1 Haziran 2016 Çarşamba

THKP-C YÖNETİCİSİ ve MİLİTANI HÜSEYİN CEVAHİR’İN ANISINA

THKP-C YÖNETİCİSİ ve MİLİTANI HÜSEYİN CEVAHİR’İN KATLEDİLMESİNİN YIL DÖNÜMÜNDE, YASAL MERMİSİ İLE BİR DEVLET YAKLAŞMAKTA…

Dün, mayısın son günü, demirci Arif Usta’yla artık gömü yapılmayan Buca’nın Eski  Mezarlığı’ndaydık.  31 Mayıs anması için günler öncesinden tembihlemişti;  adeta iş trafiğime, o günkü gönül haritama “şerh” koymuştu.  “Beni de almazsan, şart olsun iki elim yakandadır” anlamında uyarısının, pek sık etmediği lakırtılardan olmadığını bilenlerdenim.  “Israra riayet” şantiye adabından;  böyle olunca mezarlık girişindeki sinirli ve epeyce ters bakan memurlara birlikte verdik kimliklerimizi… Alpaslan Özdoğan’ın başucunda bekleşen dostlara ulaşmak için birlikte geçtik GBT’den…       

*  *  *
Bu gün, haziranın ilk günü şantiyede sıkıntılı bir suskunluk ve hissedilir bir dinginlik içinde uzadıkça uzayacak, bitmek bilmeyecekti.  Araştırmış, kendi kavlince bir şeyler okumuş, ‘Haziran 1971’e dair; dili döndüğünce anlatmaya çalıştı atölye çalışanlarına. “Hiçbir zaman, hiçbir konuda öğrenmeye ve anlatılanın bizim hikayemiz olduğunu anlamaya, sorgulamaya öldür Allah niyetli olmayışlarına…” verdi veriştirdi.  Kendi gönlünce, kendi dilince.     

*  *  *
Tepemizde ağır bulutların dolandığı son günlerde, “at izinin it izine karışması” özlü sözünün ülkem gündeminde ortalığa saçılması, “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı ile “Türkiya faşisttir faşist kalacak” sloganlarının, insana -moda deyimle- ‘sıkıntı yok’ dedirtecek biçimde birbirine karışması, hatta ‘kulağı pek rahatsız etmemesi’ tarzında olmakta… Bu, belki de ruh bilimcilerinin üzerinde konuşması gereken “öldürücü bir kanıksama” hali.

EMPERYAL PROJE, KAPİTALİST YAZILIM TAM GAZ.

Kamuoyunu -haklı olarak- hayli oyalayan, eğitimde 4+4+4’tü, etekler diz altıydı, diz üstüydü, Saraydı kaçaktı, Yeşil Yol,  3.Köprü ve  Kanal İstanbul v.s. gibi sihirbazlıkla karışık planlı projelerle geldiğimiz nokta, uluslar arası tekelci sermaye ile göbek bağı olan allı yeşilli sermaye çevrelerini hayli keyiflendiriyor.  Neşeleri elbette yerinde… Aynı kapitalist dayatmalar karşısında Fransa’da ortalık yangın yerine dönmüş, sınıf ayağa kalkmışken, bizdeki patronlar ellerine tutuşturulmuş neo liberal reçetelerin, komisyonlarında, Meclis ahırlarında oy çokluğu ile kabul görüp, bir bir yasalaşmaya başlamasıyla zevkten kim bilir kaç köşeler?

Tam bir modern kölecilik yazılımı olan Özel İstihdam Büroları’na işçileri kiralama yetkisi veren, üstelik yarı zamanlı çalışma adı altında esnek, güvencesiz, sendikasız çalıştırma düşüncesi hayata geçti bile…

İkincisi, işçinin arabulucuya gitmeden alacak ve işe iade davasını açmasının, sonuçta temyize -Yargıtay’a- gitmesinin yolunu tıkayan İş Mahkemeleri Yasa Tasarısı silahın namlusuna sürülmüş bekliyor.  Karl Marks’ın “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi” dediği sermayenin ikinci saldırısı, yine hukuksal alanda ve tabi ki kazanılmış haklara yönelik…

Bu, -sinsi değil- aleni plan, kıdem-ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve yıllık izin alacağında zaman aşımını on -10- yıldan iki -2- yıla indiriyor. Mahkemelerdeki dosya inceleme sürelerinin uzunluğu ve bilinen sıkışıklıklar dikkate alındığında, bunun ne denli bir hak kaybı olacağı gün gibi ortada.

Bu tasarı ile birlikte, bir önemli hak kaybı da, mahkeme kararı ile geçersiz sayılan iş akti feshinde, işçinin boşta geçen, çalıştırılmadığı süre içinde işverenin sigorta primi ödeme zorunluluğu olmayacak. Son olarak, sendikaların örgütlendikleri iş yerlerinde yetki tespiti aşamasında sendikaya başvuru -üye sayısı- kayda geçirilirken, o esnada işe iade davası açan ya da açmış işçilerin sayısı dikkate alınmayacak. Anlatmaya çalıştığımız sonuncu hak gaspı,  işçinin örgütlenme, sendika seçme hakkına vurulan en büyük yasal darbelerden birisidir.  Yani, demirci Arif usta’nın deyimiyle  “Yasal mermisi ile bir komiser yaklaşmakta.”

*  *  *
Kapitalizmin emek cephesine hiçbir saldırısı asla son olmayacağından, kazanılmış ve birikmiş kıdem tazminatlarımıza, nicedir pis ağızlarından akan salyalarla bakmaları, yeni emperyalist yapılanmanın (Bak, Fransa, Almanya) ülkemizdeki İslamcı-Piyasacı faşist diktatörlük üzerinden devamı olarak okunmalıdır.

Çok kısa olarak:  1980’lerin başında asgari ücretin yedi buçuk (7,5) katı olan kıdem tazminatı tavanı, şimdilerde iki buçuk (2,5) katına kadar gerilemiş durumdadır. Brüt asgari ücretin bin altıyüz (1,600) Tl, kıdem tazminatı tavanının da dört bin (4,000) Tl olduğu göz önüne alındığında, matematiğin dili ile, kıdem tazminatının tavanı bu günkü reel değerle on iki bin (12,000) Tl. olması gerekmez miydi? 

Peki, geride bıraktığımız otuz yıl içinde, bu gün her fırsatta “ kıdem tazminatlarının artan yükünden” dem vurup ağlaşan, o çokbilmiş ve de asla doymamış patronların karları yüzde kaç, binde kaç arttı?   

1980 yıllarından günümüze, bir yeniyetme gencin anlayacağı üzere, sermayenin işçinin işgücünün istismarı ve “artı-değer” kanunsuzluğu ve barbarlığı ile elde ettiği kar gelirleri  -bırakın kıdem tazminatları gibi üçte iki oranında gerilemesini- olduğu yerde bile saymamış, katlanarak giderek artmıştır.  O zaman, günbegün kayıplara uğrayan, gerileyen kıdem tazminatı ödemesi, patronlar için hiçte öyle “artan yük” filan değildir.  Tam tersine, sermaye düzeninin aç gözlü işgücü sömürüsü, esnek ve güvencesiz, sendikasız çalışma koşullarını ve de kiralık işçiliği dayattığı politikalar işçi sınıfı üzerinde çekilmez, dayanılmaz ve giderek artan bir yüktür.  Bu, insanın doğasına yakışmayan yük, Marks’ın deyişiyle “çıkrığın ve baltanın” atıldığı gibi “geminin bordosundan aşağıya, tarihin çöplüğüne atılmalıdır.” 

Vahşi kapitalizmin bu arsız karaçalı yükünün, sırtlarımızdan atılması için gerekli bilinç ve örgütlülük düzeyine erişmekten, o düzeye erişmeye çalışıp çabalamaktan başka çıkar yol, başka bir seçenek yoktur.        

*  *  *


1 Haziran 1971’de katledilen THKP-C önder ve yönetici kadrosundan, aynı zamanda sıra neferlerinden Hüseyin Cevahir yoldaşı bir kez daha anarken, onun yol gösteren devrimci anısını, yukarıda altını çizdiğimiz “tek çıkar yol” ve de “sınıfsal seçenekle” birleştirmenin, bu gün THKP-C’nin dünya görüşünü, onun mücadelesini anlamakla eşdeğerde olduğunu söylemek gerek. 

Hasan Oğuz Bilgen, 01.06.2016, Belediye Şantiyesi

27 Mayıs 2016 Cuma

DENİZ’İ GÖREN KÖYLÜ ( 2 )



DENİZ’İ  GÖREN  KÖYLÜ  ( 2 )

Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan o ünlü trenden iniş sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun boğaza bakan taş merdivenlerinin hemen önünde başlar.

Henüz sadece gar olan, hiç kimsenin “gardır, gar kalacak” diye helak olup yollarına yatmadığı şu bizim Haydarpaşa garı… O tarihte hiçbir 'AVM’nin, 'Rezidans’ın tehdit ve saldırısı altında olmayan ve de elbette onunla uğraşanlarla uğraşacak olan Tugay Kartal ve yoldaşlarının ortalıkta pek görünmediği Haydarpaşa…    
.  .  .

Kara tren ahşap, isli vagonlarında günlerdir, salkım saçak konuk ettiği gurbet kuşlarını az önce boşaltmıştı gara. Ürkek bakışlı insanların ellerinde yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar, gözlerinde nasıl sonlanacağını bilemedikleri yolculuklarının derin kaygıları vardı.

İstanbul’un boz bulanık, ıslak-puslu, soğuk bir kış gününe daha henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vakti… Elinde bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp kasketini düzeltmeye çalışan bir köylü ürkek bakışlarla, onu uzaktan süzmektedir.  İlk kez gördüğü yedi tepeli kentin devasa, sis çökmüş silueti karşısında hayli dalgın ve düşüncelidir.

Boğazın engin, mavi sularına bitimsiz yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır… Tekinsiz sokak başlarının Arnavut kaldırımlarına kaç kabadayının nice fısıltılı konuşmaları, gayrı meşru yaşamın nice hoyrat pazarlıkları sinmiştir.
Yitik sıla öykülerinin ve umutsuz, geleceksiz aşkların tanığı İstanbul sokakları her daim, hesapsız kitapsız taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere bittiği yer olmuştur.  Boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları.  

Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip, celallenip durur. Böyle de bir yüzü vardır, belli etmez. Yürünür, arşınlanır ve sefası sürülür gibi görünse, öyle bilinse de, aman vermezliğinin, söz dinlemezliğinin, halden anlamazlığının pek ayırtına varılamaz.  Anadolu insanını, ama ille de yoksulunu, garibanını, savunmasızını gün görmedik, yüz gülmedik düşleri ile yutmaya ve öğütmeye günün her saati hazırdır.   

Günün ilerleyen saatlerinde aynı köylü, Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın, aynı hayran, aynı şaşkın bakışlarla çalkalanan boğazın mavi serin sularını, vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgalarını, itiraz eden, ortalığı şamataya boğan martı kaynaşmasını izler.  Sonra tahta bavulunun üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup şapkasını arkaya yıkacaktır. Yüzü güneş yanığıdır.  Geniş ve çizgili alnını kararıp duran göğe kaldırır.  Bir cıgara sarar… 

Aydınlanan günün ilk saatlerinde, Karaköy’ün yaşlı, fakir sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana yararı olduğu köylülük içgüdüsüyle çayını yudumlarken görülecektir.  Ensesinde boza pişirmeye hazırlanan “devlet baba”nın antenlerinin çalıştığından habersiz, ortalık yerde, oradakilere Ege ağzının içtenliği, saflığı ile, heyecanlı bir şeyler anlatacaktır.
  
Orada, o fakirhanede el kol hareketleriyle anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden, insanı boğabilecek dev dalgalarının heybetinden, ihtişamından, önüne çıkar çıkmaz, göründüğü anda kendisini nasıl “ürküttüğünden” başka bir şey değildir kuşkusuz.

Ne var ki zaman kötü, zamanlama yersizdir. O günlerde, ülkenin dört bucağında fellik fellik aranan bizim Deniz’imizi çağrıştıracak, öylesine bir heybetten uluorta söz etmek tekin bir sohbet değildir.  Anında ihbara layık görülecektir.  O alacakaranlık günlerde, bilmeyerek de olsa “o kişi”yi dillendirmenin bedeli, oracıkta derdest edilip en yakın merkezde ivedi kaydı ile muamele görmek ve muhtemelen Beyoğlu Polis Karakolu’nun bir köşesinde en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır.  Öyle de olur.
.  .  .

Kentin talihsiz konuğu, o güne dek yaşamadığı gözdağı ve tehditten, hiç görmediği şiddetten olacak ki, sorgu memurlarının ondan beklediği, duymak istediği içerikte bir ifade veremez. Oysa hayatında ilk kez tanıştığı “denizi” kara trenden gara iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle  “o koca” köprüde ikinci kez karşılaştığında, “bağrını açıp”serin rüzgarlara dönerek hayretler içinde seyrettiğini gönül rahatlığı içinde, yöresel ağzı ile ne de güzel anlatmaktadır.

O böyle, “dalga geçer” gibi anlattıkça, bir köşede de sopalama sürer. Ve tabanlarında falaka izleri… Bir köşede salya sümük iç çeker.

Köylüsünün aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez pişmanlığı içinde, ayakları şişmiş, kemikleri sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar yakar ve dahi acınası hallerdedir: 

“ Aha oracıkta, trenden daha yere atladığımda, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm korktu ” der. “Çalkantılıydı. Telaşlıydı. Yalan değil ürkmüşüm, Allah sizi inandırsın altıma eder gibi oldum… Amirim!?..  Köyümden… İş, aş aramak için…  Bundan başka da bilmişliğim, tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi benim başka bir günahım yoktur…”

Onlarca, uzamış sakallı genç insanın, genç kadınların kirli yüzlerini gösteren siyah beyaz resimlerin sıralandığı “Aranan Anarşistler”afişlerini, sıska, çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun ucuna getirerek öfke krizi içinde sorarlar:

“ Haydi, öt bakalım Denizli horozu… Şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün? ”

Korkunun ecele yararı olmadığı sözünü dedesinin ağzından defalarca duymasına karşın, neredeyse dizlerinin bağı çözülecek, aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Görevine kilitlenmiş insafsızdan nafile aman dileyen yakarı sözcükleri, gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır ağzından. Copunu sırıtarak, tehdit edercesine avucunun içinde hareket ettiren, falaka sopasını hırsla kullanan, bağışlanmayı dilediği ellere bir an kapanmak ister: “ Yapmayın, kulunuz olem! ”

Denk getiremez, dengesini yitirir… Olduğu yerde yüzüstü kapaklanır.  İnler gibi, bir kez daha umutsuzca yineler: “Yapmayın, kulunuz… ”   Sözünün bitiremez, bayılır.

Tabanlarına insan kusmuğu bulaşmış ayakkabılarıyla ter içinde kalmış, kirli başına basarlar. Uğursuz günün ilk saatlerinden beri dilinden düşürmediği pişmanlık ve bağışlanma sözcüklerini ağlayıp sızlanarak yineler durur.  Ama içinden kendisine ilk kez itiraf ettiği farklı sözleri, oradakilerden hiçbiri duyamaz:  “ Bir daha bu şehre gelenin de… Gelip görenin de… Görüp anlatanın da… Anasını eşşekler kovalasın!!! ”

Yanağı yere dayalı yüzükoyun uzandığı beton zeminde, gözlerinin önüne buruşmuş eski bir gazete açarlar. Arkadan kafasını gazeteye doğru sertçe bastırarak:  “ İyi bak ulan eşşoğlu… Gördüğün şey bu fotoğraftaki hayduta benziyor muydu? ” 

Resimdeki gür siyah saçları dağınık, sakalı uzamış, yanık tenli esmer genci görür görmez, köylünün ilk yaptığı şey genç adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerinin kırpıştırmaktır.

“ Vay be ”der içinden, “Haydut, eşkıya, şaki…  Bu kara yağız delikanlıysa, bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Hasan’ı, Tefeci Rüstem’i ne ola ki?  Böyle bir yiğit için, bunca hakikatli sopa yemenin bir sebebi hikmeti olsa gerek.”

Yine de içinden geçen son sözleri zapt edemez: “ Yok beyim” der, bilgece:  “ Bu fotoğraftaki çocuk ne ki, bana görünen koca bir derya denizdi… ”   

O zamanlarda da, gürültülü, patırtılı ve zamana özgü karışıklıkları içinde olan İstanbul’un koşuşturmalarının, bıktıran takip ve soruşturmalarının üstüne, bir de “bildiğini ”(siz derdini okuyun), “gördüğünü” anlatmaktan aciz, bu “kör cahil” ile uğraşmak memurları da bıktırmıştır.

Haydarpaşa da hatırı sayılır uzaklıktadır.  Şimdi günün daralan saatinde kalkıp ta oralara gitmek, ihtimaldir ki korkunun ürünü, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine düşmek her birine kök sökmekten öte gelir.  Durum böyle olunca, o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak rapor etmekle yetinirler.

İşgüzar baş komiser her şeye karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine  az kalmış memuriyetini garantiye almak derdindedir.  Haklı olarak titizlenmekte geri durmaz.

“ Peki, tamam” der, “Trenden indiğin yeri geçtik.  Bizi, şu korktuğun şeyi ikinci defa gördüğün yere götür, bize orayı göster… Söz... Seni bırakacağım. ”

İnsanların yanı başındakinden kuşku duyduğu, olur olmaz asılsız ihbarlar yaptığı 12 Mart’lı günlerde, giderek sıradanlaşmış ve alışılmış yakalama olaylarından biri olan bizim talihsiz gözaltı olayımız da finale gelmiştir. 

Beklenen an, ıslak, sisli günün akşamı, yer gösterme tutanağının tutulduğu emektar Galata köprüsünün üzerinde,  çevrelerini saran halkın meraklı bakışlarının arasında gerçekleşir.

Bunca eziyetli,  sözüm ona “vatan, millet için gerekli” soruşturmanın sonucu, bir daha İstanbul’a gelmeye şimdiden tövbe etmiş bizim talihsiz köylü için can sağlığı, hızla çöken akşamın telaşında evine, çoluğuna çocuğuna dönebilme derdinde olan polisler için “Oh” dedirten bir mesai selametidir.
.  .  .

Devletin bekçilerini, kapıkullarını rahatlatan ve asıl “oh”çektiren olay, Deniz’lerin yakalanması ve 6 Mayıs 1972 tarihinde asılmalarıdır.
.  .  .

İdamlardan altı gün sonra, 12 Mayıs 1972 günü, Deniz’in, Hüseyin’in ve Yusuf’un mezarlarına bir tutam kır çiçeği bırakırken apar topar gözaltına alınan bir demiryolu işçisi de, yaşamında denizi ilk kez gören köylü ile aynı eziyeti paylaşır.

Üç mezara bırakılan kır çiçekleri, toprağa düşmüş devrimin üç tohumunu yad etmenin ötesinde, faşizme karşı sahiplenilen değerlere, tüm yaşananların anılarına verilmiş bir yanıt, diğer yanıyla da adı bilinen bilinmeyen, zulmün acısını, hüznünü yaşayanların tümüne işçi tulumuyla çakılmış hakikatli bir selamdır.

  
Hasan Oğuz Bilgen, 06.05.2019, Bağarası-Ilıpınar.

 

 

“DENİZ”İ GÖREN KÖYLÜ.

 

Bizim oralarda, birbirine yakın dost insanlar arasında, kökleri yaşanmış karanlık ve zor dönemlerin belleklerde bıraktığı izlerden ve dahi babamın   anı dağarcığından gelen trajikomik öyküler anlatılır.

 

Halkın her kesiminde, aydınlara, sanatçılara, devrimcilere yaşatılan 12 Mart 1971 açık faşizm dönemine tanık olan insanlarımızın ve koşulları bizzat yaşayanlarının yüzünde acılı gülümsemeler yaratan olayları, sırası geldiğinde sıcak söyleşilerin olmazsa olmazlarındandır. Gerçek öyküler zaman zaman birbirine karışır, ister istemez birbiriyle örtüşür ya da birbirinin içinde yiter, değişime uğrar. Her ne biçimde olursa, anlatının geleneği değişmez. 

 

Değişmeyense dinleyenlerinin iç dünyalarında hüzün ve saygınlık karışımı ince, buruk duygular uyandıran doğallıkları, haktan, haklıdan, en insani ve  en masumane özlem adalet beklentisinden yana konuları içerir oluşlarıdır.  

 

Halkım insanına yaşatılan, dinleyenlerinin yüzüne hüzün ve bıçak kesiği acının gölgelerini bırakan olayların öznesinde yine, insanımızın uzansanız dokunabileceğiniz saflığı, zorlanmadan duyumsayabileceğiniz dürüstlüğü, içinizi acıtan yoksulluğu saklıdır.

 

Her mayıs ayının beşinci gününü altıncı gününe bağlayan gecede, halkın, emekçi, yoksul insanların her şeye karşın umutla bağlandıkları Hıdırellez geleneğinden gelen inançlarının sevinç ve coşkusu kaçınılmaz olmuştur.

 

Ne var ki, 1972 yılının mayısı hayli değişik geçecek, güle kan damlayacaktır.

 

*   *   *

O yılın altı mayısına, mevcut sistemin dayattığı tozpembe dünyaların yalan düşlerini yaşayanların anlayamayacağı derinlikte keder, düşmanı gülümseten biraz da gözyaşı karışır. Dost söyleşilerin sıcaklığında dillendirilen sözlü öykülerde adı, sanı geçen aslan yeleli, servi boylu, cesaretine erişilmez, mangal yüreği ile aşık atılmaz koç yiğitlerin, halktan, kırsaldan insanların ezikliği, içtenliği ve sevecenliği ile birlikte anılması bu yüzdendir.

 

Birbirlerini hiç tanımayan, ancak başlarına gelen talihsiz iki olayda da biraz aşağılayıcı, biraz gülünç, çoğunlukla buruk, hoş bezerlikler olan iki köylünün yaşadıkları çarpıcı ve manidardır. Anadolu’nun birbirine uzak diyarlarının değişik zamanlarında yaşanan olaylardaki iki mağdurun ortak yazgısı; devletin kör kininden, kalıplaşmış önyargılarından kaynaklanan alıkonulma biçimleri, yok yere gördükleri işkence, en aşağılayıcı detayına dek tanık oldukları öfke ve şiddet, insanın duygularını, sabrını zorlayan ironik bir Türkiye gerçeği gibidir.         

 

Emniyetçe derdest edilerek gözaltına alınan, nezarette tutulduğu günler içinde, yediği kaba dayağın yanında ruhsal baskı, eziyet gören, insanlık   onuru ile oynanan ilk kahramanımız Ege bölgesinden bir yoksul köylüdür.

 

Zaman bundan tam kırk yıl öncesidir… Devrimcilerin, sömürüye, yoksulluğa, insana reva görülen her türden ayrımcılığa, Amerikan bağımlılığına bayrak açtığından devletin bildik kolluk kuvvetlerinin yardımına ülke genelindeki sıkıyönetim komutanlıklarının yetiştiği ve elbette Deniz gibi birçok devrimci önderin köşe bucak arandığı, en sıradan insanların sokaklardan, işyerlerinden alınıp götürüldüğü, sorgu sual edildiği günlerdir.

 

Dev-Genç, halkın haklıdan, eşitlik ve adaletten yana muhalif kesimlerince fısıltıyla da olsa “Bana gelirlerse saklarım” yürekliliği ile sahiplenilen bir kurtarıcı, halka zulmeden gerici, işkenceci asker ve sivil kafaların da korkulu rüyasıdır.

 

Ülkenin yönetiminde 12 Mart faşist darbesini yapan, baskısını sürdüren, arkasını ABD gibi bir jandarma gücüne dayamış, halkın yükselen muhalefetinin, toplumda artan sosyal uyanışın ve sınıf bilincinin kökünü kurutmaya yemin etmiş bir askeri cunta vardır.

 

Durum böyle olunca uzlaşmaz çelişkinin zorunlu durağı olan çatışma ortamı elbette kaçınılmaz olacaktır.  O günler ki, estirilen gözdağı, korku ve tehdit rüzgarlarının, sindirme, kıyım ve imha operasyonlarının yanı sıra, derin güvensizlik duygusu, ihbar ve ihanet yüklüdür. Henüz Kızıldere ve ardı sıra gelen mayıs ayı kana bulanmamıştır. Devrimcilerin devrim, bağımsızlık ve sosyalizm düşlerinin, anti-emperyalist tavırlarının halka ulaşmasını önlemek için devlet kitlesel tutuklamalar yapar, insanlık dışı baskı ve işkence uygular.

 

İnsanlar neredeyse kapılarının önünden, sokaklarından geçtiği iddia edilen Dev-Genç’lilere ekmek, su vermekle ve yatacak yer, yol tarif göstermekle suçlanır, tutuklanır. Aynı devlet, devrimci liderleri düşünsel olduğu kadar, fiziksel olarak da yok etmek için “balyoz” operasyonları uygularken, emir ve komutasındaki gazetelerin haberlerinde, olayların özüne şaibe ve dedikodu karıştırma, gerçekleri çarpıtma gibi kara propagandayı da ihmal etmez.

 

O günlerin tek devlet kanalı olan, siyah beyaz TRT’si, tam bir “yat ve alçak sürün” borusu olarak kullanılırken; gazeteler de -değişmeyen geleneksel yalakalıklarına uygunlukla- çağdışı uygulamalara alkış tutma, devrimcilere kara çalma, bilgiyi kirletme yarışındadır. Onlara göre, kurulu düzene isyan edenler “şaki”, “anarşist”, “ırz düşmanı” ve dahi “eşkıya”dır. Kapılar içeriden kilitlenmeli, üç maymun örneğince sağır, dilsiz ve kör uykulara yatılmalı, ola ki en küçük tıkırtı, karaltı, şüpheli her bir durum devlete ihbar edilmelidir.

 

Kimi zaman, oldubittiye getirilen onca olayın ya da kapitalizme emperyalist tahakküme karşı çıkanların özünü, sözünü çarpıtıp içini boşaltabilmek için, akıl hocalarınca Guevara’ya yapılmaya çalışıldığı gibi, Deniz’imizin “yakışıklılığı”, asker parkası ve de ODTÜ yurdunda ona ait olduğu söylenen dolabın kapağındaki, o günlerin ünlü “vamp” hatunlarından birisinin şuh fotoğrafı gözlere sokulur.

 

Böylece, Anadolu insanının gönlünde hak ettiği yeri almış devrimci önderler özlerinden, köklerinden uzaklaştırılmaya, itibarsızlaştırılmaya, kamuoyuna salt korkusuz, yiğit delikanlılar olarak lanse edilerek kişiselleştirilmeye,   olmadı, saflıklarından, heyecanlarından yararlanılarak “kötü emellere alet edilerek” kandırılmış, ateşli ama iyi niyetli gençler oldukları inandırılmaya çalışılır.

 

12 Mart rüzgarlarının hiç de adil olmayan, siyasal ve askeri baskısını giderek sertleştirdiği, kavgada mertliğin, yargıda hakkaniyetin rafa kaldırıldığı, hak ve özgürlüklerin halının altına süpürüldüğü, ekmeğinin peşindeki işçinin, iaşe sorunundan başını kaldıramayan memurun, dar gelirlinin aşına, maaşına saldırıldığı, gelecek derdindeki öğrencinin umutlarının karartıldığı, havanın günbegün kurşun gibi ağırlaştığı zor günlerdir… Yaşayanlar bilir.

 

*   *   *

                          

                                                                                                 Deniz’i Gören Köylü.

 

Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan, toplumsal belleğe kazınmış o malum sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun İstanbul boğazına bakan taş merdivenlerinin önünde başlar.

 

Üzerinde, neoliberal sistemin kara bulutlarının kümelenmediği, henüz sadece gar olan, hiç kimsenin “… gardır, gar kalacak.” diye direnip yollarına yatmadığı, şu bizim Haydarpaşa Garı… O tarihlerde, piyasacı kafanın AVM, rezidans tehdit ve saldırısı altında olmayan ve elbette onunla uğraşanlarla uğraşacak olan Dayanışma Gönüllüleri’nin ortalıkta görünmediği Haydarpaşa…

 

 *   *   *

Kara tren, isli vagonların ahşap kompartımanlarında günlerdir salkım saçak konuk ettiği gurbet kuşlarını gara az önce boşaltmıştı. Güvercin ürkekliğindeki tedirgin bakışlı insanların ellerinde, yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar, gözlerinde nasıl sonlanacağını bilemedikleri gurbet yolculuklarının derin kaygıları vardı.

 

İstanbul’un boz bulanık, ıslak, soğuk bir kış gününe henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vaktinde, elinde bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp kasketini düzeltmeye çalışan bir Anadolu insanı, ilk kez gördüğü boğazı izlemektedir şaşkın. Yine, ilk kez karşılaştığı yedi tepeli kentin o devasa, sis çökmüş silueti karşı karşısında dalgın ve düşüncelidir. Boğazın engin, mavi sularına yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır.

 

Tanımadığı bu kentin tekinsiz, ıssız ve yoksul sokaklarının Arnavut kaldırımlarına, kaç kabadayının nice fısıltılı konuşmaları, gayrı meşru yaşamın nice tehlikeli ve hoyrat pazarlıkları sinmiştir. Yitik sıla öykülerinin, umutsuz, geleceksiz ve hüzünlü aşkların tanığı İstanbul sokakları, zamanın hangi derinliklerine giderseniz gidin, her daim hesapsız, tertemiz taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere bittiği, tövbe edilen mekanlar olmuştur. Boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları. Anbean dolup boşalır, kararıp aydınlanır… Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip ve de celallenip durur. Böyle de bir yüzü vardır; sır küpüdür, belli etmez. Yürünür, arşınlanır ve sefası sürülmeye değer gibi görünse de, bilinse de, aman vermezliğinin, söz dinlemezliğinin, umursamazlığının ayırtına da pek varılamaz.

 

Taşında toprağında çil çil altın düşleyip gelen Anadolu insanını, ne var ki, ille de yoksulunu garibanını, savunmasızını, gün görmedik düşleri ve yüz gülmedik halleri ile yutmaya ve öğütmeye günün her saati hazırdır.

 

Günün ilerleyen saatlerinde, bu yoksulu Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın, aynı hayran aynı şaşkın bakışlarla çalkalanan mavi ve serin suları, vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgaları, itiraz edercesine ortalığı şamataya boğan martıların kaynaşmasını izlerken görürüz. Sonra tahta bavulunun üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup bayramlık sekiz köşe şapkasını arkaya yıkacaktır. Tarım emekçilerinden biliriz; yüzü güneş yanığıdır. Geniş ve çizgili alnını gölgelenip duran gökyüzüne kaldırır. Deniz gibidir gökyüzü; camgöbeği masmavidir. Tabakasını usulca açar, bir okkalı cıgara sarar.

 

*   *   *

Sonrasında, Karaköy’ün yaşlı, fakir sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana yararı olduğu köylülük inancıyla çayını yudumlarken görünecek; ensesinde boza pişirmeye hazırlanan devlet babanın antenlerinin çalıştığı ortalık yerde, pinekleyen yersiz yurtsuzlara Ege ağzının içtenliği ve saflığı ve abartılı el kol hareketleriyle bir şeyler anlatacaktır.

  

Orada, o fakirhanede heyecanla anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden, insanları anında boğabilecek dev dalgalarının ve sularının heybetinden, ihtişamından, önüne çıkar çıkmaz, kendisine göründüğü anda nasıl da korkup “ürküttüğünden” başka bir şey değildir kuşkusuz.

 

Ne var ki, zaman kötüdür; ülke zor ve çok ağır günler yaşamaktadır. Ülkenin dört bir yanında, her taşın altında fellik fellik aranan bizim Deniz’ imizi çağrıştıracak, köylü saflığı ile abartılmış, dinleyen insanı hayretlere düşürecek öylesine bir heybetten öyle uluorta söz etmek tekin bir konuşma değildir. Kuşkusuz ki ilk duyulduğu, işitildiği anda, elbette “devletin bekası”, “zeval” görmemesi ve “vatan/ millet adına” ihbara layık görülecektir.   

 

O, hiç de tekin olmayan alacakaranlık günlerde bilmeyerek de olsa, böylesi tehlikeli bir konuyu -ya da kişiyi- dillendirmenin bedeli, hemen oracıkta derdest edilip en yakın merkezde ivedi kaydı ile “muamele” görmek ve de muhtemelen Beyoğlu Polis Karakolu’nun nezarethanesinde “ağır konuk” olarak en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır. Öyle de olur.

 

*   *   *

Taşı toprağı altın sanılan kentin talihsiz konuğu, o güne dek görmediği gözdağı ve tehditten, eziyetin şiddetinden olacak ki, sorgu memurlarının beklediği yani ondan duymak istedikleri içerikte bir ifade veremez. Oysa yaşamında ilk kez tanıştığı “denizi” kara tren garına iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle “o koca” köprünün üzerinde ikinci kez karşılaştığında uzaktan, göğsünü serin kuzey rüzgarlarına dönerek hayretler içinde seyrettiğini gönül rahatlığı içinde, yöresel ağzı ile ne de doğal anlatmaktadır.  

 

O, polislere göre, böyle “dalga geçer” gibi anlattıkça, bir yandan da sopalama sürer gider. Salya sümük iç çekerek, birilerinin aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez pişmanlığı içinde, ayaklarının şişmiş tabanlarında falakanın izleri, kemikleri sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar yakar ve dahi acınası hallerdedir: 

 

“Aha hemen oracıkta, trenden daha atlar atlamaz, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm korktu.” der.

 

“Çalkantılıydı, telaşlıydı, yalan değil ürkmüşüm… Allah sizi inandırsın altıma eder oldum Amirim!.. Köyümden iş aramak için buralara kalkıp gelmişim. Bundan başka da bilmişliğim, tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi başkada bir günahım yoktur. Beyim…”

 

Onlarca sakallı genç insanın, genç kadınların yüzlerini gösteren siyah beyaz resimlerin sıralandığı “Aranan Anarşistler” afişini, sıska, çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun ucuna getirerek öfke krizi içinde sorarlar:

 

“Haydi, öt bakalım Denizli horozu, şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün? ”

 

Korkunun ecele yararı olmadığı sözünü dedesinin ağzından defalarca duymasına karşın, neredeyse dizlerinin bağı çözülecek, aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Görevine kilitlenmiş insafsızdan nafile aman dileyen yakarı sözcükleri gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır. Copunu sırıtarak, tehdit edercesine avucunun içinde hareket ettiren, falaka sopasını tükürüklerini saçarak hırsla kullanan, nafile bağışlanmayı dilediği ellere bir an kapanmak ister:  “Yapmayın, kulunuz olem! ”

 

Denk getiremez. Dengesini yitirir. Olduğu yerde yüzüstü yere kapaklanır. İnler gibi, bir kez daha umutsuzca, umarsızca yineler:  “Yapmayın, kulunuz olem! ”

Sözünü bitiremez, kendinden geçer.

 

Tabanlarına insan kusmuğu ve dışkısı bulaşmış ayakkabılarıyla ter içinde kalmış, kirli başına basarlar. Bu uğursuz günün ilk saatlerinden beri dilinden düşürmediği pişmanlık ve de bağışlanma sözcüklerini ağlayıp sızlanarak dışından yineler durur. Ancak içinden kendisine itiraf ettiği sözleri, oradakilerden hiçbiri duymayacaktır: 

 

“Bir daha bu şehre gelenin de… Gelip görenin de… Görüp anlatanın da… Anasını eşekler kovalasın!..”

 

*   *   *

Yanağı kusmuk kokan yere dayalı yüzükoyun uzandığı beton zeminde, gözlerinin önünde buruşmuş eski bir gazete açarlar. Arkadan kafasını gazeteye doğru sertçe bastırarak: “İyi bak ulan eşşoğlu… Gördüğün şey bu fotoğraftaki hayduta benziyor muydu?..”

 

Gür, siyah saçları dağınık, sakalı uzamış, yanık tenli esmer gencin fotoğrafını görür görmez ilk yaptığı şey, genç adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerinin kırpıştırmaktır.

 

“Vay be!..” der içinden…“Haydut, eşkıya bu kara yağız delikanlıysa, bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Hasan’ı, Tefeci Rüstem’i ne ola ki ?!.. Böyle bir yiğit için, bunca hakikatli sopa yemenin bir sebebi hikmeti olsa gerek !? ”

 

Yine de içinden geçen son sözleri zapt edemez: “Yok, yok beyim” der bilgece. “Bu fotoğraftaki çocuk ne ki, bana görünen koskoca bir derya denizdi…”   

 

O zamanlarda da gürültü, patırtı, telaş ve zamana özgü karışıklıklar içinde olan İstanbul’un yorucu koşuşturmalarının, bıktıran takip ve soruşturmalarının üstüne, bir de  “bildiğini” (siz derdini okuyun) ve “gördüğünü” anlatmaktan aciz, bu “kör cahil” ile uğraşmak ve zaman tüketmek memurları da bıktırmıştır.

 

Haydarpaşa da hatırı sayılır uzaklıktadır… Şimdi günün daralan saatinde kalkıp ta oralara gitmek, ihtimaldir ki korkunun getirdiği hayal ürününün, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine düşmek, her birine yerden inatçı bir ağaç kökünü sökmekten beter gelir. Sadece, o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak rapor etmekle yetinirler. İşgüzar baş komiser her şeye karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine az kalmış memuriyetini garantiye almak derdindedir. Böylesi bir kaygıyla, haklı olarak titizlenmekte geri durmaz

 

“Peki, tamam” der. “Trenden indiğin yeri geçtik diyelim. Bizi, şu Deniz’i ikinci defa gördüğün yere götür, bize orayı göster… Söz... Seni bırakacağım.”

 

*   *   *

İnsanların yanı başındakinden kuşku duyduğu, olur olmaz asılsız ihbarların yapıldığı, 12 Mart 1970 askeri faşist darbesinin yaşatılan, dayatılan kuşku ve korku

 

“DENİZ”İ GÖREN KÖYLÜ.

 

Bizim oralarda, birbirine yakın dost insanlar arasında, kökleri yaşanmış karanlık ve zor dönemlerin belleklerde bıraktığı izlerden ve dahi babamın   anı dağarcığından gelen trajikomik öyküler anlatılır.

 

Halkın her kesiminde, aydınlara, sanatçılara, devrimcilere yaşatılan 12 Mart 1971 açık faşizm dönemine tanık olan insanlarımızın ve koşulları bizzat yaşayanlarının yüzünde acılı gülümsemeler yaratan olayları, sırası geldiğinde sıcak söyleşilerin olmazsa olmazlarındandır. Gerçek öyküler zaman zaman birbirine karışır, ister istemez birbiriyle örtüşür ya da birbirinin içinde yiter, değişime uğrar. Her ne biçimde olursa, anlatının geleneği değişmez. 

 

Değişmeyense dinleyenlerinin iç dünyalarında hüzün ve saygınlık karışımı ince, buruk duygular uyandıran doğallıkları, haktan, haklıdan, en insani ve  en masumane özlem adalet beklentisinden yana konuları içerir oluşlarıdır.  

 

Halkım insanına yaşatılan, dinleyenlerinin yüzüne hüzün ve bıçak kesiği acının gölgelerini bırakan olayların öznesinde yine, insanımızın uzansanız dokunabileceğiniz saflığı, zorlanmadan duyumsayabileceğiniz dürüstlüğü, içinizi acıtan yoksulluğu saklıdır.

 

Her mayıs ayının beşinci gününü altıncı gününe bağlayan gecede, halkın, emekçi, yoksul insanların her şeye karşın umutla bağlandıkları Hıdırellez geleneğinden gelen inançlarının sevinç ve coşkusu kaçınılmaz olmuştur.

 

Ne var ki, 1972 yılının mayısı hayli değişik geçecek, güle kan damlayacaktır.

 

*   *   *

O yılın altı mayısına, mevcut sistemin dayattığı tozpembe dünyaların yalan düşlerini yaşayanların anlayamayacağı derinlikte keder, düşmanı gülümseten biraz da gözyaşı karışır. Dost söyleşilerin sıcaklığında dillendirilen sözlü öykülerde adı, sanı geçen aslan yeleli, servi boylu, cesaretine erişilmez, mangal yüreği ile aşık atılmaz koç yiğitlerin, halktan, kırsaldan insanların ezikliği, içtenliği ve sevecenliği ile birlikte anılması bu yüzdendir.

 

Birbirlerini hiç tanımayan, ancak başlarına gelen talihsiz iki olayda da biraz aşağılayıcı, biraz gülünç, çoğunlukla buruk, hoş bezerlikler olan iki köylünün yaşadıkları çarpıcı ve manidardır. Anadolu’nun birbirine uzak diyarlarının değişik zamanlarında yaşanan olaylardaki iki mağdurun ortak yazgısı; devletin kör kininden, kalıplaşmış önyargılarından kaynaklanan alıkonulma biçimleri, yok yere gördükleri işkence, en aşağılayıcı detayına dek tanık oldukları öfke ve şiddet, insanın duygularını, sabrını zorlayan ironik bir Türkiye gerçeği gibidir.         

 

Emniyetçe derdest edilerek gözaltına alınan, nezarette tutulduğu günler içinde, yediği kaba dayağın yanında ruhsal baskı, eziyet gören, insanlık   onuru ile oynanan ilk kahramanımız Ege bölgesinden bir yoksul köylüdür.

 

Zaman bundan tam kırk yıl öncesidir… Devrimcilerin, sömürüye, yoksulluğa, insana reva görülen her türden ayrımcılığa, Amerikan bağımlılığına bayrak açtığından devletin bildik kolluk kuvvetlerinin yardımına ülke genelindeki sıkıyönetim komutanlıklarının yetiştiği ve elbette Deniz gibi birçok devrimci önderin köşe bucak arandığı, en sıradan insanların sokaklardan, işyerlerinden alınıp götürüldüğü, sorgu sual edildiği günlerdir.

 

Dev-Genç, halkın haklıdan, eşitlik ve adaletten yana muhalif kesimlerince fısıltıyla da olsa “Bana gelirlerse saklarım” yürekliliği ile sahiplenilen bir kurtarıcı, halka zulmeden gerici, işkenceci asker ve sivil kafaların da korkulu rüyasıdır.

 

Ülkenin yönetiminde 12 Mart faşist darbesini yapan, baskısını sürdüren, arkasını ABD gibi bir jandarma gücüne dayamış, halkın yükselen muhalefetinin, toplumda artan sosyal uyanışın ve sınıf bilincinin kökünü kurutmaya yemin etmiş bir askeri cunta vardır.

 

Durum böyle olunca uzlaşmaz çelişkinin zorunlu durağı olan çatışma ortamı elbette kaçınılmaz olacaktır.  O günler ki, estirilen gözdağı, korku ve tehdit rüzgarlarının, sindirme, kıyım ve imha operasyonlarının yanı sıra, derin güvensizlik duygusu, ihbar ve ihanet yüklüdür. Henüz Kızıldere ve ardı sıra gelen mayıs ayı kana bulanmamıştır. Devrimcilerin devrim, bağımsızlık ve sosyalizm düşlerinin, anti-emperyalist tavırlarının halka ulaşmasını önlemek için devlet kitlesel tutuklamalar yapar, insanlık dışı baskı ve işkence uygular.

 

İnsanlar neredeyse kapılarının önünden, sokaklarından geçtiği iddia edilen Dev-Genç’lilere ekmek, su vermekle ve yatacak yer, yol tarif göstermekle suçlanır, tutuklanır. Aynı devlet, devrimci liderleri düşünsel olduğu kadar, fiziksel olarak da yok etmek için “balyoz” operasyonları uygularken, emir ve komutasındaki gazetelerin haberlerinde, olayların özüne şaibe ve dedikodu karıştırma, gerçekleri çarpıtma gibi kara propagandayı da ihmal etmez.

 

O günlerin tek devlet kanalı olan, siyah beyaz TRT’si, tam bir “yat ve alçak sürün” borusu olarak kullanılırken; gazeteler de -değişmeyen geleneksel yalakalıklarına uygunlukla- çağdışı uygulamalara alkış tutma, devrimcilere kara çalma, bilgiyi kirletme yarışındadır. Onlara göre, kurulu düzene isyan edenler “şaki”, “anarşist”, “ırz düşmanı” ve dahi “eşkıya”dır. Kapılar içeriden kilitlenmeli, üç maymun örneğince sağır, dilsiz ve kör uykulara yatılmalı, ola ki en küçük tıkırtı, karaltı, şüpheli her bir durum devlete ihbar edilmelidir.

 

Kimi zaman, oldubittiye getirilen onca olayın ya da kapitalizme emperyalist tahakküme karşı çıkanların özünü, sözünü çarpıtıp içini boşaltabilmek için, akıl hocalarınca Guevara’ya yapılmaya çalışıldığı gibi, Deniz’imizin “yakışıklılığı”, asker parkası ve de ODTÜ yurdunda ona ait olduğu söylenen dolabın kapağındaki, o günlerin ünlü “vamp” hatunlarından birisinin şuh fotoğrafı gözlere sokulur.

 

Böylece, Anadolu insanının gönlünde hak ettiği yeri almış devrimci önderler özlerinden, köklerinden uzaklaştırılmaya, itibarsızlaştırılmaya, kamuoyuna salt korkusuz, yiğit delikanlılar olarak lanse edilerek kişiselleştirilmeye,   olmadı, saflıklarından, heyecanlarından yararlanılarak “kötü emellere alet edilerek” kandırılmış, ateşli ama iyi niyetli gençler oldukları inandırılmaya çalışılır.

 

12 Mart rüzgarlarının hiç de adil olmayan, siyasal ve askeri baskısını giderek sertleştirdiği, kavgada mertliğin, yargıda hakkaniyetin rafa kaldırıldığı, hak ve özgürlüklerin halının altına süpürüldüğü, ekmeğinin peşindeki işçinin, iaşe sorunundan başını kaldıramayan memurun, dar gelirlinin aşına, maaşına saldırıldığı, gelecek derdindeki öğrencinin umutlarının karartıldığı, havanın günbegün kurşun gibi ağırlaştığı zor günlerdir… Yaşayanlar bilir.

 

*   *   *

                          

                                                                                                 Deniz’i Gören Köylü.

 

Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan, toplumsal belleğe kazınmış o malum sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun İstanbul boğazına bakan taş merdivenlerinin önünde başlar.

 

Üzerinde, neoliberal sistemin kara bulutlarının kümelenmediği, henüz sadece gar olan, hiç kimsenin “… gardır, gar kalacak.” diye direnip yollarına yatmadığı, şu bizim Haydarpaşa Garı… O tarihlerde, piyasacı kafanın AVM, rezidans tehdit ve saldırısı altında olmayan ve elbette onunla uğraşanlarla uğraşacak olan Dayanışma Gönüllüleri’nin ortalıkta görünmediği Haydarpaşa…

 

 *   *   *

Kara tren, isli vagonların ahşap kompartımanlarında günlerdir salkım saçak konuk ettiği gurbet kuşlarını gara az önce boşaltmıştı. Güvercin ürkekliğindeki tedirgin bakışlı insanların ellerinde, yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar, gözlerinde nasıl sonlanacağını bilemedikleri gurbet yolculuklarının derin kaygıları vardı.

 

İstanbul’un boz bulanık, ıslak, soğuk bir kış gününe henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vaktinde, elinde bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp kasketini düzeltmeye çalışan bir Anadolu insanı, ilk kez gördüğü boğazı izlemektedir şaşkın. Yine, ilk kez karşılaştığı yedi tepeli kentin o devasa, sis çökmüş silueti karşı karşısında dalgın ve düşüncelidir. Boğazın engin, mavi sularına yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır.

 

Tanımadığı bu kentin tekinsiz, ıssız ve yoksul sokaklarının Arnavut kaldırımlarına, kaç kabadayının nice fısıltılı konuşmaları, gayrı meşru yaşamın nice tehlikeli ve hoyrat pazarlıkları sinmiştir. Yitik sıla öykülerinin, umutsuz, geleceksiz ve hüzünlü aşkların tanığı İstanbul sokakları, zamanın hangi derinliklerine giderseniz gidin, her daim hesapsız, tertemiz taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere bittiği, tövbe edilen mekanlar olmuştur. Boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları. Anbean dolup boşalır, kararıp aydınlanır… Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip ve de celallenip durur. Böyle de bir yüzü vardır; sır küpüdür, belli etmez. Yürünür, arşınlanır ve sefası sürülmeye değer gibi görünse de, bilinse de, aman vermezliğinin, söz dinlemezliğinin, umursamazlığının ayırtına da pek varılamaz.

 

Taşında toprağında çil çil altın düşleyip gelen Anadolu insanını, ne var ki, ille de yoksulunu garibanını, savunmasızını, gün görmedik düşleri ve yüz gülmedik halleri ile yutmaya ve öğütmeye günün her saati hazırdır.

 

Günün ilerleyen saatlerinde, bu yoksulu Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın, aynı hayran aynı şaşkın bakışlarla çalkalanan mavi ve serin suları, vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgaları, itiraz edercesine ortalığı şamataya boğan martıların kaynaşmasını izlerken görürüz. Sonra tahta bavulunun üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup bayramlık sekiz köşe şapkasını arkaya yıkacaktır. Tarım emekçilerinden biliriz; yüzü güneş yanığıdır. Geniş ve çizgili alnını gölgelenip duran gökyüzüne kaldırır. Deniz gibidir gökyüzü; camgöbeği masmavidir. Tabakasını usulca açar, bir okkalı cıgara sarar.

 

*   *   *

Sonrasında, Karaköy’ün yaşlı, fakir sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana yararı olduğu köylülük inancıyla çayını yudumlarken görünecek; ensesinde boza pişirmeye hazırlanan devlet babanın antenlerinin çalıştığı ortalık yerde, pinekleyen yersiz yurtsuzlara Ege ağzının içtenliği ve saflığı ve abartılı el kol hareketleriyle bir şeyler anlatacaktır.

  

Orada, o fakirhanede heyecanla anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden, insanları anında boğabilecek dev dalgalarının ve sularının heybetinden, ihtişamından, önüne çıkar çıkmaz, kendisine göründüğü anda nasıl da korkup “ürküttüğünden” başka bir şey değildir kuşkusuz.

 

Ne var ki, zaman kötüdür; ülke zor ve çok ağır günler yaşamaktadır. Ülkenin dört bir yanında, her taşın altında fellik fellik aranan bizim Deniz’ imizi çağrıştıracak, köylü saflığı ile abartılmış, dinleyen insanı hayretlere düşürecek öylesine bir heybetten öyle uluorta söz etmek tekin bir konuşma değildir. Kuşkusuz ki ilk duyulduğu, işitildiği anda, elbette “devletin bekası”, “zeval” görmemesi ve “vatan/ millet adına” ihbara layık görülecektir.  

 

O, hiç de tekin olmayan alacakaranlık günlerde bilmeyerek de olsa, böylesi tehlikeli bir konuyu -ya da kişiyi- dillendirmenin bedeli, hemen oracıkta derdest edilip en yakın merkezde ivedi kaydı ile “muamele” görmek ve de muhtemelen Beyoğlu Polis Karakolu’nun nezarethanesinde “ağır konuk” olarak en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır. Öyle de olur.

 

*   *   *

Taşı toprağı altın sanılan kentin talihsiz konuğu, o güne dek görmediği gözdağı ve tehditten, eziyetin şiddetinden olacak ki, sorgu memurlarının beklediği yani ondan duymak istedikleri içerikte bir ifade veremez. Oysa yaşamında ilk kez tanıştığı “denizi” kara tren garına iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle “o koca” köprünün üzerinde ikinci kez karşılaştığında uzaktan, göğsünü serin kuzey rüzgarlarına dönerek hayretler içinde seyrettiğini gönül rahatlığı içinde, yöresel ağzı ile ne de doğal anlatmaktadır.  

 

O, polislere göre, böyle “dalga geçer” gibi anlattıkça, bir yandan da sopalama sürer gider. Salya sümük iç çekerek, birilerinin aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez pişmanlığı içinde, ayaklarının şişmiş tabanlarında falakanın izleri, kemikleri sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar yakar ve dahi acınası hallerdedir: 

 

“Aha hemen oracıkta, trenden daha atlar atlamaz, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm korktu.” der.

 

“Çalkantılıydı, telaşlıydı, yalan değil ürkmüşüm… Allah sizi inandırsın altıma eder oldum Amirim!.. Köyümden iş aramak için buralara kalkıp gelmişim. Bundan başka da bilmişliğim, tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi başkada bir günahım yoktur. Beyim…”

 

Onlarca sakallı genç insanın, genç kadınların yüzlerini gösteren siyah beyaz resimlerin sıralandığı “Aranan Anarşistler” afişini, sıska, çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun ucuna getirerek öfke krizi içinde sorarlar:

 

“Haydi, öt bakalım Denizli horozu, şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün? ”

 

Korkunun ecele yararı olmadığı sözünü dedesinin ağzından defalarca duymasına karşın, neredeyse dizlerinin bağı çözülecek, aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Görevine kilitlenmiş insafsızdan nafile aman dileyen yakarı sözcükleri gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır. Copunu sırıtarak, tehdit edercesine avucunun içinde hareket ettiren, falaka sopasını tükürüklerini saçarak hırsla kullanan, nafile bağışlanmayı dilediği ellere bir an kapanmak ister:  “Yapmayın, kulunuz olem! ”

 

Denk getiremez. Dengesini yitirir. Olduğu yerde yüzüstü yere kapaklanır. İnler gibi, bir kez daha umutsuzca, umarsızca yineler:  “Yapmayın, kulunuz olem! ”

Sözünü bitiremez, kendinden geçer.

 

Tabanlarına insan kusmuğu ve dışkısı bulaşmış ayakkabılarıyla ter içinde kalmış, kirli başına basarlar. Bu uğursuz günün ilk saatlerinden beri dilinden düşürmediği pişmanlık ve de bağışlanma sözcüklerini ağlayıp sızlanarak dışından yineler durur. Ancak içinden kendisine itiraf ettiği sözleri, oradakilerden hiçbiri duymayacaktır: 

 

“Bir daha bu şehre gelenin de… Gelip görenin de… Görüp anlatanın da… Anasını eşekler kovalasın!..”

 

*   *   *

Yanağı kusmuk kokan yere dayalı yüzükoyun uzandığı beton zeminde, gözlerinin önünde buruşmuş eski bir gazete açarlar. Arkadan kafasını gazeteye doğru sertçe bastırarak: “İyi bak ulan eşşoğlu… Gördüğün şey bu fotoğraftaki hayduta benziyor muydu?..”

 

Gür, siyah saçları dağınık, sakalı uzamış, yanık tenli esmer gencin fotoğrafını görür görmez ilk yaptığı şey, genç adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerinin kırpıştırmaktır.

 

“Vay be!..” der içinden…“Haydut, eşkıya bu kara yağız delikanlıysa, bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Hasan’ı, Tefeci Rüstem’i ne ola ki ?!.. Böyle bir yiğit için, bunca hakikatli sopa yemenin bir sebebi hikmeti olsa gerek !? ”

 

Yine de içinden geçen son sözleri zapt edemez: “Yok, yok beyim” der bilgece. “Bu fotoğraftaki çocuk ne ki, bana görünen koskoca bir derya denizdi…”   

 

O zamanlarda da gürültü, patırtı, telaş ve zamana özgü karışıklıklar içinde olan İstanbul’un yorucu koşuşturmalarının, bıktıran takip ve soruşturmalarının üstüne, bir de  “bildiğini” (siz derdini okuyun) ve “gördüğünü” anlatmaktan aciz, bu “kör cahil” ile uğraşmak ve zaman tüketmek memurları da bıktırmıştır.

 

Haydarpaşa da hatırı sayılır uzaklıktadır… Şimdi günün daralan saatinde kalkıp ta oralara gitmek, ihtimaldir ki korkunun getirdiği hayal ürününün, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine düşmek, her birine yerden inatçı bir ağaç kökünü sökmekten beter gelir. Sadece, o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak rapor etmekle yetinirler. İşgüzar baş komiser her şeye karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine az kalmış memuriyetini garantiye almak derdindedir. Böylesi bir kaygıyla, haklı olarak titizlenmekte geri durmaz

 

“Peki, tamam” der. “Trenden indiğin yeri geçtik diyelim. Bizi, şu Deniz’i ikinci defa gördüğün yere götür, bize orayı göster… Söz... Seni bırakacağım.”

 

*   *   *

İnsanların yanı başındakinden kuşku duyduğu, olur olmaz asılsız ihbarların yapıldığı, 12 Mart 1970 askeri faşist darbesinin yaşatılan, dayatılan kuşku ve korku dolu güvensiz günlerinde, giderek sıradanlaşmış, alışılmış yakalama olaylarından birisi olan, bizim talihsiz gözaltı olayımız da finale gelmiştir. Kaçınılmaz buruk an, soğuk, sisli, ıslak bir İstanbul gününün akşamı, yer gösterme tutanağının tutulduğu emektar Galata köprüsünün üzerinde, çevrelerini saran insanların meraklı ve şaşkın bakışları arasında gerçekleşir.

 

Bunca eziyetli, sözüm ona “vatan, millet için gerekli” asayiş soruşturmasının sonucu, bir daha İstanbul’a gelmeye şimdiden tövbe etmiş bizim talihsiz Ege köylüsü için can sağlığı, hızla çöken akşamın telaşında evine, çoluğuna çocuğuna dönebilme derdinde olan polisler için “Oh”dedirten bir mesai selametidir.

 

*   *   *

Devletin bekçilerini, egemenlerin kapıkullarını rahatlatan, asıl derin bir ‘Oh’ çektiren olay, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan”ın yakalanmaları ve 6 Mayıs 1972 tarihinde, sıkıyönetim mahkemesinin hızlandırılıp aceleye getirilmiş siyasi kararı ile  asılarak fiziksel olarak ortadan kaldırılmalarıdır. 

 

Son bir not: Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilmelerinden altı gün sonra, 12 Mayıs 1972 günü, mezarlarına bir tutam kır çiçeği bırakırken apar topar gözaltına alınan bir demiryolu işçisi de, yaşamında denizi ilk kez gören köylü ile aynı eziyeti paylaşır.

 

Her üç mezarın da başucuna bırakılan kır çiçekleri, boy vermek/ serpilip gelişmek için toprağa düşmüş devrimin üç yediveren tohumunu yad etmenin ötesinde, faşizmin zulmüne karşı sahiplenilen değerlere, tüm yaşananların, yaşayanlarının anılarına verilmiş ve hak edilmiş bir yanıt, diğer yanıyla da, adları bilinen ya da bilinmeyen, işkencenin acısını, hüznünü ve ıssızlığını yaşayanların her birine işçi tulumuyla çakılmış hakikatli bir selamdır.

 

  Hasan Oğuz Bilgen. 06.05.2011. İstanbul- Haydarpaşa.