6 Haziran 2026 Cumartesi

6 HAZİRAN 1981 SICAĞINDA ( 2 )




     

6 Haziran 1981 sıcağında, THKP-C MLSPB' den Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Doğan Özzümrüt, Tamer Arda. 

* * *

Diyarbakır-Melik Ahmet Caddesi’nin, ancak üç kişinin yan yana yürüyebildiği arka sokaklarının bulunduğu yer Suriçi’dir. Çıkışı kolayca bulunamayacak kadar karışık ve dolambaçlı, zemini taş kaplı koridor sokakların ve birbirlerine yaslanmış, tek katlı yoksul ve bakımsız evlerin bulunduğu Suriçi…

Suriçi evleri anaçtır, sahip çıkar, sır taşır. Kucak açar barındırır. Ahalisi, inşaat ve tarım işçileri, hamallar ve yapacak bir iş bulamamış kaçakçılardır. Yüzyıllardır oranın sakini olanlar olduğu gibi, kırsaldan, iş bulmak, yeni bir yaşam kurmak için gelenler de çoktur. Gündüzleri, üstü başı dökük çocukların duvarlarına çarpa çarpa çaputtan yapılma topla oynadığı sokaklarda, gecelerinde şafak sökene dek, ürkek temkinli, hızlı ama sessiz adımlarla siyah gölgeler gider gelir.

Bu gölgelerden diğerlerine göre daha ufak tefek olanı, ahşap kapılardan birinin el biçimindeki demir tokmağını usulca, bir kez tıklatır. Bekler. Ardından bir kez daha. Öğrenci evinin sakini, bir orantısız vahşi çatışmadan çizik almadan sağ kurtulup çıkan, o güne dek hiç tanımadığı yalınayak kaçağa evinin kapısını açar. Doğan o günlerde, aynı kentin tıp fakültesinin öğrencisidir. Mutfak dolabında Amed ekmeği, kara zeytin ve kaçak çaydan başka bir yiyeceği olmayan, alışılmış bekar evinin yatağında bir açık kitap durur. Bir Stefan Zwig klasiği… Doğan, akşamın o beklenen konuğunu, cehennem yeri firarisini sahiplenmekten, kollarının arasına alıp kucaklamaktan oldukça rahat, huzurlu, bir o kadar da mütebessimdir. Ne ki düşünceli bir hali de vardır.

Karşılıklı otururlar. Çelimsiz konuk, kıyısına iliştiği yatağa sırt üstü kendini bırakıp derin ve bitimsiz uykulara dalmadan önce, Doğan soba üzerinde kaynamakta olan demlikten kaçak çayları doldurmuştur bile…

* * *

Uyandığında, geleceğinden haberdar olduğu ve o akşam tanıştığı yoldaşının çıplak ve zayıf ayaklarına baka kalır bir süre. Nereden başlasa, nasıl moral ve güç verse?.. Çok geçmez, tıpkı Stefan’ın dilinden ve eşi Charlotte'nin derdinden konuşmaya başlar:

“ Stefan Zwig, yaşamı boyunca Avrupa halklarının birliğine, dirliğine ve mutluluğuna inanmıştı. Bu umutların üzerine, Birinci Paylaşım Savaşı’nın, daha doğrusu faşizmin kara bulutları çöker. Yaşamı bundan böyle yine barış yanlısı, ama savaş karşıtlığı ile sürüp gidecektir. Yüreğinde ve bilincinde iyimserlik olduğundan, dünya halklarının barış içinde birlikte yaşayabileceğine, sınıfsız sömürüsüz sınırsız bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyordu. Öylesine iyimser, bilimden, insanlıktan yanaydı ki; uçağın icadını, barış ve kardeşlik için olumlu bir yenilik, ileri bir adım olarak görüyor, savaşlarda kullanılacağını düşünmüyordu. O, bilimin ve insanlıktan yana yeniliklerin devrimci atılımıyla, insan aklını öğüten yel değirmenlerinin hükmünün son bulacağına inanan bir Don Kişot’tu.

Hitler faşizminin orduları, Viyana’yı işgal edip öz yurdu Avusturya’yı haritadan sildiğinde vatansız bir insandı. Hani şu haymatlos dediklerinden... Stefan bırakın Avrupa’yı, tüm dünyanın sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız olacağına umutlanmışken ortalık yerde vatansız kala kalmıştı. Uğruna ölümleri göze aldığı insanların celladına aşık olmasını ve onu iktidara getirmesini kabullenemiyordu. Bu faciaya seyirci kalmaktansa, eşi Charlotte Altmann ile yaşamlarına son vermeye karar verirler. Bu zor durum, bu çıkış da onların bir tercihidir.”

* * *

Dostuna "Stefan umudu/ Charlotte cesareti" vermek amacıyla yaptığı konuşma son bulmuştur. Kaçak, o zor günleri izleyen ilerleyen yıllarda, içinde intihar olan tercihin cesaretlendirmeyle ilintisi üzerine çok düşünecektir. Öyle bir gecedir ki, soru sorulacak, tartışılacak zaman yoktur. Dahası konuşması biter bitmez, ciddileşip durgunlaşan Doğan, bir an içine kapanmıştır. Dakikaların geçmesini beklemez, az sonra güvencesiz bir belirsizliğe gidecek olan yoldaşına umut vermeyi, onu diri tutmayı sürdürür. Kaçağın ayakkabısız yol yürümekle altları erimiş ve ayak bileklerine dek sıvanmış çoraplarına bakarak sessizliği bozar:

“Paran var mı? Para vereyim desem?! Gideceğin yer para istemez, güç dayanıklılık ister. Sen iyisi mi, benim botlarımı al. Sağlamdır. Ayaklarını korur ve sıcak tutar. Yolun, yolların açık olsun. Umutsuzluk olmasın; sen Stefan’nın en son tercihine takılma…Umudunu da yitirme.”

Amed kentinin soğuk ve güvenliksiz gecesinin ilk ışıklarında vedalaşırlar. O an, kapı eşiğinde ayak üzeri edilen bir çift sözün gerisinde aklında kalan tek ayrıntı, Doğan’ın bir gözünde olan doğuştan lekenin öne çıkması ve yansıttığı ışıltıdır. Sarılırlar sımsıcak... Birbirlerinin sırtlarını "Hep yanında olacağım, asla kendini yalnız hissetme." sıvazlaması, pat patlaması yaparlar. O, onca hayhuy ve yangın içinde Stefan okuyan, Stefan umudunu/ Charlotte cesaretini kendisine vermeye çalışan, tıfıl tıp öğrencisinin gözündeki lekeyi öpesi gelir. Ancak; bunu o an, o diken üzeri koşullarda ne söyleyebilir ne de yapabilir. 

O günlerde yaşanan sert ve acımasız koşulların sert çocukları olmak zorundadırlar. Duygusallığın "ne yeri ne de zamanı" dır. Hem üstelik, "duygusallık zayıflık göstermek" değil miydi!? O günlerde gösteremediğimiz, oysa bu duyguyu açığa vurmamız gerekmiş. Hem de ağız dolusu gülmelerle, dolu dolu yaşamamız... Doludizgin günlerde yaşamaya, yaşatmaya fırsat bulamadığımız duygusallıklar bu günlerimize, bu yaşımıza nasipmiş.

* * *

Ayrılma anıdır. Kaçak, Doğan’ın verdiği kahverengi uzun botların bağcıklarını bağlar ağır ağır…Tek söz etmez. Edemez. Ne yeri ne sırasıdır. Bir gözü lekeli, o yürekli delikanlının, ne gözlerinin içine ne de ardına bakamadan gecenin karanlığında yiter gider.

Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan, 6 Haziran 1981, İstanbul.

5 Haziran 2026 Cuma

6 HAZİRAN 1981 SICAĞINDA ( 1 )

6 Haziran 1981 sıcağında, THKP-C MLSPB'den Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Doğan Özzümrüt ve Tamer Arda…

*  * *

Konunun uzmanlarının ‘üstyapı kurumu’ olarak tanımladığı ve onayladığı kültür; ekonomik/ politik ortam, etnik/ sosyal ve siyasal inançlar, değişik yaşam biçimleri, iklim gibi içinde yaşanılan maddi koşullar ve de bunlara yakın etken faktörlerin mayalanmasıyla oluşup biçimleniyor.

Bu ekonomik, politik ve sosyal dinamiklerin üzerine bir de, yaşamın doğal akışı içinde yaşananlardan, ayrıca zorlamayla ite kaka yaşatılanlardan süzülüp gelen toplumsal belleği eklemek gerekir. "Anılarımız belleğimizin vefalı bekçileridir", demiştik ya bir yazımızda… Anmak ve anımsatmak belleğimizi taze tutar, unutturmaz.

Yakın tarih içindeki yaşanan olaylar ve onlarla ilişkili anılar, şimdilerde yaşlılık unutkanlığına yenik düşen, yenilen, körelen ve duyarsızlaşan belleğimizin, daha açık bir deyişle “vermeye” ve "karşılıksız sevmeye” hazır ve de vefalı gözcüleridir.

Salt bekçilik, gözcülük değildir görevleri. Harekete geçirmeye, düşüncelerinizi tazelemeye ve yeşertmeye her daim hazır, işte oralarda bir yerlerde sabırla beklerler. Suspus halleriyle, “Yaşadıklarınız, olaylarınız burada duruyor. Siz nerelerdesiniz? Sanal alem gezinmeleriniz doyum mudur, kaçış mıdır, çare midir?” der gibidirler.

Geçmişimizi ve belleğimizi canlı tutmanın tek yolu anmak/anımsatmak da değildir. Ahlati’nin “İnsan aklı bir değirmendir. Onun içine yeni bir şey atılmaz, konulmaz ise kendi kendini öğütür.” sözü, tam da burada kulaklarımızda çınlar durur.

Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedrettin’in de hocası, yol yordam göstericisi olan Ahlati ustamız on yıllar öncesinden, şimdilerde içinde olduğumuz açmaza ve unutmamıza neden olan kör kuyuya, içinde dönüp durduğumuz fasit daireye işaret eder ve bizleri uyarır gibidir:

“Muhasebenize dikkat edin, sarf ettiğiniz kelamın, yapıp ettiklerinizin gelir gider hesabını denk getirin. Söz uçar gider yazı, belge kalır. Laf-ı güzaftan ibaret tarih unutulur, tarih belgeli ve yazılı ise daimdir. Kahramanlık abartılarından, güzellemelerinden pehlivan tefrikalarından, efsane de, hakikat de, vuslat da olmaz. Tez zamanda bir yazı heyeti oluşturun, ortak akıl ve ortak kelamla tarihinizi ve dahi hafızalarda unutulmaya mahkum, sonraki nesillere ilham ve nasihat olacak tecrübe ile sabit olanı bir kitaba yazın.”

Bizzat yaşadığımız, günahı ile sevabı ile bizim olan tarihimizde yaşanan onca olup biteni yazarak belleğimizi koruyup, ardımız sıra gelen gençlere, çocuklarımıza yazılı bir belge bırakmak, her ne kadar bu dizeleri yazanların boyunlarının borcuysa da, tek başına olunduğunda da, haddi ve de boyu aşan bir konudur. Doğrusu da, çoğul ortamda ortak akıl/ ortak dille, bir ortaklaşmanın gündemidir.

Yıllardır, her birimizin başının üzerinde böylesi bir ağır görev ve sorumluluk durumu sallanıp dururken…

6 Haziran 1981 tarihinden beri, Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Tamer Arda ve Doğan Özzümrüt yoldaşlarımız, bir yerlerden her birimizi izliyor ve de gözlerimizin içine içine bakıyorlar. Her birinde aynı dert, aynı burukluk; aynı can alıcı, can yakıcı konuya işaret ediyorlar.

“A dostlar! A canlar!  İki bin yirmili yıllara gelmişken neler yapar, hangi işlerle uğraşırsınız?  Bizim, ne olup ne olmadığımızı, neler yaptığımızı ve sonucunda ne yapmak istediğimizi depolayan bir kalıcı bellek oluşturup, bunları anlatan yazılı bir tarih yaratabildiniz mi?”

*  *  *

Mete Atilla, Kars ilinden, gelenek ve değer bilirlik sözcüğün gerçek anlamı ile bir Galatasaraylı’dır. Ne var ki, ayak topu/ ayak oyunu bilmez. Ülkesinin, içinden çıktığı halkının derdi ile yanıp tutuşmasaydı, o okulun (GMYO) da hakkını verecek, başarı ile bitirecekti.

Biz, hoca olarak ilk Nurettin Gürateş'i bildik. Mete, “Nurettin bilgi ve birikimi”nin, “Gürateş kararlılığının” sürdürülmesidir. O, tıpkı Sinan Cemgil gibi, örgütünün “Hoca”sı ve önderidir. Korkulan o ki, "bir İRA bir RAF üyesi gibi tehlikeli"dir. O nedenledir ki, bir Tupac Amaru yerlisi gibi görüldüğü yerde yok edilmelidir. Mete Atilla Ermutlu, gerçek bir profesyoneldir. Normal koşullarda, benim diyen kriminal emniyet uzmanın, onun uzattığı kimliği inceleyip “tamam geç” diyeceği doğallıkta, Emre Kongar sakallı tipik bir öğretim görevlisi görünümündedir. Tanımış olanların anlatımı ile, görünümü onun bilgisini, birikimini ve siyasal olgunluğunu ele verir.

Ne acı ve yakıcıdır ki, daha karakol kapısından içeri girer girmez, tek bir tokat bile yemeden pişman olmuş itirafçı bir hainin ifadesi, sonun başlangıcı olur. 12 Eylül”lü uğursuz/ ihanet günlerinden birisi olan, 6 Haziran 1981 sabahının erken bir vaktinde durdurulan Volkswagen arabasının içinde taranıp öldürüldüğünde silahsızdır. Olayın özeti, yerleşmiş sermayenin yasal kurşunu ile yapılmış yargısız bir infaz, bir egemen devlet refleksi ile gerçekleştirilmiş fiziksel olarak ortadan kaldırma ve yok etmedir.

*  *  *

Şemsi Özkan haininin ele verişleri bununla, burada kalmayacaktır. İtirafları sürer… Devletin polisinin her zaman olduğu gibi, devrimcileri sağ ele geçirmek ve var olan yasalar önünde de olsa yargılanmalarını sağlamak gibi bir derdi yoktur. Doğan Özzümrüt ve Ercan Yurtbilir kuşatıldıkları evde çıkan çatışmada öldürülürler. Ayşe Hülya Özzümrüt yaralı yakalanır.

İnsan ürkmesi, insanın korkmuşu, hayvan ürkmesinden beterdir; dur durak bilmez. Polislerin ağızları kulaklarında; “Ver kurtul” derler, “Ver kurtul”… İhanetin ve pişmanlığın sonu yoktur; bir itiraftan bir itirafa atlar.

Ve Tamer Arda… Tüm olup bitenlerden habersiz, verdikleri devrimci mücadelenin gereklerini yerine getirmek üzere güne başlamıştır. Gün, aynı gündür. Çok önceden kararlaştırılmış bir buluşma için, kararlaştırılan randevu yerine gelir. Mahir Çayan’ın bilinen şiirinde sözünü ettiği "karanlığın cüceleri” ondan önce gelmiş sinsi pususunu kurmuştur. Arsızca sırıtarak Tamer’in, kollarına girerler. Yoldaşlarını katleden aynı devletin aynı kurşunları ile, -bizzat- zamanın emniyet müdürü Şükrü Balcı’nın sıktığı onlarca kurşunla oracıkta katledilir Tamer.

.  .  .  / .  .

. . . Sürecek.


Açık Mektup Yazı Kurulu, 6 Haziran 1981, İstanbul.