6 Mart 2015 Cuma

BEYLER ÇOK ÜZGÜNÜZ! SEVDALILARINIZ KOMÜNİSTTİ!

BEYLER ÇOK ÜZGÜNÜZ !
SEVDALILARINIZ KOMÜNİSTTİ !



Bundan yaklaşık otuz yıl önce, dönemin Gümrük Tekel Bakanı Cahit Aral beyefendinin televizyon ekranından elindeki çay bardağını gözümüze sokar biçimde çayını iştahla höpürdetip:  “ Bakın ben içiyorum… Müsterih oluna.”  mealinden, kamuoyuna, sözüm ona moral ve güven verici açıklamasını yaparken, kimse 2005  yılının 25 haziran gününde Kazım Koyuncu adındaki genç bir yeteneğin sanat yaşamının henüz baharında kanser belasından solup gideceğini düşünemezdi.
         
Bu talihsiz ülkenin güzelim insanları, tarihinin hemen her döneminde, özellikle de yazılı ve görsel basının etkisiyle kendisine sunulan menünün dışında, beden ve ruh sağlığı için asıl yararlı olanları seçme alışkanlığını edinemediğinden, hep kendisine sunulanlarla yetinmek zorunda kalmıştır. Ömürler tükenmiş, siyasi iktidarlar değişmiş, o, hep gösterildiği kadar bilmiş, izin verildiği düzeyde öğrenmiş, dünyaya ve olaylara her zaman yaşamak zorunda bırakıldığı yerden bakmıştır… 

Doğal olarak sorgulaması da, belleği de zayıf kalmıştır. Her daim boynu bükük, biat ve tevekkül ruh hali içinde sessiz sakin, hiçbir şeye karşı olmaksızın yönetilmesine, hiç sogulamamasına, hiçbir karara ve uygulamaya karşı çıkmamasına neden olan önemli bir sosyal eksiklik ve zafiyettir bu. Tarihin bu yaşamsal gerçekliğinin uzandığı, tutunduğu kökler eşelendiğinde de, kaçınılmazdır ki, epeyce eskilere, çok gerilere gidilecektir.  

- 2 -

1923 İzmir İktisat Kongresi’nde TBMM çoğunluğunu oluşturan Kemalist, devletçi ve statükocu kadroların  “ Yabancı sermaye çevrelerine, ekonominin gelecekte alacağı biçimini ve niteliğini belirlemek ”,  “ İç ve dış sermaye çevrelerine güvence vermek ” özellikle de,  “ Yabancı sermayeye karşı olmadığını açıklamak ” gibi, her yerde dillendiremediği ciddi bir derdi ve sıkıntısı vardır.

1923 İzmir İktisat Kongre’nin yabancıya göz kırpan ve onun yatırımlarına kapıyı aralayan, üzeri örtülü ve ürkek açılımları,  yakın gelecekteki dışa bağımlı ekonomik siyasi politikaların tarihsel zeminlerini hazırlaması bakımından yabana atılmaması gereken bir ayrıntıdır.  

Çok partili dönemde DP’li Adnan Menderes’in  “ Her mahallede bir milyoner, her  köyde bir traktör.”  şiarıyla örtüşen ekonomik ve siyasal vaatlerini, AP’li Morrison Süleyman’ın uluslararası tekelci sermayeye çağrı yapan cüretkar programlarının yanı sıra ABD ile böbürlene böbürlene yapılan  “ İkili Anlaşmalar ”,  yabancı finans kurumları ile ileriye dönük, planlı programlı çok daha uzun vadeli siyasi flört planları izler.

Yabancılarla atılan her imza, görünümde el etek öpen, özünde dışa bağımlılığı güçlendiren -uygulanan- her politika, emperyalist güçlerin tahakkümünü, savaş ve işgal barbarlığının boyunduruğunu kırmış Anadolu Hareketinin ulusal kurtuluşçu, ileriye ve aydınlanmaya dönük demokrat tavrının ve anti-emperyalist göreceli kazanımlarının birer hazin kırılma noktaları olmuştur.

‘Milli Şef’ döneminden sonraki çok partili yıllarda, dış politikada ve sermaye hareketlerinde yeni uygulamalar, alışılmışın ötesinde sorumsuz, kaba bir cesaretle hayata geçirilir. Palazlanan ulusal sermayenin sözcüsü yönetici kadrolarının gözünü kararttığı bu “Cesur” dönem, “ İkili Anlaşmalar ” gereği uluslararası finans kapital sisteminden “karşılıklı iş birliği” kıvırması ve mazereti ile alınan yeni krediler, daha açık deyişle yeni borçlanmalar dönemidir.

- 3 -

Aslında yaşanan, çok uzun vadeli taslak plan üzerine oturtulan, ciddi kabuk değişimidir, kurumsallaşmadır. Geleneksel, statükocu devletçi politikaların, “yerli malı” kültürünün öksüz çocuk gibi kenara bırakıldığı körüklü Kuvayı Milliye çizmesinin Anadolu’nun engebeli yollarını, sıcak savaş meydanlarını görmüş ayaklardan çıkarılarak bir daha kullanılmamacasına kaldırıldığı bir değişim…

Yasal düzenlemelerle kurumsallaştırılan ve yapısal köşe taşları yerlerine oturtulmaya çalışılırken, kamu vicdanına da pembe gelecek tabloları biçiminde lanse edilmeye çalışılan işbirlikçi yerli sermaye hareketi, bir yanıyla Batı’ya göz kırpan İzmir İktisat Kongresi’nin;   
 
·        Öz kaynakların değerlendirilmesi,
·        Yerli mallarının, ulusal üretimin desteklenmesi,
·        Günlük çalışma süresinin sekiz saati geçmemek üzere sınırlandırılması,
·        Çalışanlara ücretli izin, hastalık, doğum, ölüm, sosyal güvenlik önlemleri, evlenme yardımı ve sigorta ve dahi iş güvenliği sağlanması,
·        1 Mayıs’ın - diğer ülkelerdeki gibi -  İşçi ve Emek Bayramı olarak kutlanması,
·        Yeni açılacak çalışma alanlarındaki tüm işlerin Türklere verilmesi,       
·        Özel girişimciliğin her daim desteklenmesinin ve canlı tutulmasının yanında, kredi, iş ve yatırım olanaklarının, eğitim, ulaşım, sağlık, haberleşme gibi altyapı ve teknik hizmetlerin devletçe sağlanması,
·        Tüm bunlar için yasal düzenlemelere gidilmesi…                   

gibi, çalışanlara sağlanacak hak ve özgürlüklerden hareketle önemli ve can alıcı ayrıntıları gündeme getiren, o günlere göre hayli ilerici ve yenilikçi maddelerinin budanması, kamu yanlısı devletçi damarlarının boğulması anlamına geliyordu.   

*    *    *

- 4 -

Uzun vadelerle alınan yüksek faizli kredilerin, ülke geleceğinin yıllarına, on yıllarına yayılacak olan adaletsiz yükü, Çanakkale’de, Dumlupınar’da şehit düşen ayağı çarıklı Mehmet’in aç açık büyüyen sefil perişan çocuklarının çıplak sırtına hayasızca yüklenmiş, böylece dışa bağımlı gelişen süreç hızlandırılmış, ulusal ekonominin kendi dinamikleri ile gelişmesinin ve kendi soluk borularını kullanmasının önüne geçilmiştir.

Yabancı sermayenin ülkenin cılız ekonomisine yerleşen, yaşamın birçok alanında etkisini arttıran siyasal ve mali iradesinden, elbette uluslaşma süreci de nasibini alacaktır. Ülkenin öz dinamiklerinin üzerine düşen yabancı gölgesi, yerli ticaret burjuvazisinin planlı bir müdahalesi değil, başka bir güce ve ondan gelecek desteğe bel bağlayan mali politikaların zorunlu ve kaçınılmaz bir sonucudur.

Doğal olarak emperyalizme başından beri bağımlı olarak gelişen bu çarpık iktisadi yapılanma üzerinde gelişen hayatın diğer toplumsal alanlarındaki sosyal/ kültürel biçimlenmeler ülkenin uluslaşma sürecinin arızalı/özürlü basamakları olarak yakın tarihe not düşecektir. Yabancı vesayetinde oluşturulan göbekten bağımlılık, bir   ayağı kırsal alanda olan işbirlikçi sermayedarlar tarafından ortak bir kabulle yeşil ışık yakılan yabancı sermayenin ülke üzerinde nüfuz alanını genişlettiği ve giderek güçlendiği sürece tekabül etmiştir. Yabancıların tekel karı iştahı içinde, yine aynı güçlerin insaf ve inisiyatifinde kurulan sömürü ve hegemonya ilişkileri, elbette ki Anadolu Kurtuluş Hareketi’nin ruhunu, onun anti emperyalist yönünü örselemekte, adeta ablukaya almaktadır.

Ülkenin yazgısını belirleyecek olan bu mali modelin ta başındaki mimarlar da, ilerleyen yıllarda olup bitenden haberleri yokmuşçasına, sıkılmadan “ memleketin geri kalmışlığından hayıflanan”  günümüzün akıl hocaları da aynı zihniyetin sorumlularıdır. Ol nedenle ülkenin ve insanlarının geleceğinin derdinde olan devrimcilerin, sosyalistlerin “geri bıraktırılmışlık” realitesini öne çıkarmaları, Emperyalizmin 2. Paylaşım Savaşı’ndan, yani (1945’lerden) sonraki emperyalist sömürü ve istismar biçimlerinin, emperyalistler arası yeni ilişki ve çelişkilerinin doğal sonucu “gizli işgal” ve “ içsel olgu ” boyutlarının altını çizmeleri bu yüzdendir.  ( Bilgi için, Bütün Yazılar, Kesintisiz Devrim II-III, Mahir Çayan )

- 5 -

Anadolu coğrafyası ve onun vefalı, çilekeş insanları bu güdümlü, geleceği karartan, onur kırıcı uygulamalara  -eski deyişle- “ iktisadi müstemleke ” modeline “ reva ” görülürken, kıta Avrupası, daha on yıllar önce iktisadi yapısında hangi nitel değişimleri hangi kendine özgü dinamiklerle, hangi tarihsel misyonla yerine getirmişti?  Tarihin filmini geri saralım, bir kez de oradan bakalım:
         
Daha 17. Yüzyılda Batı dünyası bünyesinde varlıklarını henüz sürdürmekte olan feodal üretim çelişkilerine ve ilişkilerine göre daha gelişmiş daha ileri bir üretim tarzı olan kapitalist üretim düzeni, kendi öz kaynaklarının, öz dinamiklerinin, güçlü, olgunlaşmış sınıf çelişkilerinin iticiliğinde, elbette ki muhteşem alt üst oluşlar içinde geçen yapılandırmayla oldukça yol almıştı. Yüzyılın sonlarına doğru, kendi mecrasında yol alan ve palazlanmakta olan tekelci burjuvazinin yeni doğan,  ilerici, dönüştürücü ve geliştirici sınıf olma özelliğinden ötürü dönemin tartışılmaz toplumsal lokomotifi oluşu, tekelci sermayenin gelişim sürecini yönlendiren önemli bir etkendir.

Lokomotif enerjinin marifetiyle eskimiş, çürümüş, ölmekte olan feodal üretim ilişki, yöntem ve çelişkileri alt yapıdan hızla arındırılmış, temizlenmiştir.  Öncekine göre daha yeni olan ve ilerici nüveler taşıyan genç sistem alt yapısından üst yapısına yerine otururken yükselen devrimci lafızlar;  “ özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi ”  sözcükleriyle sloganlaşan değerler, değişen Avrupa’nın kale burçlarına  ( İlerleyen yıllarda ilerici, yurtsever kimliğinden uzaklaşacak olan burjuvazi tarafından, teker teker geminin bordosundan aşağı atılmak üzere…) bayraklaştırılarak dikilmiştir. (1789 Fransız Devrimi)

Şaşmamak gerekir ki, tüm bu olup bitenleri yıllar sonra; “ Yaşamda hiçbir toplumsal hareketin, bağrında geliştirdiği, var olmasını sağladığı diğer bir sosyal oluşumu dışlayacağı, dışarıda tutacağı söylenmemeli. İşte o zamana, o doğuma kadar toplumların her genel yeniden kuruluşunun ve oluşumunun arifesinde toplum biliminin son sözü Kavga ya da Ölüm, Kanlı Mücadele ya da Yok Olma biçiminde olacaktır. ” sözleriyle özetleyecek olan Karl Marks’ı haklı çıkararak…

- 6 -

Tek partili dönemde çıkış noktası yakalayarak yayılma zemini bulan, 50’li yılların çok partili döneminde uygun yasal düzenlemelerle “içsel olgu” olma yolunda, zaman ve mekan kavramlarıyla ayniyet ve uygunluk içinde kurumsallaşan çok uluslu tekelci sermayenin ekonomik ablukası bizde ise, tek kelimeyle “ucube” denebilecek istikrarsız bir mali yapılanmanın varlık nedeni olmuştur.

Avrupa’da yurttaşa ve kurumlarına olumlu anlamda tanımlanan, kapitalizmin demokratik hak ve özgürlükler yüzü “burjuva demokrasisi” olarak adlandırılırken, bu bizim gibi ülkelerde, kimi haklı yorumlarda ‘Sömürge Tipi Faşizm’ ya da ‘Filipin tipi’, “Nispi demokrasi” açıklamalarıyla karşılığını bulmuştur.

Güdümlü yeni sömürge ülkelerin emekçilerinin işgücü üzerinden tekel karı adı verilen, iktisadi cambazlıklarla semizlenen, savunucularınca kimi zaman gereğinden fazla abartılan Batı kapitalizminin demokratik/kültürel gelişmişliği, hakkını hukukunu aramasını bilen, eleştiren ve sorgulayan bir yurttaşlık bilincini de bağrında taşır.

Yoksa, çöken köprüden kendisini ve bakanlığını sorumlu gören Hollanda’lı ulaştırma bakanının politik hayatına son vermesini, ölümlü bir iş kazasında istifa eden Norveç’li tersane müdürünün durumunu, sıradan bir Fransız çalışanının sosyal duyarlılığını sorumlu bakanın yakasına yapışacak kadar ileri götürmesini ya da vicdanı ile hesaplaşması sonucunda harakiri yapan Japon yetkilinin tutumunu daha başka bölgesel, kültürel denebilecek özel (konjonktürel) nedenlerde aramamız, eylemlerinin biçimlerini de cesaret, çılgınlık, umarsızlık, bir anlık hezeyan ya da cehalet gibi soyut kavramlarla açıklamamız gerekirdi.

Kabul etmek gerekir ki, sık olmasa da günlük basında izleyebileceğimiz yukarıdaki kayda değer tip örnekler, gelişmiş demokrasi kültürünün bize gösterdiği Batının insan profilinin genel karakteristiğidir.  Başka anlatımla, ilk bakışta bireysel veya öznel gibi algılanan kişisel bir duruşun, bir davranış biçiminin, bir olgunun beslendiği bazı toplumsal kaynakları, belirleyici yönü olsun ya da olmasın sosyolojik ayağının olacağı, olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
- 7 -

Özetle bu derinlikte etik tutumu, özeleştiri, sorgulama kültürünü gelişmiş toplumların yaşam tarzının dışında başka yerde göremeyeceğimizin altını çizmek gerek.

Bu önemseme daha yukarıda açıklamaya çalıştığımız Fransa, İngiltere, Almanya gibi demokratik devrim süreçlerinin çözücü, ayrıştırıcı ve de sonlandırıcı gücü sayesinde aşılan pre-kapitalist üretim biçimlerinin, ilişkilerinin tamamen tasfiye edilmesi konusu ile birlikte anımsandığında gerçek anlatımını ve anlamını bulacaktır.  Buraya kadar vurguladığımız olumlamalar, emperyalist sistemin gerek metropollerinde, gerekse çarklarının içine aldığı bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelerde çıkarları söz konusu olduğunda, hangi saldırgan politikalarla neler yaptığını ve dahi neler yapabileceğini görmemizi engellemiyor.     

Halkların gözyaşları ve ucuz işgücü pahasına kasalarına aktardıkları tekel karının, talan düzenlerinin sürmesi için en temel insan haklarını ayaklar altına alan her gayrı meşru yola, her tür ahlaksız yönteme başvurmayı gerekli gördüklerinde, “uygarlık kriterleri”, ‘yurttaşlık bilinci’, ‘demokrasi kültürü’, ‘etik değerler filan kalmıyor…

Şu dillere pelesenk olan, meşhur duvarların yıkılmasıyla tek kutuplu dünyanın jandarmalığı görevini, yine tek taraflı olarak üstlenen Amerikan Emperyalizminin sicil karnesindeki adalet, insan hakları ve demokrasi notları, morarmış ayak başparmağında ‘Made in USA’ plaketi asılı Guantanamo ölülerinin, gözlerine kendisi gibi aç sineklerin üşüştüğü Afrika’lı çocukların, Afganistan’lı, Irak’lı, Malezya’lı,Tayland’lı yoksulların, Bangladeş’te yıkıntılar altında hak etmediği ölümü yaşayan taşeron tekstil işçilerinin sayısı kadar sarsıcı ve yakıcıdır.

Boyunduruğu altındaki işgal topraklarında bu denli militarist, haydut, barbar olmasının perde arkasında, endüstriyel tarıma elverişli zengin ve bakir topraklar, talan edilmeyi bekleyen el değmemiş ham maddeler, yer altı ve yerüstü kaynakları, örneğin petrolün çekici rengi ve getirisi, üstüne üstlük esnek, güvencesiz ve geleceksiz çalıştırılabilecek insanlar, bunların havadan, sudan ucuz işgücü vardır.

- 8 -

Yerkürenin zenginlikleri ve insanının el emeği göz nuru böylesi kontrolsüz bir barbarlıkta bir taciz ve tecavüz altındayken, “ Irak topraklarında nükleer silah yoktu. Hiçbir zaman da olmadı.” biçimindeki hiç beklenmedik açıklama, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı’na aitti.  Ve açıktı ki, “ Irak’ın işgal edilmesi, orada yaşayan halkların can ve mal güvenliklerini tehlikeye atılması için hiçbir geçerli neden yoktu.  Ne çare ki, petrolün ve doların ilahları bir kurban istiyor…”  anlamına geliyordu… 

Sömürgeci ve saldırgan gözüyle, ister jeopolitik isterse de stratejik açıdan bakılsın bu talihsiz kurban Irak’tı. Üstelik bu ülke, ‘efendisine diklenen’ bir ülkeydi ( ! ) Orada akılların ve düşlerin alamayacağı kadar petrol vardı, bir… İkincisi, bu zengin topraklar, bir başka “söz dinlemeyen ülke” İran’a uzanan en uygun ve en zahmetsiz basamaktı.  Irak için de, fincancı katırlarını ürküten açıklamasıyla İngiltere Bakanı için de karar verilmişti. Nedeni bilinmeyen sürpriz trafik kazasında verilen ileti netti:  Adım Militarizm… Her türlü savaş kışkırtıcılığını, aklınıza gelmeyen çılgınlığı, yalancılığı ve çirkinliği yapabilirim… Şaşmayın, şaşırmayın…

Baskın üretim biçimi feodalizmin bağrında olgunlaşan koşulları yaşamın diyalektik yasalarına uygun olarak dönüştüren, demokratikleştiren tekelci sermaye, bizim gibi ülkelere göre ileri düzeyde olan demokrasilerden dem vururken, onca hukuksuzluğunu, gayri ahlakiliğini, yasa dışılığını bu ‘gelişmişlik ve uygarlık’ kibirlenmesiyle gizlemeye,  örtmeye çalışmaktadır. 

Sözünü ettiğimiz “talihsiz kaza” ( Siz lütfen cinayet olarak okuyun ) söz sırası geldiğinde, gelmediğinde, başımıza adalet ve demokrasi havarisi, insan hakları savunucusu kesilen malum ülkelerin egemenlerinin,  dönen çarklarına taş konulduğunda, çıkarlarının önüne geçildiğinde ne kadar vahşi, nasıl da acımasız, barbar olabileceklerinin çok açık bir göstergesidir.

Beynelmilel gayrımeşruluk, aktivist, düşünür Tarık Ali’nin altısı kurgu, altısı araştırma olan on iki kitabında detayı ile analizini yaptığı “ABD Emperyalistleri müttefiklerinin suçlarının üzerini örter.” sözü ile sağlamlık kazanıyor…

- 9 -

Ve aynı malum kaza burjuva demokrasisinin meşaleli, mağrur “Miss. Özgürlük” anıtının gölgesine sığınmaya çalışan emperyal düzeninin, tüm ayıpları ile birlikte asıl yüzü konusunda dikkate değer ipuçları veriyor.

İngiltere Dışişleri Bakanının başına örülen çorap insan hakları ve demokrasi söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmayan Amerikan ve AB emperyalistlerinin yere göğe sığdıramadıkları modern hayatlarının ve de gelişmiş demokrasilerinin gölgesinde kalan, gelgelelim çuvala da sığmayan Gladyo mızrağının sivri ucudur. Yerkürenin elitleri, egemenleri emperyalistler iletişim teknolojisi başta olmak üzere, bu alanda tekelleşmiş yazılı ve görsel basının başındaki baronlarının öylesine ensesindedir ki; bu nedeni ve kaynağı apaçık gözler önünde durup duran aleni cinayet karşısında medya arenasında adeta yaprak kımıldamamıştır.

Aleni cinayetten sorumlu Amerikan Emperyalizminin erk sahibi malum sınıf ve zümrelerini, temsilcilerini, düzenbazlarını, dalkavuklarını, yaşamı dolara, petrole bağlı vampirlerini burada konudan uzaklaşıp eleştiri konusu yapmamız abesle iştigal etmek olur. Eşkiyanın talan ve yağma kervanının yürümesi adına it itliğini puşt puştluğunu neden yapmasın?

Serbest piyasa ekonomisinin yılmaz savunucusu kaşarlanmış liberallerini, medya baronlarını bir kenara bırakırsak, belki de eleştirilerimizi asıl yöneltmemiz gereken, peşlerinden gittikleri partilerinin tabelalarına iddialı ve ciddi sıfatlar ekleyen çevreler ve yüreklerinin sol cenahta attığını her fırsatta sürekli yineleme pişkinliğini gösteren dünyaca bilinen ya da bilinmeyen yazarlar, çizerler, gazeteciler ve sanatçılardır.

Avrupa Burjuvazisi’nin 18. Yüzyılda, kendi dinamikleri ile ekonomik yapıdan mevcut sistemin üst yapısına doğru başardığı gerici feodal mütegallibe takımını etkisizleştiren demokratikleşmenin aynısı ya da benzeri nitelikte bir tasfiye hareketinin üstesinden gelemeyen yerli egemenler sosyal yaşamda da, iç politikada da, uluslar arası arenada da, ülkeyi hiçte hak etmediği çarpık ve güdük bir yazgıya, görünümde kara mizah, özünde trajik-hazin bir tabloya mahkum etmiştir.

  - 10 -

Bu nedenle yüzünü Batı’ya dönmeye çalışırken, kendini ve yaşantısını Şark kültürünün feodal alışkanlıklarından alamayan insanının tebaa ve kul muamelesi görmeye uygunluğu, boyun eğmeye, kabullenmeye olan yatkınlığı, “ Burjuvazinin ahırı ” (Marks) meclise yerleşmiş egemen sınıflara yönetme, erk olma kolaylığı sağlamaktadır. Yazgısı yabancılar ve işbirlikçileri tarafından çizilmiş, dirlikle düzenin, mutlulukla kardeşliğin ve dahi barış içinde bir arada yaşamanın hasretini ve sevdasını çektiğimiz toprakların hüzünlü manzarası on yıllardır ne yazık ki hiç ama hiç değişmemiştir.

1980 sonrasında 24 Ocak Mali Kararları ile birlikte IMF/Dünya Bankası kontrollü akıl hocalarının bildik kapitalizmi allayıp pullayıp, yeni pişmiş taze yemek gibi, Yeni Dünya Düzeni diye ortaya koymasını izleyen günlerde, ülkemizde de “ Global Dünya ” teranesiyle, bir  “ Globalleşme ”  modası almış başını yürümüştür.

Serbest piyasacı neo-liberalizme yeni hareket alanları için gerekli koşullar yaratılarak, emek dünyasının başına bela edilen özelleştirme politikalarının gereği olarak ve devletin mali yatırım ve kamu çalışma alanlarından  - başta sağlık olmak üzere -  el çektirilmesinin yollarını açacak yeni  yıkım ve talan yasaları çıkartılmış, ünlü   Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler “  başıbozukluğuna devletin en yetkili ağzından  “ Benim memurum işini bilir! ”  vecizesi ile meşruluk kazandırılmıştır.

Ol ‘rahmetli’ devlet erbabının toplumun ar damarının çatlatan edepsiz çözüm önerisi, popüler deyişle  “ ahlaksız teklifi ”  ekonomiden siyaset kültürüne, günlük yaşama, oradan yaşamın hemen her alanına pıtrak gibi yayılan  -günümüzde de artçı şoklarını fazlasıyla hissettiğimiz ve kötüsü, bizzat yaşadığımız-  ahlaki aşınmanın gerçek başlangıcı olmuştur.

Ülkem insanının geleneksel değerlerinin tam kalbindeki bu can alıcı kırılma, toplum bilimcileri ve pedagoglar tarafından da onaylanan, birey ve toplum belleğindeki olumsuzluğu on yıllar geçse de silinmesi zor olan sosyal bir travma olarak ülke tarihe geçmiştir.

- 11 -

Durum böyle olunca, kapitalist dünya coğrafyasında pek eşine örneğine rastlanamayacak bu tür sosyal bir travmayı yaşamış  ülkede, bakanlık almış birisi   TV ekranlarında,  elbette malum çay sefasını yapabilecektir.  Bir başka bakanı da tarlada telef olan ürününe ağlayan çiftçiye  “ gözünüzü toprak doyursun ”,  başefendisi ise önünü kesen vatandaşına  “ Al ananı git ” diyebilecektir. Daha dün Adalet Bakanı, sözcüğün gerçek anlamı ile kamu vicdanının örselenmesi, taze yaranın kanatılması örneği olarak, cezaevinde  “ kötü muamele sonucu ”  işkence ile öldürüldüğü devlet raporları ile kesinleşen Engin Çeber için:  “… öldürdük, kusurumuza bakmayın, pardon…” özrü ( ! ) ile kamera karşısına çıkabilecektir. 
.  .  .

BİZDEKİ FİLM HEP AYNI FİLM :  “  KRİZ MIRİZ YOK…

Dert yanan vatandaşa, iş arayan işsize, soru soran öğrenciye, birikimini (üstelik din istismarı yapan vurguncularına) kaptıran vatandaşa kuru sözler eden, efelenen, diklenip  “ yatırırken bana mı sordun ” diyen,  “ Big Brother’s ”  karşısına gelince el pençe divan duran Kasımpaşa’lı başefendi, tapındığı, nemalandığı ve kıble bellediği kapitalist sistem, kriz nedeni ile kıçını dibe vurup çömleğini kırınca tevekkülle karışık durumdan  “ haberdar ” ve duruma hakim pozlara bürünüveriyor :  “ Hamdolsun sağlamız. Velev ki bize uğrarsa, atlatırız Allah’ın izniyle…” diyor. Üstüne üstlük, bir ara nasıl olduysa ağzından kaçırıp  “ krizi fırsata dönüştüreceğiz ”  buyuruveriyor.

Orada bulunan ve pattadak  “ Bunu nasıl yapacaksınız? ” diye soran Evrensel muhabirinin sorusu üzerine de, değişmeyen bilgiç halleri içinde kaşlarını çatıyor, kem küm ediyor ve de bir şeyler biliyormuş gibi yaparak,  “ Şimdi, siz orasını fazla karıştırmayın, her şeyi ortalık yerde söyleyecek değiliz ya! ” gibisinden imalı ve gizemli havalara giriyor.

Uluslararası tekelci kapitalizmin, aslında tarihinin hiçbir aşamasında içinden çıkamadığı genel bunalımının buz dağının su altındaki görünmeyen bölümü, yattığı yerde doğrulsa bile bir türlü yataktan çıkamayan hasta esprisini içeren diğer

- 12 -

etkenlerin de bir araya gelmesiyle su yüzüne çıkınca kendini tekrar gösterdi. Mevcut düzen şakşakçılarının 1980’lerde  “ Global dünya ” ve “ Globalleşen Dünya”  ( x ) diye diye dillerine pelesenk ettikleri şatafatlı deyişlerinin ardından, bu kez de, bir  “ Global kriz ”  tantanası koparacaklarını beklemedik değil doğrusu…  Nur topu doğan bebeklerinin adını, nedense öyle koymadılar da “ küresel kriz ” deyiverdiler. 

Hepimiz şişmiş kredi yayılmasının ve denetimsizliğinin gün ışığına çıkmış bu bölümünde, tekelci kapitalizmin değişmeyen kronik hastalığı aşırı kar elde etme hırsından hareketle, cazip yatırım alanları olan yeni sömürgelerde kendi paralarını dahi kontrol altında tutamamalarını, metropollerde ucuz kredi ile çekilen borçların patlaması demek olan rantiyeci bankacılık sistemi olduğunu gördük.

Rantiyeci bankacılık sistemi derken anlatılmak istenen şuydu: Sistemin sürekli ve genel bunalımının ateşinin yükselmesi, bu kez, tüketimi kontrollü/bilinçli (aslında bilinçsizce demek daha doğru) biçimde körüklenen konut sektöründe görüldü. Krediler çok uzun ve de karşı konulmaz vadelerle tüketiciye sunulurken, oldukça çekici duruma getirilmiş konut  -ya da toplu konut- kredileri ile kapitalizmin sömürü bataklığına çekilmiş ABD’li orta kesim, buna ek olarak dar gelir düzeyindeki emekçiler…

Öngörülebilirliği çok güç olmayan, hatta şu günlerde açıkça tanık olunmaktadır ki, doyuncaya tıkınan, tıkındıkça tıkanan, sonra tıksıran, en sonundaysa doğal olarak çiğnemeden hortumladıklarını kusan bir sistem…

(x) Neo-liberalizmin, sicili şaibeli emperyalizm sözcüğünü kullanmamak, açlığı, sefaleti, savaşı, Vietnamı anımsatan yanını zihinlerden silebilmek için, sözcükleri yalan yanlış kullanarak bilgi kirliliği yaratmaktadır. TDK sözlüğü  “ global ”in, “ küresel”  anlamına geldiğini söyler. Şimdi  “ …anlama bir şey katmayan, bir anlam bildirmeyen ama kulağa hoş gelen ve çok gösterişli.” (TDK ) tumturaklı deyişlerini Türkçe’ye  çevirecek olursak, onun  “ Dünyalaşan Dünya ”  anlamına da geldiği görülecektir.

- 13 -

Elbette, sistemin havuzuna geri dönmeyen inşaat/  konut kredilerinin tetiklediği ABD kökenli kriz finans piyasalarını salladı. Finans kapitalin o görkemli simgesi, o devasa fildişi kulesi yüz elli yıllık Lehman Brother’s karizmayı çizdiren ilk banka oldu. Bu denli hasarlı ve yıkımlı olmasa da ardı sıra diğerleri…

Aslında emperyalist sistemin etki ve sömürü alanı içinde iktisadi tahakküm, siyasal abluka altına aldığı ülkelerde açlık, susuzluk, yoksulluk, işsizlik ve bebek ölümleri yıllardır, on yıllardır yok muydu?  İnsanlık için asıl kriz, asıl konuşulması, sorgulanması gereken “küresel kriz” yalanı ve laf kalabalığı ile geçiştirilmeye çalışılan küresel çürümüşlük, küresel kokuşmuşluk bu değil miydi? 

Mevcut sistemin ana arterinin geçtiği metropollerde, ardından geri bıraktırılmış ülkelerde işsizlik ve sömürü, savaş ve militarizm karşıtı toplumsal karşı duruşların yaygınlaşmasına, muhalif seslerin yükselmesine neden olan, şimdilerin cehennem yeri Irak’ta, önceleri siyasal ve etnik anlamda öyle uzun boylu bir sıkıntı yoktu. Her şey, ABD emperyalistlerinin burnunu bölgeye fiilen sokmasıyla başladı.  Irak Savaşı, henüz yolun başındayken dünya kamuoyuna  “ Teröristlerin yasadışı yollarla geliştirdikleri nükleer faaliyetleri önlemek ” için, “ özgürlük götüren ” adil bir operasyon olarak lanse edilmeye çalışılmıştır.

 Ne var ki, bu serüven, özünde petrolün talan edilmesine dayalı oluşunu, kar bağımlısı emperyalist haydutların karşı karşıya kalacağı ekonomik maliyeti ve sürekli bunalımın uyku halini bilenler için, dört yanı sarsacak ve bağlı ülkelere ulaşabilecek kadar sarsıcı bir krizin habercisiydi.  Öyle de oldu.

Yoksa yeşil dolar baronlarının, medyanın, finans kapitalin efendilerinin, tekel karlarından zarar ettiklerinde durumu “kriz” yaftası ile geçiştirmeye, faturasını da kanlarını, gözyaşlarını ve alın terlerini emmekle kalmayıp onlara şatafatlı, renkli yaşamlar,  iş merkezleri, gökdelenler, milyon dolarlık Ferrariler, ışıltılı ve pahalı AVM’ler, havuzlu/akıllı villalar sunan işçi sınıfına ve emekçilere yıkmaya çalışmaları hiçte inandırıcı değildi.

- 14 -

Yıllarca sayesinde semizlendikleri, servetlerine servet kattıkları sevgili bankaları batınca, daha doğrusu batar gibi yapınca, kendileri mi aç, açık ve işsiz kaldı, yoksa iş gücünü ve alın terini satarak geçinmeye ve yaşamaya çalışanlar mı?  Zurnanın zırt dediği, turnusol kağıdının renk verdiği yer tam da burası olması gerekti!... (x)

Mevcut sistemin ana arterinin geçtiği metropollerde, ardından geri bıraktırılmış ülkelerde işsizlik ve sömürü, savaş ve militarizm karşıtı toplumsal karşı duruşların yaygınlaşmasına, muhalif seslerin yükselmesine neden olan, şimdilerin cehennem yeri Irak’ta, önceleri siyasal ve etnik anlamda öyle uzun boylu bir sıkıntı yoktu. Her şey, ABD emperyalistlerinin burnunu bölgeye fiilen sokmasıyla başladı.

Irak Savaşı, henüz yolun başındayken dünya kamuoyuna  “Teröristlerin yasadışı yollarla geliştirdikleri nükleer faaliyetleri önlemek” için, “özgürlük götüren” adil bir operasyon olarak lanse edilmeye çalışılmıştır. Ne var ki, bu serüven, özünde petrolün talan edilmesine dayalı oluşunu, kar bağımlısı emperyalist haydutların karşı karşıya kalacağı ekonomik maliyeti ve sürekli bunalımın uyku halini bilenler için, dört yanı sarsacak ve bağlı ülkelere ulaşabilecek kadar sarsıcı bir krizin habercisiydi.  Öyle de oldu.

Uykulu hali çoğunlukla sakin, sancısız, yumuşak, etkisiz periyotlarda seyreden örtülü bunalım, kimi aşamalarda (Geçmişte Vietnam, şimdilerde Afganistan, Irak v.b.) artan askeri harcamaların, günbegün katmerleşen mali yükün (geri dönmeyen borçlanmalar) tetiklemesiyle zaten var olan buhran lokal ölçekte kendini duyurmuş, evrilerek mali krize dönüşmüştür.

(x) Uluslararası finans kapitalin, çuvallar, hararlar dolusu tekel karlarından zarar ettiği sözüm ona parasal krizine başka pencereden bakacak olursak: 
2001 yılının eylül ayına gelinceye dek, her zaman her koşulda sürekli ve genel bir bunalım yaşayan tek kutuplu yerkürenin akla gelen, gelmeyen her diyarında keyfince öten ve önüne gelene horozlanan ABD’yi görürüz.

- 15 -

Uluslar arası Tekelci kapitalizmin doğasına ilişkin bir gerçek de; devrevi bunalımlarının tümünde ( örneğin 2. Dünya Savaşı’nın sonrasında da, öncesinde de…) her kriz salınımlarından önce uzun ya da kısa  “ iyilik halleri ”  mutlaka yaşanmış ve yaşanacak oluşudur.  Ne var ki, bizde  “ Hamdolsun iyiyiz ”  mealinden  “ kriz vardı, yoktu ” eveleyip gevelemeleri sürerken; baba evinde başlayan, sisteme dönüş yapmayan şişen konut kredilerinin yarattığı depremin artçı şokları sistemin arka bahçelerine, bize kadar ulaştı bile.
         
Bu bölümü bitirmeden, belediye iş kolunun sıradan bir Fen İşleri şantiyesinde, 2003 yılında yapılan atölye çalışmalarından birinde -sonradan aynı işçilerce kaleme alınacak olan- geçen sözleri burada aktarmak yerinde ve anlamlı olabilir. O şantiye tartışmalarında çalakalem tutulan notları noktasından virgülüne dokunmadan, o günkü değerlerinden rakamlarıyla aktarmak, konunun doğallığını ve esprisini korumak anlamına gelecekti.  Ben de öyle yapıyorum :

                                                                                        MÜNAKAŞA NOTLARI :

            “ EKONOMİ BUNALMA SİNYALERİ VERİYOR.

·        AKP hükümete geldiğinden bu yana hep büyüme rakamları veriyor.  “ Döviz uslu duruyor, benzine zam yapmıyoruz “ diyor.  Bize hep ihracat rakamlarını veriyor.  Onlara göre ekonomide tatlı rüzgarlar esiyor ve mutfaklarda yangın mangın yok.
·       
       Yaptığı hep rakamlarla oynamak, ama bunu halk anlamıyor.  Çalışan emekçilere, cüzdanlara küçük de olsa bir iyilik yansımıyor.  Aslında büyüme filan yok, çünkü üretim yok…
·        Bu nedenle kriz sinyalleri var.  İşten çıkarmalar, işsizlik, ücretlerdeki gerileme, çiftçi borçları, fabrika, atölye açmama, tersine kapatma Türkiye’ nin asıl meseleleri işte bunlar…
·        1 milyon insan ortalama 103 milyon maaşla açlık sınırında. Bu Bir.
·        19 milyon insan temel ihtiyaçları alamadan yoksulluk pençesinde . Bu İki
·        136 bin insan günde 1 dolara çalışıyor. Bu Üç

- 16 -

·        2 milyon insan 1 dolar 15 kuruş altında gelirle… Dört
·        21 milyonu ise, Günde 4 Dolar yövmiye ile yaşıyor. Bu  da  Beş .        
·        2003de 139 bin esnaf kepenk kapattı. 33 bini iflas etti.  Ücretler yüzde iki düştü  
·        Özelleştirmelerde işten atılmalar tam 3 bin… ( ertelenen grev 3 dür.)
·        Tarım can çekişiyor.  Ziraate ve kredi kooperatiflerine borçlu çiftçiler var. Bu günkü tarihli bir gasteye göre sayı 1.100.000. dür.                      
·        Bu borç ve alacak batağı demek.  Bu kış birde don ve sel vurdu, zarar 250 tirilyon.  İMF borcu 250 katirilyon. Pek tabi faturayı çalışan kesimler ödüyor.
·        1 milyon açlık sınırında.  2,5 milyon işsiz var…  2004’te de işten atmalar sürecekmiş… “

 Bornova Belediyesi Fen İşleri Şantiyesinde,                                                                             2003 yılı kasım ayında yazılmış tutanaklardır …


POSTMODERN BİR WESTERN :   SİSTEMİMİZDE YANLIŞLIKLAR VAR !..

Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) eski başkanı, Temsilciler Meclisi Denetleme ve Reform Kurulu üyesi A.Greenspan, dünya finans kapitalizminin temel taşlarını yerinden oynatan, sistem lokomotifinin istim yitirmesine neden olan malum krize değinirken alışık olmadığımız itiraflarda bulundu.
         
ABD’nin sermaye ve borsa düzenini sarsan, oradan dünyanın ve tüm eklentilerinin tatlı uykularını kaçıran finans krizinin patlak vermesinde “ kısmi sorumluluğu bulunduğunu…” söyleyen FED eski başkanı A.Greenspan biraz da erken ezber bozuyordu… “ Kendisinin ekonomiyi algılama modelinde bir yanlışlık olduğunu ” kabul ederken, “40 yıldan fazla süredir bu sistemin doğru çalıştığını düşünüyordum.” diyen eski başkan, düzenin goygoycularına ibretlik, çok açık seçik olmasa da, bir inceden günah çıkartmış olmalıydı. 

- 17 -

Sözün özü, bu güne dek uygulamış oldukları ekonomik politikalarında “yanlışlıklar” bulunduğuna, her yerde sosyalizmin öğretisinin karşısında göklere çıkardıkları kapitalist sistemin sandıkları gibi “iyi çalışmadığına” ilişkin itirafları, kapitalist sistemin nihai açmazını doğruluyor, Das Kapital’in haklılığına ve doğruluğuna serzenişte bulunuyor gibiydi. Çok geçmedi ikinci tarihsel itirafname ve kabulleniş, yine ABD’de 700 (Yedi yüz) milyar dolarlık ünlü düzen kurtarma paketinin mali denetimini üstlenen Pricewaterhouse Coopers’tan geldi.

Pricewaterhouse Coopers “ ivedi ” kaydı ile yayınladığı raporda  “ Birçok ülke gibi, Türkiye’de de, büyüme olanakları ( Kapitalistlerin büyümesi demek istiyor. a.b.a.) finansal kriz nedeni ile darbe yedi ” (Birgün Gazetesi, 27.10.2008) 
Raporda, “ Finansal yatırım alanlarında yaşanan mali akışkanlık, gelişmiş -ileri- ülkelerde giderek yavaşlayan büyüme ve yükselen enflasyonun, kalkınmakla meşgul ülkeleri olumsuz yönde ve içerikte etkileyeceği… ” belirtilirken, gelişmeleri inşallahla, maşallahla karşılayan çokbilmiş kurmaylarımızın kulaklarını çınlatılıyordu.
         
Zehir zemberek itiraflar ardı ardına patlarken, bizim başefendi ve şürekasının kıblesi olan “ana bahçe”de ne tür bir bağbozumu yaşanıyordu? 
Şimdi ona bir göz atalım:

·           Büyük uluslararası finans kurumlarının karları   ( Başta Lehman Brother’s ve Bank of Amerika olmak üzere )  hızla düştü.
·            Otomotiv devleri General Motor’a bağlı Opel şirketi, Wolksvagen ve Ford’un, Alman devi Mercedes’in pazarı daraldı.
·             Sanal alemin ABD’li devi “ebay”, ülkelerinde yaşanan krizden en az zararla ( tabi ki kardan zararla! ) kurtulmanın çaresini, çalışanlarının % 10’unu işten çıkarmakta buldu.
·             Bunun yanında Yahoo’nun karı % 64 geriledi. Yaklaşık 15 bin kişiye iş alanı yaratan Yahoo 1500 işçisini üretim dışı bırakacağını açıkladı. Yahoo, 2008 yılının şubat ayında da 1000 çalışanının işine son vermişti.

- 18 -

·             Yaşanan aynı günlerde, Ford ve Opel’in Saarlouis fabrikası’nda da, üretimde kısıntıya gidileceği ve yarı zamanlı mesai yapan 250 işçinin işine son verileceği açıklandı.
·             Alman otomotiv devi Mercedes firması da, işçi çıkartmasa da, yavaşlayan araç satışlarını gerekçe göstererek üretimi 5 (beş) haftalığına durdurma kararı aldı.
·             BMW de Leipzig de ana şalteri indirirken, üretimin ancak 2009 yılında başlayabileceğini açıklaması yaşanan artçı şoklardan sonuncusu oldu. (a.g.y.)

.  .  .

Eğer, ciddiye alınıp incelenecek olursa:

Ülkemizde de, yukarıda örneklerini verdiğimiz benzeri daralma olaylarına tanık olunabileceğini, söz konusu mali krizin, ekonomimizin hiç de kenarından köşesinden geçmediğini, tam tersine yeni zamlar, daha fazla vergi artırımları ve işten çıkarmalarla işçi sınıfına, tüm emek dünyasına zarar verdiğini, gelirlerinin -alım güçlerinin- orta vadede ve uzun vadede reel kayıplara uğratıldığını, haklı grevlerinin bakanlar kurulu kararı ile ertelendiğini,  nisbi rahatlama yaratabilecek toplu iş sözleşmelerinin imzalanmadığını görmüş oluruz.

Son olarak, imparatorluklarının dünya çapında ifadesi olan Ford-Opel-BMV kulelerinden üretimi kısacaklarını açıkladıktan sonra, yapay kriz ortamını fırsat bilen otomobil sektöründeki yerli tekelci sermayedarlar da,  bu amaca uygun davranacakları konusunda asla ikircikli davranmayacaklarını öğrenmiş bulunuyoruz.

“ Yüksek ücretlerle çalışan işçilerin işine son vermekte asla çekingen davranmayacaklarını, krizi başka bir yolla atlatmalarına ve maliyetleri aşağı çekmelerinden başka yol ve olanak bulunmadığını. ” cesurca duyurmuşlardır. ( DİSK,  Birleşik Metal-iş Sendikası basın bildirisinden. )

- 19 -

Her fırsatta kamuoyuna seçeneksiz olarak sundukları kapitalizmin handikapını gözler önüne seren bu son gelişmeleri yaşanan günlerde yazılı ve görsel basın, “ Otomotiv Devleri Üretime Ara Veriyorlar ”,  “ Üretimde Küçülme Sinyalleri ”,  “ Fabrikada Şalter Başka İniyor.” gibi farklı puntolarla, içleri boşaltılmış ve saptırılmış biçimlerle de olsa haber konusu yapmak zorunda kalmışlardır. Yine Birgün gazetesinin haberine göre, Çorlu Organize Sanayi Bölgesi’nde, yaşanan kredi krizinden olumsuz etkilenmeler sonucu yaklaşık 60 deri fabrikası kapısına kilit vurmuştur.

Son olarak, Bornova’da yarattığı ciddi ölçülerdeki çevre ve görüntü kirliliği nedeni ile, yöre halkının ( Naldöken Köyü ve civarı ), duyarlı örgüt ve kuruluşların hedefi haline gelen –BATIÇİM- Çimento Fabrikası’nın yaklaşık 40 kırk yıldır, çok önemli arızalar ve olağan yıllık bakım-onarım günlerinin dışında kesintisiz çalışan ana kazanında geçtiğimiz günlerde duraksamalar ve  “ ağır tempo çalışmaları ”( ! ) görülmüştür.
         
Yaşanan tıkanma sürecinin kaçınılmaz uzantısı olarak, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda yabancı sıcak paranın çekilmesiyle çoğunluk hisselerin değer yitirdiği, yine bu olup bitenlerle paralellik ve uygunluk içinde doların 1.70 Ytl’yi gördüğü de herkesçe bilinmektedir. Dizginlenemeyen artı-değer ve tekel karı sömürüsü, sermayenin gelişmesi ve temerküzü temelinde şişen, tıksıracak duruma gelen sistenin çıkmaza girmesinin belirtileri olan arz-talep dengesizliğindeki daralma, ciddi borsa düşüşleri, döviz yükselmeleri, istikrarsız ve güven vermeyen cari açık hareketleri, ekonominin literatüründe hangi sözcük ya da ifade ile karşılığını bulur? 

Kurulu sistemin doğasından gelen ve kaçınılmaz olan krizler hep vardı ve hep var olacaktır.  Son kredi krizi de bunlardan biridir. Şimdi, pek bilmiş, pişkin seçilmişlerimiz, Anadolu halklarını yıllarca yanılttıkları, manipüle ettikleri Kürt sorunu konusunda olduğu gibi, burada da mı  “ Düşük yoğunluklu dalgalanma ” ya da “ Düşük ölçekli kriz” deyip, yeni zamlar, yeni vergi artırımları, işten çıkarmalar, esnek, güvencesiz, sendikasız çalışma alanları dayatmaları ile emekçilere yıkılmaya çalışılan sorunun üzerine sünger çekecekler ?! 

- 20 -

Kasımpaşa’lı Başefendi  ve  onun  hükümetinin  aylardır  türlü  laf  cambazlığı  ile   topluma lanse etmeye çalıştığı  “ Ekonomideki umut verici gelişmeler ”  ve “ Büyüme” masalı, denetlenmediğinde, programlanmadığında ciddi çıkmazlara götürebilecek cari açığın dengelenmesinde olsun, ulusal gelirin, ayrıca dış ticaretin göreceli iyileşmesinde olsun belirleyici olan yabancı yatırımcının pek kıymetli ve pek nazlı sıcak parasıdır.

Bu sıcak para da artık, sistemin metropollerindeki kredi sisteminin çökmesi ile geride bıraktığımız eylül ve ekim aylarından itibaren “ Vakit tamam seni terk ediyorum.” frekansından  yayın yapmaya başlamıştır.         

Ol nedenle, naçizane önerimiz, içinden ne yaparsa yapsın kurtulamadığı çukurla başı yeterince dertte olan kapitalist sistemin amigolarının, takipçilerinin ve bilumum şakşakçılarının alıcılarının frekanslarını bu gerçeğe göre ayarlamalarıdır. Bizzat sebebi olduğu ve ortalık yerde bıraktığı cenazeyi tek başına kaldırmaya ve zararını paylaşmaya, yabancı yatırımcı elbette yanaşmayacaktır.

Ne fayda ki, yıkıntının bedeli yatırımların yapıldığı ülkenin işçilerinin, işsizlerinin, üreticilerinin, memur ve emeklilerinin, tüm çalışanlarının omuzlarındadır artık.  Ortada duran gerçeğe rağmen Kasımpaşa’lı Başefendi ve hükümeti yurt dışından  “ bavulla ” gelecek ( ! ) ne idiğü belli olmayan paradan medet umadursun; gerçek olansa, her alanda büyüyen işsizlik, alım gücünün hızla düşmesi, faiz ödemelerine yapılacak parasal tutarın çok, ama çok altındaki miktarlarda sağlığa, eğitime ve sosyal güvenliğe v.s. bütçe ayrılmasıdır.            
         
Ürettiği değerlere, yarattığı şu dünyanın nimetlerine hiçbir zaman ortak edilmeyen kafa ve kol emekçileri, kemiklerinin iliğine dek sömüren kapitalist düzeneğin marifetinin ve çürümüşlüğünün doğal sonucundan başka bir şey olmayan krizin faturasını açlık, sefalet, işsizlik, eğitimsizlik, yetmedi sağlıksız ve adaletsiz bir yaşam olarak ödemek zorunda değildir.

- 21 -

Karl Mars’ın  “ Kendi mezar kazıcısını yarattığını ” söylediği, günbegün çürüyen ve iğrenç kokusu emekçi sınıfların üzerine bulaşan meşhur sistemlerinin  “ Ancak külfetleri paylaşabiliriz… Nimetleri asla…”  mantığının mumu, tıpkı Deniz Feneri gibi sönmüştür.

·        Yıllarca üzeri örtülmeye çalışılan ve sistemin her tıkanışında su yüzüne çıkan bu gerçeği, buz dağının su altında kalan görünmeyen yüzünü halka göstermek, nedenlerini ve sonuçlarını anlatmak solun temel görevlerinden birisi olmalıdır.

·        Kurulu düzenle, iş gücünü patrona ucuza satma ilişkisi dışında bir yakın ilişkisi olmayan, her koşulda sistemin külfetlerini yüklenmek zorunda bırakılmış işçi sınıfına, emekçi halka, tekrar haksız bir bedelin ödettirilmek istendiği anlatılmalıdır.

·        Başta sosyalistler, devrimciler olmak üzere, her ilerici yurtsever, her demokrat kişi tüm fırsatlarını ve olanaklarını cesaretle değerlendirerek “Kazan çömlek patladı!” ve “Kral Çıplak!” diye bağırabilmelidir.

Gün, haklı ama mağdur durumda olan, üretken ve namuslu seslerin, tüm düzen yanlısı, çanak yalayıcısı utanmaz ve namussuz sesleri bastırmaya çalışması, bu mücadeleyi her platforma taşıması gerektiği gündür…
          
Emperyalizm karşıtı ( ATTACK ) hareketinin kurucusu, öğretim üyesi ve profesör İgnacio Ramanet   “ Türkiye’yi krizden en çok etkilenecek üç ülke arasında ”  görüyor ve  “ Krizden sonra ABD’nin ulusal ekonomisini tekrar kuracağını  ( tabii ki enkazlarını kendisine bağımlı yeni sömürge ülkelerde bırakarak… a.b.a.),  bu krizin ABD’ye savaşları bıraktıracağına ve silahlanma harcamalarında kısıtlamalara yöneltebileceğine… ”  inanıyor.


- 22 -

Günümüzde Küba halkına ve sosyalizme yapıldığı gibi, on yıllarca emperyalizmin hedef tahtasına konulan, “tu kaka” edilen, revizyonist, oportünist uygulamaları ile de olsa SSCB’nin bürokratik sosyalizmini, olasılıktır ki, bilimsel sosyalizm öğretisini akladığının ayırtında olmadan sürdürüyor:  “ Evet, bizim sorumluluklarımız arasında planlı ekonomi de var… Devletler bu gün, bir zamanlar komünist ülkelerde olduğu gibi, Beş (5) yıllık kalkınma  planlarından söz etmek zorundalar.” (a.b.ç.)  ( Birgün Gazetesi, 21.10.2008 )   
         
Karl Marks’ın haklılığının kabul edildiği ve öğretisinden neredeyse özür dilendiği bu gün; ünlü savunmasında  “ Tarih beni haklı çıkaracaktır !..” diyen Fidel Kastro’yu da atlamamak gerek.
         
Halkı ile 50 yıldır ambargoya direnen Kastro’nun elini sıkarak  “ pardon ” diyen “ Yanke Emperyalistleri ”nin utangaçlığını ve yaşlı gerillanın sakalını sıvazlayarak hınzırca gülümsediğini belgeleyen fotoğraf karesini şimdiden görür gibiyim.  Aynı fotoğrafın arka fonunda, türlü yalan ve spekülasyonlarla saldırdıkları, duvarların yıkılmasını şampanya ile kutlayıp, öğretisi için  “Öldü! “ diyenlere sakallı adam, sol elinin işaret parmağı ile sol gözünün alt perdesini aralayıp  “ Pışkk” yapıyor… “ Ne haber ?! “ 

Bu ironik  “ Pışkk ” malum televizyon kanalının Siyaset Meydanı’nda, “ Bu krizi, daha önce Karl Marks’ın da bildiğini…” ( ! ) söyleyerek, aklı sıra lütufta bulunan eski sosyalist, yeni-liberal iktisatçı amigo Mehmet Altan’a ve yol arkadaşlarına da gidiyor…
Ne eğlenceli değil mi?..

Onca olumsuzluklara, pisliklere ve üzerimizden eksik olmayan açlığın, işsizliğin, pahalılığın, güvencesizliğin, geleceksizliğin, savaşların gölgesine karşın, içimizi açan eğlenceli Kriz Oyunu’nun görkemli final sahnesi meğer bir başka komünist Rosa Lüksemburg’a nasipmiş.

- 23 -

Hani şu, kendisi için özel  “ linç ” mahkemeleri kurulan, küçük bedeninde taşıdığı mangal yüreği ile alanlarda, gözaltında işkencelerde, savaş ve ölüm çığlıkları atan faşistlerin üzerine gözünü kırpmadan yürüyen cesur kızıl kadın…

Alman Komünist Partisi’nin kurucusu... Tüm yaşamı, kavgası boyunca militarizmin, şovenizmin, barbarlığın karşısına dikilen, “ Özgürlük yalnızca ve daima farklı düşünenlerindir.” diyen Rosa Lüksemburg.  Savaş tüccarlarının kanlı maşası faşistlerce, son kez gözaltına alındığında, yoldaşı Karl Liebknecht ile birlikte kafasına dipçikle vurularak yakındaki su kanalına atılmıştı hani.   

“ Vardım, varım, var olacağım…”  derken,  ne de güzel özetlemiş kavgasını… 
Dünyanın tekerleğini döndüren, denge kazığını yerinde ve elinde tutan büyük insanlık, onun yüce emeği… Ve Rosa… Ve tabi ki Marksizm… Hep vardınız,  var olacaksınız.
         
Anayasa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç beyefendi, bizim Rosa Lüksemburg’un bir Marksist olduğunu,  savaş karşıtlığında ısrar ettiği için katledildiğini, bir an gaflete düşüp unutmuş olacak ki, o da diğerleri gibi, ahir ömründe eski bir komünisti yad etmeden yapamadı…

Oylama sırasında AKP’nin ceza almaması yönünde oy kullanan Haşim Kılıç Bey, akıllara zarar görüşlerini ‘babalar gibi’ bizim kızıl Rosa’dan alıntılar yaparak destekledi.  Öyle ya, “Özgürlük yalnızca ve daima farklı düşünenler için” değil miydi?! Doğru söze ne denir ki? 

Haşim Efendi ve ağzına baktığı akıl hocaları unutmamalıdır ki, savundukları ahlaksız sistem nasıl komutan Che’yi savunmasız katletmişse, Rosa’mızı da, dün Sebahattin Ali’mizi de, bu gün Engin Çeber’imizi  de, aynı savunmasızlık, aynı panik ve aymazlık içinde, yine aynı vahşilikle katletmiştir.

- 24 -

Onca çamı devirip, onca haltı yedikten sonra, hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi sevdalandıklarınız; o müthiş, o mükemmel, çok az kişinin düşleyebildiği insanlığın son ütopyasını düşleyen başlarını parçaladıklarınız, bedenlerini kurşunladıklarınız rüyalarınıza girsin ki:  “Sevdalılarınız ” Komünistti…

Dünyayı omuzlayan insanlığa, tüm ‘ayak takımına’ eşitlik, özgürlük, adalet ışığını saçan tüm sosyalizm önderleri gibi, tıpkı Ché Guevara gibi, Marks da, Rosa da ucuz demagoji ve polemiklere malzeme yapılmaya, sınıfsal görüşlerinden ve duruşlarından soyutlanmaya çalışılıyor.
         
Sosyalistlerin, devrimcilerin sezdikleri, yakaladıkları her yalanı, en küçük manipülasyonu halka deşifre ederek, sosyalizmin mirasını ve bilimsel öğretisinin evrensel değerlerini, sağcı politikacılara, yobazlara, faşistlere, neo-liboşlara bırakmadan; ayrı yanlarını değil aynı yanlarını öne çıkararak, bir arada durmaları, birlikte davranmaları, dayanışma, paylaşım, özveri göstermeleri zamanıdır.

Ve elbette ki onlar bizimdir… Onlar bizim geleceğimiz, ilk göz ağrılarımız, sevdalılarımızdır… Övünerek söyleyelim ki, sevdalılarımız komünisttir.
       
                                                                                         
Hasan Oğuz Bilgen, 06.Kasım.2008, Son Biçim 24.04.2014



Haber Tarihi: 30/04/2012  
Haber Editörü: Özgür Medya
Haber Kaynağı: Özel  ++ Ozgur Medya ++info@ozgurmedya.org                                    
Sitede yer alan yazılar yazarlarını bağlar. 
Site yönetimi yasal sorumlu değildir. 
Telif Hakları Yasası'nca korunur.

                            

13 Şubat 2015 Cuma

GRİNGO KÜBA'YA PARDON MU DİYECEK? ( SON 7 )

GRİNGO KÜBA”YA PARDON MU DİYECEK.

 

ÖNSÖZ YERİNE;  ÖZÜR DİLEMEMEK KİBRİ SADECE TÜRK’E ÖZGÜ DEĞİL…

“Pardon…” ironisi üzerinden yapılan tartışmadan yaklaşık altı yıl sonra, geride bıraktığımız yılın son demlerine doğru beklenmedik bir şey oldu. Gringo Obama, 52 yıllık blokaj ve izolasyonun adını hiç anmadan, “Küba ile ilişkilerde değişiklikler olabilir.” anlamında bir şeyler söyledi. “Küba Devlet Başkanı Raul Castro’yla birlikte alındığı” söylenen bir karar üzerine, 4 yıldır Küba’da tutulan Gringo Alan Gross ülkesine geri verilirken, 16 yıldır ABD’de kötü koşullarda tutsak edilen “Küba Beşlisi”nden geriye kalan 3 (üç) sosyalist de serbest bırakıldı. 

Kübalı öğrenci hala aynı tebeşiri tutulabilecek en küçük kırıntısına dek, Kübalı genç doktor aynı stetoskopu sırayla, ortaklaşa kullanırken bu bir gelişme mi? Evet. Bu bir gelişme; hem de baskılanmaya çalışılan sosyalist bilincin, 52 yıldır bir Bursa bıçağı gibi bilenmesine yarayan bir gelişme… Gringo bu uzun zaman diliminde, Küba emekçi halkının diz çöküp günah çıkarmasını umarken, Küba'nın onurlu insanları -7'sinden 70'ine kol kola dans ederek- “Seni de, ablukanı da ambargonu da tanımıyorum.” demenin, diyebilmenin tadını çıkardılar.

Kontrol edilemeyen, ele avuca sığmayan sosyalistler, devrimciler -huyları kurusun!- tarihte bunu hep yapmışlar. Boyun eğmemenin ve direnmenin verdiği doygunluk, urgan/ zindan/ sopa olarak geri dönse de, bu müthiş duyguyu yaşamasını, tadını çıkarmasını bilmişlerdir. Ülkemizdeki sürekli faşizmin 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980’deki gibi açıktan uygulandığı günlerin, pek sözü edilmeyen böyle de bir yönü var. Nedense hep yaşanan eziyetlerden, mağduriyetlerden söz edilir. Karşı çıkmanın, “uslu” yurttaş olmamanın yarattığı hınzırca duygudan, verdiği erişilmez huzurdan öyle pek söz edilmez. Küba'da yaşanan da böyle bir durum...   

Egemenliğinin edilir oluşundan, üstelik mutlak gücünden emin olan ukala birisine “seni tanımıyorum”, “sen de kimsin?” demek, bedeli 52 yıl yokluk ve yoksunluk içinde debelenmek olsa da, oldukça keyif verici bir durum. Bu keyfin ödenen faturasına gelince. Sağlığın/ eğitimin özelleştirilmesinin yasak, tüm kamusal alanların, kamusal hizmetlerin tüm vatandaşlar için eşit ve ücretsiz olduğu, dayanağının insan, fırsatının turizm, sermayesinin doğa ve de güzel plajlar olan bir ülke düşünelim. Burasının bizim hayal bile edemeyeceğimiz en büyük erdeminin, metafiziğin ve bir dinin ritüellerinin öğretilmediği, yani evrensel eğitim, öğretim ve etik değerlerinin olduğu notunu bir kenara düşelim. Ayrıca, ticareti olmak üzere, tüm ekonomisinin Pentagonca izlendiğini...

52 yıllık izolasyon ve ambargonun, Küba halkının bilincini, sosyalizme ve devrime bağlılığını, kararlılığını bilediği, ancak böyle ayakları üzerinde durabileceğini gördüğü ve cümle aleme gösterdiği gün gibi gerçek. Bundan böyle, Gringo ile varılacak nokta her ne olursa olsun, bugün yaşananlar, yarın yaşanacak olanlar Küba halkının ve Küba sosyalizminin zaferinden başka bir şey olmayacaktır.

Ermeni soykırımının yüzüncü yıl dönümünün yaşandığı, yerkürenin 2015 yılında Gringo, Küba halkını yerinden yurdundan koparıp Suriye çöllerine sürerek, yetmedi yol boyunca aç sefil kırıma uğratmamış, Hozat Kayışoğlu yarmasından aşağı salkım saçak dökmemiş ve “Musa Dağ’da Kırk Gün”ü yaşatmamış olsa bile yaptığı, ettiği zulümdür.  Sınıf mücadelelerinin tarihi de bunu böyle anacak ve anımsatacaktır. Gringo’nun Küba halkına adamakıllı bir özür borcu üzerine yığılı, o kadar çok borcu vardır ki, bakidir… Böyle biline.

*   *   *

GRİNGO KÜBA’YA PARDON MU DİYECEK?!

Seçeneksizliği, mutlaklığı ve hegemonyayı kendi doğruları ve meşruiyeti üzerinden kurumsallaştırarak, “Yeni Dünya Düzeni” adı ile savundukları neo-liberalizmin serbest piyasacı uygulamalarının yanlışlar içerdiğini ve uygulamaları konusunda hata yaptıklarını itiraf eden Gringo’nun, ilerleyen zaman içinde yeni günahlar çıkarma konusunda sıkı bir aday olduğunun sinyalini vermiştik.

Uluslararası tekelci sermayenin 150 yıllık sembolü Lehman Brothers’ın, SSCB’nin dağılmasıyla, sistemin istikrarlı yeni finans yapılanması olarak lanse edilmesinden yıllar sonra dibe vurup çömleğini kırmasıyla patlayan mali krizinin yaşandığı günler, dumanlı havanın belirsizliğine karşılık, olası siyasal sonuçlar düşünüldüğünde, iyi şeyler de olduğunu, dahası olabileceğini söylediğimiz günlerdi. (Sevdalılarınız Komünistti. Post Modern Bir Westren:  Sistemimizde Yanlışlar Var. Sayfa 6, 7, 8)

Amerikan Merkez Bankası (FED) eski başkanı Alan Greenspan, ABD Senatosu Temsilciler Meclisi Denetleme ve Reform Kurulu oturumunda, tapındıkları sistemin fildişi kulelerini temelinden sallayarak fincancı katırlarını ürküten meşhur finans krizine değinirken yaptığı konuşmanın satır aralarında alışılmamış çarpıcı itiraflar vardı. Eski başkan Greenspan;

“Ekonomiyi algılama modelinde bir takım yanlışlıklar olduğunu, gelinen durumdan kısmi sorumluluklarının bulunduğunu…”  sunduğu raporunda adeta günah çıkarırcasına yer veriyordu.

Aynı günler, ABD’de bazı itirazlara, cılız da olsa karşı protestolara neden olan toplam yedi yüz milyar dolarlık kurtarma paketinin mali denetimini üstlenen Pricewaterhouse Coopers, mali gündeme ilişkin sunumunda,        

“Hiçbir şeyin eskisi gibi, öncekinden daha iyi ve çok mükemmel olmasının asla beklenmemesi…” gerektiğinin altını önemle çizdiği günlerdi. (a.g.y)

Ayrıca küreselleşme karşıtı ATTACK hareketinin kurucusu ve teorisyeni, öğretim üyesi Profesör İgnacio Ramanet, eski Sovyet Sosyalist Sovyetler Birliği’ndeki merkezi ve planlı ekonomik uygulamaya atıfta bulunarak,      

“Bugün gelişmiş ya da gelişmekte olan devletler, bir zamanlar olduğu gibi, 5 ( beş ) yıllık kalkınma planlarından söz etmek zorundalar…” utangaç itirafı ile yaşanan alaca karanlığın belirsizliğinde duyulan, ecele bir yararı olmayan korku ve endişeleri doğruluyordu. (a.g.y)

Söylemek gerekir ki, kapitalizmin sunduğu ibret fotoğrafı keyif vericiydi doğrusu. Tünelin ucunda -emek cephesi lehine- bir ışık görünmemesine, ortalığı kaplayan puslu görüntüye karşın umutlanmamak, Das Kapital’de formülasyonu yapılan evrensel öğretinin doğruluğunu, dahası başka bir dünyanın mümkün olduğunu bir kez daha gördükten sonra, bilincimizin de desteklediği düş gücümüzü geliştirmemek elde değildi:

Duvarların (Kendi deyişleri ile “Demir Perde”nin) yıkılmasını şampanya eşliğinde kutlayıp, öğretisi için “Öldü..” diyenlere, borsa spekülatörlerine, liberalizmin şakşakçılarına, medya baronlarına, sakallı adam bir yerlerden “ Ne haber?! ” demesin de ne desindi?  İroni bu ya… Stadyumu dolduran halkı coşturması üzerine, elleri ezildikten sonra katledilen Şili’li halk ozanı V. Jara’nın müziğinin eşliğindeki arka fonda ise, emperyalistlerin mahçup ve ezik, elini öpmek için yaşlı bir adamın önünde, son derece terbiyeli ve usluca bekledikleri görülüyordu.

Yaşlı adam elbette, yıllar önce yaptığı tarihe geçmiş ünlü savunmasında: “Tarih beni haklı çıkaracaktır.” diyen ve ABD emperyalist ambargosuna halkı ile birlikte yıllardır kararlılıkla direnen, o yaşlı gerilladan başkası değildi. Final sahnesinin en eğlenceli, en ironik ayrıntısı ise, o an, o tören esnasında basait haki giysisinin üzerinde hiçbir rütbe ifadesi bulunmayan bu yaşlı gerillanın, uzamış gür beyaz sakalını sıvazlarken yan gözle orada bulunanlara bakması, hınzırca ama mağrur gülümsemesiydi.   

*  *  *

ABD emperyalistleri Meksika Körfezi’nin doğusunda, Karayip denizinin Küba semalarında doğan güneşin, hegemonya ve zorbalık düzenlerinin üzerinde yarattığı yıkımı, daha fazla saygınlık yitirmeden onarmalıydı. Bu yol gösterici toplumcu ışığın, başka bölgelerin ezilen halklarına “kötü örnek”(!) olmaması için, ne denli güçlü, karşı konulmaz dünya jandarması olduğunu, bizzat Domuzlar Körfezi üzerinden canlı olarak göstermeliydi. Burnunun dibinde, “huzuru ve güvenliği bozan” böylesi, çıkarlarını tehdit eden kımıldanmalara olanak verdiği sürece, bölgedeki yeni sömürgelerini daha uzun süre denetim altında tutmakta zorlanacağı ortadaydı.

Bu telaşla, Küba adasındaki halk devriminin “Geçici, yanıltıcı ve yerel bir kalkışma olduğunu ”, kurulan yeni düzenin kendisinin koruyup kollaması olmadan yaşamasının, varlık göstermesinin şansı olamayacağını göstermek için ivedilikle harekete geçildi. Sonuç tam bir yenilgi ve düş kırıklığı idi… ABD’nin Domuzlar Körfezi çıkarması, böyle bir politik rövanş alma telaş ve histerisi içinde daha başladığı yerde bitti. Emperyalizmin, Latin ve dünya halklarının yüreklerinin attığı yer olan Küba’nın Havana’sına nişanlayarak ateşlediği silah kendi kanlı suratında patladı.

Ne var ki, Amerikan emperyalistleri tahakküm araç ve yöntemlerinin, salt silahlı aksiyon metotlarıyla, işgallerle sınırlı olmadığını, amaçlarının sadece askeri strateji ve taktikler anlamına gelmediğini, ağır bedeller ödemesine karşın göstermekte gecikmeyecekti. Artık, kartların öyle hemen ortalık yere saçılmadığı, emperyal çıkar ve amaçların aleni/ sakınmayan operasyonlarla deşifre edilmediği, Meksika Körfezi’nin Karayipler açıklarında, insanlık onurunu örseleyen, insanlığın kanını donduracağı soğuk savaş zamanıydı.

Böyle bir savaş daha çok sabır, daha fazla kararlılık ve daha uzun bir soluk gerektirecek, hem emperyalist saldırganlık hem daha ileri devinimlere gebe olan devrimci bir direniş için, tahminleri yanlış çıkaracak biçimde oldukça uzun sürecekti. Pentagon kurmaylarınca öngörülen, tasarlanıp uygulanan bu politik mücadele yöntemi, özellikle finansal arenada ekonomik olarak sürdürülecek bir yalıtım yani yalnızlaştırma savaşını bağrında taşıyordu.

Bu plan, Küba’yı ve Küba halkını bölgede yalnız bırakma, ötekileştirme, sistemini zaafa uğratma, dünya kamuoyundan, Latin coğrafyasının, bölge halklarının desteğinden soyutlama operasyonuydu. Sosyalist Havana’nın emekten yana yönetiminin, daha başlangıçta komşuları ile ekonomik, sosyal, siyasal ilişkileri mercek altına alınarak sürdürülecek izolasyon, ağırlıklı olarak paranın saltanatının orantısız güç gösterisine dönüşecek olan, vahşi bir ambargosundan başka bir şey olmayacak.

ABD, ticari ambargo içeren bu tecrit politikası ile:

·       * Askeri ve ekonomik gücüne karşı çıkılamayacağını ve de çaresiz boyun eğilmesi gereken bir ülke olduğunu Küba halkına ve dünyaya göstermeye devam edecekti.   

·       * Dünya kamuoyu ve bölge halkı, her geçen gün güç ve değer yitirecek olan genç sosyalizmin ekonomik ve politik sorunlar karşısında çözümsüzlüğünü ve zayıflığını görecekti.

·       * Başta Latin Amerika halkları olmak üzere, giderek kıta Afrika’sı, Vietnam, Kamboçya v.b. gibi Uzak Doğu ve Orta Doğu halklarına şantaj yapabilecek, gözdağı verebilecekti.

Uygulanan ekonomik tecrit, emperyalist abluka Küba’nın diğer ülkelerden -sanayisi ve günlük yaşamı için can alıcı konumda olan- ham maddelerin alışını engellediği gibi, aynı ülkelere mal satışına da yasak getirmektedir. Amerikan emperyalistleri bu politikaları ile eskinin yol kesen, haraç alan, insan kaçıran haramilerinin güncellenmiş kopyası gibidir. 

İnsanın düşünebileceği, anımsayabileceği her türden ürün, en sıradan, en temel gereksinim ürünleri, sanayi hammaddeleri, başta ilaç olmak üzere sağlık araç ve gereçleri, ne ülke hukukuna ne de uluslararası hukuka uygun olmayan, son derece adaletsiz, gayrı meşru ve keyfi bir yasağın içindedir. Aynı tecrit ve tahakküm politikasının devamı olarak, kıta Amerikası’nda bulunan diğer ülkelere, yetmedi başka deniz aşırı ülkelere Küba ile ticaret yapmamaları dayatılmakta, buna uymayan devletlere de aynı izolasyon politikasının uygulanacağı tehdidi başlarının üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanmaktadır.

Yaşlısı, hastası, bebeği ile…Onca Küba insanı, gıda başta olmak üzere en temel gereksinimlerden yoksun bırakılmış olup, çepeçevre kuşatılmış olan sosyalizmi korumanın ve yaşatmanın zorluklarının bilincinde, ama doğan her yeni günle birlikte inançlarını da sağlamlaştırmaktadır. Uzun soluklu bu mücadelede yeni deneyimlere, başarılara imza attıkça, ezilen dünya halklarının gözünde saygınlığını da arttırmaktadır. Öz değerlerine, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip çıkıp, ürettiklerini gereksinimleri kadar eşit ve adil paylaştığından, Küba insanı kapitalist toplumların yaşadığı uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarından ve derin sosyal uçurumlardan kaynaklı yıkımı, altüst oluşu ve hak ihlallerini yaşamıyor.

Havasını soludukları, suyunu içtikleri toprakların nimetlerinden ortaklaşa ve adilce yararlandıkları gibi, yaşamlarına ve özgür vatanlarına dayatılan yasa dışı ambargonun yokluklarını da sıkıntılarını da, benzeri görülmemiş bir özveri ve direnme örneği göstererek yine birlikte omuzlamaktadırlar.

Onca yaptırıma, sıkıştırmaya, yoksun/ yoksul bırakmaya karşın, orada ne işsizlik, ne hırsızlık, ne cinnet ne cinayet görebilirsiniz… Aç ve issiz kalma korkusu, gelecek endişesi olmayan, gencinden yaşlısına insanlar mutlu ve güven duygusu içinde yaşamaktadırlar. Mutlu insanların sokak başlarında birlikte dans edip şarkılar söylemesi görülmeye değerdir. Yaşam capcanlıdır. İşçisiyle doktoruyla, öğrencisiyle öğretmeniyle, hemen her meslekten Küba halkı, her şeye karşın moral, güven, umut ve gelecek doludur. Gringo’nun yarattığı, dayattığı yokluğa, yoksulluğa, darlığa ve karanlığa inatla, kararlılıkla direnmekte, yaşama tutunmakta, kendilerini buldukları, kendilerini ifade edebildikleri, özcesi tek varlık nedenleri olan devrime ve sosyalizme dört elle sarılmakta, onu, nazlı ve kırılgan bir çiçeğe bakar gibi büyütmektedirler.

Anavatanları ada, öz kaynaklarının, sosyalizminin olanaklarının, hak edilmiş insanca, adaletli bir yaşamın sürdürülebilmesi için uygun ve de yeterli olmasına karşın, neden varlık içinde yokluk çektiklerini çok iyi bilmektedirler. Çünkü “Marksizm Öldü!” diyenlere yan gözle bakıp, sakalını sıvazlayan adamın muzipçe gülümseyip göz kırpmasının yüzlerinde bıraktığı sıcaklığın ve sevecenliğin ayırtındadırlar.

Havana’da 1 Mayıs resmi törenleri başta olmak üzere, düzenli aralıklarla örgütlenen mitinglerde hemen her kezinde evlerde, iş yerlerinde insan kalmamacasına caddeleri ve alanları dolduran milyonlarca inançlı ve kararlı insanın, yoldaşları Fidel’i coşku içinde ve can kulağı ile dinlemesinin temelinde böyle bir toplumsal gerçek ve inanç hali yatıyor olsa gerek…      

Küba, başta sağlık ve eğitim olmak üzere, barınma hakkından sosyal güvenliğe, yaşamın her alanında eşit, özgür, eşit ve adil çalışma koşullarını, barış içinde bir arada yaşama ilkesi ve toplumcu ilerleme anlayışı içinde oluşturmayı başarmış bir ülkedir. Küba Halk Cumhuriyeti eşit ve özgür yurttaşlarına aldıkları eğitime göre, beceri yetenek, gereksinimlerine uygun çalışma olanakları sağlamakta, ekonomiden kültüre, sosyal alandan sanayiye tüm alanları planlı kalkınma programlarıyla düzenlemekte, devrimin, sosyalizmin seçeneklerini ve olanaklarını yine eşit koşullarda sunmaktadır. Durum böyle olunca kapitalist ülkelerde yarış atlarının yarıştığı hipodroma dönen eğitim kurumları, hastalarını müşteri, sağlık merkezlerinin, hastanelerin ticarethane olarak görüldüğü sağlık alanları, burada, bu küçük ada ülkesinde, merkezine insan emeğinin ve sağlığının oturtulduğu, topluma ayrıcalıksız hizmet veren, üretken, sorgulayan ve araştıran, eğlenceli toplumsal kurumlara dönüşmüştür. Okullarında, gözleri ışıltılı çocuk ve genç öğrencilerin eğitim gereksinimini karşılayacak, araştıran, sürekli okuyan, üretken öğretmenler yetiştirilmektedir.

Sınıflar, anfiler aydınlık ve ferahtır. Ambargo nedeni ile eğitim araç ve gereçleri oldukça eski ve yetersizdir. Eğitim kurumları, devletin sömürü, yanıltma-yanılsama aracı olmaktan çıktığı sosyalizm sayesinde okuma, öğrenme, sorgulama yuvasına, deney ve araştırma cennetine çevrilmişken, yine Amerikan ambargosu marifeti ile, tek bir tebeşir parçasının sırayla, hem de tutulabilecek en küçük kırıntısına kadar kullanılması, atılmaması, değerlendirilmesi manidardır.

Adadaki sağlık alanlarına ve kurumlarında çalışanların çalışma koşullarına baktığımızda da, aynı mağrur ve gururlu gülümseme, aynı acı ifade yüzümüzde belirmektedir. Yankee ülkesinde meslektaşlarının bir kez kullanıp tıbbi atık sepetine attıkları deney tüpünü, basit bir lamel parçasını, onlar kesinlikle yere düşürmeden, defalarca itina ile kullanmak zorundadırlar.  Sadece ada halkının değil, dünyanın diğer geri bıraktırılmış, yoksul halklarının sağlık sorunlarını da çözmek için didinen, maharetli ve özverili elleri, gülen gözleriyle ışık saçan yüzlerce genç doktor, ne acıdır ki, sahip oldukları az sayıdaki medikal aracı ( Steteskopu, tansiyon aletini v.b. gibi ) sırayla, nöbetleşe kullanmak zorundadırlar. 

Buna karşın, Küba’nın yaklaşık otuz bin doktoru, bu gün dünyanın yoksul ülkelerinde ücretsiz sağlık hizmeti vermektedir. Fidel’in bu gerçekle örtüşen   “ Biz ABD’nin geri bıraktığı ülkelere doktor ve ilaç göndeririz, asker değil…” sözü çarpıcı olduğu kadar, sosyalist dünya görüşünün yadsınamayacak gerçekliğini de özetlemektedir.   

Büyük insanlığın hiç de hak etmediği halde onca açlık, işsizlik, sefalet yetmezmiş gibi, ölümcül kanser hücrelerinin ve meslek hastalıklarının da yakasına sarılması, petrol ve dolar bağımlılarının, tekel karı ile beslenen holdinglerin vazgeçemedikleri nükleer santrallerinin, genetikleri ile oynadıkları gıda ürünlerinin ortalığa kanserojen saçtığı pisliklerinin eseri değil midir?  Küba insanı bu gerçeklerin farkındadır ve inatla anayurtlarına sahip çıkmakta, çalışmakta, üretimden kopmamaktadırlar. Yukarıda saydığımız kokuşmuşluklara ve emperyalist hegemonyaya karşın, Küba devrimi, sermayenin emperyalist boyunduruğuna yıllardır direnmektedir.

Karşı devrimci senaryo önceleri kusursuz ve güzeldi. Ne var ki, uygulanışında ise her şey düşünüldüğü gibi gitmedi. Serpilen sosyalizmin genç ve taze filizlerinin sürdüğü, demokratik halk yönetiminin giderek güçlendiği Küba’yı soluk aldırmaksızın kuşatan ABD ambargosunun acımasızlığı, devrimin haklılığını sonsuzluğa akıp giden ve her geride kalan yılla birlikte, bir kez daha kanıtlamaktan başka bir işe yaramadığını gösterecekti.

Geride bıraktığımız 2008 yılı sonu itibari ile Küba Devrimi 50. zafer yılını doldururken, izolasyon politikası da, elinde “Hürriyet” meşalesiyle “Miss. Amerika”nın kanlı vampir dişlerini gizleme çabaları da, masumiyet maskelerinin sıyrılmasını, sahte demokrasi perdesinin düşmesini engelleyememektedir. Siyaset ve toplum biliminin değişmeyen öngörüsü odur ki, mutlu Amerikan Rüyasının görüldüğü sıcak yatakta huzurlu günler, yavaş yavaş gerilerde kalmaktadır.

ABD Senatosu içinde bazı muhalif çevreler, ambargo karşıtı söylem ve tutumlarla yüksek sesle belli etmeye başlamışlardır.

Finans krizine dek “Yeni Dünya Düzeni” yanılsaması ile sundukları senaryonun alternatifinin olmadığı ve kusursuz işlediği abartısı ile kasılan kapitalistlerin artı değerden ve tekel karlarından zarar ettikleri, kontrollü üretim, daralma, alabildiğince işsizlik ve sınıf çelişkisi sürecinde, zevahiri kurtarabilmek için yeni laf kalabalığı, dikkat dağıtma, hedefi bulandırma yöntemlerine, yeni manipülasyon tekniklerine yönelmesi önümüzdeki günlerin olası sefil manzaraları olarak öngörülebilir.

Sistemi ciddi bir durgunluk içinde olan beyaz adamın yeni siyasal erk olarak siyahi lider Barack Obama ve ekibini tercih etmesi, değindiğimiz olası politik tutumla örtüşen bir manevra olarak değerlendirmek olanaklıdır. Bu kanıksanmış vitrin değişikliğinin getireceği bölgesel, örtülü ve yanıltıcı politikalar yeni yayılma-hükmetme taktiklerinin birer parçasından başka bir şey olmayacaktır. Şöyle ki:  

Ülkemize gelen yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ayağının tozu ile  “ Barack Obama’ nın Bush yönetimine göre, Suriye, Irak ve İran’a yönelik yeni ve çok farklı bir yaklaşımlar benimsediğini” söylemesi… Yine, meşhur “Oval Ofis” mağduru, adı geçen hatun aracılığı ile Türkiye’nin İran ile olan ilişkilerinde bir katalizör görevini yerine getirmek üzere ara buluculuk rolüne soyundurulması vs…

Yankee Emperyalizmi, işgal altındaki Filistin’in Gazze hattı üzerinden bölge düzeyindeki hegemonyasının dozunu, yıllardır eline silah verip şımarttığı edepsiz çocuğu İsrail aracılığı ile giderek arttırırken, Irak topraklarında sağır sultanın duyduğu, ayyuka çıkmış talan ve sömürüsünü göreceli azaltıp gizleme gereksinimi duymakta, hatta önümüzdeki bir sene içinde, aşamalı olarak  çekileceği sinyalini vermektedir. ABD’nin şeytanı detaylarda gizli… Buradan hareketle, Küba adası üzerinde, günümüze dek sürdürdüğü itibarsızlaştırma, yalnızlaştırma politikalarında olası sürpriz değişikler de, diğer yanılsamalı ve sahteci politikaları gibi, geçici, tümü ile yerel, kesinlikle yer ve zamana özgü, başka bir deyişle tümüyle konjonktürel olacaktır. Dikkate almak ve altını çizmek gerekir ki, uzak ya da çok yakın olan bu öngörüler, uluslararası finans kapitalin yayılmacı ve komplocu karakterini, emperyalist kimliğini hiçbir zaman, kesinlikle değiştirmeyecektir.

Yaşadığımız günlerde, Senato Dış İlişkiler Komisyonunda bir grup Cumhuriyetçi üyenin hazırladığı  “ Sürdürülmekte olan Küba politikasının değiştirilmesi Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarınadır.” biçiminde özetlenebilecek raporun, önümüzdeki günlerde ciddi tartışmaları beraberinde getirerek, iç politikada suları ısıtabileceği, Gringo’nun şahin politikasının geleneksel duruşunu bozabileceği, statüko için sonun başlangıcı anlamına gelebileceği haberlerini yazılı basının dış haber kaynaklarından alabiliyoruz.

Zaten yürürlükte olan, güç gösterisi yaparak boyun eğdirmeyi hedefleyen kıskaç politikasının Latin Amerika’lı ve Avrupa’lı müttefiklerinden gelen “yumuşatılması” önerilerine, alçak sesle dillendirilen tepkilere karşın, ne Senato’ da ne de senatonun ilgili komisyonlarda her hangi olumlu bir gelişme olmamıştı. Son yaşanan finans krizinin Yankee ekonomisinde yarattığı sarsıntılar, giderek derinleşen Irak açmazının artçı sarsıntıları, Senato’da hala etkili olan mevcut politikaları zorlayacak olan yeni dinamiklerdir.

Burada ayakları üzerine oturtmaya çalıştığımız öngörünün en önemli belirtisi, şimdiye dek birçok konuda karşı karşıya gelen Cumhuriyetçilerle Demokrat Parti üyelerinin, Küba Sosyalizmi ile sürdürdükleri katı çizginin konjonktüre göre ( Irak çıkmazı, finans krizi v.s.) birbirine benzeşen bir dilde buluşarak, yeniden gözden geçirmeleri, “ortak çıkar”larına vurgu yapabilmeleridir.

Gringo, elli 50 (elli) yıldır sürdürdüğü adaletsiz Küba politikasının değiştirilmesi, eğer uluslararası sermayenin çıkarına olacaksa, şimdilerde ülkesinde, bizzat Senato’nun içinde sert eleştirilere, muhalif seslerin yükselmesine neden olan siyasi özlü ekonomik ambargoyu kenara itecek, daha olmadı en azından yumuşatıp gevşetecektir. Muhtemelen ilerleyen günlerde, Senato’ya getirilmesi beklenen raporun, ABD iç politikasında yeni politik dengeleri ile birlikte yeni pazarlık malzemelerini oluşturacağı, toplumun kimi kesimlerinde yeni beklentiler yaratacağı olasılıktır.

Sonuçta, sular tekrar durulacak… Gringo elli yıl gibi sürdürüle gelen mevcut ambargoyu sona erdirecek, ya da ben azından dozunu düşürüp, değişim beklenti ve istemlerini biraz da zamana yayarak gözle görülür bir gevşeme yaratabilecektir. Böylece: 

 

·       *   Küba ile politik ve stratejik bir yakınlaşma anlamında olmayan, sadece ekonomik düzeyde ticari iş yapmak isteyen Latin Amerika ülkeleri ve Avrupa’lı müttefikleriyle arasının açılmasına neden olan pozisyona artık bir son verebilir.

·       *   Sanki çok derdiymiş gibi “uyuşturucu kaçakçılığı” ve yıllardır başını ağrıtan  “göç sorunu” konularını görüşmek bahanesiyle, Küba Devrimi üzerinde yeni entrika ve komplo fırsatları yakalayabilir.

·       *  “Bakın Küba adasındaki ekonomik sorunların asıl nedeni ambargo değilmiş…” spekülasyonu ile yeni sinsi manevra ve manipülasyonlara yönelebilir.

·       *   Ekonomik tecritle kendi kendine yasakladığı adaya, diplomatik ilişki düzeyinde de olsa tekrar çıkma şansını yakalayabilir.


Hasan Oğuz BİLGEN, 20 Mart 2009, Karşıyaka

Haber Tarihi: 06/06/2009  

Haber Editörü: Özgür Medya  

Haber Kaynağı: Özel