17
Nisan 1940 – 17 Nisan 2012
Köy
Enstitüleri'nin Kuruluş Yıldönümü Üzerine
Anadolu'nun bozkırında yalnızlıkta açan kır çiçeklerinin, tüm
Köy Enstitülü öğretmenlerimin anısına…
O,
BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ.
Orada ılık ekim yağmurları altında ürperdiğimiz, sonrasında ise, bir daha hastalıkların yorduğu zayıf bedenine sarılıp çökmüş yanaklarından ve iki ellerinden öpme mutluluğuna erişemeyeceğimiz talihsiz bir gündü. Çatısı akan sıradan emekli evinin yer yatağında, son soluğun verilmesinden toprağa veriliş anına dek, uzun saatler boyunca bir çeşit koruma/ korunma içgüdüsüyle arkasına gizlendiği hüznün perdesini “Elli yıllık yol arkadaşımdı” sözü ile aralamıştı.
Sevgili annemin üniversite hastanesinde yattığı uzun zamanlardan ve giderek ağırlaştığı son günlerinden bu yana, içinde düştüğü oldukça sıkıntılı, iç karartan durumun ağır renk tonları ile gölgelenen yüzü, insana sonu gelmeyecek ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen suskunluğunu bozup konuştukça ışıdı. Giderek aydınlandı.
“Onunla yıllar boyu ne çok şey paylaştık. Bizim yanı başımızda olmasaydı, bana moral ve omuz vermeseydi, köy yollarında ardımız sıra gülücüklerle el sallayan mutlu, umutlu ve de aydınlık yüzlerindeki gözleri çakmak çakmak parlayan, bilgisine güvenen, okuyan/soran araştıran, üretken, özgüvenli çocuklar bırakamazdım...” Tam da böyle demişti gönenerek.
Onca eğitimciliğine, enstitüde öğrendiklerine, orada kazandığı becerilere, deneyimlerine, kendince iyi bir hayat insanı oluşuna karşın, karşısındakine nasıl da ellerinden tutulmaya, yardım edilmeye gerçekten gereksinimi olan, -hak etmediği kaba deyişle- nasıl da düşmüş, düşkün ve acınası bir insan izlenimi veriyordu.
Geleneksel tutuculuğun insana yakıştırdığı ve zorunlu gördüğü son dinsel tören için hazırlanmış çukurun başında dikilirken, onu, yuvadan uçmayı denediği daha ilk gün düştüğü soğuk zemin üzerinde titreşen, tüyü bitmemiş yavru kuşabenzetmiştim.
Annemizin bizlere en son vedasının ruhumuzun derinliklerine bıraktığı acı, bu acıyla birlikte gelen kimsesizlik ve öylece kalakalmışlık duygusu karşısında bile, yine de insanı şaşkına çevirecek derecede soğukkanlı idi.
“Elli yıllık yol arkadaşını” ıslak bir ekim günü çıkarmıştık son yolculuğuna. Düşüncelere dalmış başlarımızın üzerinde telaşlı devinimlerle dolanan, sonra hızla uzak yerlerde kümelenen, sabırsız güz yağmurlarını yüklenmiş sıkıntılı bulutların mavi kara yansımaları.
Omuzlarımızda, ince uzun çakılı tahtalarının aralıklarından, kesif gülsuyu ve defneyaprağı kokularının geldiği ahşap tabut. Dahası, kendine özgü ve o ana dek başka hiçbir yerde karşılaşmadığım, insanın içini tütsüleyen günlük bitkisinin mistik havası… O an için geçerli bir anlam yükleyemediğim, annemi götüren ahşap korumanın yanılsamalı, gerçekdışı duygusal ağırlığı altında, yok oluş gerçeğinin yüreklerimizi akkor ateşlerce yakmasının her geçen an içimizde büyüttüğü, içimizi acıtan bir boşluk duygusu ile ilerliyorduk. Üzerimize doğru artarak öbekleşen, hızla kararan bulutların telaşı ve az önce sağanak yağmurlarla yıkanmış karşı dağların ardında düzensiz aralıklarla çakan şimşekler…
Tuhaf bir sessizlik içinde, insanı rahatsız edecek denli bir suskunluk ve durgunluk havasında usulca ilerlenen, geleneksel alışkanlıklardan kopmadan nihai amacına ulaşmayı hedeflemiş sıradan dinsel bir ritüeliydi. O an orada yaşanan. Daha sabahın erken saatlerinde son hazırlığı tamamlanmış gömü çukurunun başına vardığımızda, az önce ne yapacağı kestirilemeyen, homurdanıp gürleyen, kavgacı hava birdenbire açılıvermişti.
Halk arasında ‘hayatın son bulduğu an’ denilen, aslında insan bedenindeki ölü hücrelerin çoğalıp canlı hücrelere üstün geldiği yerdeydik. Alışılagelmiş gömü işinin son anlarında, o ıslak ve keskin toprak kokulu çukurun içindeki iki kişi şaşılacak bir rahatlık içinde son görevlerini yerine getiriyordu. Son anları olmasına karşın, çukur başında ellerini açıp çömelmiş hocanın da okuyup üflemeleri, kimsenin anlamadığı Arapça sözlerini oradakilere adeta bir türkü nakaratı biçiminde onaylatması törenin uzamasına neden oluyordu. Orada olup biteni kendi derdimizle yanarken, topluca yapılan biat tekerlemesine katılmadan sabırla izliyorduk.
Birden Enstitülü babamın insan emeğinin yüceliğini, insan üretkenliğini merkezine koyan yaşam felsefesine inanmakla, önüme bıraktığı kitapları okumakla, öğütlerini tutmakla ve söylediklerini yapmakla ne kadar doğru yaptığımı… İyi ki onun oğlu olarak doğduğumu, öngörülerini/ düşüncelerini paylaşmış olmakla ne kadar şanslı olduğumu düşünürken yakaladım kendimi.
Az önce çatık kaşlarıyla çalım satan, tehdit eden bulutların işimizi kolaylaştırmak için uzaklarımıza gitmesi, gözlerden ırak köşelere çekilivermesi, kendilerini içinde bulundukları durumun mistik ve törensel havasına kaptırmış topluluğun ilgisini çekmekten hayli uzaktı. Fikri Hoca’ nın öğretmenlik yaşamının, ruhunu Kızılçullu Köy Enstitüsü’ nde aldığı, eğitimciliğinin iyi kötü günlerinde hep yanında, ona destek olmuş “elli yıllık hayat arkadaşını” kendi halinde bırakıp oradan ayrılma zamanı geldiğinde, yağmur yine önce sersem sepelek, ardından iri damlalar ve hoyrat patırtılarla tekrar yağmaya başlayacaktı. Kimi insanlara göre daha fazla gururlu oluşu, kendine özgü duyarlılığından, çok ince ruhlu oluşundandı. Bu yüzden anlaşılmaması için epeyce çaba harcadığı, ne var ki yüzüne daha ilk bakışta ayrımsanmasını önleyemediği yüreğinin ağır yükü tepemizde dolanan deli dolu bulutlarla eşdeğerdeydi.
Hemen yanı başında, hazır asker misali tetikteydim. Ruhunun inceliğinde, yufka yüreğinin kenarında köşesinde her olup bitenin, içinde kopan kasırgaların, altüst oluşlarının, savrulmalarının her anının en küçük karesinin ayırtındaydım. O, böyle kırılıp dökülmeleri yaşarken, oradaki topluluğun, dost-akrabanın arasında kendimi etkisinden kurtaramadığım ve istediğim halde içinden çıkamadığım bir belirsizlik içindeydim. Orada sanki sadece ikimiz vardık. Bir de hemen ardımızda, neredeyse bir ömür boyu süren iflah olmaz sayrılıklarının verdiği yorgunluk ve yıpranmışlıkla çoktan derin ve huzurlu uykuların kollarına kendisini teslim etmiş olan yaşlı kadın. Annem…
Zorunlu ayrılıkların, mahpusluklarım dışında, asla yalnız bırakmak istemediğim ve de bırakmadığım, benim için iki önemli insanın arasında suspustum. Umutları sona ermiş yolcunun bindirildiği trenin hareket etmesini yitip gitmesini bekliyordum. Ve oradakilerin, sözcüklerini hiç anlamadıkları, anlamını bilmedikleri bir dilde okunan tekdüze duaların verdiği can sıkıntısını belli etmemek için nasıl çabaladığını gözucu ve ilgi ile izliyordum.
Fikri Öğretmen, hacının hocanın akıl ve bilim dışı söylemlerine ve önerdikleri çağdışı yaşam biçimine inanmayan, itiraz eden, hoş görülü, aydın, arif bir köylünün ilkokulu başarı ile bitirmiş bir oğlu idi. Yaşıtlarına göre çok da şanslıydı. Gezici Köy Enstitüsü yetkilileri iyi ki onu köyünden, ailesinden koparıp almıştı. O, merak edenlerimizin siyah beyaz fotoğraf arkalıklarından, canlı tanıklarının, yaşayanlarının anılarından, yazdıkları yaşam öykülerinden, anı-romanlarından, bir yanı hep eksik kalmış az sayıdaki film ve belgesellerden öğrendiğimiz Köy Enstitülerini yaşamanın, havasını solumanın ve odun ateşinde karabuğday ekmeğinin tadına varmanın ayrıcalığını yaşamış, bizlere de bu deneyimi her fırsatta anlatmış, yaşatmış ve duyumsamıştı.
Bense yeniyetme on dört yaşımın şimdi anımsayamadığım bir gününde, yerde kilim üzerinde uzanmış ödevimi yaparken, başıma gelip önüme bıraktığı Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” eserini onun sayesinde okumuş olmanın mutluluğunu tadabilmiştim sadece. En küçük çalı çıtırtısının, bir kuş kanadının değdiği yeşil daldan çıkan taze, kırılgan yaprak kıpırtısının kulaklarımıza ulaştığı köyün ıssızlığında, toprağa sinen yağmurun içimizi açan mis kokusu duygu sağanağımıza karışıyordu.
Kızılçullu Köy Enstitüsü'nün ağırbaşlı, en arkadaş canlısı öğrencilerinden olan iki emekli öğretmen de, az ötemizde kımıltısız beklerken yaşanan anın canlı tanığıydı. İkisinin de nasıl da başları dimdik ve aydınlık, alınları açıktı. Her ikisinin de nasıl tertemiz güleç bir yüzü ve onurlu bir duruşu vardı. Nasıl da ışıl ışıl aydınlık ve de sevecendiler: Mehmet Ali Vural ve Süreyya Mavioğlu öğretmenlerim.
1940'larda Kızılçullu, şimdilerin Şirinyer semtindeki "Orgeneral Vecihi Akın Kışlası" olarak anılan, o zamanlar iki taş binanın ve verimli geniş toprakların bulunduğu bu bölgeye ulaştıklarında, ellerindeki bez torbalarda köy ekmeğinin sertleşmiş dilimleri, yeşil acı çekişte ve kaya tuzu ile terbiye edilmiş kara zeytin vardı. Ve beraberlerinde getirdikleri kırsalın yokluk, yoksunluk, ezik havası. Bereketli ovaların, zambakların ve de dağ lalelerinin dinginliği sinmiş ürkek, şaşkın ve ıssız bakışlar…
Başlarına yerleşmiş “sirke” dedikleri bit öbeklerini aynı günler, sıralarını sabırsızlık göstermeden bekleyerek, tek tek yine kendi elleriyle ayıklamışlardı. Sonra kendileri gibi yakın günlerde okula gelen diğer çocuklarla tanışıp kaynaşmışlar, akrabalıktan, karındaşlıktan öte olmuşlardı. O katışıksız ve de sımsıcak günlerden diplomalarını aldıkları güne, oradan, şimdi göz ucuyla birbirlerini kolladıkları şu gömütlüğün acılı ve buruk anına dek birbirlerini bir daha hiç bırakmamışlar.
Tıpkı enstitü günlerinde olduğu gibi, birbirlerine hala gönülden gönüle derin güçlü duygularla, yaşlandıkça silikleşen, ama gelgeç ilişkilerle, ucuz çıkar duyguları ile de tüketmedikleri yıpratmadıkları bağlarla bağlıydılar. Şimdi, boylu boyunca upuzun yığılmış taze toprağın etrafında, avuç içleri yan yana ve yüzlerine dönük biçimde ve anlamını bilmedikleri duaların mırıltıları ile sabırla bekleşen kalabalığın az uzağında şahince izlemeye almışlardı Fikri Hoca'yı.
O ise, daralan yüreğinin uçurumlarında esen hırçın rüzgarlarla, inatla biat etmeden, duasız, inançsız, hala ‘rüzgara karşı’, ısrarla aykırı, dudaklarını bıçak açmaz, suskun ve kıpırtısızdı. Hani, ıslak gözlerini diktiği toprak yığınının taze kokusunu solurken, tozlu köy yollarına alışık dizlerinin bağı aniden bir çözülüverecek olsa... Olasılık bu ya. Kalabalığın üzerinden süzülüp yere düşmesine izin vermeden, yaşlı kollarıyla onu sarıvereceklermişçesine hazırda; işte öylece uyanık, atik ve de kendilerinden emin delikanlı bir duruşları vardı.
Tanımı zor, sağır dilsiz bir andı. Zaman sarkacının salınımlarının giderek ağırlaştığı, geçmişe dair akıp geçen siyah beyaz, hüzünlü fotoğrafların belleklerden silikleştiği, buğulandığı, giderek donup kaldığı bir mekandı.
İnsanları, o gömütlükten kurtulup işlerine güçlerine ve evlerine dönme isteğinin sardığını anlıyordum. Üç Köy Enstitü’lü ve ben, bu erken ve de bencil duygunun çok ama çok uzağında, belleklerimizde yer etmiş, bizi onurlandıran ortak değerlerimizin tadını damıta damıta, yaşaya yaşaya çıkarıyorduk. Fikri hocayı ele verense, önceleri nemlenmekle kalıp sonra ıslanıp yaşarmasını önleyemediği yeşil -çapar- gözleri olacaktı. Bir de, sanki üşümüş, uyuşmuş da ısıtmak ve rahatlatmak istermişçesine sürekli ince uzun parmaklarını ovaladığı elleri... Ayaküzeri tüketilen ve dakikalarla sınırlı, dar ve kasvetli zaman içinde, derin bir iç huzuru arayan gözlerimizle birbirimizi anlıyor oluşumuz, birbirimize kaçamak bakışlarımızdan anlaşılıyor, göz bebeklerimizden okunuyor, anlaşılıyor olmalıydı.
Hızlı devinimlerle bir araya gelip toplaşan, mavi ve siyah tonlarda telaşlı bulutlar tarafından hızla kuşatılıyorduk.
Yaşamı boyunca bildiği tanığı olduğu olayları, biriktirdiği deneyimlerini, bilgilerini, köylerde çocuklarla, köylülerle paylaşan, yüreğini ortaya koyan insan, o an, oracıkta kahretmişliğini, yalnızlığını, kederini paylaşmakta nasıl içine kapanık, nasıl da bir bencildi. Kendi deyişiyle ‘çapar' gözleri, insana bir başına kalakalmışlığı iliklerinde duyumsatan eski köy gömütlüğünün taş duvarına yakın bir kuytulukta yağmur altında ıslanan, dalları mora çalan kırmızı ve bordo çitlembiklerle ağırlaşmış yaşlı karaağacın asırlık gövdesine takılı kalmıştı. Belleği ise, kızlı erkekli köy gençlerinin babalarının kullanılmayan hayvan koşumlarından aşırdıkları urganlarla kurdukları, yüksekliği bizim gibi küçük çocukları ürküten bayram salıncağına. Dev salıncak, düğün bayram gibi mutlu günlerde karaağacın yüksek dallarına kurulurdu. Şimdi davullu zurnalı bu cümbüş gözlerinin önündedir. Hızla netleşmekte, onu bu neşeli ve şamatalı kalabalığın içine çekmektedir.
* * *
Karaağacın iki yanına dizilip birbirlerine sokulmuş, çok uzun ve ağır salınımlar yapan salıncağı hayranlıkla izleyen genç kız ve bıçkın delikanlı öbekleri, uzaktan uzağa birbirlerine tertemiz duygular ve yemeni altı kaçamak gülücüklerle göz süzmelerde. En uzak, en yüksek dallara ayakuçlarını değdirebilmek için, kendilerini sallayanları meydan okuyan haykırışlarla yüreklendirmeye çalışan, kanları kaynayan cesur binicileri alkışlayan izleyiciler çığlık çığlığadır. Sarhoşluğa özenerek yapmacık naralar atan aşağıdaki gençlerse, gülümseyen gözlerle salıncak sırasının kendilerine gelmesini bekleşirken sabırsız.
İçlerinde bıyıkları yenice terlemiş, yeniyetme günlerinde olanlar ise, kendilerini izleyen, gül yanakları al mı al ve birbirlerini dürtüp kıkırdaşıp kendi aralarında dalgalanan, çocukluktan yenice kurtulmuş köy kızlarına caka satma yarışında. Ardı sıra askerliklerini gerilerde bırakanlar. Yaşları ilerleyenler. Ve yaşlılar...
Bayram havasında kaynaşan kalabalıkta, allı güllü entarileri ile yerlerini almış taze gelinlerse, ele avuca sığmaz delişmenlere bakıldığında, dikkate değer ölçüde daha ağırbaşlı, daha ölçülü, yaşlarına ve konumlarına uygun bir sakınganlıktadır.
* * *
Nasıl da içine kapanık, kederini yalnızlığını paylaşmakta nasıl da bencildi. Başlarımızın üzerinde alçalıp yükselerek bir garip kuş dönüp duruyor. Sonra usulca süzülüp, gidip karaağacın en uçtaki, kendince korunaklı dallarından birine konuyor. Kıyıda kenarda, öyle ıssız olunca kendini güvende mi sanıyor? Kararan bulutlardan olmalı huzursuzluğu; telaşlı devinimlerle hızla bir araya gelen tekinsiz bulutlardan... Hızla kuşatılıyorduk bir yandan. Yorulmak, yakınmak ne kelime; pes etmek, yılmak nedir bilmeyen o köy öğretmenini çok iyi tanıyordum. An geldi; sıkıntı sona erdi. Kükreyen duran, ne zaman nereye çökeceği belirsiz hoyrat hava durulmuş, kara bulutlar dağılmıştı.
* * *
“İlkyazdı, güneş açtı. Badem ağaçlarının, erik ağaçlarının çiçekleri, gelinlikler giymiş papatyalar, sarışın kızlar kadar narin, kırılgan kır çiçekleri, ortalığı yangın yerine çeviren kırmızı laleler ve alev alazı gelincikler, açan güneşe eşlik ettiler. Karabaşlar, aslanağızları... Sarının, morun, eflatunun bin bir tonuna bürünmüş olanlar. Hepsi de tam bir bayram havası içinde. Hıdırellez coşkusunda, çığlık çığlığa, pür neşe dört bir yanımızı sarıvermişti.
İşte yine sınıfta öğrencilerine konuşur gibi, sonra bir an durup gözlerimizin içine bakması... Her sözcüğü ders verircesine:
“Kış uykusundakilerin uyandığı, börtü böceğin kımıl kımıl, gökyüzünün pırıl pırıl olduğu bir on yedi nisan günüydü. İlkyazdı. Bizler Enstitü'de ne öğrendiysek, sorarak sorgulayarak, araştırarak, tartışarak, birbirimizden görüş/ düşünce alarak öğrendik. Öğrendiklerimizi yaşamla sınadık" diye sürdürdü konuşmasını.
“İlk görev yerim Manisa’nın Horozköy’ ü. Yıl 1943 idi. Lojmanın arkasında uzayıp giden Sultaniye üzümü bağları. Serin suları tulumbadan çekerdik, tertemiz… Keçilerimiz vardı. Tavuklarımız. Yumurtalar kırmızı içliydi. Kızarmış domatesler. Yeşil biberler. Taze soğanın ne kadar yıkasak ellerimizden çıkmayan kokusu...
“Bilginin, sorup araştırıp öğrenmenin, çalışkanlığın, üretken olmanın yüceliğinden, evrensel değerlerden, insanlığın erdemlerinden söz ederdim. Her an, her yerde insan aklının ve bilimin en önce gelmesi gerektiğinden. Sadece ABC’yi, okumayı yazmayı, matematiği değil. İtiraz etmeyi, karşı çıkmayı, çekinmeden soru sormayı ve de boyun eğmemeyi de öğrettim. Yürüdüğümüz akıl ve bilim yolunu karartmaya çalışanlar, paçalarımıza dolanan karaçalılar, tabanlarımıza batacak pıtraklar ve önümüze çıkan çakırdikenleri olacaktı. Biliyordum. Ne var ki, yılmayacak, içimizi karartmayacaktık. Köylüsü ile kentlisi ile, tüm insanların kul/ tebaa değil, özgür düşünen yurttaşlar olmaları, yurttaşlık ve demokrasi bilinci ile davranmaları, körü körüne yaşamamaları gerekti.
“İnsana yakışan, böyle bir uygar yaşam için çabaladım. Sindirme, yıldırma amaçlı müfettiş denetlemeleri, soruşturmalar aydın olmanın, yaşadığım çağdan, suyunu içtiğim, ekmeğini yediğim topraklardan her koşulda sorumlu olmamın, ama bir türlü benimsenemeyen yeni olandan, demokrasiden, özgür yurttaşlıktan, haklarımızdan, Atatürk’ün ‘Tam Bağımsızlık’ ilkesinden söz etmemin bedeliydi. Ödedim.”
Kısa bir soluklanmadan sonra, yılmadan arkasında durduğu sözlerinin yerinde ve doğru oluşundan kesinlikle emin, tek bir satırından sözcüğünden ödün vermeye pek niyetli görünmeyen iddialı ve kesin bir tavırla sonlandırdı konuşmasını: “Ben evlatlarımı da, böyle yetiştirmeye çalıştım...”
Kendine de başkalarına da son derece saygılı bir insandı. Saçı sakalı uzamış, tıraşsız, bakımsız halini görebilmiş tek bir şanslı insan yoktur. Yaşamı boyunca babaca tuttuğu ellerimizi bırakmazdan birkaç ay önce üniversitesi hastanesinde yatıyordu. Sabahları daha doktorlar koğuşları dolaşmadan sakal tıraşını yetiştirdiğimde, insana taşınması zulüm gelen ağır bir yükü omuzlarından atmış gibi ne kadar rahatladığını, çocuklar gibi mutlu olduğunu anımsarım. Sevincini, koğuş arkadaşlarına takılarak, onlarla şakalaşarak belli etmeye çalışmasını, benden yana memnuniyetini de yine onlara göz kırparak göstermesini unutamam: “Beni yakışıklı yapan oğlumdur.”
Sağlıklı günlerinde, tıraştan sonra özel kağıt korumaları içinde bulundurmaya, oraya kurulamadan koymamaya özen gösterdiği ‘jilet bıçakları’ benim için değer biçilmez bir emanettir. Şimdilerin savurgan, açgözlü tüketim ekonomisinin, kar hırsından ve değer bilmezliğinden, kullanıp atmanın, çarçur etmenin/ tüketmenin revaçta olduğu, plansız programsız modern zamanlarında, böyle dayanaklı tıraş bıçaklarının üretilmelerine gerek yoktur(!) Bu nedenledir ki, her birini özenle saklarım. Hiç açmadığım özgün korumalarının içinde dururlar. Onları bırakın kaldırıp atmayı, kullanmam bile olası değildir.
Plan defterlerindeki konu başlıklarını siyah mürekkebe batırarak özenle kullandığı kesik divit uçla belirginleştirir. Aynı ders planlarının konularını da, yıllarca titizlikle kullandığı kullandığı dolmakaleminden dökülen el yazısı ile sürdürür. Defterlerinin sayfalarını süsleyen el yazılarının her tümcesinin her sözcüğünde, noktasından virgülüne ciddi bir hat ustasının titizliği ve inceliği vardır. Hiçbir sayfanın hiçbir dizesinde tek bir harfin hatalı yazılmasına, sıradan ve olağan gelebilecek en küçük düzeltmeye, silinti ve kazıntıya denk gelemezsiniz.
Uzun sözün kısası güzel insandı. Güzel yazı yazardı. Yaşadığı anı gözler, zamanı kavrar, önünü görür, geleceği tasarlardı. Olayı değerlendirir, yorum yapar, sorgular ve sorgulatırdı. Onlara, haklarını bilen birer yurttaş olmanın bilinci ve sorumluluğu, bilgi, emek ve deneyimlerle birlikte sevgiyi, yokluğu, varlığı da paylaştıkları Köy Enstitüleri'nde fazlasıyla verilmişti. Geceler boyu kullandığı dolmakalemi ne büyük, ne değerli mirastır. Gözüm gibi saklarım.
Ömrü boyunca iş yapmak, üretmek için düşünen; elbette çalışırken, tezgah başında, karatahta başında yorulan terleyen insanlardan olmanın huzuru ile yaşadı. El yazısı gibi, kimi defter sayfalarının boş yerlerinde, kimi ders planlarının başında sonunda, özene bezene yazdığı sözler de güzeldir: “Ancak ölüler üretici değildir.”, “Emek en yüce değerdir.”, “Çalışkan ve üretken olmanız, insan emeğine ve onuruna uygun yaşadığınızın ispatıdır.”
* * *
İçindeki bilginin ve edindiği deneyimlerin ışığını, içinde hapsetmediğini, çevresine de yansıttığını bilirim. Çağdaş, aydın, bilinçli bir yurttaş olarak izlenmesi ve inatla yürünmesi gereken yolu, kendine özgü yöntemlerle, günümüzde artık uğraşılmayan, uğraşılmaya, emek verilmeye değer görülmeyen, belki de hiç bilinmeyen, tümüyle el emeği ders araç ve gereçleri üreterek, eskiyen kitapları sözlükleri ciltleyerek, okul sıralarını ve masaları onararak gösterdi. Yaşamının hemen her alanında... Gücünün yettiği, elinin erdiği her yerde. Komşusunun işlerinde bile.
O, en doğal, en insan haliyle, her zaman ve her koşulda çalışan, üreten, iş gören, iz gösteren, iz bırakan basit bir devrimci, gerçek bir eğitimci olarak bu dünyayı bıraktı gitti. Ağaç saplı tornavidası, kerpeteni, lehimle yapıştırılmış teneke kutusu içinde su terazisi takım çantamda durur. Onları yitirmek değerlerimi yitirmek, dahası babamı, Fikri Hoca’yı yitirmektir. “Yitirmek tüketmek ve tükenmektir.” derdi. Yolun sonuna gelmek, yoksullaşmaktır. Böylesi bir duruna düşmekten ödüm kopar. Un ufak olur, biterim.
* * *
Pek uzun olmasa da, yine de yetmiş dört yıllık yaşamı boyunca, motosiklet dışında hiç motorlu araç kullanmamıştı. Şimdilerde herkesin elde edebildiği, ceplerinde, çantalarında kimlik olarak taşıdığı bir sürücü belgesine sahip olmamış, böylesi bir olanaktan yararlanmamıştı. Bizler gibi bir sürücü değildi; ama tozlu, bol hendekli bozuk bağ yollarında, balon tekerlekli, direksiyonunda elle çalışan yuvarlak mekanik zili, naylon şerit süslerle renklendirilmiş bisikletini kullanmakta hayli iddialıydı.
Yaşamımızı kolaylaştıran, üretime katkısı olan sıradan, basit bir aletin uzun süre iş görmesi, insana yararlı olması için, o eşyaya, o araca gerece sahip çıkılması, onun onarılması, yani yaşatılması gerektiğini bilenlerdendi. Bu konuda da çoğumuzdan, benim diyenlerden ayrılırdı. Söz konusu işin inceliğini, çok insanın es geçebileceği, önemseyemeyeceği detayını bana da öğrettiğini; gözlerime bakıp gülümseyerek, kulağıma muzipçe fısıldadığını anımsarım:
Dağılan bir kitabın ya da ansiklopedinin hangi yöntemle derlenip toparlanacağını, -kendisinin yaptığı- nasıl bir ağaç düzenek üzerinde sabitleyip ve nasıl dikileceğini, patlayan bisiklet lastiğinin hangi aletle çıkarılıp hangi yöntemle yamanacağını. Zincirinin hangi aletle söküleceğini, yağlanacağını ve tekrar nasıl takılacağını.
* * *
“Benim bir adım önümde ol. Zoru başar, olmaz deme, yapılamayanları yap, bizlerin yaşayamadıklarını yaşa, yararlanamadıkları olanaklardan yararlan. Arabana bin. Sen sen ol, üç kuruşluk benzinine acıma, ihtiyacı olan, ola ki yardım bekleyen insanların yararına kullanmayı da asla unutmadan.
Ben, kardeşlerim ve öğrencileri, şimdiki çocuklarının nasıl yetiştiklerine, nasıl eğitildiklerine bakıldığında, ne şanslı çocuklarmışız. Ne mutlu bana ki, bana bir çivinin nasıl düzeltileceğini, çakılacağını öğreten, civcivlerle oğlaklarla koyun koyuna büyüten, börtü böceği sevdiren ve kitap okumayı benimseten bir babam vardı. Az bir şey, sıradan bir konu değildir, şairin "Ben, hayatta en çok babamı sevdim" demesi.
Mezun olabilmek için, son sınıfta ikinci meslek olarak marangozluğu seçmişti. Uygulamalı sınavda -kimilerinin kırlangıç geçme dediği- kurtağzı da denilen yöntemle, hiç çivi çakmadan yaptığı tahta bavulla tam not aldığını her fırsatta, Köy Enstitüleri'ndeki yaparak öğrenmeyi esas alan eğitim sistemini överek anlatmıştır.
“Bizim bir adım önümüzde olun. Zoru başarın, olmaz demeyin. Yapılamayanları yapın, bizlerin yaşayamadıklarını yaşayın, yararlanamadıklarından yararlanın. Arabana bin. Sen, sen ol, üç kuruşluk benzine acıma. Her zaman, zor durumda olan ve yardım bekleyen insanların yararına kullanmayı unutmadan."
* * *
Fikri Öğretmen yıllar geçip yaşlandıkça, yaşamdan daha fazla bir şey beklemeyen yani sıradan insanların özlemini çektiği "sakin bir yaşamın huzurlu köşesine çekilip çiçek soğan çapalayıp, emekliliğinin tadını çıkarmak" yerine; üretken, gücü kuvveti, olanağı yettiğince paylaşımcı ve katılımcı olan bir yaşam biçimini seçti. En çalışkan, en eğitmen, en yenilikçi, en hoş görülü, en barışçı haliyle göçtü gitti.
Seçkin bir insanı anmak, birçok yerde yaptığımız gibi, onu gereksiz konuşmalarla eskitmek, tüketmek, tekdüze yineleyip anlamsızlaştırmak ve içini boşaltmak değil, onun yaptıklarının daha da geliştirip zenginleştirebilmektir. Değerli bir insanın, anısını yaşatmak, onun sevgisi ve öğrettikleri ile aydınlanabilmek, ülkeyi ve halkı sahiplenmek “Şu dünyada aldığımız, verdiğimiz her soluk sizlerin eseridir. İyi ki vardınız. İyi ki bizlere örnek oldunuz ve bizlerle birlikte aynı yaşamı paylaştınız” diyebilmektir.
* * *
17 Nisan 1940 yılında, din, dil, ırk, cinsiyet, inanç ve bölge ayırımı gözetilmeksizin bozkıra, köylüklere ekilen aydınlanma çekirdeğini bağrında taşıyan Köy Enstitüleri aynı yıl Anadolu topraklarının yirmi bir diyarda birden sürgün verdi.
Yıl 1940… Ülke, kız erkek öğrencilerin aynı derslikte, aynı sırada oturduğu karma eğitimle çağdaşlığın ve uygarlığın yüzünü gördü. Geleceğin genç beyinleri Dünya Klasikleri ile tanıştı. Uygarlığa deneysel bilgi, eleştirel akıl, bilimle ulaşılabileceği, kalkınmanınsa, bağımsız ve kardeşçe yaşanan topraklar üzerinde, başkalarına bel bağlamadan, kendi öz gücüne ve öz kaynaklarına güvenerek, ekerek biçerek yani üreterek olabileceği kanıtlandı.
Yıl 1940… Öğrenciler bir anfi-tiyatro yapar. Orada saz, keman, piyano konserleri verilir. Cehov'un, Moliere'nin, Gogol'un oyunlarını sergilenir. Hafta sonları okul alanında müdüründen aşçısına dek herkesin katıldığı tartışma, eleştiri ve değerlendirme toplantıları yapılır. Bu toplantılarda sorunu olan, herhangi bir uygulama ilgili şikayeti, eleştirisi olan öğrenci, kalkar özgürce konuşurdu. Okul müdürlerinin eleştirildiği bu toplantılar, anılarda ve yazılı belgelerde yeterince yer almıştır. Bu detaydan da görülebileceği gibi, enstitü projesi bir demokrasi ve insan hakları projesidir.
Yıl 1940... Köy Enstitüleri, hilafetten kurtulup yurttaşlık bilinci ile laikliği, çağdaşlığı hak etmiş genç Cumhuriyetin, bir toplumsal kalkınma projesi ve aydınlanma fişeği olmuştur. Enstitüler kapatılmamış olsaydı, Fikri öğretmenin deyişi ile, " Şu güzelim ülkede tek bir cahil insan dahi kalmayacaktı."
Yıl 2011… Diyanete ayrılan dev ödeneklerle tarikat eksenli örümceklenme genç beyinlere yerleşiyor. Aydınlığa, bilgiye susuz kız öğrencilerinin cetvelle etekleri ölçülüyor. Öğrenciler ticarethanelere dönüştürülen okullarda, yarış atları gibi birbirleriyle yarıştırılıyor. Malum ÖSYM skandalının rezil şifreleri ile umutları ve gelecekleri çalınıyor.
Yıl 2011… Ülkem insanı üretmeye, kafa yormaya, bilime, sanata yabancılaştırılıyor, tüketime koşullandırılıyor. İş isteyenler azarlanıyor, barış isteyenler ötekileştiriliyor. İncilik üssünü kullanan uçakların yükünü, devletin zirvesi dahil kimse bilmiyor.
Yıl 2011... Yıllar önce barışın ve çalışkanlığın çiçeklerini yeşerten kadim topraklar, bu gün ölüm tarlalarına, asit kuyularına dönüşmüş, kemik ve yanmış insan giysilerini, oligarşik diktanın yeniden ve düzen verdiği derin devletinin resmi belgelerini ve toplu mezarlarını, midelerinin kaldırmadığı yine kendi pisliklerini kusuyor.
Haber Tarihi: 06/12/1996
http://www.evrensel.net/news.php?id=4327
http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=25&NewsID=5298
Haber Tarihi: 06/12/1996, Haber Editörü: Özgür Medya, Haber Kaynağı: Özel,
++ Ozgur Medya ++ info@ozgurmedya.org,
Sitede yer alan yazılar yazarlarını bağlar. Yazı içeriklerinden site yönetimi yasal sorumlu değildir. Tüm yazılar Telif Hakları Yasası Gereğince korunur.
Köy
Enstitüleri'nin Kuruluş Yıldönümü Üzerine
Anadolu'nun bozkırında yalnızlıkta açan kır çiçeklerinin, tüm
Köy Enstitülü öğretmenlerimin anısına…
O,
BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ.
Orada ılık
ekim yağmurları altında ürperdiğimiz, sonrasında ise, bir daha hastalıkların
yorduğu zayıf bedenine sarılıp çökmüş yanaklarından ve iki ellerinden öpme
mutluluğuna erişemeyeceğimiz talihsiz bir gündü. Çatısı akan sıradan emekli
evinin yer yatağında, son soluğun verilmesinden toprağa veriliş anına dek, uzun
saatler boyunca bir çeşit koruma/ korunma içgüdüsüyle arkasına gizlendiği
hüznün perdesini “Elli yıllık yol arkadaşımdı” sözü ile aralamıştı.
Sevgili
annemin üniversite hastanesinde yattığı uzun zamanlardan ve giderek ağırlaştığı
son günlerinden bu yana, içinde düştüğü oldukça sıkıntılı, iç karartan durumun ağır
renk tonları ile gölgelenen yüzü, insana sonu gelmeyecek ve hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen suskunluğunu bozup konuştukça ışıdı. Giderek aydınlandı.
“Onunla yıllar
boyu ne çok şey paylaştık. Bizim yanı başımızda olmasaydı, bana moral ve omuz
vermeseydi, köy yollarında ardımız sıra gülücüklerle el sallayan mutlu, umutlu
ve de aydınlık yüzlerindeki gözleri çakmak çakmak parlayan, bilgisine güvenen, okuyan/soran
araştıran, üretken, özgüvenli çocuklar bırakamazdım...” Tam da böyle demişti
gönenerek.
Onca eğitimciliğine, enstitüde
öğrendiklerine, orada kazandığı becerilere, deneyimlerine, kendince iyi bir
hayat insanı oluşuna karşın, karşısındakine nasıl da ellerinden tutulmaya,
yardım edilmeye gerçekten gereksinimi olan, -hak etmediği kaba deyişle- nasıl
da düşmüş, düşkün ve acınası bir insan izlenimi veriyordu.
Geleneksel tutuculuğun insana
yakıştırdığı ve zorunlu gördüğü son dinsel tören için hazırlanmış çukurun
başında dikilirken, onu, yuvadan uçmayı denediği daha ilk gün düştüğü soğuk
zemin üzerinde titreşen, tüyü bitmemiş yavru kuşabenzetmiştim.
Annemizin bizlere en son vedasının
ruhumuzun derinliklerine bıraktığı acı, bu acıyla birlikte gelen kimsesizlik ve
öylece kalakalmışlık duygusu karşısında bile, yine de insanı şaşkına çevirecek
derecede soğukkanlı idi.
“Elli yıllık
yol arkadaşını” ıslak bir ekim günü çıkarmıştık son yolculuğuna. Düşüncelere
dalmış başlarımızın üzerinde telaşlı devinimlerle dolanan, sonra hızla uzak
yerlerde kümelenen, sabırsız güz yağmurlarını yüklenmiş sıkıntılı bulutların
mavi kara yansımaları.
Omuzlarımızda,
ince uzun çakılı tahtalarının aralıklarından, kesif gülsuyu ve defneyaprağı
kokularının geldiği ahşap tabut. Dahası, kendine özgü ve o ana dek
başka hiçbir yerde karşılaşmadığım, insanın içini tütsüleyen günlük bitkisinin
mistik havası… O an için geçerli bir anlam yükleyemediğim, annemi götüren ahşap
korumanın yanılsamalı, gerçekdışı duygusal ağırlığı altında, yok oluş
gerçeğinin yüreklerimizi akkor ateşlerce yakmasının her geçen an içimizde
büyüttüğü, içimizi acıtan bir boşluk duygusu ile ilerliyorduk. Üzerimize
doğru artarak öbekleşen, hızla kararan bulutların telaşı ve az önce sağanak
yağmurlarla yıkanmış karşı dağların ardında düzensiz aralıklarla çakan
şimşekler…
Tuhaf bir
sessizlik içinde, insanı rahatsız edecek denli bir suskunluk ve durgunluk
havasında usulca ilerlenen, geleneksel alışkanlıklardan kopmadan nihai amacına
ulaşmayı hedeflemiş sıradan dinsel bir ritüeliydi. O an orada yaşanan. Daha
sabahın erken saatlerinde son hazırlığı tamamlanmış gömü çukurunun başına
vardığımızda, az önce ne yapacağı kestirilemeyen, homurdanıp gürleyen,
kavgacı hava birdenbire açılıvermişti.
Halk
arasında ‘hayatın son bulduğu an’ denilen, aslında insan bedenindeki ölü
hücrelerin çoğalıp canlı hücrelere üstün geldiği yerdeydik. Alışılagelmiş gömü
işinin son anlarında, o ıslak ve keskin toprak kokulu çukurun içindeki iki kişi
şaşılacak bir rahatlık içinde son görevlerini yerine getiriyordu. Son anları
olmasına karşın, çukur başında ellerini açıp çömelmiş hocanın da okuyup
üflemeleri, kimsenin anlamadığı Arapça sözlerini oradakilere adeta bir türkü
nakaratı biçiminde onaylatması törenin uzamasına neden oluyordu. Orada olup
biteni kendi derdimizle yanarken, topluca yapılan biat tekerlemesine katılmadan
sabırla izliyorduk.
Birden
Enstitülü babamın insan emeğinin yüceliğini, insan üretkenliğini merkezine
koyan yaşam felsefesine inanmakla, önüme bıraktığı kitapları okumakla,
öğütlerini tutmakla ve söylediklerini yapmakla ne kadar doğru yaptığımı… İyi ki
onun oğlu olarak doğduğumu, öngörülerini/ düşüncelerini paylaşmış olmakla ne
kadar şanslı olduğumu düşünürken yakaladım kendimi.
Az önce çatık
kaşlarıyla çalım satan, tehdit eden bulutların işimizi kolaylaştırmak için
uzaklarımıza gitmesi, gözlerden ırak köşelere çekilivermesi, kendilerini içinde
bulundukları durumun mistik ve törensel havasına kaptırmış topluluğun ilgisini
çekmekten hayli uzaktı. Fikri Hoca’ nın öğretmenlik yaşamının, ruhunu
Kızılçullu Köy Enstitüsü’ nde aldığı, eğitimciliğinin iyi kötü günlerinde hep
yanında, ona destek olmuş “elli yıllık hayat arkadaşını” kendi halinde bırakıp
oradan ayrılma zamanı geldiğinde, yağmur yine önce sersem sepelek, ardından iri
damlalar ve hoyrat patırtılarla tekrar yağmaya başlayacaktı. Kimi insanlara
göre daha fazla gururlu oluşu, kendine özgü duyarlılığından, çok ince ruhlu
oluşundandı. Bu yüzden anlaşılmaması için epeyce çaba harcadığı, ne
var ki yüzüne daha ilk bakışta ayrımsanmasını önleyemediği yüreğinin ağır yükü
tepemizde dolanan deli dolu bulutlarla eşdeğerdeydi.
Hemen yanı
başında, hazır asker misali tetikteydim. Ruhunun inceliğinde, yufka yüreğinin
kenarında köşesinde her olup bitenin, içinde kopan kasırgaların, altüst
oluşlarının, savrulmalarının her anının en küçük karesinin ayırtındaydım.
O, böyle kırılıp dökülmeleri yaşarken, oradaki topluluğun, dost-akrabanın
arasında kendimi etkisinden kurtaramadığım ve istediğim halde içinden
çıkamadığım bir belirsizlik içindeydim. Orada sanki sadece ikimiz vardık. Bir
de hemen ardımızda, neredeyse bir ömür boyu süren iflah olmaz sayrılıklarının
verdiği yorgunluk ve yıpranmışlıkla çoktan derin ve huzurlu uykuların kollarına
kendisini teslim etmiş olan yaşlı kadın. Annem…
Zorunlu
ayrılıkların, mahpusluklarım dışında, asla yalnız bırakmak istemediğim ve de
bırakmadığım, benim için iki önemli insanın arasında suspustum. Umutları sona
ermiş yolcunun bindirildiği trenin hareket etmesini yitip gitmesini
bekliyordum. Ve oradakilerin, sözcüklerini hiç anlamadıkları, anlamını
bilmedikleri bir dilde okunan tekdüze duaların verdiği can sıkıntısını belli
etmemek için nasıl çabaladığını gözucu ve ilgi ile izliyordum.
Fikri
Öğretmen, hacının hocanın akıl ve bilim dışı söylemlerine ve önerdikleri
çağdışı yaşam biçimine inanmayan, itiraz eden, hoş görülü, aydın, arif bir
köylünün ilkokulu başarı ile bitirmiş bir oğlu idi. Yaşıtlarına göre çok da şanslıydı.
Gezici Köy Enstitüsü yetkilileri iyi ki onu köyünden, ailesinden koparıp
almıştı. O, merak edenlerimizin siyah beyaz fotoğraf arkalıklarından,
canlı tanıklarının, yaşayanlarının anılarından, yazdıkları yaşam
öykülerinden, anı-romanlarından, bir yanı hep eksik kalmış az sayıdaki
film ve belgesellerden öğrendiğimiz Köy Enstitülerini yaşamanın, havasını
solumanın ve odun ateşinde karabuğday ekmeğinin tadına varmanın ayrıcalığını
yaşamış, bizlere de bu deneyimi her fırsatta anlatmış, yaşatmış ve
duyumsamıştı.
Bense
yeniyetme on dört yaşımın şimdi anımsayamadığım bir gününde, yerde kilim
üzerinde uzanmış ödevimi yaparken, başıma gelip önüme bıraktığı Dostoyevski’nin
“Suç ve Ceza” eserini onun sayesinde okumuş olmanın mutluluğunu tadabilmiştim
sadece. En küçük çalı çıtırtısının, bir kuş kanadının değdiği yeşil daldan
çıkan taze, kırılgan yaprak kıpırtısının kulaklarımıza ulaştığı köyün
ıssızlığında, toprağa sinen yağmurun içimizi açan mis kokusu duygu sağanağımıza
karışıyordu.
Kızılçullu Köy
Enstitüsü'nün ağırbaşlı, en arkadaş canlısı öğrencilerinden olan iki
emekli öğretmen de, az ötemizde kımıltısız beklerken yaşanan anın canlı
tanığıydı. İkisinin de nasıl da başları dimdik ve aydınlık, alınları
açıktı. Her ikisinin de nasıl tertemiz güleç bir yüzü ve onurlu
bir duruşu vardı. Nasıl da ışıl ışıl aydınlık ve de sevecendiler: Mehmet Ali Vural ve Süreyya Mavioğlu
öğretmenlerim.
1940'larda
Kızılçullu, şimdilerin Şirinyer semtindeki "Orgeneral Vecihi Akın
Kışlası" olarak anılan, o zamanlar iki taş binanın ve verimli geniş
toprakların bulunduğu bu bölgeye ulaştıklarında, ellerindeki bez torbalarda köy
ekmeğinin sertleşmiş dilimleri, yeşil acı çekişte ve kaya tuzu ile terbiye
edilmiş kara zeytin vardı. Ve beraberlerinde getirdikleri kırsalın yokluk,
yoksunluk, ezik havası. Bereketli ovaların, zambakların ve de dağ lalelerinin
dinginliği sinmiş ürkek, şaşkın ve ıssız bakışlar…
Başlarına
yerleşmiş “sirke” dedikleri bit öbeklerini aynı günler, sıralarını sabırsızlık
göstermeden bekleyerek, tek tek yine kendi elleriyle ayıklamışlardı. Sonra
kendileri gibi yakın günlerde okula gelen diğer çocuklarla tanışıp
kaynaşmışlar, akrabalıktan, karındaşlıktan öte olmuşlardı. O katışıksız
ve de sımsıcak günlerden diplomalarını aldıkları güne, oradan, şimdi göz ucuyla
birbirlerini kolladıkları şu gömütlüğün acılı ve buruk anına dek birbirlerini
bir daha hiç bırakmamışlar.
Tıpkı enstitü
günlerinde olduğu gibi, birbirlerine hala gönülden gönüle derin güçlü
duygularla, yaşlandıkça silikleşen, ama gelgeç ilişkilerle, ucuz çıkar
duyguları ile de tüketmedikleri yıpratmadıkları bağlarla
bağlıydılar. Şimdi, boylu boyunca upuzun yığılmış taze toprağın etrafında,
avuç içleri yan yana ve yüzlerine dönük biçimde ve anlamını bilmedikleri
duaların mırıltıları ile sabırla bekleşen kalabalığın az uzağında şahince
izlemeye almışlardı Fikri Hoca'yı.
O ise, daralan
yüreğinin uçurumlarında esen hırçın rüzgarlarla, inatla biat etmeden, duasız,
inançsız, hala ‘rüzgara karşı’, ısrarla aykırı, dudaklarını bıçak açmaz, suskun
ve kıpırtısızdı. Hani, ıslak gözlerini diktiği toprak yığınının taze kokusunu
solurken, tozlu köy yollarına alışık dizlerinin bağı aniden bir çözülüverecek
olsa... Olasılık bu ya. Kalabalığın üzerinden süzülüp yere düşmesine izin
vermeden, yaşlı kollarıyla onu sarıvereceklermişçesine hazırda; işte
öylece uyanık, atik ve de kendilerinden emin delikanlı bir duruşları
vardı.
Tanımı zor,
sağır dilsiz bir andı. Zaman sarkacının salınımlarının giderek ağırlaştığı,
geçmişe dair akıp geçen siyah beyaz, hüzünlü fotoğrafların belleklerden
silikleştiği, buğulandığı, giderek donup kaldığı bir mekandı.
İnsanları, o
gömütlükten kurtulup işlerine güçlerine ve evlerine dönme isteğinin sardığını
anlıyordum. Üç Köy Enstitü’lü ve ben, bu erken ve de bencil duygunun çok
ama çok uzağında, belleklerimizde yer etmiş, bizi onurlandıran ortak
değerlerimizin tadını damıta damıta, yaşaya yaşaya çıkarıyorduk. Fikri
hocayı ele verense, önceleri nemlenmekle kalıp sonra ıslanıp yaşarmasını
önleyemediği yeşil -çapar- gözleri olacaktı. Bir de, sanki üşümüş, uyuşmuş
da ısıtmak ve rahatlatmak istermişçesine sürekli ince uzun parmaklarını
ovaladığı elleri... Ayaküzeri tüketilen ve dakikalarla sınırlı, dar ve
kasvetli zaman içinde, derin bir iç huzuru arayan gözlerimizle birbirimizi
anlıyor oluşumuz, birbirimize kaçamak bakışlarımızdan anlaşılıyor, göz
bebeklerimizden okunuyor, anlaşılıyor olmalıydı.
Hızlı
devinimlerle bir araya gelip toplaşan, mavi ve siyah tonlarda telaşlı
bulutlar tarafından hızla kuşatılıyorduk.
Yaşamı boyunca
bildiği tanığı olduğu olayları, biriktirdiği deneyimlerini, bilgilerini,
köylerde çocuklarla, köylülerle paylaşan, yüreğini ortaya koyan insan, o an,
oracıkta kahretmişliğini, yalnızlığını, kederini paylaşmakta nasıl içine
kapanık, nasıl da bir bencildi. Kendi deyişiyle ‘çapar' gözleri, insana bir
başına kalakalmışlığı iliklerinde duyumsatan eski köy gömütlüğünün taş duvarına
yakın bir kuytulukta yağmur altında ıslanan, dalları mora çalan kırmızı ve
bordo çitlembiklerle ağırlaşmış yaşlı karaağacın asırlık gövdesine takılı
kalmıştı. Belleği ise, kızlı erkekli köy gençlerinin babalarının kullanılmayan
hayvan koşumlarından aşırdıkları urganlarla kurdukları, yüksekliği bizim gibi küçük
çocukları ürküten bayram salıncağına. Dev salıncak, düğün bayram gibi mutlu
günlerde karaağacın yüksek dallarına kurulurdu. Şimdi davullu zurnalı bu
cümbüş gözlerinin önündedir. Hızla netleşmekte, onu bu neşeli ve şamatalı
kalabalığın içine çekmektedir.
*
* *
Karaağacın
iki yanına dizilip birbirlerine sokulmuş, çok uzun ve ağır salınımlar yapan
salıncağı hayranlıkla izleyen genç kız ve bıçkın delikanlı
öbekleri, uzaktan uzağa birbirlerine tertemiz duygular ve yemeni altı
kaçamak gülücüklerle göz süzmelerde. En uzak, en yüksek dallara ayakuçlarını
değdirebilmek için, kendilerini sallayanları meydan okuyan haykırışlarla
yüreklendirmeye çalışan, kanları kaynayan cesur binicileri alkışlayan
izleyiciler çığlık çığlığadır. Sarhoşluğa özenerek yapmacık naralar
atan aşağıdaki gençlerse, gülümseyen gözlerle salıncak sırasının
kendilerine gelmesini bekleşirken sabırsız.
İçlerinde
bıyıkları yenice terlemiş, yeniyetme günlerinde olanlar ise, kendilerini
izleyen, gül yanakları al mı al ve birbirlerini dürtüp kıkırdaşıp kendi
aralarında dalgalanan, çocukluktan yenice kurtulmuş köy kızlarına caka satma
yarışında. Ardı sıra askerliklerini gerilerde bırakanlar. Yaşları ilerleyenler.
Ve yaşlılar...
Bayram
havasında kaynaşan kalabalıkta, allı güllü entarileri ile yerlerini almış
taze gelinlerse, ele avuca sığmaz delişmenlere bakıldığında, dikkate değer
ölçüde daha ağırbaşlı, daha ölçülü, yaşlarına ve konumlarına uygun bir
sakınganlıktadır.
*
* *
Nasıl da içine
kapanık, kederini yalnızlığını paylaşmakta nasıl da bencildi. Başlarımızın
üzerinde alçalıp yükselerek bir garip kuş dönüp duruyor. Sonra usulca süzülüp,
gidip karaağacın en uçtaki, kendince korunaklı dallarından birine konuyor.
Kıyıda kenarda, öyle ıssız olunca kendini güvende mi sanıyor? Kararan
bulutlardan olmalı huzursuzluğu; telaşlı devinimlerle hızla bir araya gelen
tekinsiz bulutlardan... Hızla kuşatılıyorduk bir yandan. Yorulmak, yakınmak ne
kelime; pes etmek, yılmak nedir bilmeyen o köy öğretmenini çok iyi
tanıyordum. An geldi; sıkıntı sona erdi. Kükreyen duran, ne zaman
nereye çökeceği belirsiz hoyrat hava durulmuş, kara bulutlar dağılmıştı.
*
* *
“İlkyazdı,
güneş açtı. Badem ağaçlarının, erik ağaçlarının çiçekleri, gelinlikler giymiş
papatyalar, sarışın kızlar kadar narin, kırılgan kır çiçekleri, ortalığı yangın
yerine çeviren kırmızı laleler ve alev alazı gelincikler, açan güneşe eşlik
ettiler. Karabaşlar, aslanağızları... Sarının, morun, eflatunun bin bir tonuna
bürünmüş olanlar. Hepsi de tam bir bayram havası içinde. Hıdırellez coşkusunda,
çığlık çığlığa, pür neşe dört bir yanımızı sarıvermişti.
İşte yine sınıfta
öğrencilerine konuşur gibi, sonra bir an durup gözlerimizin içine bakması. Her
sözcüğü ders verircesine:
“Kış
uykusundakilerin uyandığı, börtü böceğin kımıl kımıl, gökyüzünün pırıl pırıl
olduğu bir on yedi nisan günüydü. İlkyazdı. Bizler Enstitü'de ne öğrendiysek,
sorarak sorgulayarak, araştırarak, tartışarak, birbirimizden görüş/ düşünce
alarak öğrendik. Öğrendiklerimizi yaşamla sınadık" diye sürdürdü
konuşmasını.
“İlk görev
yerim Manisa’nın Horozköy’ ü. Yıl 1943 idi. Lojmanın arkasında uzayıp
giden Sultaniye üzümü bağları. Serin suları tulumbadan çekerdik, tertemiz…
Keçilerimiz vardı. Tavuklarımız. Yumurtalar kırmızı içliydi. Kızarmış
domatesler. Yeşil biberler. Taze soğanın ne kadar yıkasak ellerimizden çıkmayan
kokusu...
“Bilginin,
sorup araştırıp öğrenmenin, çalışkanlığın, üretken olmanın yüceliğinden,
evrensel değerlerden, insanlığın erdemlerinden söz ederdim. Her an, her
yerde insan aklının ve bilimin en önce gelmesi gerektiğinden. Sadece
ABC’yi, okumayı yazmayı, matematiği değil. İtiraz etmeyi, karşı çıkmayı,
çekinmeden soru sormayı ve de boyun eğmemeyi de öğrettim. Yürüdüğümüz akıl ve
bilim yolunu karartmaya çalışanlar, paçalarımıza dolanan karaçalılar,
tabanlarımıza batacak pıtraklar ve önümüze çıkan çakırdikenleri olacaktı. Biliyordum. Ne
var ki, yılmayacak, içimizi karartmayacaktık. Köylüsü ile kentlisi ile, tüm
insanların kul/ tebaa değil, özgür düşünen yurttaşlar olmaları, yurttaşlık ve
demokrasi bilinci ile davranmaları, körü körüne yaşamamaları gerekti.
“İnsana
yakışan, böyle bir uygar yaşam için çabaladım. Sindirme, yıldırma amaçlı
müfettiş denetlemeleri, soruşturmalar aydın olmanın, yaşadığım çağdan, suyunu
içtiğim, ekmeğini yediğim topraklardan her koşulda sorumlu olmamın, ama bir
türlü benimsenemeyen yeni olandan, demokrasiden, özgür yurttaşlıktan, haklarımızdan,
Atatürk’ün ‘Tam Bağımsızlık’ ilkesinden söz etmemin bedeliydi. Ödedim.”
Kısa bir
soluklanmadan sonra, yılmadan arkasında durduğu sözlerinin yerinde ve doğru
oluşundan kesinlikle emin, tek bir satırından sözcüğünden ödün
vermeye pek niyetli görünmeyen iddialı ve kesin bir tavırla sonlandırdı
konuşmasını:
“Ben
evlatlarımı da, böyle yetiştirmeye çalıştım...”
Kendine de
başkalarına da son derece saygılı bir insandı. Saçı sakalı uzamış, tıraşsız,
bakımsız halini görebilmiş tek bir şanslı insan yoktur. Yaşamı boyunca babaca
tuttuğu ellerimizi bırakmazdan birkaç ay önce üniversitesi hastanesinde
yatıyordu. Sabahları daha doktorlar koğuşları dolaşmadan sakal tıraşını
yetiştirdiğimde, insana taşınması zulüm gelen ağır bir yükü omuzlarından atmış
gibi ne kadar rahatladığını, çocuklar gibi mutlu olduğunu anımsarım.
Sevincini, koğuş arkadaşlarına takılarak, onlarla şakalaşarak belli etmeye
çalışmasını, benden yana memnuniyetini de yine onlara göz kırparak göstermesini
unutamam: “Beni yakışıklı yapan
oğlumdur.”
Sağlıklı
günlerinde, tıraştan sonra özel kağıt korumaları içinde bulundurmaya, oraya
kurulamadan koymamaya özen gösterdiği ‘jilet bıçakları’ benim için
değer biçilmez bir emanettir. Şimdilerin savurgan, açgözlü tüketim
ekonomisinin, kar hırsından ve değer bilmezliğinden, kullanıp atmanın,
çarçur etmenin/ tüketmenin revaçta olduğu, plansız programsız modern
zamanlarında, böyle dayanaklı tıraş bıçaklarının üretilmelerine gerek yoktur(!)
Bu nedenledir ki, her birini özenle saklarım. Hiç açmadığım özgün korumalarının
içinde dururlar. Onları bırakın kaldırıp atmayı, kullanmam bile olası değildir.
Plan
defterlerindeki konu başlıklarını siyah mürekkebe batırarak özenle kullandığı
kesik divit uçla belirginleştirir. Aynı ders planlarının konularını da,
yıllarca titizlikle kullandığı dolmakaleminden dökülen el yazısı ile
sürdürür. Defterlerinin sayfalarını süsleyen el yazılarının her tümcesinin
her sözcüğünde, noktasından virgülüne ciddi bir hat ustasının titizliği ve
inceliği vardır. Hiçbir sayfanın hiçbir dizesinde tek bir harfin hatalı
yazılmasına, sıradan ve olağan gelebilecek en küçük düzeltmeye, silinti ve
kazıntıya denk gelemezsiniz.
Uzun sözün
kısası güzel insandı. Güzel yazı yazardı. Yaşadığı anı gözler, zamanı
kavrar, önünü görür, geleceği tasarlardı. Olayı değerlendirir, yorum yapar,
sorgular ve sorgulatırdı. Onlara, haklarını bilen birer yurttaş olmanın bilinci
ve sorumluluğu, bilgi, emek ve deneyimlerle birlikte sevgiyi, yokluğu, varlığı
da paylaştıkları Köy Enstitülerinde fazlasıyla verilmişti. Geceler boyu
kullandığı dolmakalemi ne büyük, ne değerli mirastır. Gözüm gibi saklarım.
Ömrü boyunca
iş yapmak, üretmek için düşünen; elbette çalışırken, tezgah başında, karatahta
başında yorulan terleyen insanlardan olmanın huzuru ile yaşadı. El yazısı gibi,
kimi defter sayfalarının boş yerlerinde, kimi ders planlarının başında sonunda,
özene bezene yazdığı sözler de güzeldir: “Ancak ölüler üretici değildir.”,
“Emek en yüce değerdir.”, “Çalışkan ve üretken olmanız, insan emeğine ve
onuruna uygun yaşadığınızın ispatıdır.”
*
* *
İçindeki
bilginin ve edindiği deneyimlerin ışığını, içinde hapsetmediğini, çevresine de
yansıttığını bilirim. Çağdaş, aydın, bilinçli bir yurttaş olarak izlenmesi ve
inatla yürünmesi gereken yolu, kendine özgü yöntemlerle, günümüzde artık
uğraşılmayan, uğraşılmaya, emek verilmeye değer görülmeyen, belki de hiç
bilinmeyen, tümüyle el emeği ders araç ve gereçleri üreterek, eskiyen kitapları
sözlükleri ciltleyerek, okul sıralarını ve masaları onararak gösterdi. Yaşamının
hemen her alanında... Gücünün yettiği, elinin erdiği her yerde… Komşusunun
işlerinde bile.
O, en doğal,
en insan haliyle, her zaman ve her koşulda çalışan, üreten, iş gören, iz
gösteren, iz bırakan basit bir devrimci, gerçek bir eğitimci olarak bu dünyayı
bıraktı gitti. Ağaç saplı tornavidası, kerpeteni, lehimle yapıştırılmış
teneke kutusu içinde su terazisi takım çantamda durur. Onları yitirmek
değerlerimi yitirmek, dahası babamı, Fikri Hoca’yı yitirmektir. “Yitirmek
tüketmek ve tükenmektir.” derdi. Yolun sonuna gelmek, yoksullaşmaktır.
Böylesi bir duruna düşmekten ödüm kopar. Un ufak olur, biterim.
*
* *
Pek uzun
olmasa da, yine de yetmiş dört yıllık yaşamı boyunca, motosiklet dışında hiç
motorlu araç kullanmamıştı. Şimdilerde herkesin elde edebildiği,
ceplerinde, çantalarında kimlik olarak taşıdığı bir sürücü belgesine sahip
olmamış, böylesi bir olanaktan yararlanmamıştı. Bizler gibi bir sürücü
değildi; ama tozlu, bol hendekli bozuk bağ yollarında, balon tekerlekli,
direksiyonunda elle çalışan yuvarlak mekanik zili, naylon şerit süslerle
renklendirilmiş bisikletini kullanmakta hayli iddialıydı.
Yaşamımızı
kolaylaştıran, üretime katkısı olan sıradan, basit bir aletin uzun süre iş
görmesi, insana yararlı olması için, o eşyaya, o araca gerece sahip
çıkılması, onun onarılması, yani yaşatılması gerektiğini bilenlerdendi. Bu
konuda da çoğumuzdan, benim diyenlerden ayrılırdı. Söz konusu işin inceliğini,
çok insanın es geçebileceği, önemseyemeyeceği detayını bana da
öğrettiğini; gözlerime bakıp gülümseyerek, kulağıma muzipçe fısıldadığını
anımsarım:
Dağılan bir
kitabın ya da ansiklopedinin hangi yöntemle derlenip toparlanacağını,
-kendisinin yaptığı- nasıl bir ağaç düzenek üzerinde sabitleyip ve nasıl
dikileceğini, patlayan bisiklet lastiğinin hangi aletle çıkarılıp hangi
yöntemle yamanacağını. Zincirinin hangi aletle söküleceğini, yağlanacağını ve
tekrar nasıl takılacağını.
*
* *
“Benim
bir adım önümde ol. Zoru başar, olmaz deme, yapılamayanları yap, bizlerin
yaşayamadıklarını yaşa, yararlanamadıkları olanaklardan yararlan. Arabana bin.
Sen sen ol, üç kuruşluk benzinine acıma, ihtiyacı olan, ola ki yardım bekleyen
insanların yararına kullanmayı da asla unutmadan.
Ben,
kardeşlerim ve öğrencileri, şimdiki çocuklarının nasıl yetiştiklerine, nasıl
eğitildiklerine bakıldığında, ne şanslı çocuklarmışız. Ne mutlu bana ki, bana
bir çivinin nasıl düzeltileceğini, çakılacağını öğreten, civcivlerle oğlaklarla
koyun koyuna büyüten, börtü böceği sevdiren ve kitap okumayı benimseten bir
babam vardı. Az bir şey, sıradan bir konu değildir, şairin "Ben,
hayatta en çok babamı sevdim" demesi.
Mezun
olabilmek için, son sınıfta ikinci meslek olarak marangozluğu seçmişti.
Uygulamalı sınavda -kimilerinin kırlangıç geçme dediği- kurtağzı da
denilen yöntemle, hiç çivi çakmadan yaptığı tahta bavulla tam not aldığını her
fırsatta, Köy Enstitüleri'ndeki yaparak öğrenmeyi esas alan eğitim sistemini
överek anlatmıştır.
“Bizim bir
adım önümüzde olun. Zoru başarın, olmaz demeyin. Yapılamayanları yapın,
bizlerin yaşayamadıklarını yaşayın, yararlanamadıklarından yararlanın. Arabana
bin. Sen, sen ol, üç kuruşluk benzine acıma. Her zaman, zor durumda olan
ve yardım bekleyen insanların yararına kullanmayı unutmadan."
*
* *
Fikri Öğretmen yıllar geçip
yaşlandıkça, yaşamdan daha fazla bir şey beklemeyen yani sıradan
insanların özlemini çektiği "sakin bir yaşamın huzurlu köşesine
çekilip çiçek soğan çapalayıp, emekliliğinin tadını çıkarmak"
yerine; üretken, gücü kuvveti, olanağı yettiğince paylaşımcı ve katılımcı
olan bir yaşam biçimini seçti. En çalışkan, en eğitmen, en yenilikçi, en
hoş görülü, en barışçı haliyle göçtü gitti.
Seçkin bir insanı anmak, birçok
yerde yaptığımız gibi, onu gereksiz konuşmalarla eskitmek, tüketmek, tekdüze
yineleyip anlamsızlaştırmak ve içini boşaltmak değil, onun yaptıklarının daha
da geliştirip zenginleştirebilmektir.
Değerli bir insanın, anısını yaşatmak, onun sevgisi ve öğrettikleri
ile aydınlanabilmek, ülkeyi ve halkı sahiplenmek, “Şu dünyada
aldığımız, verdiğimiz her soluk sizlerin eseridir. İyi ki vardınız.
İyi ki bizlere örnek oldunuz ve bizlerle birlikte aynı yaşamı paylaştınız”
diyebilmektir.
*
* *
17 Nisan 1940
yılında, din, dil, ırk, cinsiyet, inanç ve bölge ayırımı gözetilmeksizin
bozkıra, köylüklere ekilen aydınlanma çekirdeğini bağrında taşıyan Köy
Enstitüleri aynı yıl Anadolu topraklarının yirmi bir diyarda birden sürgün
verdi.
Yıl 1940…
Ülke, kız erkek öğrencilerin aynı derslikte, aynı sırada oturduğu karma
eğitimle çağdaşlığın ve uygarlığın yüzünü gördü. Geleceğin genç beyinleri Dünya
Klasikleri ile tanıştı. Uygarlığa deneysel bilgi, eleştirel akıl, bilimle
ulaşılabileceği, kalkınmanınsa, bağımsız ve kardeşçe yaşanan topraklar
üzerinde, başkalarına bel bağlamadan, kendi öz gücüne ve öz kaynaklarına
güvenerek, ekerek biçerek yani üreterek olabileceği kanıtlandı.
Yıl 1940…
Öğrenciler bir anfi-tiyatro yapar. Orada saz, keman, piyano konserleri
verilir. Cehov'un, Moliere'nin, Gogol'un oyunlarını sergilenir. Hafta
sonları okul alanında müdüründen aşçısına dek herkesin katıldığı tartışma,
eleştiri ve değerlendirme toplantıları yapılır. Bu toplantılarda sorunu olan,
herhangi bir uygulama ilgili şikayeti, eleştirisi olan öğrenci, kalkar özgürce
konuşurdu. Okul müdürlerinin eleştirildiği bu toplantılar, anılarda ve yazılı
belgelerde yeterince yer almıştır. Bu detaydan da görülebileceği gibi, enstitü
projesi bir demokrasi ve insan hakları projesidir.
Yıl 1940...
Köy Enstitüleri, hilafetten kurtulup yurttaşlık bilinci ile laikliği,
çağdaşlığı hak etmiş genç Cumhuriyetin, bir toplumsal kalkınma projesi ve
aydınlanma fişeği olmuştur. Enstitüler kapatılmamış olsaydı, Fikri öğretmenin
deyişi ile, " Şu güzelim ülkede tek bir cahil insan dahi
kalmayacaktı."
Yıl 2011…
Diyanete ayrılan dev ödeneklerle tarikat eksenli örümceklenme genç beyinlere
yerleşiyor. Aydınlığa, bilgiye susuz kız öğrencilerinin cetvelle etekleri
ölçülüyor. Öğrenciler ticarethanelere dönüştürülen okullarda, yarış
atları gibi birbirleriyle yarıştırılıyor. Malum ÖSYM skandalının rezil
şifreleri ile umutları ve gelecekleri çalınıyor.
Yıl 2011…
Ülkem insanı üretmeye, kafa yormaya, bilime, sanata yabancılaştırılıyor,
tüketime koşullandırılıyor. İş isteyenler azarlanıyor, barış isteyenler
ötekileştiriliyor. İncilik üssünü kullanan uçakların yükünü, devletin zirvesi
dahil kimse bilmiyor.
Yıl 2011...
Yıllar önce barışın ve çalışkanlığın çiçeklerini yeşerten kadim topraklar, bu
gün ölüm tarlalarına, asit kuyularına dönüşmüş, kemik ve yanmış insan
giysilerini, oligarşik diktanın yeniden ve düzen verdiği derin devletinin resmi
belgelerini ve toplu mezarlarını, midelerinin kaldırmadığı yine kendi
pisliklerini kusuyor.
Hasan Oğuz
BİLGEN, 06.12.1996, Manisa-Horozköy.
Haber
Tarihi: 06/12/1996
http://www.evrensel.net/news.php?id=4327
http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=25&NewsID=5298
http://alibabadanmasallar.blogspot.com/
Haber
Tarihi: 06/12/1996, Haber Editörü: Özgür Medya, Haber Kaynağı: Özel,
++
Ozgur Medya ++ info@ozgurmedya.org,
Sitede
yer alan yazılar yazarlarını bağlar. Yazı
içeriklerinden site yönetimi yasal sorumlu değildir. Tüm yazılar Telif
Hakları Yasası Gereğince korunur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder