Bu, -sinsi değil- aleni plan, kıdem-ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve yıllık izin alacağında zaman aşımını on -10- yıldan iki -2- yıla indiriyor. Mahkemelerdeki dosya inceleme sürelerinin uzunluğu ve bilinen sıkışıklıklar dikkate alındığında, bunun ne denli bir hak kaybı olacağı gün gibi ortada.
1 Haziran 2016 Çarşamba
THKP-C YÖNETİCİSİ ve MİLİTANI HÜSEYİN CEVAHİR’İN ANISINA
Bu, -sinsi değil- aleni plan, kıdem-ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve yıllık izin alacağında zaman aşımını on -10- yıldan iki -2- yıla indiriyor. Mahkemelerdeki dosya inceleme sürelerinin uzunluğu ve bilinen sıkışıklıklar dikkate alındığında, bunun ne denli bir hak kaybı olacağı gün gibi ortada.
27 Mayıs 2016 Cuma
DENİZ’İ GÖREN KÖYLÜ ( 2 )
“DENİZ”İ GÖREN KÖYLÜ.
Bizim oralarda, birbirine yakın
dost insanlar arasında, kökleri yaşanmış karanlık ve zor dönemlerin belleklerde
bıraktığı izlerden ve dahi babamın anı dağarcığından gelen
trajikomik öyküler anlatılır.
Halkın her kesiminde, aydınlara,
sanatçılara, devrimcilere yaşatılan 12 Mart 1971 açık faşizm dönemine tanık
olan insanlarımızın ve koşulları bizzat yaşayanlarının yüzünde acılı
gülümsemeler yaratan olayları, sırası geldiğinde sıcak söyleşilerin olmazsa olmazlarındandır.
Gerçek öyküler zaman zaman birbirine karışır, ister istemez birbiriyle örtüşür
ya da birbirinin içinde yiter, değişime uğrar. Her ne biçimde olursa, anlatının
geleneği değişmez.
Değişmeyense dinleyenlerinin iç
dünyalarında hüzün ve saygınlık karışımı ince, buruk duygular uyandıran
doğallıkları, haktan, haklıdan, en insani ve en masumane özlem adalet
beklentisinden yana konuları içerir oluşlarıdır.
Halkım insanına yaşatılan,
dinleyenlerinin yüzüne hüzün ve bıçak kesiği acının gölgelerini bırakan
olayların öznesinde yine, insanımızın uzansanız dokunabileceğiniz saflığı,
zorlanmadan duyumsayabileceğiniz dürüstlüğü, içinizi acıtan yoksulluğu
saklıdır.
Her mayıs ayının beşinci gününü
altıncı gününe bağlayan gecede, halkın, emekçi, yoksul insanların her şeye
karşın umutla bağlandıkları Hıdırellez geleneğinden gelen inançlarının sevinç
ve coşkusu kaçınılmaz olmuştur.
Ne var ki, 1972 yılının mayısı
hayli değişik geçecek, güle kan damlayacaktır.
*
* *
O yılın altı mayısına, mevcut
sistemin dayattığı tozpembe dünyaların yalan düşlerini yaşayanların
anlayamayacağı derinlikte keder, düşmanı gülümseten biraz da gözyaşı karışır.
Dost söyleşilerin sıcaklığında dillendirilen sözlü öykülerde adı, sanı geçen aslan
yeleli, servi boylu, cesaretine erişilmez, mangal yüreği ile aşık atılmaz koç
yiğitlerin, halktan, kırsaldan insanların ezikliği, içtenliği ve sevecenliği
ile birlikte anılması bu yüzdendir.
Birbirlerini hiç tanımayan, ancak
başlarına gelen talihsiz iki olayda da biraz aşağılayıcı, biraz gülünç,
çoğunlukla buruk, hoş bezerlikler olan iki köylünün yaşadıkları çarpıcı ve
manidardır. Anadolu’nun birbirine uzak diyarlarının değişik zamanlarında yaşanan
olaylardaki iki mağdurun ortak yazgısı; devletin kör kininden, kalıplaşmış
önyargılarından kaynaklanan alıkonulma biçimleri, yok yere gördükleri işkence,
en aşağılayıcı detayına dek tanık oldukları öfke ve şiddet, insanın
duygularını, sabrını zorlayan ironik bir Türkiye gerçeği
gibidir.
Emniyetçe derdest edilerek
gözaltına alınan, nezarette tutulduğu günler içinde, yediği kaba dayağın
yanında ruhsal baskı, eziyet gören, insanlık onuru ile oynanan ilk
kahramanımız Ege bölgesinden bir yoksul köylüdür.
Zaman bundan tam kırk yıl
öncesidir… Devrimcilerin, sömürüye, yoksulluğa, insana reva görülen her türden
ayrımcılığa, Amerikan bağımlılığına bayrak açtığından devletin bildik kolluk
kuvvetlerinin yardımına ülke genelindeki sıkıyönetim komutanlıklarının yetiştiği
ve elbette Deniz gibi birçok devrimci önderin köşe bucak arandığı, en sıradan
insanların sokaklardan, işyerlerinden alınıp götürüldüğü, sorgu sual edildiği
günlerdir.
Dev-Genç, halkın haklıdan, eşitlik
ve adaletten yana muhalif kesimlerince fısıltıyla da olsa “Bana gelirlerse
saklarım” yürekliliği ile sahiplenilen bir kurtarıcı, halka zulmeden gerici,
işkenceci asker ve sivil kafaların da korkulu rüyasıdır.
Ülkenin yönetiminde 12 Mart faşist
darbesini yapan, baskısını sürdüren, arkasını ABD gibi bir jandarma gücüne
dayamış, halkın yükselen muhalefetinin, toplumda artan sosyal uyanışın ve sınıf
bilincinin kökünü kurutmaya yemin etmiş bir askeri cunta vardır.
Durum böyle olunca uzlaşmaz
çelişkinin zorunlu durağı olan çatışma ortamı elbette kaçınılmaz
olacaktır. O günler ki, estirilen gözdağı, korku ve tehdit rüzgarlarının,
sindirme, kıyım ve imha operasyonlarının yanı sıra, derin güvensizlik duygusu,
ihbar ve ihanet yüklüdür. Henüz Kızıldere ve ardı sıra gelen mayıs ayı kana
bulanmamıştır. Devrimcilerin devrim, bağımsızlık ve sosyalizm düşlerinin,
anti-emperyalist tavırlarının halka ulaşmasını önlemek için devlet kitlesel
tutuklamalar yapar, insanlık dışı baskı ve işkence uygular.
İnsanlar neredeyse kapılarının
önünden, sokaklarından geçtiği iddia edilen Dev-Genç’lilere ekmek, su vermekle
ve yatacak yer, yol tarif göstermekle suçlanır, tutuklanır. Aynı devlet,
devrimci liderleri düşünsel olduğu kadar, fiziksel olarak da yok etmek için
“balyoz” operasyonları uygularken, emir ve komutasındaki gazetelerin
haberlerinde, olayların özüne şaibe ve dedikodu karıştırma, gerçekleri çarpıtma
gibi kara propagandayı da ihmal etmez.
O günlerin tek devlet kanalı olan,
siyah beyaz TRT’si, tam bir “yat ve alçak sürün” borusu olarak kullanılırken;
gazeteler de -değişmeyen geleneksel yalakalıklarına uygunlukla- çağdışı
uygulamalara alkış tutma, devrimcilere kara çalma, bilgiyi kirletme yarışındadır.
Onlara göre, kurulu düzene isyan edenler “şaki”, “anarşist”, “ırz düşmanı” ve
dahi “eşkıya”dır. Kapılar içeriden kilitlenmeli, üç maymun örneğince sağır,
dilsiz ve kör uykulara yatılmalı, ola ki en küçük tıkırtı, karaltı, şüpheli her
bir durum devlete ihbar edilmelidir.
Kimi zaman, oldubittiye getirilen
onca olayın ya da kapitalizme emperyalist tahakküme karşı çıkanların özünü,
sözünü çarpıtıp içini boşaltabilmek için, akıl hocalarınca Guevara’ya yapılmaya
çalışıldığı gibi, Deniz’imizin “yakışıklılığı”, asker parkası ve de ODTÜ
yurdunda ona ait olduğu söylenen dolabın kapağındaki, o günlerin ünlü “vamp”
hatunlarından birisinin şuh fotoğrafı gözlere sokulur.
Böylece, Anadolu insanının gönlünde
hak ettiği yeri almış devrimci önderler özlerinden, köklerinden
uzaklaştırılmaya, itibarsızlaştırılmaya, kamuoyuna salt korkusuz, yiğit
delikanlılar olarak lanse edilerek kişiselleştirilmeye, olmadı,
saflıklarından, heyecanlarından yararlanılarak “kötü emellere alet edilerek”
kandırılmış, ateşli ama iyi niyetli gençler oldukları inandırılmaya çalışılır.
12 Mart rüzgarlarının hiç de adil
olmayan, siyasal ve askeri baskısını giderek sertleştirdiği, kavgada mertliğin,
yargıda hakkaniyetin rafa kaldırıldığı, hak ve özgürlüklerin halının altına
süpürüldüğü, ekmeğinin peşindeki işçinin, iaşe sorunundan başını kaldıramayan
memurun, dar gelirlinin aşına, maaşına saldırıldığı, gelecek derdindeki
öğrencinin umutlarının karartıldığı, havanın günbegün kurşun gibi ağırlaştığı
zor günlerdir… Yaşayanlar bilir.
*
* *
Deniz’i Gören Köylü.
Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk
filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan, toplumsal belleğe kazınmış o malum
sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun İstanbul boğazına bakan taş
merdivenlerinin önünde başlar.
Üzerinde, neoliberal sistemin kara
bulutlarının kümelenmediği, henüz sadece gar olan, hiç kimsenin “… gardır, gar
kalacak.” diye direnip yollarına yatmadığı, şu bizim Haydarpaşa Garı… O
tarihlerde, piyasacı kafanın AVM, rezidans tehdit ve saldırısı altında olmayan
ve elbette onunla uğraşanlarla uğraşacak olan Dayanışma Gönüllüleri’nin
ortalıkta görünmediği Haydarpaşa…
*
* *
Kara tren, isli vagonların ahşap
kompartımanlarında günlerdir salkım saçak konuk ettiği gurbet kuşlarını gara az
önce boşaltmıştı. Güvercin ürkekliğindeki tedirgin bakışlı insanların ellerinde,
yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar, gözlerinde nasıl sonlanacağını bilemedikleri gurbet
yolculuklarının derin kaygıları vardı.
İstanbul’un boz bulanık, ıslak,
soğuk bir kış gününe henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vaktinde, elinde
bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp
kasketini düzeltmeye çalışan bir Anadolu insanı, ilk kez gördüğü boğazı
izlemektedir şaşkın. Yine, ilk kez karşılaştığı yedi tepeli kentin o devasa,
sis çökmüş silueti karşı karşısında dalgın ve düşüncelidir. Boğazın engin, mavi
sularına yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır.
Tanımadığı bu kentin tekinsiz,
ıssız ve yoksul sokaklarının Arnavut kaldırımlarına, kaç kabadayının nice
fısıltılı konuşmaları, gayrı meşru yaşamın nice tehlikeli ve hoyrat
pazarlıkları sinmiştir. Yitik sıla öykülerinin, umutsuz, geleceksiz ve hüzünlü
aşkların tanığı İstanbul sokakları, zamanın hangi derinliklerine giderseniz
gidin, her daim hesapsız, tertemiz taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve
aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere bittiği, tövbe edilen mekanlar
olmuştur. Boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde
martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları. Anbean dolup boşalır,
kararıp aydınlanır… Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip ve de celallenip
durur. Böyle de bir yüzü vardır; sır küpüdür, belli etmez. Yürünür, arşınlanır
ve sefası sürülmeye değer gibi görünse de, bilinse de, aman vermezliğinin, söz
dinlemezliğinin, umursamazlığının ayırtına da pek varılamaz.
Taşında toprağında çil çil altın
düşleyip gelen Anadolu insanını, ne var ki, ille de yoksulunu garibanını,
savunmasızını, gün görmedik düşleri ve yüz gülmedik halleri ile yutmaya ve
öğütmeye günün her saati hazırdır.
Günün ilerleyen saatlerinde, bu
yoksulu Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın,
aynı hayran aynı şaşkın bakışlarla çalkalanan mavi ve serin suları,
vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgaları, itiraz edercesine ortalığı
şamataya boğan martıların kaynaşmasını izlerken görürüz. Sonra tahta bavulunun
üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup bayramlık sekiz köşe
şapkasını arkaya yıkacaktır. Tarım emekçilerinden biliriz; yüzü güneş
yanığıdır. Geniş ve çizgili alnını gölgelenip duran gökyüzüne kaldırır. Deniz
gibidir gökyüzü; camgöbeği masmavidir. Tabakasını usulca açar, bir okkalı
cıgara sarar.
*
* *
Sonrasında, Karaköy’ün yaşlı, fakir
sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana
yararı olduğu köylülük inancıyla çayını yudumlarken görünecek; ensesinde boza
pişirmeye hazırlanan devlet babanın antenlerinin çalıştığı ortalık yerde,
pinekleyen yersiz yurtsuzlara Ege ağzının içtenliği ve saflığı ve abartılı el
kol hareketleriyle bir şeyler anlatacaktır.
Orada, o fakirhanede heyecanla
anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden,
insanları anında boğabilecek dev dalgalarının ve sularının heybetinden,
ihtişamından, önüne çıkar çıkmaz, kendisine göründüğü anda nasıl da korkup
“ürküttüğünden” başka bir şey değildir kuşkusuz.
Ne var ki, zaman kötüdür; ülke zor
ve çok ağır günler yaşamaktadır. Ülkenin dört bir yanında, her taşın altında
fellik fellik aranan bizim Deniz’ imizi çağrıştıracak, köylü saflığı ile
abartılmış, dinleyen insanı hayretlere düşürecek öylesine bir heybetten öyle
uluorta söz etmek tekin bir konuşma değildir. Kuşkusuz ki ilk duyulduğu,
işitildiği anda, elbette “devletin bekası”, “zeval” görmemesi ve “vatan/ millet
adına” ihbara layık görülecektir.
O, hiç de tekin olmayan
alacakaranlık günlerde bilmeyerek de olsa, böylesi tehlikeli bir konuyu -ya da
kişiyi- dillendirmenin bedeli, hemen oracıkta derdest edilip en yakın merkezde
ivedi kaydı ile “muamele” görmek ve de muhtemelen Beyoğlu Polis Karakolu’nun
nezarethanesinde “ağır konuk” olarak en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır.
Öyle de olur.
*
* *
Taşı toprağı altın sanılan kentin
talihsiz konuğu, o güne dek görmediği gözdağı ve tehditten, eziyetin
şiddetinden olacak ki, sorgu memurlarının beklediği yani ondan duymak
istedikleri içerikte bir ifade veremez. Oysa yaşamında ilk kez tanıştığı
“denizi” kara tren garına iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle “o koca” köprünün
üzerinde ikinci kez karşılaştığında uzaktan, göğsünü serin kuzey rüzgarlarına
dönerek hayretler içinde seyrettiğini gönül rahatlığı içinde, yöresel ağzı ile
ne de doğal anlatmaktadır.
O, polislere göre, böyle “dalga
geçer” gibi anlattıkça, bir yandan da sopalama sürer gider. Salya sümük iç
çekerek, birilerinin aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez
pişmanlığı içinde, ayaklarının şişmiş tabanlarında falakanın izleri, kemikleri
sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin
ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar
yakar ve dahi acınası hallerdedir:
“Aha hemen oracıkta, trenden daha
atlar atlamaz, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm
korktu.” der.
“Çalkantılıydı, telaşlıydı, yalan
değil ürkmüşüm… Allah sizi inandırsın altıma eder oldum Amirim!.. Köyümden iş
aramak için buralara kalkıp gelmişim. Bundan başka da bilmişliğim,
tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi başkada bir günahım yoktur. Beyim…”
Onlarca sakallı genç insanın, genç
kadınların yüzlerini gösteren siyah beyaz resimlerin sıralandığı “Aranan
Anarşistler” afişini, sıska, çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun
ucuna getirerek öfke krizi içinde sorarlar:
“Haydi, öt bakalım Denizli horozu,
şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün?
”
Korkunun ecele yararı olmadığı
sözünü dedesinin ağzından defalarca duymasına karşın, neredeyse dizlerinin bağı
çözülecek, aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Görevine kilitlenmiş insafsızdan
nafile aman dileyen yakarı sözcükleri gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır.
Copunu sırıtarak, tehdit edercesine avucunun içinde hareket ettiren, falaka
sopasını tükürüklerini saçarak hırsla kullanan, nafile bağışlanmayı dilediği
ellere bir an kapanmak ister: “Yapmayın,
kulunuz olem! ”
Denk getiremez. Dengesini yitirir.
Olduğu yerde yüzüstü yere kapaklanır. İnler gibi, bir kez daha umutsuzca,
umarsızca yineler: “Yapmayın, kulunuz olem! ”
Sözünü bitiremez, kendinden geçer.
Tabanlarına insan kusmuğu ve
dışkısı bulaşmış ayakkabılarıyla ter içinde kalmış, kirli başına basarlar. Bu uğursuz
günün ilk saatlerinden beri dilinden düşürmediği pişmanlık ve de bağışlanma
sözcüklerini ağlayıp sızlanarak dışından yineler durur. Ancak içinden kendisine
itiraf ettiği sözleri, oradakilerden hiçbiri duymayacaktır:
“Bir daha bu şehre gelenin de…
Gelip görenin de… Görüp anlatanın da… Anasını eşekler kovalasın!..”
*
* *
Yanağı kusmuk kokan yere dayalı
yüzükoyun uzandığı beton zeminde, gözlerinin önünde buruşmuş eski bir gazete
açarlar. Arkadan kafasını gazeteye doğru sertçe bastırarak: “İyi bak ulan eşşoğlu… Gördüğün şey bu fotoğraftaki
hayduta benziyor muydu?..”
Gür, siyah saçları dağınık, sakalı
uzamış, yanık tenli esmer gencin fotoğrafını görür görmez ilk yaptığı şey, genç
adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerinin kırpıştırmaktır.
“Vay be!..” der içinden…“Haydut,
eşkıya bu kara yağız delikanlıysa, bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Hasan’ı,
Tefeci Rüstem’i ne ola ki ?!.. Böyle bir yiğit için, bunca hakikatli sopa
yemenin bir sebebi hikmeti olsa gerek !? ”
Yine de içinden geçen son sözleri
zapt edemez: “Yok, yok beyim” der bilgece. “Bu fotoğraftaki çocuk ne ki,
bana görünen koskoca bir derya denizdi…”
O zamanlarda da gürültü, patırtı,
telaş ve zamana özgü karışıklıklar içinde olan İstanbul’un yorucu
koşuşturmalarının, bıktıran takip ve soruşturmalarının üstüne, bir de
“bildiğini” (siz derdini okuyun) ve “gördüğünü” anlatmaktan aciz, bu “kör
cahil” ile uğraşmak ve zaman tüketmek memurları da bıktırmıştır.
Haydarpaşa da hatırı sayılır
uzaklıktadır… Şimdi günün daralan saatinde kalkıp ta oralara gitmek, ihtimaldir
ki korkunun getirdiği hayal ürününün, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine
düşmek, her birine yerden inatçı bir ağaç kökünü sökmekten beter gelir. Sadece,
o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak
rapor etmekle yetinirler. İşgüzar baş komiser her şeye
karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine az kalmış memuriyetini
garantiye almak derdindedir. Böylesi bir kaygıyla, haklı olarak titizlenmekte
geri durmaz
“Peki, tamam” der. “Trenden indiğin
yeri geçtik diyelim. Bizi, şu Deniz’i ikinci defa gördüğün yere götür, bize
orayı göster… Söz... Seni bırakacağım.”
*
* *
İnsanların yanı başındakinden kuşku duyduğu, olur olmaz asılsız ihbarların
yapıldığı, 12 Mart 1970 askeri faşist darbesinin yaşatılan, dayatılan kuşku ve
korku
“DENİZ”İ GÖREN KÖYLÜ.
Bizim oralarda, birbirine yakın
dost insanlar arasında, kökleri yaşanmış karanlık ve zor dönemlerin belleklerde
bıraktığı izlerden ve dahi babamın anı dağarcığından gelen
trajikomik öyküler anlatılır.
Halkın her kesiminde, aydınlara,
sanatçılara, devrimcilere yaşatılan 12 Mart 1971 açık faşizm dönemine tanık
olan insanlarımızın ve koşulları bizzat yaşayanlarının yüzünde acılı
gülümsemeler yaratan olayları, sırası geldiğinde sıcak söyleşilerin olmazsa olmazlarındandır.
Gerçek öyküler zaman zaman birbirine karışır, ister istemez birbiriyle örtüşür
ya da birbirinin içinde yiter, değişime uğrar. Her ne biçimde olursa, anlatının
geleneği değişmez.
Değişmeyense dinleyenlerinin iç
dünyalarında hüzün ve saygınlık karışımı ince, buruk duygular uyandıran
doğallıkları, haktan, haklıdan, en insani ve en masumane özlem adalet
beklentisinden yana konuları içerir oluşlarıdır.
Halkım insanına yaşatılan,
dinleyenlerinin yüzüne hüzün ve bıçak kesiği acının gölgelerini bırakan
olayların öznesinde yine, insanımızın uzansanız dokunabileceğiniz saflığı,
zorlanmadan duyumsayabileceğiniz dürüstlüğü, içinizi acıtan yoksulluğu
saklıdır.
Her mayıs ayının beşinci gününü
altıncı gününe bağlayan gecede, halkın, emekçi, yoksul insanların her şeye
karşın umutla bağlandıkları Hıdırellez geleneğinden gelen inançlarının sevinç
ve coşkusu kaçınılmaz olmuştur.
Ne var ki, 1972 yılının mayısı
hayli değişik geçecek, güle kan damlayacaktır.
*
* *
O yılın altı mayısına, mevcut
sistemin dayattığı tozpembe dünyaların yalan düşlerini yaşayanların
anlayamayacağı derinlikte keder, düşmanı gülümseten biraz da gözyaşı karışır.
Dost söyleşilerin sıcaklığında dillendirilen sözlü öykülerde adı, sanı geçen aslan
yeleli, servi boylu, cesaretine erişilmez, mangal yüreği ile aşık atılmaz koç
yiğitlerin, halktan, kırsaldan insanların ezikliği, içtenliği ve sevecenliği
ile birlikte anılması bu yüzdendir.
Birbirlerini hiç tanımayan, ancak
başlarına gelen talihsiz iki olayda da biraz aşağılayıcı, biraz gülünç,
çoğunlukla buruk, hoş bezerlikler olan iki köylünün yaşadıkları çarpıcı ve
manidardır. Anadolu’nun birbirine uzak diyarlarının değişik zamanlarında
yaşanan olaylardaki iki mağdurun ortak yazgısı; devletin kör kininden,
kalıplaşmış önyargılarından kaynaklanan alıkonulma biçimleri, yok yere
gördükleri işkence, en aşağılayıcı detayına dek tanık oldukları öfke ve şiddet,
insanın duygularını, sabrını zorlayan ironik bir Türkiye gerçeği
gibidir.
Emniyetçe derdest edilerek
gözaltına alınan, nezarette tutulduğu günler içinde, yediği kaba dayağın
yanında ruhsal baskı, eziyet gören, insanlık onuru ile oynanan ilk
kahramanımız Ege bölgesinden bir yoksul köylüdür.
Zaman bundan tam kırk yıl
öncesidir… Devrimcilerin, sömürüye, yoksulluğa, insana reva görülen her türden
ayrımcılığa, Amerikan bağımlılığına bayrak açtığından devletin bildik kolluk
kuvvetlerinin yardımına ülke genelindeki sıkıyönetim komutanlıklarının yetiştiği
ve elbette Deniz gibi birçok devrimci önderin köşe bucak arandığı, en sıradan
insanların sokaklardan, işyerlerinden alınıp götürüldüğü, sorgu sual edildiği
günlerdir.
Dev-Genç, halkın haklıdan, eşitlik
ve adaletten yana muhalif kesimlerince fısıltıyla da olsa “Bana gelirlerse
saklarım” yürekliliği ile sahiplenilen bir kurtarıcı, halka zulmeden gerici,
işkenceci asker ve sivil kafaların da korkulu rüyasıdır.
Ülkenin yönetiminde 12 Mart faşist
darbesini yapan, baskısını sürdüren, arkasını ABD gibi bir jandarma gücüne
dayamış, halkın yükselen muhalefetinin, toplumda artan sosyal uyanışın ve sınıf
bilincinin kökünü kurutmaya yemin etmiş bir askeri cunta vardır.
Durum böyle olunca uzlaşmaz
çelişkinin zorunlu durağı olan çatışma ortamı elbette kaçınılmaz
olacaktır. O günler ki, estirilen gözdağı, korku ve tehdit rüzgarlarının,
sindirme, kıyım ve imha operasyonlarının yanı sıra, derin güvensizlik duygusu,
ihbar ve ihanet yüklüdür. Henüz Kızıldere ve ardı sıra gelen mayıs ayı kana
bulanmamıştır. Devrimcilerin devrim, bağımsızlık ve sosyalizm düşlerinin,
anti-emperyalist tavırlarının halka ulaşmasını önlemek için devlet kitlesel
tutuklamalar yapar, insanlık dışı baskı ve işkence uygular.
İnsanlar neredeyse kapılarının
önünden, sokaklarından geçtiği iddia edilen Dev-Genç’lilere ekmek, su vermekle
ve yatacak yer, yol tarif göstermekle suçlanır, tutuklanır. Aynı devlet,
devrimci liderleri düşünsel olduğu kadar, fiziksel olarak da yok etmek için
“balyoz” operasyonları uygularken, emir ve komutasındaki gazetelerin
haberlerinde, olayların özüne şaibe ve dedikodu karıştırma, gerçekleri çarpıtma
gibi kara propagandayı da ihmal etmez.
O günlerin tek devlet kanalı olan,
siyah beyaz TRT’si, tam bir “yat ve alçak sürün” borusu olarak kullanılırken;
gazeteler de -değişmeyen geleneksel yalakalıklarına uygunlukla- çağdışı
uygulamalara alkış tutma, devrimcilere kara çalma, bilgiyi kirletme yarışındadır.
Onlara göre, kurulu düzene isyan edenler “şaki”, “anarşist”, “ırz düşmanı” ve
dahi “eşkıya”dır. Kapılar içeriden kilitlenmeli, üç maymun örneğince sağır,
dilsiz ve kör uykulara yatılmalı, ola ki en küçük tıkırtı, karaltı, şüpheli her
bir durum devlete ihbar edilmelidir.
Kimi zaman, oldubittiye getirilen
onca olayın ya da kapitalizme emperyalist tahakküme karşı çıkanların özünü,
sözünü çarpıtıp içini boşaltabilmek için, akıl hocalarınca Guevara’ya yapılmaya
çalışıldığı gibi, Deniz’imizin “yakışıklılığı”, asker parkası ve de ODTÜ
yurdunda ona ait olduğu söylenen dolabın kapağındaki, o günlerin ünlü “vamp”
hatunlarından birisinin şuh fotoğrafı gözlere sokulur.
Böylece, Anadolu insanının gönlünde
hak ettiği yeri almış devrimci önderler özlerinden, köklerinden
uzaklaştırılmaya, itibarsızlaştırılmaya, kamuoyuna salt korkusuz, yiğit
delikanlılar olarak lanse edilerek kişiselleştirilmeye, olmadı,
saflıklarından, heyecanlarından yararlanılarak “kötü emellere alet edilerek”
kandırılmış, ateşli ama iyi niyetli gençler oldukları inandırılmaya çalışılır.
12 Mart rüzgarlarının hiç de adil
olmayan, siyasal ve askeri baskısını giderek sertleştirdiği, kavgada mertliğin,
yargıda hakkaniyetin rafa kaldırıldığı, hak ve özgürlüklerin halının altına
süpürüldüğü, ekmeğinin peşindeki işçinin, iaşe sorunundan başını kaldıramayan
memurun, dar gelirlinin aşına, maaşına saldırıldığı, gelecek derdindeki
öğrencinin umutlarının karartıldığı, havanın günbegün kurşun gibi ağırlaştığı
zor günlerdir… Yaşayanlar bilir.
*
* *
Deniz’i Gören Köylü.
Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk
filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan, toplumsal belleğe kazınmış o malum
sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun İstanbul boğazına bakan taş
merdivenlerinin önünde başlar.
Üzerinde, neoliberal sistemin kara
bulutlarının kümelenmediği, henüz sadece gar olan, hiç kimsenin “… gardır, gar
kalacak.” diye direnip yollarına yatmadığı, şu bizim Haydarpaşa Garı… O
tarihlerde, piyasacı kafanın AVM, rezidans tehdit ve saldırısı altında olmayan
ve elbette onunla uğraşanlarla uğraşacak olan Dayanışma Gönüllüleri’nin
ortalıkta görünmediği Haydarpaşa…
*
* *
Kara tren, isli vagonların ahşap
kompartımanlarında günlerdir salkım saçak konuk ettiği gurbet kuşlarını gara az
önce boşaltmıştı. Güvercin ürkekliğindeki tedirgin bakışlı insanların
ellerinde, yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar, gözlerinde nasıl
sonlanacağını bilemedikleri gurbet yolculuklarının derin kaygıları vardı.
İstanbul’un boz bulanık, ıslak,
soğuk bir kış gününe henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vaktinde, elinde
bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp
kasketini düzeltmeye çalışan bir Anadolu insanı, ilk kez gördüğü boğazı
izlemektedir şaşkın. Yine, ilk kez karşılaştığı yedi tepeli kentin o devasa,
sis çökmüş silueti karşı karşısında dalgın ve düşüncelidir. Boğazın engin, mavi
sularına yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır.
Tanımadığı bu kentin tekinsiz,
ıssız ve yoksul sokaklarının Arnavut kaldırımlarına, kaç kabadayının nice
fısıltılı konuşmaları, gayrı meşru yaşamın nice tehlikeli ve hoyrat
pazarlıkları sinmiştir. Yitik sıla öykülerinin, umutsuz, geleceksiz ve hüzünlü
aşkların tanığı İstanbul sokakları, zamanın hangi derinliklerine giderseniz
gidin, her daim hesapsız, tertemiz taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve
aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere bittiği, tövbe edilen mekanlar
olmuştur. Boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde
martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları. Anbean dolup boşalır,
kararıp aydınlanır… Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip ve de celallenip
durur. Böyle de bir yüzü vardır; sır küpüdür, belli etmez. Yürünür, arşınlanır
ve sefası sürülmeye değer gibi görünse de, bilinse de, aman vermezliğinin, söz
dinlemezliğinin, umursamazlığının ayırtına da pek varılamaz.
Taşında toprağında çil çil altın
düşleyip gelen Anadolu insanını, ne var ki, ille de yoksulunu garibanını,
savunmasızını, gün görmedik düşleri ve yüz gülmedik halleri ile yutmaya ve
öğütmeye günün her saati hazırdır.
Günün ilerleyen saatlerinde, bu
yoksulu Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın,
aynı hayran aynı şaşkın bakışlarla çalkalanan mavi ve serin suları,
vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgaları, itiraz edercesine ortalığı
şamataya boğan martıların kaynaşmasını izlerken görürüz. Sonra tahta bavulunun
üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup bayramlık sekiz köşe
şapkasını arkaya yıkacaktır. Tarım emekçilerinden biliriz; yüzü güneş
yanığıdır. Geniş ve çizgili alnını gölgelenip duran gökyüzüne kaldırır. Deniz
gibidir gökyüzü; camgöbeği masmavidir. Tabakasını usulca açar, bir okkalı
cıgara sarar.
*
* *
Sonrasında, Karaköy’ün yaşlı, fakir
sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana
yararı olduğu köylülük inancıyla çayını yudumlarken görünecek; ensesinde boza
pişirmeye hazırlanan devlet babanın antenlerinin çalıştığı ortalık yerde,
pinekleyen yersiz yurtsuzlara Ege ağzının içtenliği ve saflığı ve abartılı el
kol hareketleriyle bir şeyler anlatacaktır.
Orada, o fakirhanede heyecanla
anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden,
insanları anında boğabilecek dev dalgalarının ve sularının heybetinden,
ihtişamından, önüne çıkar çıkmaz, kendisine göründüğü anda nasıl da korkup
“ürküttüğünden” başka bir şey değildir kuşkusuz.
Ne var ki, zaman kötüdür; ülke zor
ve çok ağır günler yaşamaktadır. Ülkenin dört bir yanında, her taşın altında
fellik fellik aranan bizim Deniz’ imizi çağrıştıracak, köylü saflığı ile
abartılmış, dinleyen insanı hayretlere düşürecek öylesine bir heybetten öyle
uluorta söz etmek tekin bir konuşma değildir. Kuşkusuz ki ilk duyulduğu,
işitildiği anda, elbette “devletin bekası”, “zeval” görmemesi ve “vatan/ millet
adına” ihbara layık görülecektir.
O, hiç de tekin olmayan
alacakaranlık günlerde bilmeyerek de olsa, böylesi tehlikeli bir konuyu -ya da
kişiyi- dillendirmenin bedeli, hemen oracıkta derdest edilip en yakın merkezde
ivedi kaydı ile “muamele” görmek ve de muhtemelen Beyoğlu Polis Karakolu’nun
nezarethanesinde “ağır konuk” olarak en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır.
Öyle de olur.
*
* *
Taşı toprağı altın sanılan kentin
talihsiz konuğu, o güne dek görmediği gözdağı ve tehditten, eziyetin
şiddetinden olacak ki, sorgu memurlarının beklediği yani ondan duymak
istedikleri içerikte bir ifade veremez. Oysa yaşamında ilk kez tanıştığı
“denizi” kara tren garına iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle “o koca” köprünün
üzerinde ikinci kez karşılaştığında uzaktan, göğsünü serin kuzey rüzgarlarına
dönerek hayretler içinde seyrettiğini gönül rahatlığı içinde, yöresel ağzı ile
ne de doğal anlatmaktadır.
O, polislere göre, böyle “dalga
geçer” gibi anlattıkça, bir yandan da sopalama sürer gider. Salya sümük iç
çekerek, birilerinin aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez
pişmanlığı içinde, ayaklarının şişmiş tabanlarında falakanın izleri, kemikleri
sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin
ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar
yakar ve dahi acınası hallerdedir:
“Aha hemen oracıkta, trenden daha
atlar atlamaz, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm
korktu.” der.
“Çalkantılıydı, telaşlıydı, yalan
değil ürkmüşüm… Allah sizi inandırsın altıma eder oldum Amirim!.. Köyümden iş
aramak için buralara kalkıp gelmişim. Bundan başka da bilmişliğim,
tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi başkada bir günahım yoktur. Beyim…”
Onlarca sakallı genç insanın, genç
kadınların yüzlerini gösteren siyah beyaz resimlerin sıralandığı “Aranan
Anarşistler” afişini, sıska, çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun
ucuna getirerek öfke krizi içinde sorarlar:
“Haydi, öt bakalım Denizli horozu,
şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün?
”
Korkunun ecele yararı olmadığı
sözünü dedesinin ağzından defalarca duymasına karşın, neredeyse dizlerinin bağı
çözülecek, aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Görevine kilitlenmiş insafsızdan
nafile aman dileyen yakarı sözcükleri gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır.
Copunu sırıtarak, tehdit edercesine avucunun içinde hareket ettiren, falaka
sopasını tükürüklerini saçarak hırsla kullanan, nafile bağışlanmayı dilediği
ellere bir an kapanmak ister: “Yapmayın,
kulunuz olem! ”
Denk getiremez. Dengesini yitirir.
Olduğu yerde yüzüstü yere kapaklanır. İnler gibi, bir kez daha umutsuzca,
umarsızca yineler: “Yapmayın, kulunuz olem! ”
Sözünü bitiremez, kendinden geçer.
Tabanlarına insan kusmuğu ve
dışkısı bulaşmış ayakkabılarıyla ter içinde kalmış, kirli başına basarlar. Bu uğursuz
günün ilk saatlerinden beri dilinden düşürmediği pişmanlık ve de bağışlanma
sözcüklerini ağlayıp sızlanarak dışından yineler durur. Ancak içinden kendisine
itiraf ettiği sözleri, oradakilerden hiçbiri duymayacaktır:
“Bir daha bu şehre gelenin de…
Gelip görenin de… Görüp anlatanın da… Anasını eşekler kovalasın!..”
*
* *
Yanağı kusmuk kokan yere dayalı
yüzükoyun uzandığı beton zeminde, gözlerinin önünde buruşmuş eski bir gazete
açarlar. Arkadan kafasını gazeteye doğru sertçe bastırarak: “İyi bak ulan eşşoğlu… Gördüğün şey bu fotoğraftaki
hayduta benziyor muydu?..”
Gür, siyah saçları dağınık, sakalı
uzamış, yanık tenli esmer gencin fotoğrafını görür görmez ilk yaptığı şey, genç
adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerinin kırpıştırmaktır.
“Vay be!..” der içinden…“Haydut,
eşkıya bu kara yağız delikanlıysa, bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Hasan’ı,
Tefeci Rüstem’i ne ola ki ?!.. Böyle bir yiğit için, bunca hakikatli sopa
yemenin bir sebebi hikmeti olsa gerek !? ”
Yine de içinden geçen son sözleri
zapt edemez: “Yok, yok beyim” der bilgece. “Bu fotoğraftaki çocuk ne ki,
bana görünen koskoca bir derya denizdi…”
O zamanlarda da gürültü, patırtı,
telaş ve zamana özgü karışıklıklar içinde olan İstanbul’un yorucu
koşuşturmalarının, bıktıran takip ve soruşturmalarının üstüne, bir de
“bildiğini” (siz derdini okuyun) ve “gördüğünü” anlatmaktan aciz, bu “kör
cahil” ile uğraşmak ve zaman tüketmek memurları da bıktırmıştır.
Haydarpaşa da hatırı sayılır
uzaklıktadır… Şimdi günün daralan saatinde kalkıp ta oralara gitmek, ihtimaldir
ki korkunun getirdiği hayal ürününün, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine
düşmek, her birine yerden inatçı bir ağaç kökünü sökmekten beter gelir. Sadece,
o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak
rapor etmekle yetinirler. İşgüzar baş komiser her şeye
karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine az kalmış memuriyetini
garantiye almak derdindedir. Böylesi bir kaygıyla, haklı olarak titizlenmekte
geri durmaz
“Peki, tamam” der. “Trenden indiğin
yeri geçtik diyelim. Bizi, şu Deniz’i ikinci defa gördüğün yere götür, bize
orayı göster… Söz... Seni bırakacağım.”
*
* *
İnsanların yanı başındakinden kuşku
duyduğu, olur olmaz asılsız ihbarların yapıldığı, 12 Mart 1970 askeri faşist
darbesinin yaşatılan, dayatılan kuşku ve korku dolu güvensiz günlerinde,
giderek sıradanlaşmış, alışılmış yakalama olaylarından birisi olan, bizim
talihsiz gözaltı olayımız da finale gelmiştir. Kaçınılmaz buruk an, soğuk, sisli, ıslak bir İstanbul gününün akşamı, yer
gösterme tutanağının tutulduğu emektar Galata köprüsünün
üzerinde, çevrelerini saran insanların meraklı ve şaşkın bakışları
arasında gerçekleşir.
Bunca eziyetli, sözüm ona “vatan,
millet için gerekli” asayiş soruşturmasının sonucu, bir daha İstanbul’a gelmeye
şimdiden tövbe etmiş bizim talihsiz Ege köylüsü için can sağlığı, hızla çöken
akşamın telaşında evine, çoluğuna çocuğuna dönebilme derdinde olan polisler
için “Oh”dedirten bir mesai selametidir.
*
* *
Devletin bekçilerini, egemenlerin
kapıkullarını rahatlatan, asıl derin bir ‘Oh’ çektiren olay, Deniz Gezmiş,
Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan”ın yakalanmaları ve 6 Mayıs 1972 tarihinde,
sıkıyönetim mahkemesinin hızlandırılıp aceleye getirilmiş siyasi kararı
ile asılarak fiziksel olarak ortadan
kaldırılmalarıdır.
Son bir not: Deniz Gezmiş ve
yoldaşlarının idam edilmelerinden altı gün sonra, 12 Mayıs 1972 günü, mezarlarına
bir tutam kır çiçeği bırakırken apar topar gözaltına alınan bir demiryolu
işçisi de, yaşamında denizi ilk kez gören köylü ile aynı eziyeti paylaşır.
Her üç mezarın da başucuna
bırakılan kır çiçekleri, boy vermek/ serpilip gelişmek için toprağa düşmüş
devrimin üç yediveren tohumunu yad etmenin ötesinde, faşizmin zulmüne karşı
sahiplenilen değerlere, tüm yaşananların, yaşayanlarının anılarına verilmiş ve
hak edilmiş bir yanıt, diğer yanıyla da, adları bilinen ya da bilinmeyen,
işkencenin acısını, hüznünü ve ıssızlığını yaşayanların her birine işçi tulumuyla
çakılmış hakikatli bir selamdır.
Hasan
Oğuz Bilgen. 06.05.2011. İstanbul- Haydarpaşa.