2 Mayıs 2013 Perşembe

BODURİ ( SON 2 )

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=11113

Bir Futbol emekçisi: Boduri

BİR FUTBOL EMEKÇİSİ… BODURİ 

Aleksandr Nikola Büyükvafiadis 1040 yılının zorlu bir şubat gününde, giderek kendisine ait olmayan ayaklarını tuta tuta, diz boyu karda yürümeye çalışırken henüz yirmi birinde gececik bir delikanlı idi.   

Onu, final maçını kazanabilmek için askeri birliğinden rica minnet aldırtan kulübü, maçın bitiminde yengi sarhoşluğu ile verdiği sözü unutarak, Nikola’yı onca coşku seli içinde kendi yazgısı ile baş başa bırakmıştır. Ne ki, meraklıları için yaşamsal önem taşıyan ve taraftarın ayakta izlediği iddialı finalde Boduri lakaplı bücür futbolcu verdiği sözü tutmuş, aşık olduğu kulübüne, sevenlerine karşı görevini fazlası ile yerine getirmişti.

*   *   *

Yeri ve zamanı geldiğinde bir yerlerde birileri, kuşların telgraf tellerinde donduğu, ortalığın balta kesmez buz kestiği, aman vermeyen, soluk aldırmayan soğuklardan söz eder.

1940 yılıdır.

Söylenti odur ki, İstanbul’da kuşların, börtü böceğin, onca hayvan haşatın açlık ve ayazdan telef olduğu, av bulamayıp açlıktan perişan olmuş kurtların koca kentin kenar mahallelerine dek indiği, insanların yokluğun ve karaborsanın pençesinde can derdine düştüğü dehşetli bir kış mevsimi yaşanmaktadır. Bizim, Nazım Hikmet ustanın özlemle dillendirip yakıştırdığı “Yedi tepeli” kenti, yaşanmış öykümüze konu olan kara kışın soluk aldırmayan uzun şubat günlerini…

Gün boyu aralıksız yağan kar, kentin özellikle iş ve aş derdi ile cebelleşen yoksul emekçi insanlarına, okul yollarında çabalayan öğrencilere göz açtırmamış; sıcak mevsimlerin olağan koşullarında bile ulaşımında ciddi sorunlar yaşanan Kilyos yöresinin bakımsız yollarını daha çetin ve acımasız kılmıştır. 

İnsan yaşamının geçmişten günümüze uzanan, değişik yer ve zamanlarında böylesine bıktırıcı soğuklar nasıl hep var olmuş ve yaşanmışsa, zorluk, yılgınlık nedir bilmeyen, adları kayıtlara geçmemiş, çoğu kez kendi ıssızlığını yaşayan dirençli, kararlı ve gözü pek insanlar da hemen her zaman her coğrafyada varlık göstermiştir. Önüne çıkan, yaşamak zorunda olduğu güç koşullarında, korunaksız/ güvencesiz mekanların olanaksızlıklarında canlarını dişine takıp direnen insanların hatıraları, tarihin üzeri örtülmüş, unutulmuş zamanlar bir aralanacak olsa, eski siyah beyaz fotoğraflardan çıkıp gözlerimize nasıl da gülecekler. Öğrenenlerin içini titreten bu yaşanmışlıklar, hak etmedikleri halde insan belleğinin kullandırılmayan bölümünde, nasıl da karanlıklarda bırakılıp unutturulmuşlar.

Acı olan, onca kararlılıklarına, pratik zekalarına ve emeklerine karşın, başarılarının nesilden nesile aktarılmayacak ve kulaktan kulağa fısıldanmayacak oluşlarıdır. Bu insanlar parmakla gösterilecek, örnek alınacak insanlardır. Aklın, dayanma gücünün sınırlarını zorlayan, içinden çıkılması kolay görünmeyen durumlar karşısında soğukkanlı duruşları, alçak gönüllü öyküleri hep son sayfa haberlerinden duyulmuş, öğrenilmiştir. 

Bir dillendirilip, yazıya dökülecek olsalar. Çocukların düşlerini, insanların umutlarını arttıran, unutulmaya yüz tutan erdemlerimizi, değerlerimizi ve hoş görümüzü anımsatacak öyküleri var her birinin. İddiasız, alçak gönüllü, gerçeğinde cümle aleme duyurulası duruşlarından hasbel kader söz edilir. Ortak yazgıları kurtulamadıkları sonları, yaşamları gibi, hep kendi başlarına ıpıssız, buruk, yaralı, kederli ve yaslı oluşlarıdır. Bu suskun, ezik ama onurlu insanları son anlarına dek, karaçalı örneği terk etmeyen sonsuz ve umarsız acıları, hüzünleri ve kahreden unutulmuşluklarıdır.

Bu adsız kahramanların ortak özelliği, defteri çoktan kapatılmış, unutulmaya tutsak söylencelerin bir yerlerinden bizlere muzipçe, ne ki bilgece: “Ne haber? Bilmeseniz de, tanımasanız da ben buradayım. Vefasızlığınızı, umursamazlığınızı, unutkanlıklarınızı hayretle izliyorum” dercesine göz kırpmalarıdır.

Aleksandr Nikola Büyükvafiadis de futbol tarihinin talihsiz, kimsesiz ve çilekeş, yalnız ama bir o kadar gururlu, değişik dinlerden, kültürlerden, asırlar boyu kız alıp kız verdiğimiz ülkem insanlarından birisidir. O, birçokları gibi hak ettiği saygınlığı görmemiş, olması gereken yerde olamamış, yaşamını capcanlı, rengarenk, doyuncaya, oh be deyinceye sürdürememiş sayısız yeşil saha emekçilerinden sadece birisidir.

Genç Nikola, bir bıçak gibi kesip atan kuru ayazın, insanların soluğunu sıcak aş geçmeyen boğazlarına tıktığı bir akşam vakti, diz boyu karda bata çıka, uyuşmaya başlamış ayaklarını tutarak, aşılması gereken yolu geçmeye çalışırken, yaşamının yirmi birinci yaşına rastlayan delikanlı günlerindedir.

*   *   *

Soluk soluğaydı; terliyordu da bir yandan.

Sulu sepkenden ıslanmış, terden sırılsıklam olmuş haki fanilasının üzerine giydiği ince asker tulumu, bedeninde eğreti, omuzlarına atılıvermiş gibi duruyordu. Ay ışığının balkıdığı kar beyazında, canı dişinde, güç bela tırmanıp çıktığı her hırçın tepenin başında soluklanmaya, kendine gelmeye çalışırken, kim bilir kaç kez daralıp ve çıkarıp üzerindekileri fırlatıp atacak olmuştu. Ardında bıraktığı uçsuz bucaksız sessizlik, garip ürpertiler ve incecik bir kimsesizlik duygusu uyandırıyordu insanda. Karadeniz’den kuzey rüzgarlarının getirdiği keskin, yakıcı, soğuk, yılansı kımıldanmalar organlarının en uzak dokularındaydı. Üşümekle gelen ürperme duygusu, titredikçe gelen korku ve endişe birbiri ile örtüşen tekin olmayan durumlardandı. 

Delikanlılığının tükenmez gibi gelen gücünün sonu gelir gibiydi. Bir an cesaretini yitirecek gibi oldu. Ne var ki, korkularına teslim olacak yaşta değildi henüz. İlerlemeyi, yol almayı güçbela da olsa soluğu daralarak hırsla sürdürdü.

En son soluklandığı karlı tepedeki düzlüğün orta yerinde, içindeki küçük Nikola’nın iç çekişi duyuldu. Ardı sıra bıraktığı karlı tepelerin soğuk yüzleri aralandı. Kabuğuna basılan bir canlı nasıl olursa, onun da duyumsadığı aynı benzer ezik, yıkık şeylerdi. Uzayıp giden sarp yolun belirsizliği ve acımasızlığı, sporcu bedeninin dayanıklılığını, yaşama tutuna bağlarını sabırla ve inatla zayıflatan kötü bir ruh, önüne dikilen bir hayaletti.

Ayağındaki asker potinleri acınası haldeydi; her adımda, her kara gömülüşlerinde biraz daha su alıyordu aralanmış burun uçlarından. Birinin lastik topuğu, karşı oyuncuların “geçilmez” denilen savunmasını, tribünleri dolduranlardan birçoğunun izlemekte zorlandığı ince beden hareketleri, ayaklarının usta ve de kıvrak çalımları ile yarıp geçtikten, ardından ortalığı bir anda karıştıran o akıl almaz golü attıktan hemen sonra düşmüştü. Söz dinlemez bir karaçalı terden ve sulusepken kardan sırılsıklam olmuş ince asker tulumunun sol yanını inatla koparıp aldığında biraz olsun kendine gelir gibi oldu.  O an durdu. Azıcık soluklanması, yeniden eski gücünü kazanması içindi.

Son golden sonra coşup ayaklanan insanların sel olup akmasıyla, o insan selinin akıl almaz uğultusuyla biten final maçının sonrasında neler olmuştu? Şu dağın başında neler oluyordu? İnsanın bakmaya bile cesaret edemeyeceği uçurumlarla dolu bir kanyona baş aşağı atlamaya benzeyen bir durumdu orada yaşadığı.

*   *   *

Boğazındaki yanma ve karın boşluğuna on dakika önce saplanmış insafsız sancı ile hızı kesile kesile, duraksaya duraksaya ilerliyordu. Maçın bitiminde mahalle arkadaşlarını, yedek kulübesindeki oyuncuları, kulüp yöneticilerini ve yüzlerce izleyiciyi hop oturtup hop kaldırtan usta ayaklar şimdi su içindeydi. Tabanları kabarmış, ayak parmakları pörsümüştü.

*   *   *

Daha biraz öncesiydi. Omuzlardaydı. Rakip takımın sıkı savunmasından, o günlerin dillere yerleşmiş deyişi ile “Manita” hareketleri sayesinde sıyrılarak, yükselip attığı kafa ile takımına ve taraftarlarına hediye ettiği golün ardından nasıl da mutlu, oradakiler nasıl da coşkuluydu. Aleksandr Nikola Büyükvafiadis, kulaklarında içini daraltan, tribünleri sarsan müthiş uğultu, yüzünde o aynı pembe çocuksu utangaçlık, maçın öncesinde olduğu gibi alabildiğine sakin, alçak gönüllüydü. Koca stadyum taraftarların kesilmeyen gövde gösterileri ile yıkılırken, coşkunun, eğlencenin renkli cümbüşünü görmez, duymaz olmuştu. Söz vermişti ya… Alt tarafı sözünde durmuştu. Abartılacak bir durum yoktu.  

Bir söz daha vermişti. Hava kararmadan birliğinde olacak ve komutanlarına akşam tekmilini verecekti. Böylece onlara karşı mahcup olmayacaktı. Askerlik yaptığı ikmal birliğinde görev yapan kıdemli yüzbaşı Muhittin Şahinbaş eşine ender rastlanan bir futbol aşığı ve Galatasaray taraftarıydı. Ona rica edilmiş, yüzbaşı da, akşam birliğine geri dönmek koşulu ile bağlı olduğu komutandan -Boduri için- izin belgesini koparmıştı. Çocukluğundan beri topa meraklı sıska, bodur asker, sevincinden ve maça yetişme telaşından, içinde basit fanilası, üzerinde çok da koruyucu olmayan asker tulumuyla son anda yakaladığı treni kaçırmak istemez gibi apar topar ayrılmıştı birliğinden.

Yol boyunca aralıksız damlara, ağaçlara, parklara yağan karı, kaldırımlarda yığın yapılmış kar kümelerini, koşuşan insanları, çatı altlarında titreyen kuşları taramıştı dalgın ve çocuk gözleri. Sabahtan bu yana sulusepken yağan kar, heyecanlı doksan dakika boyunca da sürecek, bir an olsun hız kesmeyecekti.

*   *   *

Karşılaşmanın bitiminde, soyunma odasında geçirdiği kısa süreli titreme nöbetine karşın, zafer kazanmış şampiyon profili seçeneksizliği dayatıyor, onu güçlü olmaya, yılmaz, yıkılmaz görünmeye zorluyordu. “Hazır ısınmış adaleleriyle zorlanmadan birliğine geri dönebilirdi.” Böyle demişti oradakilere.

Az önce gelen üşüme önce içinin, sonrasında dalga dalga tüm bedeninin titremesi, sonun başlangıcına işaret eden üzeri örtülü bir iletiydi. Ne acı ki, o an, ne o ne orada bulunanlar bunun ayırtında olacak durumda değildi. Alanın dört bir yanını yenginin yarattığı coşku, göz gözü görmeyen, kulakları sağır eden çılgınca ve kontrol edilemeyen bir şamata sarmıştı. Sırf işlerini görmek için daha sabahın köründe, karavana dağıtımından önce komutan karşısında el pençe divan duran kulüp yöneticileri, zıvanadan çıkmış, gürleyen ve zapt edilemeyen taraftar denizinin ortasında kendilerinden geçmişti. Onlar için önemli maçın alınmış oluşuydu. Artık gelecek sezonda da aynı kümede kalmanın ezikliğini yaşamayacaklardı.

*   *   *

Çocuktu… Her çocuk gibi oyunu seviyordu. Sokakta, önüne çıkan küçük taşlara hak geçirmeksizin dikkatli ve ölçülü tekmeler atıyordu. Becerikli dokunuşlarla yön bulan minik taşlar, çoğunlukla ters yöne gitmemiş hedeflendikleri çukurlara, uzak köşelere, sıralarını bekleyerek bir bir yerleşmişlerdi. Çocuk elbette ayırtında değildi doğuştan gelen yeteneğinin. 

Küçük Nikola tıpkı babasıydı.

Baba Büyükvafiadis Karaköy’de, üşenmeyip gittiğinizde piyasalarda göremediğiniz, artık üretimi yapılmayan birçok eşyayı rahatlıkla bulabileceğiniz, ünlenmiş bir eskici dükkanını çalıştırıyordu. Borcunu da, sözünü de sektirmeyen, her sabah olduğunda önceki gün iddialaştıkları, tartıştıkları konularda haklı çıkan, geceler boyu detaylı ve ince ticari hesaplarıyla, yuvarlak çerçeveli ve de şişe dipli gözlükleriyle tipik bir Rum esnafıydı. En sıkı pazarlıklarda, çekilmez çok bilmiş müşterilerin adil olmayan fiyat önerilerinde, zorlu pazarlıkların etik olmayan üstelemelerinde ve pek sık olmasa da karşılaştığı ödeme güçlüklerinde soğukkanlılığını yitirdiği, ne olursa olsun meslek adabından uzaklaştığı, efendiliğini bozduğu görülmemiştir.

Sergilediği, müşterilerinin alçak gönüllülükle beğenisine sunduğu giysilerin ve eski eşyaların yanında bir de sinek kaydı tıraşına bakacak olduğunuzda, ona eskici, eskici esnafı demeye ikirciklenirdiniz. Ol nedenle ona inandığı, sahiplendiği değerler adına patavatsızlık, haksızlık yapıldığı ya da yapılmış olabileceği kaygısına kapılmanız bu yüzdendir. Temiz raflarda özenle düzenlenip dizilmiş ve tezgahların üzerine açılmış giysilerin ve kumaşların tümü, üzerindekiler kadar özenle yıkanmış ve kızgın kömür ütüsünden nasibini almıştır.

Belki duyarsızlıktan, önemsemezlikten, belki vurdumduymazlıktan gözden kaçırılan insan yaşamının bazı küçük ama can alıcı ayrıntıları olmalı. Bir metnin dizelerinin aralarına ustaca gizlenmiş bazı özel iletiler gibi. Kuşkusuz buradaki ayrıntılar, baba Büyükvafiadis’in yaşam karşısında duruşunda, olaylara yaklaşımında, bakış açısında gizlidir. Çarşıdaki diğer Yahudi, Rum ve Ermeni esnafı dostları gibi, yaşamı boyunca ince esprileri küçük ayrıntılarda aramış, bir yerlerde yaşatılmayı bekleyen değerleri, erdemleri hiç atlamamıştır.

Bir ırkın üstünlüğünü, bir etnik kimliğin ayrıcalığını, bir insanın -her nasıl oluyorsa- dünyaya bedel olduğunu ve de dünyaya nasıl kudretli bir asker olarak geldiğini(!), sevgiden, hoşgörüden habersiz, körü körüne savunanların ticarette yaptıklarına, insan içinde düştükleri durumlara, rezil, düzenbaz ve ikiyüzlü insan manzaralarına bakıldığında, azınlıklardan sıradan bir insan olarak, onun yalandan korktuğu kadar yılandan korkmamasına şaşmamak gerek. Böyle olunca, yaşamında pişmanlık duyduğu hiçbir kararı, keşke diyebileceği hiçbir olayı, ilişkisi, pazarlığı ve alışverişi yoktur. İnandığından, sevdiğinden, saydığından ayrı düştüğü, yaşananlardan, olup bitenlerden sonra dönüp arkasına baktığı görülmemiştir. Eğilip bükülmeden, el etek öpmeden dosdoğru gidilen, asla yılışmadan dolandırmadan, sıradan ama onurlu bir yaşamdır onunkisi.

Aleksandr Nikola’nın, namı diğer Boduri’nin yürüdüğü yol, önü sıra giden baba Büyükvafiadis’in ayak izlerine bakarak yürüdüğü yoldur. Bu yol, titiz ve onurlu esnafın yaşam felsefesinden gelir. Nikola da, Balat’taki fakirhaneden Karaköy’e, eskici dükkanına gidip gelirken, çukurlara basmadan, çıkmazlara sapmadan, aynı yollardan yorgunluk duymadan aynı kararlı adımlarla geçiyordu. Her sabah tarihi Tünel yönünden Karaköy’e doğru kendini bırakıverdiğinde, karşısına dikilen yaşlı kuleye bakıyordu uzun uzun… Şimdilerde, hökümet kararı ile rantçı anlayışın kar emellerine terk edilen bin beş yüz yıllık tarihi kuleye. Upuzun zorlu zamanlara, gelgeç saltanatlara, egemenliklere meydan okuduğundan alımlıydı, heybetliydi kule, doğrusu göz kamaştırıyordu. Çocuk gözlerinde büyük, erişilmez ve muhteşem bir duruşu vardı.

Galata’ydı. Öykünerek, gıptayla bakılasıydı. Küçük Nikola Aleksandr da öyle olmalı, parmakla gösterilmeli, imrenilmeliydi. Göz kamaştırmalıydı. Yaşıtlarının uykularını süsleyen, top çelinen, top çevrilen Fenerbahçe çayırında çekişmeli maçlar sonrası omuzlarda taşınan büyük ve ulaşılmaz futbolcular gibi…

Her sabah Tünelin hemen ötesinde, ezberlediği o sokağın başına geldiğinde bir şey hiç değişmedi.  Her defasında, egemenlere, zamana direnen yaşlı kule yolunu kesti, olanca heybeti ile ona yenilmezliğini, usanmadan baş eğmezliğini gösterdi.  O da, hep aynı şeyi, seçkin, yenilmez ve ulaşılmaz olmayı diledi.  Nikola da neden örnek alınmasın, özenilen seçkin futbolculardan neden olmasındı? Yoksul Balat’ın yoksul çocukları neden salkım saçak peşine takılmasındı? İşyerlerinin, kahvehanelerin önünden geçtiğinde, insanlar onu göz ucuyla, merakla kıskanarak süzerken, aralarında, usulca birbirlerinin kulaklarına eğilerek “İşte bu çocuk, o çocuk… Eskici’ nin küçük oğlu” demeliydi. “Ne çalımcı, ne oyuncu ama, muhteşem golcü vesselam…”

Ayakkabılarının incelmiş yanlarından, kimi yerlerinden delinmiş tabanlarından yaşlı Arnavut kaldırım taşlarının ürperten soğukluğu geliyordu.

Yaşlı kule de yalnızdı. Yalnız, mağrur ve de ulaşılmazdı.

*   *   *

Zaman geçti.

Ayağında evrilip çevrilen, meraklıların izlemekte zorlandığı devinimler yapan meşin yuvarlak, zamanla giderek sıska bedeniyle bütünleşirken, o sadece işin spor yanıyla ilgiliydi. Sürdüğü ve de peşine takıldığı top, tozlu sahalarda eğlenceli bir oyun, hatta oyunun bir parçasıydı.  Oysa ne çok yaşıtı vardı, antrenmanlara canla başla katılan, hocalarının bir dediğini iki etmeyen.  İyi bir “topçu” olmak, topun, oyun alanının, çekişmeli karşılaşmaların hakkını vermek, değersiz antrenman maçlarında da olsa oynamak zor işti. Çok çalışmak, antrenmanları aksatmamak gerekti.

Onun yeteneğini keşfetmek mahalle takımının çalıştırıcısına düşecekti. Adam, futbol dünyasının sürprizleri olan yeni, genç yetenekleri başkalarından önce keşfetmesini seven, bundan da keyif almasını bilen biriydi. Bu yüzdendir ki, Nikola ile ilgili özel çabası, herkesten önce gördüğü şaşırtıcı yeteneği, aç kurtlar gibi yeni yıldızların yolunu gözleyen futbol camiasına önceden duyurmaktan öte, bu gizli yeteneğin iddialı bir maç esnasında, sürpriz bir biçimde inci bir kolye gibi yeşil sahalara saçılıp dağılmasını sağlamak, bunun da doyasıya tadını çıkarmaktı.

İlk gençliğinin pembe mutlu günlerini yaşayan boysuz, yeni yetme bir delikanlıydı artık. Çıraklık günleri de çocukluğu gibi gerilerde kalmıştı. Nikola, pürüzsüz, tertemiz yüzünü çocuksu bir utangaçlıkla gizleyen sakin, alçak gönüllü bir delikanlıydı. Bacakları kısa ama güçlüydü. Onlara tertemiz bir yürek, ışıl ışıl bir zeka yön veriyordu. Bodurdu. Bodur biri oluşu, Boduri takma adının kolayca, itirazsız benimsenmesinin nedeniydi.

Futbol camiasında Boduri lakabıyla anılır. O günlerde yerinin doldurulamayacağı herkesçe biliniyordu. Kıskanılacak derecede yetenekli, azimli, ele avuca sığmayan, hareketli, sıska bir topçuydu. Mahalle takımındaki oyunculuğunu dikkate almazsak ilk resmi futbol yaşamı, manita takma adı ile anıldığı Beyoğluspor’da başlamıştı.

Hoşa giden, çekici ve kıvrak ayak oyunları ile oynadığı her maçta, gösterdiği inatçı kararlılığı ve yorulmak bilmezliğinin yanında alçak gönüllüğü, hoşgörüsü, saygısı görülmeye değerdi. Oynadığı maçlarda, bodur ve sıska bedeninin iki ayağındaki ustalık, zarif beden hareketliliği ve ayak çalımları ile rakip oyuncuları aşarak meşin yuvarlağı kale fileleri ile buluşturması coşku ve hayranlıkla izlendi. Becerikliliği ona rahat bir futbol oynama olanağı verdiği kadar, takımının da galibiyete, oradan da şampiyonluğa gitmesinin yollarını açıyordu. Top koşturduğu dönemde, sonrasını izleyen yıllarda insanı şaşkına çeviren bir çabayla, kararlılıkla dağıttığı karşı takım savunmasını geçtikten sonra, filelerle buluşmayı sağlayacak anın son şutunu yanı başında koşan takım arkadaşına ikram eden, başka bir deyişle gol bağışlayan bir başka futbolcuya rastlanılmamıştı.

*   *   *

Gün boyu; özellikle de maç sırasında sulu kar yağışı ile yaşamı güçleştiren hava, Nikola’nın “Hali hazırda ısınmış adalelerimle geri dönebilirim” dediği saatte kuru bir ayaza dönmüştü. Bunu, Kilyos yollarında yürüdüğü saatlerde anladığında artık çok geç olacaktı.

Yeşil alanda meşin yuvarlağı gönlünce ve dilediğince evirip çeviren, istediği yöne, dilediği noktaya gönderen ayaklarına söz geçmiyordu artık. Kuru ayaz yamandı, diz boyu kar yıldırıcı, dinden imandan anlamazdı. Doksan dakika boyunca kontrol etmenin ötesinde, hatta ve hatta birden fazla maç için kullanabileceği soluğunu artık denetleyemiyordu. Her ne olursa olsun sırtında tomurcuklanıp oradan beline doğru ilerleyen ter damlaları soğumamalıydı.

Değişmez kuraldı ve deneylerle doğrulanmıştı. Hız kesmek, geride kalmak, hemen az ötedeki şansı, utkuyu yitirmek, topu kaptırmak demekti. Her ne olursa olsun maça asılmak, emek vermek, pes etmemek yenginin koşulu, başarmakla eş anlamlıydı. Başarmak gerekti. Pes etmemeli, emek vermeliydi.

 *   *   *

Soğuk berbattı. Amansız, sonu karanlık bir hastalık, bıktıran, kök söktüren bir amansız bir ölümcül virüs, bir karaçalı illet gibi iliklerindeydi. Arsız, hoyrat bir düşman gibi yerleştiğini duyumsuyordu bedenine. Stadyum, tribünlerden gelen taraftarların kesilmeyen sevgi gösterilerinin coşkusu ile sarsılırken, Boduri’nin yüreğinde bitimsiz dinginlik, kulaklarında derin bir ıssızlık vardı. İnsanlar onu omuzlarından indirdikleri anda, daha oracıkta unutmuşlardı. Her şey ne kadar da hızlı biçimde geride kalıyordu.

Yağmur yüzünden salonda yaptıkları çalışmalarda, topu raket gibi kullandığı ayaklarıyla -eliyle atar gibi- basket potasından geçirdiği anları anımsadı. Şimdi o ayaklardan eser yoktu, yaşamının ona ait olmayanlar bölümüne geçmiş, onu bu çetin yolculukta, yarı yolda bırakacak gibiydiler. En basit adımların bile üstesinden gelmekten uzak, ıslak ve umarsız, yenik ve duyarsızdılar.

Kabullenilmesi, insanın içine sindirmesi feci bir durumdu yaşadığı. Rakip filelere o denli yaklaşmışken, futbolcu düşlerinden eksik olmayan gol zevkini, hanidir yanı başında koşan takım arkadaşına sunarak insanları mest eden o eşsiz “raketlere” ne olmuştu?  Maçın sonu muydu?  Önce o raketler hareketsiz kalacaklardı, ardından bedeninin diğer organları… Bu gerçeği önlemek için fazla bir gücünün kalmadığını duyumsadı.

Göğsü daralmıştı. Birkaç adım sonra tıkanacaktı. Kuru ayaz yamandı. Ne yapsa soluğunu denetleyemiyordu. Fanilasının artık kabul etmediği, sırtında tomurcuklanıp oradan beline, kuyruk sokumuna yuvarlanan ter damlaları soğumamalıydı. Değişmez kuralı içinden yinelemeye çalıştı; hız kesmek geride kalmak, yenilgiyi ören adımlardı. Geride kalmak demek az ötenizde duran başarıyı yitirmek, topu kaptırmak demekti. Soğuk berbattı. Ölümcül bir hastalık, amansız bir illet gibi iliklerindeydi. Arsızca ve sinsice yerleştiğini duyumsuyordu bedenine. Genç başının üzerinde gümüş bir sini gibi asılı duruyordu dolunay. Kurşuni aydınlıkta derin, ürperten bir sessizlik.

*   *   *

Böyle bir dolunay aydınlığında, Fenerbahçe çayırında açık farkla yendikleri Rum takımının oyuncuları, zerre kadar bir yenilgi duygusallığının kısır döngüsüne düşmeden, ulusalcı- fanatik takıntılardan, milliyetçi kasılmalardan, reflekslerden uzak, insanların şaşkına çeviren barış ve kardeşlik coşkusu ile onu “Zito Mikro” diye omuzlarına almamış mıydı?

Beyaz örtü sabır ve sınır tanımıyordu.

Her şeye karşın, ay ışığında şaşılacak denli canlı ve soğukkanlıydı Boduri.  Ayaz, Kilyos sırtlarını, varoşların teneke evlerinde uyumaya çalışan yoksul bedenleri titretirken, uzayıp giden fundalık içinde kendini yitirdiğinin ayırtında bile değildi. Kül rengi hava, geride kalan her tepeyle ağırlaşıp içinden çıkılmaz bir karanlığa evrilirken ay da küstü ona. Önce ayakları teslim oldu, ardından yorgun bedeni.

O yıllarda tıp biliminin, tıbbi donanımın yetersizliği, ilaç yokluğu nedeni ile zatürre ölümcül, beter bir hastalıktı. “Çift taraflı” yakalananlarınsa hemen hiç şansı yoktu.

Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’nin havuzlu bahçeye bakan göğüs hastalıkları bölümü, kimi hastalar için yoksulluğun, vefasızlığın ve kimsesizliğin insanı kedere boğan izbe, hüzünlü mekanlarındandır. Boduri’nin, her futbol sevdalısının içten içe imrendiği ve öykündüğü yaşamı böylesi bir izbe kuytulukta son bulur.

Hasan Oğuz Bilgen, Ekim 2000, Osmangazi Fen İşleri Şantiyesi.    

Haber Tarihi: 18/02/2012. Haber Editörü: Özgür Medya. Haber Kaynağı: Özel ++ Ozgur Medya++

++info@ozgurmedya.org

https://alibabadanmasallar.blogspot.com/b/post preview?token=APq4FmAEQzXVnaL2_d5yYDrO7Ms_KtlpQHisA-lxa_aoImV62k4bWce8jkC8I5I5dCoPFF41-M7w_Iy1RU0FgvSZ0rbmMwc_58MqJ8JfEXVgoDqkkXvubmcnWrB_3t0na38w_eApvSSA&postId=2901931165982786647&type=POST

            

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder