6 Mayıs 2014 Salı

BİR DUVAR, BİR ÇİFT KARA LASTİK, BİR DOSYA ( SON 12 )



BİR DUVAR, BİR ÇİFT KARA LASTİK, BİR DOSYA.

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=9759

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=9349

http://www.evrensel.net/news.php?id=4023

 

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin uygulayıcıları ve tetikçileri general eskileri, 2011/1 no: lu dosya ile başlatılan "hukuki işlem" le "soruşturulacak" mış!  En önemlisi de dosya numarasından da anlaşılacağı üzere “hazırlık yılbaşından beri sürüyor" muş! (Basından) 

*   *   *

Bir Duvar, Bir Çift Kara Lastik, Bir Dosya.

Genç yaşına karşın, o güne dek onlarca, yüzlerce kez işittiği, hatta kendisinin bile kullandığı “zifir/ zindan gibi” deyiminin ne anlama geldiğini, insanı ne beter ruh hallerine soktuğunu, tıkıştırıldıkları o dar koğuşun pencerelerinin askerler tarafından tuğla ile örüldüğü, böylece, gün ışığından yoksun bırakılan onca insanın yirmi dört saat boyunca kırk vatlık, üç beş soluk bir ampule mahkum edildiği gün anlar.

1983 yılının yazıdır.

Dayatılan “tek tip elbise” uygulamasına karşı, ülke genelinde siyasi tutukluların örgütlenip sürdürdüğü direniş eylemi nedeni ile dokuz aydır görüş hakları da dahil, mektup, kitap ve kantin her şey yasaktır. Bu keyfi, baskılamaya ve cezalandırmaya dayalı görüş yasağı, avukatları da kapsadığından savunmalar da yapılamamaktadır. Mektup, gazete, her türlü giyim eşyası v.s verilmez. Banyoya götürülmedikleri gibi revire de çıkamamaktadırlar. Sıkış tepiş koğuşta don tuman, şort atlettirler.

Gün içinde üç kez, idare tarafından “sayım” yapılır. Bu da günde üç kez sayım vermeme eylemi, üç posta salkım saçak yerlerde sürünmek, topluca dakikalarca dayak yemek demektir. Havalandırma hakları da engellendiğinden, yemekhane bölümündeki altı metrelik boşlukta, öbekler halinde sırayla volta atarlar. Abartısız sahip oldukları tek özel eşya, karavanaya topluca salladıkları tahta kaşıktır. Belli ki televizyon için yapılmış raf, duvarda boş durur. Kitap, kağıt, kalem, dergi, gazete çoktan unutulmuştur. Bunun da anlamı, cezaevindeki bir tutuklunun belli başlı uğraşılarından olan, mektup alma/ mektup yazma, resim yapma, karikatür çizme, çerden çöpten, kağıttan basit el işleri gibi, oyalayıcı ve üretken -üstelik, mekanın dar zamanın olduğu bir yer için yaşamsal anlamı/ önemi olan- çalışmaların yasaklanması demektir.

Yıllarca, yirmi dört saat, eşyasız/ giysisiz, başları özellikle sıfır numara tıraşlı aynı insanlarla cam bir fanusun içindesiniz. Sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla, dış sesin sadece hoparlörlerden gelen açıklama ve buyrukların olduğu, aklınıza ve iradenize sızılmaya çalışılan bir yalıtılmışlık hali. Yıllar sonra buranın bir tanığı, yazılarında bu ortamı, insanların belleği ve genetiği üzerinde deneylere zorlandığı, fantastik bir film platosuna benzetecektir.

*   *   *

Öyle ki, bir gün duvarların çok ötesinden kulaklarına ulaşan bir eşek anırması, onlara çok değişik, çok sıcak, yeni, sevecen, dahası ulaşılmaz gelir. Bir inşaat, bir tarım işçisinin gücü, dayanıklılığı ve şikayet etmez hali ile ile özdeşleşmiş bu vefalı hayvan, hemen hepsine, uzun süre etkisinden kurtulamayacakları duygusal anlar yaşatır. Günde üç öğün asker sopasından, yasaklardan, yoksunluklardan artık, her hangi bir acı/ üzüntü duymaz olmuş, her ne olursa olsun bir başka sese, dokunuşa, kımıldanışa, bir devinime hasret kalmış, o genç insanların birbirlerine sarıldıkları, coşkuyla tokalaştıkları, soluk koğuş lambalarına -yine de umutlu- gözlerini dikip ağız dolusu küfürler savurduklarına, kanatırcasına yumruklarını sıktıklarına tanık olunur.

İçlerinden, olur ya sulu gözlülerinin gözlerinin dolduğu, bir ranzanın ıssızlığında, arkadaşlarının -ola ki- anlamasından çekinip başını yastığa gömdüğü olmuş mudur, o pek bilinmez. Doğrusu, böylesi duygusal durumlar, o koşulların “sert adamları” arasında pek konuşulmaz, zayıflık belirtisi olmasın diye dillendirilmez.

*   *   *

Aylardan temmuzdur.

Tutsaklarının bunaltıcı sıcaktan birbirine değmemeye özen gösterdiği 16. koğuşun kapısı sadece karavana saatinde açılır; ancak 10-15 saniye açık kalan bu kapıdansa içeriye ışık ya da temiz hava değil, maltanın rutubetli havası ile askerin ter kokusu gelir. Sular ise “güvenlik” gerekçesiyle, gece yarısı -bazen sabaha karşı- yarım saat kadar, o da sıçankuyruğu gibi akar.

Bu yüzden, şimdilerde her yaz mevsimi geldiğinde ve dahi insanlar sıcaklardan yakınmaya başladığında, “16. Koğuş” taki devrimci tutsakların terden yapış yapış olmuş yataklarında yatamadığını, gece yarıları sınırlı dakikalarda, acele etmeden, asla birbirinin sırasına saygısızlık etmeden, paylarına düşen bir tas su ile sadece koltuk altlarını ve apış aralarını yıkadıklarını anımsar.

*   *   *

İşte o, zamanın bol mekanın dar olduğu, güneş ışığının geldiği her pencerenin tuğla ile örüldüğü, hava ve de ışık gelen her bir deliğin özenle sıvandığı yaz günlerinden birinde, aynı kavgaların verildiği, aynı şiddetli çatışmaların ve onurlu direnişlerin yaşandığı bir başka Anadolu kentine, Diyarbakır’a -sıkıyönetim savcılığının talebi ile- iki dava arkadaşı ile birlikte sorgulanmak için götürülür. Yirmi dört saat süren yolculuk boyunca, ellerinden ve ayaklarından zincirlidirler. Molalarda, o zincirlerle tuvalete götürülürler. Kadınlar, çocuklar, gördükleri karşısında, endişe ve şaşkınlık içinde onlardan uzak dururlar. Çekinceli bakışlarla, olup biteni anlamaya çalışırlar.

Rahatlamak üzere oturduklarında tuvaletin kapısının kapatılmasına izin verilmez… Ayak bileklerinden bağlı oldukları zincirlerinin bir ucu, ‘emir kulu’ olduğu söylenen polisin elindedir. Tam da bu durumda, -gözlem altında- rahatlamak, işlerini görmek zorundadırlar…  

*   *   *

Ayak bilekleri, elleri morarmaya yüz tutmuş yirmi dört saatin sonunda, Seyrantepe üzerinden Amed’e, gecenin yıldızsız geç bir saatinde girerler. İlk konakladıkları ve ilgili yetkililere teslim edildikleri yer, yıllar sonra ölümcül işkencelere, tutuklulara insan dışkısı yedirme olayına haber konusu olacak Devegeçidi’dir.

İnsan aklının alamayacağı, düşlere sığmayan Diyarbakır’ın o gerçek zindanında, geldiği Şirinyer Askeri Cezaevi'nin 16.koğuşunu Antalya sahillerini, Muğla’nın Ölüdeniz’ini, Foça’nın mavi koylarını arar gibi anımsar.

Otuz gün boyunca gözbağı sorgu saatleri dışında, hücresine tekrar kapatıldığında açılır; ne var ki orada da kayda değer bir gün ışığı olmadığından, bu hiçbir bir işe yaramaz. Hücre arkadaşı da onun gibi, arkadaşlarını ve kaldıkları evleri ele vermesi için, gündüzlerin gecelere karıştığı sonu gelmeyen saatlerde işkence görmektedir.

Bir vakit, hücre arkadaşının sorguya götürülmesinin üzerinden kaç saat geçtiğini, belleğini ne kadar zorlasa da bir türlü kestiremez; uğuldayan beyni zaman kavramını yitirmiştir. Kaç zaman sonra, arkadaşı yumruk ve küfürlerle, ite kaka geri getirilip hücreye boş bir çuval gibi atıldığında sırılsıklamdır, kolları “Filistin Askısı” nın etkisi ile cansız ve duyarsızdır. Hücre kapısı gürültü ile kapanır kapanmaz, arkadaşının kıpırtısız bedenini yokladığını, işkencenin sonuçlarını anlamaya çalıştığını, kollarının durumunun ayırtına varınca da ona masaj yaptığını, bu sırada onun uzamış kıvırcık sakallarını, sıcak soluğunu duyumsadığını, onunsa, içinde bulunduğu duruma aldırmaksızın kulağına, hırıltılı ve ürkütücü bir sesin yarım yamalak Türkçe'siyle:

“Teslim olmadığını, ölüm de olsa sonucuna katlanacağını ve teslim olmayacağını” fısıldadığını, kendisine de  “ korkmamasını, yılmamasını...”  öğütlediğini anımsar.

Zifiri karanlık tabutlukta ve onun bir duvar ötesinde, dışarıdaki insana dayanılmaz gibi gelen, amansız sorgu yöntem ve teknikleri ile dolu dolu saatler, günler, haftalar geçer. Dipsiz, bitimsiz ve boz bulanık zamanın fısıltı ile konuştukları bir anında, kıvırcık sakalı uzamış ve sıcak soluklu, esmer tenli genç adam bir sır verir gibi aniden:

"Beni götürecekler. Bir not ele geçirmişler, bir randevu notu… Beni muhtemelen canlı yem olarak kullanıp, ateşin içine, çatışmanın ortasına atacaklar…” der.  “ Senden dileğim, eğer bir gün sağ salim geldiğin yere geri dönebilirsen… Oradaki arkadaşlarımıza, yoldaşlarımıza, devrimcilerin bu diyarda da cuntaya direndiğini, faşizmin karşısında diz çökmediğini, her ne olursa olsun savaşı sürdürdüğünü anlatmandır...”

Ardından hiçbir şey söylememiş, hiçbir şey olmamış gibi, çok kısa sürecek, ürkek, tedirgin, eğreti ama karşı konulmaz, arsız bir uykunun kollarına bırakır kendini.

*   *   *

Devrim ve sosyalizme, onlarla gelecek güzel gülerin inanılan bütün değerlerine dair sıcak düşlerle, sancılı genç bedenin yaralarını sağaltmaya çalıştığı bir anda, hücrenin kapısı hoyratça açılır. Yüzünü görmediği, adını bile sormadığı, hiç tanımadığı, dilini bilmediğinden ancak yüreğini paylaşabildiği devrimcinin, ateşin içine atılmak üzere götürülme anıdır.

O an bedeni önüne geçilmez titremelerle sarsılan devrimciye lastik ayakkabılarını giydirirken, “ Titremem korkudan değil. Çaresizliktendir. ” gibisinden belli belirsiz bir şeyler söylemeye çalışmasından, onun eksiklendiğini, kendince biraz da mahcup olduğunu anlar. Onun rahat olması için uzamış, kıvırcık sakalına dokunur.

Cellatlarına belli etmeden usulca vedalaşırlar. İnsana duyumsattığı, yaşattığı coşku, hüzün, kahır ve çaresizlik; sayfalarca anlatılabilecek o dokunuş, o yüreklendirme o ayrılış anı, saniyeler içinde başlar ve biter. Dediği çıkmış, alınıp götürülmüştür işte. Uzaklaşan ayak sesleri kesildiğinde dayanılmaz bir acıyla yüreği sıkışır, içi daralır. Daha şimdiden özlemeye başladığı o Kürt insanı, darbecilerden ve işkencecilerden aman dilemeyen, adı sanı bilinmeyen, dahası hiç bilinmeyecek, anlatılmayacak olan onlarca, yüzlerce devrimciden sadece birisidir.

*   *   *

Karabasanlarla dolu bir uykuya daha yenice dalmış gibi gelse de; saatler geçmiştir. Yarı uykulu yerde kıvrılmış yatarken kapının demir kilidi döner. Sahibinin arsızca sırıttığını duyumsadığı bir el, üzerine yumuşak bir cisim atar.

“ Al işte. " der,  “ O pislikten geriye kalan… Çok sıkışırsan içine işe, benden sana izin... ”

Seslice gülüp, ağır küfür/ hakaretlerle söylenerek hücrenin demir kapısını sertçe çarpar. Bir süre havayı dinler… Giderek yiten ayak seslerinden ortalığı anlamaya çalışır. El yordamı ile alelacele ne olduğunu öğrenmeye çalıştığı yumuşak cisim, burun boşluğuna dolan sıvının pıhtılaşmaya yüz tuttuğu bir lastik ayakkabının tekidir.

*   *   *

Oligarşinin -12 Eylül 1980- açık faşizm döneminden bugüne gelen halka karşı, demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklerine karşı örülmüş duvarlar, üzerimize atılan kanlı kara lastik ayakkabılar. Bunların toplum üzerinde yarattığı travmalar, duygusal kopuşlar.

O güne dek, kazanılmış anayasal, demokratik ve de sendikal hakların, cuntanın zoru ile gasp edilmesi. Sonrasında uygulanan liberal sistemle halka ait olan kamu kurum ve mülkiyetler el konulması, kamucu uygulamaların tasviye edilmesi. Aynı piyasacı anlayışla, tüm çalışma alanlarının, yurdum insanlarının, sağlık ve eğitim sisteminin üzerinden silindir gibi geçilmesi.

Paçalarımıza karaçalı örneği dolanan gericilik ve şovenizm. Baskı, korku, yıldırma ve türlü politik sihirbazlıkla, oligarşik dikta ile halk arasında kurulmuş suni dengenin giderek dengenin giderek güçlendirilmesi ve kurumsallaştırılması, açıldığı söylenen "2011/1 no" lu Alicengiz dosyasının neresindedir.

Çakma dosyanın gerçeğinin, açık faşizmin "mağdur" larınca değil bizzat muhatapları tarafından hazırlanacağı, kalıcı ve kesin hesabın, duvarları, çarmıhları, sürgünleri ve askıları/ baskıları duvarları,  çarmıhları,  sürgünleri, askıları-baskıları görenlerce, bu havanın, bu suyun, bu toprakların gerçek sahibi Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkları tarafından, salt darbecilerden değil darbenin kaynağı olan var olan kurulu sistemden bir gün mutlaka sorulacağı umut ve inancı ile..

Hasan Oğuz Bilgen, 08 Nisan 2011, Bornova Beld. Şantiyesi.

İlk Haber Tarihi : 08.04.2011

Bu Haber, 10.12.2011... 1554 Kez Okundu

Son Haber Tarihi : 23.06.2011

Bu Haber, 10.12.2011... 1896 Kez Okundu

Haber Editörü : Özgür Medya

Haber Kaynağı : Özel

Yazarın Diğer Yazıları

Özgür Medya-Site İçinde-Arşiv

Haber Arşivim

Bu haberi arşivime eklemek istiyorum

Bu haberi tavsiye edin

Bu haberi arkadaşlarınıza tavsiye edin

Haberi Yorumlayın

Bu habere yapılmış bir yorum bulunmamaktadır

İlişkili Haberler

İlişkili haber bulunmamaktadır

++ Ozgur Medya ++

info@ozgurmedya.org

Sitede yer alan yazilar yazarlarını bağlar.

Site yönetimi sorumlu değildir.

Telif hakları yasasınca korunur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder