http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50...
BİR CİNAYET KLASİĞİ ve BİLİMİN IŞIĞI ÜZERİNE.
*
* *
Canik, Ne Yana Düşer Usta ?
İdealist dünya görüşünün dayandığı metafizik düşünce biçimine göre, anlaşılabilir ve açıklanabilir olmaktan uzak gerçeküstü yorumu, “ Madde ve evren, eşi, benzeri olmayan ilahi bir kudret tarafından oluşturulmuş ve yaratılmıştır.” biçimindedir.
İdealizmin bu metafizik mantığına göre, “yaratılış” sürecinde aynı ilahi varlığın sihirli sözcüğü anahtar bir rol oynamıştı. Toplam iki harften oluşan bu yüce ve mucizevi buyruk “Ol”du. Ol…
Hepsi buydu; böyle denmiş, böyle buyrulmuş, her şey böyle olmuş bitmişti. İşbu “Ol”un, “insanı uyuşturan afyon oluşuna”, “uyutmak için uydurulduğuna” dair kayda değer onca bilgi ve manifestoya karşın, aç, yoksul, cahil bıraktırılan, itilip kakılan, sömürülen insanlar geleneksel kültürlerin, dinsel ve etnik alışkanlıkların baskısıyla, bilim dışı dinsel söylem ve söylencelere de inandırılmıştı.
Sözün kısası, dağlar, nehirler, gökyüzü, ovalar, yıldızlar, tüm evren ve tabi ki insan, bilimle çakışmayan soyut, izafi süreçte oluşturulmuş, her şey bir “Ol” buyruğunun süresi içinde oluşmuştu.
Doğaüstü bakışa dayanan idealist felsefenin, su altında kalan, görünmeyen bölümü, orta çağdan bu yana egemen sınıflarca ustaca kullanılan, kurumsal yönlendirilmeye uygun olan dinsel ritüel idi. İçinde bulunulan duruma göre işlev kazandırılan, görev yüklenilen, programlanabilen bu silahın operatörünün değişmeyen yöntemi, olayları oldubittiye getirmekti. Bir de, çuvalın ağzını sıkıca tutmak; ola ki “Eureka” çığlığıyla peştamallı birisinin, “Hem yuvarlak, hem de boşlukta dönüyor” diyen Galileo’nun, dahası ölümleri “kader”gibi mistik bir kör inanca değil de, mikroskopun lamelinde gördüğü mikroba bağlayan Posteur”un ya da bir başka “kendini bilmez” in fırlayıp insanların gözlerinin önünde uluorta konuşmasını engellemek gerekti.
Ne ki, binlerce yıl milyonlarca dünyam insanını masallarına, büyülerine inandırmış olsalar da, kör yanılsama hep böyle sürüp gitmemiş, Kawa’nın insana hediyesi ateş, Spartaküs’ün kırdığı zincirle beraber, insanlığın aydınlığı, uygarlığı ve barışı arama serüveni de başlamıştı. Aslında, öyle ilk çağlara filan gitmeye hiç gerek yok. Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin”in “ezeli açların ebedi tokluğu fethetme” çağrısına kulak verelim yeter.
Uygarlık, insanın yaşadığı doğayı iyi tanıyıp, doğa ve fizik yasalarına ters düşmeden yaşamı onlara uygun kurarak, bilimin önerdiğini, gerekli kıldığını uygulayabilmek, koşullarını insanlık yararına daha yetkin, daha kullanılabilir ve dönüştürülebilir durumlara getirebilmektir.
Bilimin diyalektik projektörünü olayların ve insanların üzerine tutan materyalizme göre, doğada, toplumda ve insanda hiçbir şey birbirinden kopuk, soyut ve birbiriyle ilişkisiz değildi. Her şey birbiriyle ilintili, her olay birbirine bağlıydı. Biri diğerinin var oluş nedeni ise başkası ötekinin doğal sonucuydu. Yeryüzünde, doğada hiçbir şey, hiçbir madde kaybolmuyor ve yoktan da var olmuyordu. Maddenin enerjiye, atomların nasıl ve kaç elektron voltluk kütle aralığında yoğunlaşarak kütle özelliği ve çeşitlilik kazandığı, şimdilik açıklanamasa da, enerji maddeye dönüşebiliyordu.
Yeniliklerin üzerinde durdukları payandaları sarsacak buluş ve icatların karşısında tepkisiz kalmayan, kimi kez cadı avına çıkan, bilgi kirliliğine, manipülasyona giden hakim statükonun resmi ideolojisi, bilim insanlarının tıp dünyasında başlattığı kök hücre çalışmaları karşısındaki suskunluğunu, ABD’ ndeki Fermi, İsviçre’ deki Cern Laboratuvarlarındaki çalışmaları izlerken de sürdürmektedir.
Burada dikkat çekilmeye çalışılan asıl konu, emperyalist kapitalist düzenin savunucularının -belki de hiçbir anlamı olamayan- sessizliği değil, bilimin, atom fiziğinin, tokmak kafalıların kuş beyinlerinde koparabileceği fırtınanın güçlü olasılığıdır. İkincisi ise, uluslararası tekelci kapitalin petrolüne, dolarına, borsasına gırtlağından bağımlı medya baronlarının, bilimsellikleri dünyaca bilinen laboratuvar çalışmalarından ve deneylerden bilim dışı argümanlar çıkartmaya, “tanrı parçası” gibi doğaüstü düşler üretmeye çalışmasıdır. Tüm bunlar, insanlığın yakasından düşmeyen gericiliğin bilimin yakasını da kolay kolay bırakmayacağının birer kanıtı olsa gerek.
19.yüzyılın sonuna kadar, maddenin bölünemeyen en küçük parçasının “atom” olduğu, maddenin bu atomlardan oluştuğu savunuldu. 20.yüzyılla birlikte, en küçük hücre olarak bilinen atomların da içinde “nötron” ve “proton” ların bulunduğu, daha da ayrıntısına inilerek atomun çekirdek yapısını tamamlayan alt parçacıkları olduğu, bu elektronların da ana çekirdeğin yörüngesinde değişmeyen ve düzenli dairesel devinimlerle döndüğü, gelişmiş laboratuvar ortamında deneysel olarak saptanır.
Bu somut gelişmeleri izleyen yıllarda, bilimin olabilirlik esprisine ve esnekliğine aykırı ve ters düşmeyecek biçimde, -soyut anlamda da olsa- atom teorisinin içinde değerlendirilen, “hareketli protonların temel taşları olma özelliğinin ip uçlarını verebilecek quarkların olası varlığı” dillendirilir. Kanıtlanamayan “quark olasılığı elbette varsayımdan ibarettir”, ancak bilimin dışında gerçeküstü bir sav olduğunu söylemek de yapılan çalışmalara haksızlık olurdu. Bilim dünyasında önyargı ile karşılanmayan “quarklar”, böylece atom fiziğinin çalışma alanına, fizik literatürüne girmiş oldu.
Bilimin doğası gereği, düşünme ve öngörü yeteneğini olumlu anlamda geliştiren, “kozmik ışık” gibi gizemli sözlerin arkasına saklanarak, zaten karışık kafalara soru işaretleri ve doğaüstü göndermeler yapan, sabit tanrı fikrini ima eden yanıltıcı tezler dışındaki varsayım senaryolarının bırakıldığı yerde kalmaması doğaldı. 1960’lı yılların başında, maddenin doğasını kavramaya yardımcı olacak, evrene kütle olma, yer kaplama özelliği veren parçanın varlığını öne sürüp, ona adını veren (Higgs Bozonu) kuramsal fizikçi Peter Higgs “quarkları taşıyan glukonların varlığından” söz edecek, “ana çekirdek içinde absorbe edilip gizlendiklerinden de gözlenmesinin çok zor, ancak olanaksız olmadığını” ortaya atacaktır. Söylemek gerekir ki, buraya kadar hiçbir tez, kuram ve deney bizim evreni ve oluşum sürecini anlayabilmemiz için yeterli değildir.
Buna karşın, ABD’nin Illinois eyaletindeki “Atom Hızlandırıcı” deneylerle bilgi alışverişi içinde sürdürülen Cenevre’ deki Cern Laboratuarında, kilometrelerce uzunluktaki tünelde ışık hızına ulaştırılan proton ışınlarının, aynı ışık hızıyla çarpıştırılmaları çalışmalarının, kütlenin ve evrenin oluşumlarını anlamaya, evrim teorisini geliştirmeye yönelik bilimsel çabalar olduğu söylenebilir.
Bizim uzmanlık alanımızın çok dışında olan söz konusu iyi niyetli girişimlerde, bilinmeyenin çözülemeyenin merkezine sinsice tanrı figürünü sokuşturma hevesinde olan, idealizm patentli gerici metafizik sızmaların, bilim dışı amaç ve çarpıtmaların hangi düzey ve ciddilikte olduğu ya da olmadığı yakın gelecekte açıkça görülecektir. Kaldı ki, bu güne kadar yaşanılan tarih, bilimin bağrında hiçbir bilim dışı, bağnaz ve ırkçı anlayışın ve unsurun barınamadığını gösterdiği gibi, bundan sonra da bilimin alanında tutunamayacağını çok önceleri kanıtlamıştır.
Kuvvetli olasılıktır ki, yakın gelecekte atılacak yeni adımlar, asırlardır insanın elini, kolunu, beynini bağlayan, tarihin ileriye, sınırların, sınıfların, sömürünün olmadığı bir geleceğe doğru dönen çarkına omuz vermesini engelleyen “tanrı fikri”ni ve yaradılış safsatasını toplumsal bellekten silecek, çalışmasına olanak verilmeyen algı ve düşünce kanallarını açacaktır.
Konunun kimi uzmanlarınca ya da bilinçli-bilinçsiz çevrelerce olumsuz çağırışımlar yapabilecek, “Tanrı Parçacığı” gibi yanlış ve talihsiz bir yakıştırmayla tanımlanan söz konusu araştırmalar, yakın gelecekte gerçekleşmese bile, bilim insanları doğru yolda sabırla ve kararlılıkla yürüdükçe bilimin, fiziğin yaşam alanı da genişlemeye devam edecektir. Bu da, metafiziğin ve idealist felsefenin insanların kavrama, sorgulama ve düşünce yeteneklerinin üzerindeki kaderci, mistik, gerici etkisinin azalmasının yanında, geleneksel dinsel ideolojinin de etki ve baskı alanlarının giderek daralması anlamına gelecektir.
Evrenin “Ol” buyruğunun mucizesiyle yaratıldığı boş iddiasını temellerinden sarsacak bilimsel buluşlar gerçekleştirildikçe, insanlığın akıl tutulmasından yakasını, vicdanını kurtaracağını, şimdilerde her türlü ölüme, eziyete, aşağılanmaya reva görülen Türkiye halklarının, “ben yaptım oldu”, “güzel öldüler”, “zaten teröristtiler” söylemlerinin arkasındaki politikalarla kervanını yürüten barbarlığın saltanatını yerle bir edeceğini ön görmek pek zor olmasa gerek.
Hasan Oğuz Bilgen, 07.07.2012, Yamanlar,
Karşıyaka.
http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder