Eylem adımları ile geçilen caddelerde, sorası sorgu
labirentlerinde, ardı sıra içerde ölmeyip de, yıllar sonra kendilerini
duvarların ötesinde, düşlerinden gitmeyen dış dünyada bulan devrimcilerin,
içlerine düştükleri değişik mekanlarda, alışık olmadıkları yaşama tutunmaya
çalıştığı zamanlardı.
Yaşayanlar iyi bilir. İnceden inceye bir yalnızlık ve kimsesizlik duygusunun, çok değişmiş bulduğu dış dünyada yeni bir soluk borusu bulmaya çalışan bir insanın içine çöreklenmesi, işkence tezgahlarında dönen çarkların, askı ve falaka düzeneklerinin eziyetinden beterdir. Yaşayanların, bizzat tanık olanların hüzünlendiren, acılı, ders alınası öyküleri çoktur.
Bu nedenledir ki, o günlerde yaşamın hayhuyu içinde çarşı pazar birbirleriyle karşılaşan bu arkadaşların, yaşadıkları eziyet kuyusu cezaevlerini, üstü kapalı ‘özler’ ve ‘arar’ mealinden esprili sohbetlerine tanık olan ve yaşayan insanlardan birisiyim.
O dar günlerin daralan insanlarına, onların sessiz imdat çığlıklarına yetişen insan, Nurettin Karabaş adında, sözcüğün gerçek anlamıyla dayanışma gönüllüsü birisiydi. Bir çoğumuzun elinden tutup, bıyık altından gülerek ‘hadi bakalım bizim oğlan, salma öyle kendini’ deyişini dün gibi anımsarım.
Avukatımız olan sevgili Gültekin Köktürk Suvarlı ağabeyimizi eşofmanıyla adeta derdest edip, Lada arabasıyla Ankara’ya, oradan da Gaziantep’e uçurup dava arkadaşımızı tahliye ettirdiğini, ilerleyen günlerde de “mağdur” değil taraf olmuş, bunun da bedelini ağlayıp yakınmadan severek ödemiş insanlarımıza iş bulduğunu, temelden iş kurduğunu, olmadı kendi işyerini yani kurulu düzenini teslim ettiğini bilirim.
Gün geldi, zaman eridi. Turgutlu Devlet Hastanesi’nin vasat dahiliye servisinin odasından, sol dirseğinden son bir kuvvet alıp dışarısını sert ve kızgın, ne ki tükenmiş bakışlarla süzdüğü unutulmaz anlar düşündürücüdür. Onun bu sessiz ve sitemsiz suskunluğu, bizlere gösterdiği özverinin pek azını becerebilen bizlerin belleklerinde tazeliğini hala korur durur. Elbette koruyacaktır. Bu anımsama ve bilinmesinde hiçbir sakınca olmayan bu buruk açıklama, ona karşı borcumuz olan özeleştirinin bir parçası olarak bile kabul görmesi sevindirici.
Ve birbirimize itiraf edemediğimiz, bizleri kahreden ve her birimizce beklenen o acı son…
Yılmak, bıkmak nedir bilmeyen Nurettin Karabaş, başucunda beklediğimiz, 2006 yılının iki Temmuz sabahının erken bir vaktinde, o her zamanki suskun, ketum ve de küskün haliyle ellerimizi bıraktı, isyan edercesine çekti gitti.
Nurettin ağabeyin, tümü yazar/ çizer, şair/ sanatçı olan otuz üç sanatçımızın, aydınımızın Madımak Otel’inde yakıldığı, o yangın yerinden milyonlarımızın yüreklerine kor düştüğü bir toplu katliamın yıl dönümünde, gül kokulu günlerimizin ilişkilerinin, arkadaşlıklarının üzerine bir gölge gibi düşen hayırsızlıkları kınarcasına bizi terk etmesi boğazlarımızda düğümlenen ironisi miydi diye, çok düşünmüşüzdür. İçerde dışarıda, Filistin askında kör zindanda, söylemlerimize, yazdıklarımıza ve yaptıklarımıza, -sözün özü- kavgamıza ilişkin hiçbir ukdemiz, itirafımız ve pişmanlığımız yoktur. Yıllar sonra bir itirafımız olacaksa o da, bu olsun.
Hasbelkader tutuklanmayıp ve duvarların dışında kalıp, annelerinin, babalarının evinde yaşamak zorunda kalan eşlerimiz, çocuklarımız için, çok sorumluluklar üstlendi. O, gözü gibi koruyup kolladığı, davamızı ve yazgımızı sahiplendiği bizler, onun için -kemoterapi tedavisine götürüp getirmenin, başında beklemenin dışında- pek bir şey yapmadık ya da yapamadık… Duvarı ören, tuğla üzerine tuğla koyan, eli taşın altında olan hep oydu. Onun, canını dişine takıp ördüğü imece duvarından tuğla çekenlerse, ne yazık ki hep bizler olduk. Şöyle de denebilir: Geçim derdinin, günlük ilişkilerin girdabına kapılmış, vicdanı ile cüzdanı arasına sıkışmış bir çok insanımızın kendini kurtarmaya çalıştığı doksanlı yıllarda, kendisini geride bırakıp arkadaşlarını kurtarmaya ve çevresindekileri kalkındırmaya çabaladı.
Şimdilerde, dost söyleşilerinde ya da yaşamın günlük doğal akışı içinde,
Nurettin Karabaş adı geçtiğinde, insanlarımızın -özellikle de duvarından tuğla
çekenlerin- “Alkolün ne denli kaka olduğuna.” ilişkin, “Eğitim şart”
güzellemesini çağrıştıran uzun ve pişkin söylevlerini susarak, içimiz
sızlayarak dinlemek ne hüzünlendirici.
Yerine ve zamanına göre, bazen onca ilkeyi, kuralı ve dahi alışılmış klişe söylemleri bir kenara bırakıp kitabın tam da orta yerinden konuşmak yeğdir ve zorunludur. Umut edilen o dur ki, böylesi bir yürekli adım yüzümüzü bir kez olsun gerçeğin ışığına çevirmemizi, özeleştiri yapmamızı, daha doğrusu kendimizle, geçmişimizle yüzleşmemizi sağlayabilir.
Nasıl mı?.. Şöyle:
Nurettin Karabaş’ın adeta yaşama küsmesine, önceleri cin gibi çalışan, şen
şakrak, neşeli ve üretken başını lanet olası şişelere gömmesine neden olan,
söylemesi çok kolay kabullenilmesi çok zor, on harfin bir araya gelmesi ile
oluşan bir sözcükten ibaretti:
V-E-F-A-S-I-Z-L-I-K
…
Nurettin Ağabey! Tito’nun memleketi Yugoslavya doğumlu, ey koca göçmen…
Şimdilerde talihsizce yaşadığımız küskün, suskun, uzak ve de soğuk günlerde,
her tükettiğimiz günde, her çürüyen ve her kokuşan ilişkide seni,
takılmalarını, geceler boyu sohbetlerini, sıcaklığını, fedakarlıklarını,
babacanlığını, beyefendiliğini daha, çok daha çok özlüyoruz. Seni daha çok, çok
daha çok arıyoruz.
Hasan Oğuz Bilgen, Ağustos 2007, Göçmen Mah. Turgutlu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder