özür diliyorum, uykuya yenik düşmüş bedenine bakarken… Kırlaşmaya başlamış saçlarına dokunuyorum usulca. Uyandırıveririm diye çekiniyorum.  

*  *  *  
Apansız uyanıyor. “Hani, öyle bir eğreti yatışın var ki” diyorum “ bir kurtulsan şu serumun hortumundan, yine insanlara örgütlülüğün ne denli gerekli olduğuna inandıracak, yine yeni üyeler kazandıracaksın sendikaya…”   Yine suskun, gülümseyerek yanıt veriyor takılmama.

*  *  *  
Odanın orta yerinde, ayakta vedalaşmamız, birbirimizin kucaklamamız zaman alıyor.  Eşi Cennet hanım bizi izliyor. Kızı, güzeller güzeli Güldeniz, her zaman olduğu gibi sıra dışılığı anlamaya, yakalamaya çalışıyor…

Adımlarımı hızlandırırken, belki de ilk kez, ne gözlerinin içine ne de arkama bakabiliyorum. 

Açık Mektup Kolektifi. 
Selçuk Üni. Tıp Fak. Hast. 19 Şubat 2016, Cuma.