YENİ BİR 1 MAYIS’TA, KURTULUŞ”A SAHİP ÇIKAN EMİN ELLER,
KURTULUŞUN YOLUNU GÖSTERİYOR.
Uzlaşmaz sınıf çelişkilerini ve karşıtlıklarını bağrında
taşıyan kapitalizm, ulusal ölçekte işgücü sömürüsüne, uluslararası boyutta tekel
karına, tekel sömürüsüne dayanan, bu yüzden de günbegün çürüyen, kokuşan kaçınılmaz sonunu sağlayacak olan kendi mezar kazıcısını yaratan bir üretim
biçimidir. Bu siyasal gerçeklik de onun doğası gereğidir.
Sistemin hiçbir ideoloğu/ teorisyeni, bugüne dek, bu olguyu
çürütecek, boşa düşürecek karşı bir düşünce geliştirememiştir; geliştiremez. Okuyup bilgilendiğimizde, anamalcı düzende
işçi sağlığının halk sağlığı olarak kabul edilmesinin, görünür kılınmasının
iki koşula bağlı olduğunu, ilkinin işçilerin gerçek sınıf sendikacılığını
örgütleyip öz gücüne dayanan bir güç olması gerektiğini, diğerininse, birden ya
da birikim sonucu bir kitlesel yaralanmanın, can kaybı sonucunun toplumda
şiddetli bir tepki olarak karşılık bulması gerektiğini öğreniyoruz.
Ne ki, sağlık denildiğinde salt beden sağlığının
anlaşılması, can alıcı sorunun ruh sağlığı boyutunun görülmemesi apayrı bir
konu başlığı.
İçinde bulunduğumuz, genci yaşlısı, çalışanıyla emeklisiyle
hepimize dayatılan, insanlık dışı sonuçlarına katlanmamız istenen vahşi
kapitalizmin, çalışan, üreten ve iş gücünden başka satacak bir değeri olmayan
bireylerin ruh sağlığını bozduğu yadsınamayan bir gerçek.
Buraya dek tamam. Kurgulanmış ve dayatılan sistem bu. İşgücünü satıyorsun, patronun lütfedip iki dudağının arasından çıkan para
olarak ücretini alıyorsun. Sabrınızı daha fazla zorlamayalım ama, buna da tamam…
Bir an, onca canhıraş çalışmanızın sonucunda altı aylık, bir yıllık ücretinizi
alamadığınızı, toplu iş sözleşmenizde bağıtlanmasına, iş yasası ile güvenceye
alınmasına karşın verilmediğini. Üstüne üstlük, bir de süresiz
ücretsiz izine çıkarıldığınızı düşünün. Çarşıya, pazara çıkamadığınızı, çocuğunuza
okul harçlığı veremediğinizi, aylardır kirasını alamayan ev sahibinizden köşe
bucak kaçışınızı.
Birileri yer birileri bakar da, kızılca kıyamet kopmaz
mı? Yanıtı çok basit ve de çok açık.
Görmek, bilmek, duymak isteyen, Ankara’nın Kurtuluş Parkı’ nda, insanların
gözlerinin önünde uygulanan eziyete, işkenceye baksın. Analarının ak sütü gibi,
hak ettiği ücretleri onca sopaya, itilip kakılmaya, yetmedi biber gazına ve polis copuna karşın alamayan maden
işçilerinin sabrı taşmış gözlerinin içine bakın. Elbette sarayda oturan sağır sultan
da duydu. Sanal alemin görsel basınında onlarca fotoğraf ve video kaydı var.
Olayın elbette magazin kısmında değiliz; belden yukarısı çıplak, bu
aç açık insanlar dilenmiyor, sadaka istemiyor, yalvarmıyorlar. Çalıştım, ürettim ve sana “sekiz milyonluk saat aldırttım”, “bana da hak ettim parayı ödeyeceksin”
diyorlar. Hepsi bu… Duygu sömürüsü ve gösteri yapmıyorlar. Bu eylem filan da
değil; bu başka bir şey… Ölümden önceki bir durum, ölümden öte yol yok gibi düşünün.
Yetkilisinden, bakanına, vekiline kahredici bir sessizlik, duyarsızlık... Saray
cephesinde tık yok ve yaprak kımıldamıyor. Kan içen, hak yiyen kahrolası düzenin ana
muhalefetinde de, ele gelen göze görünen farklı bir durum yok.
* * *
Günler öncesinden “mücadelede yeni bir yol haritası
belirleyeceklerini” ve “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını” ilan
ettiklerinde, demirci Arif usta dahil, hakları ödenmez tüm sınıf kardeşlerimiz
“Bu salatalık, bu yoğurttan cacık olmaz. Yıllardır medet umulan dağ yine, nur
topu gibi fare doğuracak” dememişler miydi?
Onlar ve Kurtuluş Parkı’ nda “Açlık grevinde ölmeyiz, biz bu yoldan
dönmeyiz” diyenler, topraktan öğrenen ve kitapsız bilenlerdir.
* * *
Karl Marks’ ın “burjuvazinin ahırı” dediği, söz meclisten
dışarı parlamentodan, atıp tutan sağından solundan, altından üstünden, onca
vekilden, sadece bir vekil, bir partinin genel başkanı görmeyen gözlere ilişti.
Ezeli açların ebedi tokluk günlerinin geleceğine inandığındandı elbette, öyle, dostlar alış verişte görsün diye yalandan değil, sadece ve sadece işçi sınıfının öz gücüne ve örgütlülüğüne inandığındandı. Sınıf kardeşleri ile birlikte bareti hırsla, kararlılıkla yere vuruyordu. Sonra, rutin biber gazı uygulaması geldi. Yakın geçmişte "Tito artığı" aşağılık söylemi ile, Rumeli diyarından oluşu, başka deyişle etnik kökeni, aidiyeti üzerinden rezilce spekülasyonu yapılmaya çalışılan vekil, kaldırıp fırlatıp attı bareti gazı sıkanların suratına. Vay!.. Sen misin ‘provokatörlük’ yapan, ‘nifak sokan’!..
Tam da yerinde, haklı olarak, hakkını vererek Türkiye İşçi Partisi genel başkanı Erkan Baş' tan söz ediyoruz. İnsanımıza dokunmanın, sosyalist kimliği öfkeli yüreklerle buluşturmanın, nasıl da yeri ve zamanı... Böylesi bir günde o insanların yanında olmayacaksın da nerede olacaksın. Kulaklarımıza 'orada olmuş da ne olmuş' mırıltıları gelebilir. Buna yanıt olarak, bu yazıyı "Birlikte Yürümenin Gerekliliği Üzerine" adlı metinlerin güncellenmiş son bölümüne ek olarak düşünmemek elde değil.
“Yiğidi öldür hakkını yeme” diye, büyükler ne de güzel söylemişler. Ne o, ne şu. O atılan baret, o an orada yapılması gerekendi. Anlık bir refleks, öfkeyle yapılan bir aksiyon değil, politik bir tavır ve bir mesajdı. Biz ağlamıyoruz, kimse de ağlamasın. “Kavgada” demiş yine büyükler, şöyle güncellemekte yarar var: “Sınıf kavgasında şamar aranmaz.” “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi” dememiş miydi, baş aşağı duran ütopik sosyalizmi ayakları üzerine doğrultan, elle tutulur gözle görünür kılan Karl Marks.
Erkan da sıkılan biber gazından sonra tam da, sakallı adamın bu dediğini yapmıştı.
Burada anlatılmak istenen, daha doğrusu üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken, örgütlü sendikal mücadelelerin ışığında, sınıf mücadelesinin çıtasını yükseltmek, düzen yanlıları ve politikacıları ile tıkanmaya, düşmanlaştırılmaya, itibarsızlaştırılmaya çalışılan ekmek ve gül mücadelesinde yeni çıkış yolları bulmak, yeni soluk boruları, daha ileri ve yaratıcı mücadele biçimleri yaratmaktır. İşte pos bıyıklı vekilin attığı baretin önemi de, anlamı da, vermek istediği ileti de budur. Gücenip darılmasınlar, “yeni bir yol haritası belirlemek” için toplanan ana muhalefet partisinden, belki de böyle bir iradi duruş, işçisiyle, çiftçisiyle, emeklisiyle emekçi insanına bir dokunuş, özcesi sokakta karşılığını bulan bir el yükseltme beklenmişti.
* * *
Bir öncekinden daha zengin ve yaratıcı,
nihai kurtuluşun yolunu gösteren yepyeni sınıf mücadelelerine gebe, yeni
bir 1 Mayıs’ın öngününde, Kurtuluş Parkı’nı yurt belleyen, orada yatıp kalkan
maden işçileri, ebedi tokluğa kavuşacakları kurtuluşa sahip çıkıyor, “kurtuluşa
kadar…” ve “haklarımızı alıncaya kadar…” diyorlar.
Bu, kavganın ekonomik demokratik mücadele boyutu. Uğrunda darağacına yürünen, Kızıldere’ de kurşunlanan bir de siyasal boyutu var. "Devrim yolu sarptır, engebelidir, dolambaçlıdır" söylemi üzerinden "KURTULUŞA KADAR SAVAŞ” sloganını, korkusuz ve ödünsüz, son nefeste bile tüm ezilen ve sömürülenlere ısrarla, inatla duyurmak gibi.
Açık Mektup Kolektifi. Mayıs 2026. Kurtuluş Parkı-Ankara.
