http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=11113
Bir Futbol emekçisi: Boduri
BİR FUTBOL EMEKÇİSİ… BODURİ
Aleksandr
Nikola Büyükvafiadis 1040 yılının zorlu bir şubat gününde, giderek kendisine
ait olmayan ayaklarını tuta tuta, diz boyu karda yürümeye çalışırken henüz
yirmi birinde gececik bir delikanlı idi.
Onu,
final maçını kazanabilmek için askeri birliğinden rica minnet aldırtan kulübü,
maçın bitiminde yengi sarhoşluğu ile verdiği sözü unutarak, Nikola’yı onca
coşku seli içinde kendi yazgısı ile baş başa bırakmıştır. Ne ki, meraklıları
için yaşamsal önem taşıyan ve taraftarın ayakta izlediği iddialı finalde Boduri
lakaplı bücür futbolcu verdiği sözü tutmuş, aşık olduğu kulübüne, sevenlerine
karşı görevini fazlası ile yerine getirmişti.
*
* *
Yeri
ve zamanı geldiğinde bir yerlerde birileri, kuşların telgraf tellerinde donduğu,
ortalığın balta kesmez buz kestiği, aman vermeyen, soluk aldırmayan soğuklardan
söz eder.
1940
yılıdır.
Söylenti
odur ki, İstanbul’da kuşların, börtü böceğin, onca hayvan haşatın açlık ve
ayazdan telef olduğu, av bulamayıp açlıktan perişan olmuş kurtların koca kentin
kenar mahallelerine dek indiği, insanların yokluğun ve karaborsanın pençesinde
can derdine düştüğü dehşetli bir kış mevsimi yaşanmaktadır. Bizim, Nazım Hikmet
ustanın özlemle dillendirip yakıştırdığı “Yedi tepeli” kenti, yaşanmış öykümüze
konu olan kara kışın soluk aldırmayan uzun şubat günlerini…
Gün
boyu aralıksız yağan kar, kentin özellikle iş ve aş derdi ile cebelleşen yoksul
emekçi insanlarına, okul yollarında çabalayan öğrencilere göz açtırmamış; sıcak
mevsimlerin olağan koşullarında bile ulaşımında ciddi sorunlar yaşanan Kilyos
yöresinin bakımsız yollarını daha çetin ve acımasız kılmıştır.
İnsan
yaşamının geçmişten günümüze uzanan, değişik yer ve zamanlarında böylesine
bıktırıcı soğuklar nasıl hep var olmuş ve yaşanmışsa, zorluk, yılgınlık nedir
bilmeyen, adları kayıtlara geçmemiş, çoğu kez kendi ıssızlığını yaşayan
dirençli, kararlı ve gözü pek insanlar da hemen her zaman her coğrafyada varlık
göstermiştir. Önüne çıkan, yaşamak zorunda olduğu güç koşullarında, korunaksız/
güvencesiz mekanların olanaksızlıklarında canlarını dişine takıp direnen
insanların hatıraları, tarihin üzeri örtülmüş, unutulmuş zamanlar bir
aralanacak olsa, eski siyah beyaz fotoğraflardan çıkıp gözlerimize nasıl da
gülecekler. Öğrenenlerin içini titreten bu yaşanmışlıklar, hak etmedikleri
halde insan belleğinin kullandırılmayan bölümünde, nasıl da karanlıklarda
bırakılıp unutturulmuşlar.
Acı
olan, onca kararlılıklarına, pratik zekalarına ve emeklerine karşın, başarılarının
nesilden nesile aktarılmayacak ve kulaktan kulağa fısıldanmayacak oluşlarıdır. Bu
insanlar parmakla gösterilecek, örnek alınacak insanlardır. Aklın, dayanma gücünün sınırlarını zorlayan, içinden çıkılması kolay görünmeyen durumlar
karşısında soğukkanlı duruşları, alçak gönüllü öyküleri hep son sayfa
haberlerinden duyulmuş, öğrenilmiştir.
Bir
dillendirilip, yazıya dökülecek olsalar. Çocukların düşlerini, insanların
umutlarını arttıran, unutulmaya yüz tutan erdemlerimizi, değerlerimizi ve hoş
görümüzü anımsatacak öyküleri var her birinin. İddiasız, alçak gönüllü,
gerçeğinde cümle aleme duyurulası duruşlarından hasbel kader söz edilir. Ortak
yazgıları kurtulamadıkları sonları, yaşamları gibi, hep kendi başlarına
ıpıssız, buruk, yaralı, kederli ve yaslı oluşlarıdır. Bu suskun, ezik ama
onurlu insanları son anlarına dek, karaçalı örneği terk etmeyen sonsuz ve
umarsız acıları, hüzünleri ve kahreden unutulmuşluklarıdır.
Bu
adsız kahramanların ortak özelliği, defteri çoktan kapatılmış, unutulmaya
tutsak söylencelerin bir yerlerinden bizlere muzipçe, ne ki bilgece: “Ne haber?
Bilmeseniz de, tanımasanız da ben buradayım. Vefasızlığınızı,
umursamazlığınızı, unutkanlıklarınızı hayretle izliyorum” dercesine göz kırpmalarıdır.
Aleksandr
Nikola Büyükvafiadis de futbol tarihinin talihsiz, kimsesiz ve çilekeş, yalnız
ama bir o kadar gururlu, değişik dinlerden, kültürlerden, asırlar boyu kız alıp
kız verdiğimiz ülkem insanlarından birisidir. O, birçokları gibi hak ettiği
saygınlığı görmemiş, olması gereken yerde olamamış, yaşamını capcanlı,
rengarenk, doyuncaya, oh be deyinceye sürdürememiş sayısız yeşil saha
emekçilerinden sadece birisidir.
Genç
Nikola, bir bıçak gibi kesip atan kuru ayazın, insanların soluğunu sıcak aş
geçmeyen boğazlarına tıktığı bir akşam vakti, diz boyu karda bata çıka,
uyuşmaya başlamış ayaklarını tutarak, aşılması gereken yolu geçmeye çalışırken,
yaşamının yirmi birinci yaşına rastlayan delikanlı günlerindedir.
*
* *
Soluk
soluğaydı; terliyordu da bir yandan.
Sulu
sepkenden ıslanmış, terden sırılsıklam olmuş haki fanilasının üzerine giydiği
ince asker tulumu, bedeninde eğreti, omuzlarına atılıvermiş gibi
duruyordu. Ay ışığının balkıdığı kar beyazında, canı dişinde, güç bela
tırmanıp çıktığı her hırçın tepenin başında soluklanmaya, kendine gelmeye
çalışırken, kim bilir kaç kez daralıp ve çıkarıp üzerindekileri fırlatıp atacak
olmuştu. Ardında bıraktığı uçsuz bucaksız sessizlik, garip ürpertiler ve
incecik bir kimsesizlik duygusu uyandırıyordu insanda. Karadeniz’den kuzey
rüzgarlarının getirdiği keskin, yakıcı, soğuk, yılansı kımıldanmalar
organlarının en uzak dokularındaydı. Üşümekle gelen ürperme duygusu, titredikçe
gelen korku ve endişe birbiri ile örtüşen tekin olmayan durumlardandı.
Delikanlılığının
tükenmez gibi gelen gücünün sonu gelir gibiydi. Bir an cesaretini yitirecek
gibi oldu. Ne var ki, korkularına teslim olacak yaşta değildi henüz.
İlerlemeyi, yol almayı güçbela da olsa soluğu daralarak hırsla sürdürdü.
En
son soluklandığı karlı tepedeki düzlüğün orta yerinde, içindeki küçük
Nikola’nın iç çekişi duyuldu. Ardı sıra bıraktığı karlı tepelerin soğuk
yüzleri aralandı. Kabuğuna basılan bir canlı nasıl olursa, onun da duyumsadığı
aynı benzer ezik, yıkık şeylerdi. Uzayıp giden sarp yolun belirsizliği ve
acımasızlığı, sporcu bedeninin dayanıklılığını, yaşama tutuna bağlarını sabırla
ve inatla zayıflatan kötü bir ruh, önüne dikilen bir hayaletti.
Ayağındaki
asker potinleri acınası haldeydi; her adımda, her kara gömülüşlerinde biraz
daha su alıyordu aralanmış burun uçlarından. Birinin lastik topuğu, karşı
oyuncuların “geçilmez” denilen savunmasını, tribünleri dolduranlardan
birçoğunun izlemekte zorlandığı ince beden hareketleri, ayaklarının usta ve de
kıvrak çalımları ile yarıp geçtikten, ardından ortalığı bir anda karıştıran o
akıl almaz golü attıktan hemen sonra düşmüştü. Söz dinlemez bir karaçalı terden
ve sulusepken kardan sırılsıklam olmuş ince asker tulumunun sol yanını inatla
koparıp aldığında biraz olsun kendine gelir gibi oldu. O an durdu. Azıcık
soluklanması, yeniden eski gücünü kazanması içindi.
Son
golden sonra coşup ayaklanan insanların sel olup akmasıyla, o insan selinin
akıl almaz uğultusuyla biten final maçının sonrasında neler olmuştu? Şu
dağın başında neler oluyordu? İnsanın bakmaya bile cesaret edemeyeceği
uçurumlarla dolu bir kanyona baş aşağı atlamaya benzeyen bir durumdu orada
yaşadığı.
*
* *
Boğazındaki
yanma ve karın boşluğuna on dakika önce saplanmış insafsız sancı ile hızı
kesile kesile, duraksaya duraksaya ilerliyordu. Maçın bitiminde mahalle
arkadaşlarını, yedek kulübesindeki oyuncuları, kulüp yöneticilerini ve yüzlerce
izleyiciyi hop oturtup hop kaldırtan usta ayaklar şimdi su içindeydi. Tabanları
kabarmış, ayak parmakları pörsümüştü.
*
* *
Daha
biraz öncesiydi. Omuzlardaydı. Rakip takımın sıkı savunmasından, o günlerin
dillere yerleşmiş deyişi ile “Manita” hareketleri sayesinde sıyrılarak, yükselip
attığı kafa ile takımına ve taraftarlarına hediye ettiği golün ardından nasıl
da mutlu, oradakiler nasıl da coşkuluydu. Aleksandr Nikola Büyükvafiadis,
kulaklarında içini daraltan, tribünleri sarsan müthiş uğultu, yüzünde o aynı pembe
çocuksu utangaçlık, maçın öncesinde olduğu gibi alabildiğine sakin, alçak
gönüllüydü. Koca stadyum taraftarların kesilmeyen gövde gösterileri ile
yıkılırken, coşkunun, eğlencenin renkli cümbüşünü görmez, duymaz olmuştu. Söz
vermişti ya… Alt tarafı sözünde durmuştu. Abartılacak bir durum yoktu.
Bir
söz daha vermişti. Hava kararmadan birliğinde olacak ve komutanlarına akşam
tekmilini verecekti. Böylece onlara karşı mahcup olmayacaktı. Askerlik yaptığı
ikmal birliğinde görev yapan kıdemli yüzbaşı Muhittin Şahinbaş eşine ender
rastlanan bir futbol aşığı ve Galatasaray taraftarıydı. Ona rica edilmiş,
yüzbaşı da, akşam birliğine geri dönmek koşulu ile bağlı olduğu komutandan -Boduri
için- izin belgesini koparmıştı. Çocukluğundan beri topa meraklı sıska, bodur
asker, sevincinden ve maça yetişme telaşından, içinde basit fanilası, üzerinde
çok da koruyucu olmayan asker tulumuyla son anda yakaladığı treni kaçırmak
istemez gibi apar topar ayrılmıştı birliğinden.
Yol
boyunca aralıksız damlara, ağaçlara, parklara yağan karı, kaldırımlarda yığın
yapılmış kar kümelerini, koşuşan insanları, çatı altlarında titreyen kuşları
taramıştı dalgın ve çocuk gözleri. Sabahtan bu yana sulusepken yağan kar,
heyecanlı doksan dakika boyunca da sürecek, bir an olsun hız kesmeyecekti.
*
* *
Karşılaşmanın
bitiminde, soyunma odasında geçirdiği kısa süreli titreme nöbetine karşın,
zafer kazanmış şampiyon profili seçeneksizliği dayatıyor, onu güçlü olmaya,
yılmaz, yıkılmaz görünmeye zorluyordu. “Hazır ısınmış adaleleriyle zorlanmadan birliğine
geri dönebilirdi.” Böyle demişti oradakilere.
Az
önce gelen üşüme önce içinin, sonrasında dalga dalga tüm bedeninin titremesi,
sonun başlangıcına işaret eden üzeri örtülü bir iletiydi. Ne acı ki, o an, ne o
ne orada bulunanlar bunun ayırtında olacak durumda değildi. Alanın dört bir
yanını yenginin yarattığı coşku, göz gözü görmeyen, kulakları sağır eden
çılgınca ve kontrol edilemeyen bir şamata sarmıştı. Sırf işlerini görmek için
daha sabahın köründe, karavana dağıtımından önce komutan karşısında el pençe
divan duran kulüp yöneticileri, zıvanadan çıkmış, gürleyen ve zapt edilemeyen
taraftar denizinin ortasında kendilerinden geçmişti. Onlar için önemli maçın
alınmış oluşuydu. Artık gelecek sezonda da aynı kümede kalmanın ezikliğini
yaşamayacaklardı.
*
* *
Çocuktu…
Her çocuk gibi oyunu seviyordu. Sokakta, önüne çıkan küçük taşlara hak
geçirmeksizin dikkatli ve ölçülü tekmeler atıyordu. Becerikli dokunuşlarla yön
bulan minik taşlar, çoğunlukla ters yöne gitmemiş hedeflendikleri çukurlara,
uzak köşelere, sıralarını bekleyerek bir bir yerleşmişlerdi. Çocuk elbette
ayırtında değildi doğuştan gelen yeteneğinin.
Küçük
Nikola tıpkı babasıydı.
Baba
Büyükvafiadis Karaköy’de, üşenmeyip gittiğinizde piyasalarda göremediğiniz,
artık üretimi yapılmayan birçok eşyayı rahatlıkla bulabileceğiniz, ünlenmiş bir
eskici dükkanını çalıştırıyordu. Borcunu da, sözünü de sektirmeyen, her sabah
olduğunda önceki gün iddialaştıkları, tartıştıkları konularda haklı çıkan,
geceler boyu detaylı ve ince ticari hesaplarıyla, yuvarlak çerçeveli ve de şişe
dipli gözlükleriyle tipik bir Rum esnafıydı. En sıkı pazarlıklarda, çekilmez
çok bilmiş müşterilerin adil olmayan fiyat önerilerinde, zorlu pazarlıkların
etik olmayan üstelemelerinde ve pek sık olmasa da karşılaştığı ödeme
güçlüklerinde soğukkanlılığını yitirdiği, ne olursa olsun meslek adabından
uzaklaştığı, efendiliğini bozduğu görülmemiştir.
Sergilediği,
müşterilerinin alçak gönüllülükle beğenisine sunduğu giysilerin ve eski
eşyaların yanında bir de sinek kaydı tıraşına bakacak olduğunuzda, ona eskici,
eskici esnafı demeye ikirciklenirdiniz. Ol nedenle ona inandığı, sahiplendiği
değerler adına patavatsızlık, haksızlık yapıldığı ya da yapılmış olabileceği
kaygısına kapılmanız bu yüzdendir. Temiz raflarda özenle düzenlenip dizilmiş ve
tezgahların üzerine açılmış giysilerin ve kumaşların tümü, üzerindekiler kadar
özenle yıkanmış ve kızgın kömür ütüsünden nasibini almıştır.
Belki
duyarsızlıktan, önemsemezlikten, belki vurdumduymazlıktan gözden kaçırılan
insan yaşamının bazı küçük ama can alıcı ayrıntıları olmalı. Bir metnin
dizelerinin aralarına ustaca gizlenmiş bazı özel iletiler gibi. Kuşkusuz
buradaki ayrıntılar, baba Büyükvafiadis’in yaşam karşısında duruşunda, olaylara
yaklaşımında, bakış açısında gizlidir. Çarşıdaki diğer Yahudi, Rum ve Ermeni
esnafı dostları gibi, yaşamı boyunca ince esprileri küçük ayrıntılarda aramış,
bir yerlerde yaşatılmayı bekleyen değerleri, erdemleri hiç atlamamıştır.
Bir
ırkın üstünlüğünü, bir etnik kimliğin ayrıcalığını, bir insanın -her nasıl
oluyorsa- dünyaya bedel olduğunu ve de dünyaya nasıl kudretli bir asker olarak
geldiğini(!), sevgiden, hoşgörüden habersiz, körü körüne savunanların ticarette
yaptıklarına, insan içinde düştükleri durumlara, rezil, düzenbaz ve ikiyüzlü
insan manzaralarına bakıldığında, azınlıklardan sıradan bir insan olarak, onun
yalandan korktuğu kadar yılandan korkmamasına şaşmamak gerek. Böyle olunca,
yaşamında pişmanlık duyduğu hiçbir kararı, keşke diyebileceği hiçbir olayı,
ilişkisi, pazarlığı ve alışverişi yoktur. İnandığından, sevdiğinden,
saydığından ayrı düştüğü, yaşananlardan, olup bitenlerden sonra dönüp arkasına
baktığı görülmemiştir. Eğilip bükülmeden, el etek öpmeden dosdoğru gidilen,
asla yılışmadan dolandırmadan, sıradan ama onurlu bir yaşamdır onunkisi.
Aleksandr
Nikola’nın, namı diğer Boduri’nin yürüdüğü yol, önü sıra giden baba
Büyükvafiadis’in ayak izlerine bakarak yürüdüğü yoldur. Bu yol, titiz ve onurlu
esnafın yaşam felsefesinden gelir. Nikola da, Balat’taki fakirhaneden
Karaköy’e, eskici dükkanına gidip gelirken, çukurlara basmadan, çıkmazlara
sapmadan, aynı yollardan yorgunluk duymadan aynı kararlı adımlarla geçiyordu. Her
sabah tarihi Tünel yönünden Karaköy’e doğru kendini bırakıverdiğinde, karşısına
dikilen yaşlı kuleye bakıyordu uzun uzun… Şimdilerde, hökümet kararı ile rantçı
anlayışın kar emellerine terk edilen bin beş yüz yıllık tarihi kuleye. Upuzun
zorlu zamanlara, gelgeç saltanatlara, egemenliklere meydan okuduğundan
alımlıydı, heybetliydi kule, doğrusu göz kamaştırıyordu. Çocuk gözlerinde
büyük, erişilmez ve muhteşem bir duruşu vardı.
Galata’ydı.
Öykünerek, gıptayla bakılasıydı. Küçük Nikola Aleksandr da öyle olmalı,
parmakla gösterilmeli, imrenilmeliydi. Göz kamaştırmalıydı. Yaşıtlarının
uykularını süsleyen, top çelinen, top çevrilen Fenerbahçe çayırında çekişmeli
maçlar sonrası omuzlarda taşınan büyük ve ulaşılmaz futbolcular gibi…
Her
sabah Tünelin hemen ötesinde, ezberlediği o sokağın başına geldiğinde bir şey
hiç değişmedi. Her defasında, egemenlere, zamana direnen yaşlı kule
yolunu kesti, olanca heybeti ile ona yenilmezliğini, usanmadan baş eğmezliğini
gösterdi. O da, hep aynı şeyi, seçkin, yenilmez ve ulaşılmaz olmayı
diledi. Nikola da neden örnek alınmasın, özenilen seçkin futbolculardan
neden olmasındı? Yoksul Balat’ın yoksul çocukları neden salkım saçak
peşine takılmasındı? İşyerlerinin, kahvehanelerin önünden geçtiğinde, insanlar
onu göz ucuyla, merakla kıskanarak süzerken, aralarında, usulca birbirlerinin
kulaklarına eğilerek “İşte bu çocuk, o çocuk… Eskici’ nin küçük oğlu”
demeliydi. “Ne çalımcı, ne oyuncu ama, muhteşem golcü vesselam…”
Ayakkabılarının
incelmiş yanlarından, kimi yerlerinden delinmiş tabanlarından yaşlı Arnavut
kaldırım taşlarının ürperten soğukluğu geliyordu.
Yaşlı
kule de yalnızdı. Yalnız, mağrur ve de ulaşılmazdı.
*
* *
Zaman
geçti.
Ayağında
evrilip çevrilen, meraklıların izlemekte zorlandığı devinimler yapan meşin
yuvarlak, zamanla giderek sıska bedeniyle bütünleşirken, o sadece işin spor
yanıyla ilgiliydi. Sürdüğü ve de peşine takıldığı top, tozlu sahalarda
eğlenceli bir oyun, hatta oyunun bir parçasıydı. Oysa ne çok yaşıtı
vardı, antrenmanlara canla başla katılan, hocalarının bir dediğini iki etmeyen.
İyi bir “topçu” olmak, topun, oyun alanının, çekişmeli karşılaşmaların
hakkını vermek, değersiz antrenman maçlarında da olsa oynamak zor işti. Çok
çalışmak, antrenmanları aksatmamak gerekti.
Onun
yeteneğini keşfetmek mahalle takımının çalıştırıcısına düşecekti. Adam, futbol
dünyasının sürprizleri olan yeni, genç yetenekleri başkalarından önce
keşfetmesini seven, bundan da keyif almasını bilen biriydi. Bu yüzdendir
ki, Nikola ile ilgili özel çabası, herkesten önce gördüğü şaşırtıcı yeteneği,
aç kurtlar gibi yeni yıldızların yolunu gözleyen futbol camiasına önceden
duyurmaktan öte, bu gizli yeteneğin iddialı bir maç esnasında, sürpriz bir
biçimde inci bir kolye gibi yeşil sahalara saçılıp dağılmasını sağlamak, bunun
da doyasıya tadını çıkarmaktı.
İlk
gençliğinin pembe mutlu günlerini yaşayan boysuz, yeni yetme bir delikanlıydı
artık. Çıraklık günleri de çocukluğu gibi gerilerde kalmıştı. Nikola, pürüzsüz,
tertemiz yüzünü çocuksu bir utangaçlıkla gizleyen sakin, alçak gönüllü bir
delikanlıydı. Bacakları kısa ama güçlüydü. Onlara tertemiz bir yürek, ışıl ışıl
bir zeka yön veriyordu. Bodurdu. Bodur biri oluşu, Boduri takma adının
kolayca, itirazsız benimsenmesinin nedeniydi.
Futbol
camiasında Boduri lakabıyla anılır. O günlerde yerinin doldurulamayacağı
herkesçe biliniyordu. Kıskanılacak derecede yetenekli, azimli, ele avuca
sığmayan, hareketli, sıska bir topçuydu. Mahalle takımındaki oyunculuğunu
dikkate almazsak ilk resmi futbol yaşamı, manita takma adı ile anıldığı
Beyoğluspor’da başlamıştı.
Hoşa
giden, çekici ve kıvrak ayak oyunları ile oynadığı her maçta, gösterdiği inatçı
kararlılığı ve yorulmak bilmezliğinin yanında alçak gönüllüğü, hoşgörüsü,
saygısı görülmeye değerdi. Oynadığı maçlarda, bodur ve sıska bedeninin iki
ayağındaki ustalık, zarif beden hareketliliği ve ayak çalımları ile rakip
oyuncuları aşarak meşin yuvarlağı kale fileleri ile buluşturması coşku ve
hayranlıkla izlendi. Becerikliliği ona rahat bir futbol oynama olanağı verdiği
kadar, takımının da galibiyete, oradan da şampiyonluğa gitmesinin yollarını
açıyordu. Top koşturduğu dönemde, sonrasını izleyen yıllarda insanı şaşkına
çeviren bir çabayla, kararlılıkla dağıttığı karşı takım savunmasını geçtikten
sonra, filelerle buluşmayı sağlayacak anın son şutunu yanı başında koşan takım
arkadaşına ikram eden, başka bir deyişle gol bağışlayan bir başka futbolcuya
rastlanılmamıştı.
* * *
Gün
boyu; özellikle de maç sırasında sulu kar yağışı ile yaşamı güçleştiren hava,
Nikola’nın “Hali hazırda ısınmış adalelerimle geri dönebilirim” dediği saatte
kuru bir ayaza dönmüştü. Bunu, Kilyos yollarında yürüdüğü saatlerde anladığında
artık çok geç olacaktı.
Yeşil
alanda meşin yuvarlağı gönlünce ve dilediğince evirip çeviren, istediği yöne,
dilediği noktaya gönderen ayaklarına söz geçmiyordu artık. Kuru ayaz
yamandı, diz boyu kar yıldırıcı, dinden imandan anlamazdı. Doksan dakika
boyunca kontrol etmenin ötesinde, hatta ve hatta birden fazla maç için
kullanabileceği soluğunu artık denetleyemiyordu. Her ne olursa olsun sırtında
tomurcuklanıp oradan beline doğru ilerleyen ter damlaları soğumamalıydı.
Değişmez
kuraldı ve deneylerle doğrulanmıştı. Hız kesmek, geride kalmak, hemen az
ötedeki şansı, utkuyu yitirmek, topu kaptırmak demekti. Her ne olursa olsun
maça asılmak, emek vermek, pes etmemek yenginin koşulu, başarmakla eş
anlamlıydı. Başarmak gerekti. Pes etmemeli, emek vermeliydi.
*
* *
Soğuk
berbattı. Amansız, sonu karanlık bir hastalık, bıktıran, kök söktüren bir
amansız bir ölümcül virüs, bir karaçalı illet gibi iliklerindeydi. Arsız,
hoyrat bir düşman gibi yerleştiğini duyumsuyordu bedenine. Stadyum,
tribünlerden gelen taraftarların kesilmeyen sevgi gösterilerinin coşkusu ile
sarsılırken, Boduri’nin yüreğinde bitimsiz dinginlik, kulaklarında derin bir
ıssızlık vardı. İnsanlar onu omuzlarından indirdikleri anda, daha oracıkta
unutmuşlardı. Her şey ne kadar da hızlı biçimde geride kalıyordu.
Yağmur
yüzünden salonda yaptıkları çalışmalarda, topu raket gibi kullandığı
ayaklarıyla -eliyle atar gibi- basket potasından geçirdiği anları anımsadı.
Şimdi o ayaklardan eser yoktu, yaşamının ona ait olmayanlar bölümüne geçmiş,
onu bu çetin yolculukta, yarı yolda bırakacak gibiydiler. En basit adımların
bile üstesinden gelmekten uzak, ıslak ve umarsız, yenik ve duyarsızdılar.
Kabullenilmesi,
insanın içine sindirmesi feci bir durumdu yaşadığı. Rakip filelere o denli
yaklaşmışken, futbolcu düşlerinden eksik olmayan gol zevkini, hanidir yanı
başında koşan takım arkadaşına sunarak insanları mest eden o eşsiz
“raketlere” ne olmuştu? Maçın sonu
muydu? Önce o raketler hareketsiz kalacaklardı, ardından bedeninin diğer
organları… Bu gerçeği önlemek için fazla bir gücünün kalmadığını duyumsadı.
Göğsü
daralmıştı. Birkaç adım sonra tıkanacaktı. Kuru ayaz yamandı. Ne yapsa soluğunu
denetleyemiyordu. Fanilasının artık kabul etmediği, sırtında tomurcuklanıp
oradan beline, kuyruk sokumuna yuvarlanan ter damlaları soğumamalıydı. Değişmez
kuralı içinden yinelemeye çalıştı; hız kesmek geride kalmak, yenilgiyi ören
adımlardı. Geride kalmak demek az ötenizde duran başarıyı yitirmek, topu
kaptırmak demekti. Soğuk berbattı. Ölümcül bir hastalık, amansız bir illet
gibi iliklerindeydi. Arsızca ve sinsice yerleştiğini duyumsuyordu bedenine.
Genç başının üzerinde gümüş bir sini gibi asılı duruyordu dolunay. Kurşuni
aydınlıkta derin, ürperten bir sessizlik.
*
* *
Böyle
bir dolunay aydınlığında, Fenerbahçe çayırında açık farkla yendikleri Rum
takımının oyuncuları, zerre kadar bir yenilgi duygusallığının kısır döngüsüne
düşmeden, ulusalcı- fanatik takıntılardan, milliyetçi kasılmalardan,
reflekslerden uzak, insanların şaşkına çeviren barış ve kardeşlik coşkusu ile
onu “Zito Mikro” diye omuzlarına almamış mıydı?
Beyaz
örtü sabır ve sınır tanımıyordu.
Her
şeye karşın, ay ışığında şaşılacak denli canlı ve soğukkanlıydı Boduri.
Ayaz, Kilyos sırtlarını, varoşların teneke evlerinde uyumaya çalışan yoksul
bedenleri titretirken, uzayıp giden fundalık içinde kendini yitirdiğinin
ayırtında bile değildi. Kül rengi hava, geride kalan her tepeyle ağırlaşıp
içinden çıkılmaz bir karanlığa evrilirken ay da küstü ona. Önce ayakları teslim
oldu, ardından yorgun bedeni.
O
yıllarda tıp biliminin, tıbbi donanımın yetersizliği, ilaç yokluğu nedeni ile
zatürre ölümcül, beter bir hastalıktı. “Çift taraflı” yakalananlarınsa hemen
hiç şansı yoktu.
Gümüşsuyu
Askeri Hastanesi’nin havuzlu bahçeye bakan göğüs hastalıkları bölümü, kimi
hastalar için yoksulluğun, vefasızlığın ve kimsesizliğin insanı kedere boğan
izbe, hüzünlü mekanlarındandır. Boduri’nin, her futbol sevdalısının içten içe imrendiği
ve öykündüğü yaşamı böylesi bir izbe kuytulukta son bulur.
Hasan
Oğuz Bilgen, Ekim 2000, Osmangazi Fen İşleri Şantiyesi.
Haber
Tarihi: 18/02/2012. Haber Editörü: Özgür Medya. Haber
Kaynağı: Özel ++ Ozgur Medya++

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder