Bozkırdan Gelen Işık: KÖY ENSTİTÜLERİ
Günümüz
siyaset arenasında suyu bulandıran, günbegün allayıp pullandırılarak
insanımızın gözüne, aklına sokulan, halkımızın %47’sinin belleğine sinmiş,
“havada, karada asla sönmez” bir siyasal erk algısı var. Bu yanılsamasının
nedeni, şu an için parlayan -sahte- yıldız, heterojen yapısında kendisine özgü
dengeler kadar, farklı ve uzlaşmaz çelişkiler taşıyan, mevcut devlet
olanaklarına sırtını dayayan AKP’nin malum siyasal gücü, başka deyişle onun
vahşi ve nobran oligarşik diktatörlüğüdür.
Söz konusu egemenlikle ilişkilendirilerek yapılan “Yaşadığımız coğrafyanın Moğol istilasından bu yana böylesi bir talanı, yıkımı görmediği.” haklı benzetmesi, abartılı olmasına karşın bir o kadar da çarpıcı ve ironik. Bu yakıcı yakıştırmaya -soruna bakışımıza ve espri anlayışıma uygunluğundan- bütün samimiyetimizle katılmakla birlikte, emeğin ve emek mücadelesinin tarihine, kültürümüze, birikimlerimize, toplumsal belleğimize ve mücadele geleneğimize de fazlaca haksızlık etmememiz gerektiğini söylemeden geçemeyiz.
Anadolu’nun geçmişinden bugününe, işçi sınıfının ve ezilen halklarının ufkumuzu açan, yüzümüzü ağartan olaylarının, var olan sisteme ve de resmi ideolojiye teslim olmayan toplumsal seçeneklerin ve onurlu insanların da bulunduğunu anımsayarak biraz olsun kendimizi rahatlatabilir, umutlandırabiliriz.
* * *
Sevgili
ülkemiz her taşının, her karış toprağının altında faili belli bir cinayet ve kimliği
örtbas edilmiş bir mezarın bulunduğu, hemen her fabrikasında işçi sağlığı ve iş
güvenliği sorunlarının yaşandığı, her işçi havzasında iş gücü gaspının olduğu,
bir türlü önüne geçilemeyen iş cinayetlerinin yaşandığı, uluslararası tekelci
sermayeye bağımlı tipik bir yeni sömürge ülkedir.
Genç insanlarınınsa geleceklerinin ve umutlarının bitirildiği, kadınlarımızınsa her yönden taciz ve istismar edilmesi, sömürülmesi biçiminde özetlenebilecek ucuz ama bir o kadar ağır bir korku filmine dönüştürüldüğü görüldüğünde, bu toplumun ne kadar morale, sağduyuya ve geleceğe ilişkin umutlara, mutlu/ huzurlu bir yaşama gereksinimi olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Tam da burada yarım kalmış, sevgi dolu şarkılar gibi kesintiye uğramış, önlerine set çekilmiş, ama insanlık tarihine can alıcı notları düşmeleri de engellenememiş önemli toplumsal olaylar, ışık saçan, yol gösteren aydınlık, örnek insanlar hep moral ve esin kaynağımız, gurur kaynağımız olmuştur:
· 1917 Ekim Devrimi sonrası,
emperyalizmin işgalindeki yeni sömürgelere ve ezilen dünya haklarına nihai
kurtuluşun yolunu yol gösteren gelişmelerden saydığımız, 9 Eylül 1922 İzmir’in
kurtarılmasıyla taçlanıp sonlanmış, zaferini tüm dünyaya kabul ettiren ve ilerleyen
yıllarda, çağdaş, ilerici ve toplumsal devrimlerle başarısını ve yolunun
doğruluğunu kanıtlayan Anadolu Ulusal Demokratik Devrimi bir.
·
Yaşadığı zamanda ve sonrasında, yargısız infaza kurban gitmiş, sakıncalı ve
vatan haini ilan edilmiş, onca kara propagandaya, düşmanlaştırmaya karşın,
horlanan, ötekileştirilen ve yoksul bırakılmış, sömürülen insanlığın kalbinde,
ruhunda ve bilincinde sonsuz uykusuna yatmış olan Nazım Hikmet iki.
· Emperyalizmin güdümünde gelişen dışa bağımlı çarpık kapitalizme ve yarı feodal yapısının tutucu, gerici, bağnaz yapısına karşın, o güzel Anadolu’nun bağrında yeşererek, bozkırlarında çiçek açan Köy Enstitüleri deneyimi üç.
Tarihin motoruna hız veren bir başka deyişle egemenlerin çarkına çomak sokarak egemenleri, sistemden beslenenleri ürküten, dahası içimizi ve kararan ufuklarımızı aydınlatan, tarihimizin bu önemli kilometre taşlarını, yaşatılan karabasanlara inat bıkmadan çoğaltabiliriz. Buradan hareketle sözü uzatmadan, içinde bulunduğumuz nisan ayının da çağırışım yaptırması nedeni ile bu saydıklarımızdan üçüncüsüne değinelim dedik.
* * *
Kurtuluş sonrası Cumhuriyet tarihinin eğitim alanındaki en önemli ve en anlamlı olayı, “Eğitmen Kursları”nın 1936 yılında TBMM’nce çıkarılan bir yasayla kurulmuş olmasıdır. Eğitmen Kursları 1940 yılına dek, bilinen derslerin yanında, çevre, tarım, inşaat, sağlık, kültür ve sanat çalışmalarını da, yine Milli Eğitim Bakanlığının belirlediği plan ve program çerçevesinde sürdürmüştür. Bu kurslar, ileriki süreçte kitaba deftere dayalı geleneksel, ezberci öğretimin, tartışmasız/ sorgulamasız biat kültürünün yerine, iş içinde yaparak öğrenilen ve yaşamın bizzat içinde sınanan, öğrencinin bilgi, deneyim ve özgüvenini geliştirecek, beceri ve yaratıcılığını ortaya çıkaracak Köy Enstitüleri’nin temelini oluşturacaktır.
17 Nisan 1940
tarihinde, 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası TBMM”nce kabul edilir. Bu
yasa, yıllar boyu ümmet toplumunun geleneksel baskıcı anlayışı, feodal değer
yargıları ve alışkanlıkları ile gerici-yobaz eğitimine tutsak edilerek
cehaletin dipsiz bataklığına terk edilmiş Anadolu insanı için umut ışığıdır.
Köy Enstitülerinin başlıca kuruluş amacı, o güne dek ağanın/ beyin, cami hocası ve değeri, nın etkisinde yaşayan köylüye, çalışma yaşamının her alanında gerekli olan, bilgi, beceri ve deneyime sahip meslek ehli öğretmenler göndermektir. Anadolu insanının önceleri kavrayamadığı bu gelişmenin önemi ve değeri, çağdaş eğitim ve aydınlanma düşüncesi, yirmi bir Köy Enstitüsü ile birlikte hayata geçtikçe daha iyi anlaşılacaktır.
Kuruluş amacına uygun olarak: "Köyleri çok kısa sürede öğretmene kavuşturmak, köyün gereksinim duyduğu diğer uğraş elemanlarını yetiştirmek, yine köyü tarım, hayvancılık, sağlık, kültür ve sanat yönlerinden kalkındırmak." için aynı yıl ülke genelinde on enstitü birden açılır.
Okullar, öğretmenlerin de bizzat çalıştığı imece ortamında, köylüyle birlikte yapılır. Yer belirlemede bölgenin tarım ve hayvancılık yapmaya uygunluğu (toprak yapısı, su durumu) doğal kaynaklarının konumu, sosyal ve ekonomik gereksinimleri göz önünde bulundurularak; insanın diline, dinine, etnik kökenine, inanç farklılığına bakılmaksızın, yer belirlemede, enstitü binalarının kurulumunda eşit ve dengeli bir dağılım hedeflenir. Derslerin %50’si temel örgün öğretimi, %25’i çağa, ülke yapısına uygun deneysel uygulamalı tarımı, ders programının geriye kalan bölümü ise teknik eğitimi (ziraatçılık, balıkçılık, arıcılık, sağlıkçılık, demircilik, kooperatifçilik, yapıcılık, çatıcılık, marangozluk.) içerir.
Derste, işlikte, tarlada, günlük yaşamın her anında ve her alanında katılımcılık, paylaşım ve dayanışma esastır. Eğitim edimi iş eğitimi ile birlikte, hayatın bizzat içinde, üretim ilişkileri içinde gerçekleşir. Öğretim programlarında ezber yoktur. Dersler bildik dersliklerin yanı sıra, işliklerde, bağ ve bahçelerde, arı kovanlarının arasında uygulamalıdır. İşte bu nedenledir ki bilgilerin, öğrenilenlerin unutulması, işe yaramazlığı, yaşamla, pratikle örtüşmemesi olası değildir.
Her Köy Enstitüsü’nün kendisine ait -öğrencilerin sorumluluğunda olduğu- bahçe bölümleri, tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları ve farklı dallarda atölyeleri vardır.
Her yeni gün sporla, birlikte çalınıp oynanan yöresel oyunlarla başlar. Bedensel faaliyetlerin ve folklorik oyunların dinlenme aralarında bile, saz, dümbelek, gitar, mandolin ve başka müzik aletleri çalınır, şarkılar, maniler, türküler söylenir. Burada sıraladığımız günlük eğitsel, kültürel çalışmaların yanı sıra, serbest okuma, tartışma ve düşünme saatlerine önem verilir. Ayrıcalıksız her öğrencinin, bir yıl içinde yirmi beş adet klasik dünya yapıtı okuma, not alma ve aktarma(anlatma) zorunluluğu vardır. Her biri, mandolin, saz, akordeon gibi en az bir gibi en az bir müzik aletini iyi derecede çalar.
Tarikat ezberlerinin medreselere, oradan mahalle mekteplerine uzanan geleneksel, tabu kültürünün egemen olduğu kadim topraklarda, -Cumhuriyet tarihinde- ilk kez, kız ve erkek öğrencinin birlikte okuduğu karma eğitim bu okullarda uygulanmıştır.
Hafta sonları, okul alanında müdüründen aşçısına, okulun ekmeğini yiyen herkesin katıldığı tartışma, söyleşi ve değerlendirme toplantıları yapılır. Merkezinde insanın, kolektif üretimin, ortak çıkarların ve ortaklaşmanın ve dayanışmanın bulunduğu bu toplantılardaki değişmeyen tek yöntem, eleştiri, özeleştiri ve ikna yöntemi, tartışma serbestliği ve eleştiri özgürlüğüdür.
Köy Enstitüleri Genel Müdürü de içinde olmak üzere, okul müdürleri sadece görevi gereği oradadır. Kendisine verilen görev gereği o masada oturmaktadırlar. Üzerinde klasörler, ciltlerce kitaplar ve üzerlerine ivedi olan olmayan notlar düşülmüş tomarla saman kağıtların bulunduğu mütevazi masa, ulu bir makam, bir güç ve bir ayrıcalık göstergesi değildir.
* * *
Eleştirmeyen, sorgulamayan, düşündüğünü paylaşmayan insan özgür, onu yaşamın içinde sınamayan yaratıcı ve üretken olamaz. Öğretmeni olsun, öğrencisi olsun hak etmediği sözü davranışı, duyan gören Enstitü’lünün, denetime gelen müfettişe nasıl itiraz ettiği ya da çat kapı il, ilçe milli eğitim müdürüne çıkıp hakkının ve doğrunun peşine düştüğü belge ve anılarda saklıdır. Anadolu’nun ıssızlığından, bilisizliğinden, ezikliğinden gelen, ürkek, suskun ve utangaç çocuk, enstitü düşüncesinin sayesinde varlığının, bilincinin, düşünme ve üretme gücünün ayırımına varmıştır bir kez. Geri dönüş yoktur.
Yaşamın içinde ve işe dayalı geçen her eğitim gününde, çocuk daha çok düşünür, öğrendikçe kendisine güven gelir. Sorguladıkça özgürleşir. Okul bittiğinde köyüne geri dönecek, öğrendiğini yine uygulamalı olarak öğretecek, bağnaz hocanın, şıhın ve toprak ağasının köylünün kafasına ördüğü örümcek ağlarını sabır ve hoşgörü ile teker teker temizleyecektir. Öyle de olur… Köylünün, kendilerinden birisi, evladı Enstitülü’den öğrendiği, kul olmadığı, bir başına düşünebilen, birlikte yapabilen, birbiri ile paylaşabilen, dayanışabilen, uzun zamanlar boyunca alışılmışa, boyun eğilene karşı çıkabilen özgür bir birey, evrensel hakları olduğunun bilincinde bir yurttaş olduğudur.
Başarılarla birlikte
umutlar da güçlenir; ilerleyen yıllarda Enstitü sayısı 21’e çıkarılır.
Anadolu’nun bozkırında, yaz dinlencesinde Enstitü’lerden gelen öğrencilerce
inşa edilen Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, Enstitü’lerde eğitim verecek
öğretmenleri yetiştirecektir. Artık ülke insanının haklı olarak övünebileceği
bir köy üniversitesine kavuşulmuştur. Kuşkusuz Hasanoğlan’da da eğitimin yine
üretim için olduğu ilkesi benimsenir. İş içinde sınanan, uygulanan, yaşamla
örtüşen programlar uygulanır.
Sonuçları da kısa sürede alınır:
Ülke tarihinde ilk kez, öğrenciler el emeği göz nuru bir anfi tiyatro yapar. Akustik mekanda saz, keman, piyano konserleri verir, Mozart’ın ve diğer ünlü bestecilerin yapıtlarını seslendirir. Cehov’un, Moliere’nin, Gogol’un oyunlarını sergiler. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’ in öncülüğü ve katkılarıyla, bir çeviri komisyonu kurulur. İlk kez dilimize çevirisi yapılıp kültürümüze kazandırılan dünyaca ünlü edebiyat klasikleri, yine bu okulların sıralarında okunmuş, okutulmuştur.
Anadolu’nun yirmi bir farklı bölgesinde, o güne dek görülmemiş bir heyecan ve kararlılıkla başlatılan bu eğitim ve aydınlanma seferberliği, 1919 yılının mayıs ayında fiilen meşalesi yakılan Anadolu ulusal hareketinin anti emperyalist, kamucu ve ilerici yönü ile, başka deyişle Kemalist ideolojinin o günkü, yaşanılan koşullara göre ulusal demokratik ruhu ve cumhuriyetçi ruhu ile örtüşmektedir.
Kemalist düşünceye göre, yeni bir toplumun inşası demek olan değişim ve kalkınma hamlesi köyden başlamalıydı. Köylü yurdun efendisi idi.. Ne ki, emperyalizme karşı kalkışmadan zaferle çıkan Anadolu ulusal hareketinin amaç, ilke ve hedefleri içinde kapitalizm öncesi üretim ilişkilerini tasfiye etmek, yarı feodal güçlerin egemenliğine son vermek gibi bir devrimci program yoktu, olamazdı. Bırakın böylesi bir programı, mevcut düzenin devamlılığı, dayandığı ve de üzerine oturduğu feodal payandaların sağlamlığı ile doğrudan ilgiliydi. Gerçek böyle olunca, köye, devrimci tarzı, aydınlık bakışı ve kafasındaki demokrasi kültürü ile gelen enstitülü genç öğretmenle yıldızı barışmayan, cadı kazanının altındaki ateşi vakit geçirmeden körükleyen ağa, sesini -şikayetini- siyasi erke tez zamanda duyurur.
* * *
Hitler Faşizminin savaş rüzgarlarının, Avrupa’da ülkeleri kasıp kavurduğu, binlerce insanı katlettiği, ırkçı, militarist, anti komünist rüzgarlarını ülkemize dek ulaştırdığı yıllardır… Bu konjonktürün olumsuz etkisinde bulunan ülkemizin o günkü politik, sosyal ve kültürel koşulları, insanının bilinç düzeyi dikkate alındığında, halktan yana, aydınlanmacı eğitim seferberliği gerçekliğinin, Ankara’daki siyaset arenasının elitlerine çarpıtılarak bir kara propaganda ile ulaştırılması, dahası, konunun tutucu vekillerce, “komünist komplo” teorileri olarak meclis oturumlarında köpürtülmesi, Köy Enstitüleri için sonun başlangıcı olmuştur.
CHP içindeki gerici, feodal mütegallibe ve eşraf takımının bu siyasal komploya ve linç girişimine çanak tutması, konunun bir başka trajik boyutudur. Enstitü’ lere ön ayak olan, onay veren siyasiler, bu haksız suçlamalar, kara çalmalar karşısında üç maymunu oynamaktadır. İsmet İnönü, yakın çevresi, dönemin ilerici geçinen önde gelenleri, ihanet oyununun yargısız infazını, bir ölüm sessizliği içinde izlemekle yetinir.
940’ların Türkiye’sinde bütün bunlar olurken, emperyalistler arası İkinci Paylaşım Savaşı’nda da yolun sonuna gelinmiştir. Halklara kan kusturan Nazizm, Moskova önlerinde Sovyet Devrimi’nin çelikten duvarına toslamış, çok ağır bir yenilgiyi ve bozgunu yaşamaktadır.
Milli Şef” in önderliğindeki CHP yönetimi 1946 seçimlerinde DP karşısında hatırı sayılır bir oy kaybına uğramış ve “her ne olursa olsun iktidarını muhafaza etme” derdine düşmüştür. Bu “derdin” içince elbette Enstitü” lerin feda edilmesi, hayata geçirilmeye çalışılan kıyıma göz yumulması da vardır. Yurt içinde “oy” derdi ve toprak ağalarının, gerici, bağnaz kesimlerin baskıları, dışarıda Truman Doktrini adı altında gelecek olan Amerikan yardımının güvence altına alınması telaşı, CHP”nin iki önemli baskı unsurudur.
“Truman
yardımı” elbette karşılıksız yapılmayacaktı. Yürürlükte olan prosedürler, masa
başında boyun bükülmüş, el pençe durulmuş prensip anlaşmaları, çok baştan
kabullenmeler vardır. Teminat olarak:
En kısa sürede serbest seçimlere gidilecektir. Beş yıllık kalkınma planları ve Köy Enstitüleri gibi “Sovyet özentili uygulamalara”, “Komünizm özenmelerine ” son verilecektir.
CHP iktidarda olduğu sürece korunacağına, kollanacağına, geliştirileceğine ilişkin söz verilen, ülke tarihinde eşi dirbenzeri olmayan bu aydınlanmacı ve ilerici hamle için sona gelinmiştir. Nato'cu antikomünist zorlamalarla dinselleşme uygulamalarına göz yumulmaya, laiklik ilkelerinden ödünler verilmeye başlanmıştır. Bu siyasi tavrın adı, siyaset biliminde popülizmdir. Özellikle de, CHP'nin 1947 Yedinci Kurultayı ve ardı sıra din-devlet ilişkilerinde verilen ödünler, Anadolu bozkırında serpilip gelişen Köy Enstitüleri”ne vurulan son darbedir.
Çağdaş
aydınlanmacı uygulama, çıkarılan yönetmenlik ve yasalara dayandırılarak yapılan
gerici atamalarla aşama aşama, giderek yozlaştırılır. Milli eğitimin müfredat
programına ilk kez seçmeli din dersi eklenir ve aynı anda imam hatip kursları
açılır.
CHP'deki sağcı ve muhafazakar damarın tekrar güçlenip hayat bulmasının sonucu, gerici girişimlerin önü açılır, sol ve aydınlanma karşıtlığı yükselir. İlericilik, laiklik, kamuculuk ve aydınlanma düşüncesi düşmanlaştırılır ve düşman hukukunun önü açılır. Köy Enstitüleri " vatan haini, aileyi inkar eden komünist öğretmen yetiştiren, fuhuş yuvaları" olmakla suçlanıp, kapatılmaları için kampanyalara hız verilir.
Daha CHP iktidarken, 1946 yılında aydınlanmanın öncülerinden, uygulayıcılarından Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Okulları Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, sorgusuz sualsiz görevlerinden alınır, “Talim-Terbiye Kurulu” üyeliklerine atanırlar.
Yine 1947 yılında çıkarılan bir yasa ile öğretmenlere verilen eğitim ve üretim amaçlı topraklar geri alınır. Öğretmen, düşünen, sorgulayıcı, yapıcı, üretici ve beceri sahibi öğrenciler yetiştirme özelliği engellenip, salt okuma yazma öğreten, ders ezberleten, eli cetvelli, kulak çeken, bakanlığın direktiflerine biat eden, tek sözcükle salla başı al maaşı türünden sıradan bir bürokrata dönüştürülür. Ardından, Köy Enstitüleri’nin amiral gemisi, yönetici/ önder kadrosunu üreten ve Enstitülere öğretmen yetiştiren Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılır.
1947 yılı, ne uğursuz bir yıldır ki, jet hızı ile çıkarılan bir yönetmelikle, öğrencilerin okul yönetimine katılmaları engellenir. Müfredat programındaki serbest okuma ve tartışma saati, hafta sonları okul alanında, okul yöneticileri ve öğrencilerle birlikte yapılan eleştiri, öneriler ve değerlendirme toplantıları iptal edilir. Bir başka genelge ile, çağdaş ve evrensel eğitimin ana ölçütü olan karma eğitime son verilerek, kız ve erkek öğrencilerin aynı dersliklerde okumaları engellenir.
1948 yılı öncekinden farklı değildir. Yeni bir cinayet genelgesi, dünya klasiklerinden yapılmış çevirilerin sonu olur… Bir tanesi bile, bir yastık, bir sıra altında ve bir dolap köşesinde unutulmamacasına toplattırılarak, kütüphanelerden kaldırılır. Yakılır, yok edilir. Aynı yılın sonlarına doğru, -son darbeyi vuracak- öğretim programında köklü değişikliklere gidilir. “İş Eğitimi” ilkesi kaldırılarak, Enstitüler kitaptaki kuru bilgiye dayanan, ezberden medet uman eski, klasik mekteplere dönüştürülür.
Ne acıdır ki, -DP iktidara gelmesine bir yıl vardır- 1949 yılında, İsmail Hakkı Tonguç Ankara Atatürk Lisesi Resim-İş öğretmenliğine atanarak tamamen etkisizleştirilerek itibarsızlaştırılır. Gerici yobazlar avuçlarını ovuşturur. Keyiflerine diyecek yoktur… Yobazların, DP'lilerin kafasından geçenleri CHP'liler yapmaktadır. CHP tüm bunları yapar da, 1950'de gelen Demokrat Parti iktidarının ilk uygulaması İ. Hakkı Tonguç'u, öğrencilerinin diliyle “Tonguç Baba”yı alelacele bakanlık emrine alıp öğretmenlikten de uzaklaştırmak olmaz mı?
1954 yılında, zaten içi boşaltılmış ve hiçbir işlevi kalmamış olan Köy Enstitüleri, bu kez Öğretmen Okulları’na dönüştürülerek tamamen kapatılır.
* * *
Tarih unutmaz, olayları ve aktörlerini silinmemecesine bir yerlere yazar. Kalıcı olan, yeni nesillere bilgi sunacak ve ışık tutacak olan tarihin belleğidir, toplumsal bellektir.
Spartaküs’ün Güneş Devleti’nin, Bedreddin’in Ortak Düzeni’nin, Paris Komünü’nün sınıfsız, sömürüsüz ve kardeşlik düzeninin başına gelen ne ise, bizim Köy Enstitüleri’ nin başına gelen de odur. Egemenlerin ‘Kerim Devlet’inin Börklüce’nin, Pir Sultan’ın, Deniz’lerin, İbo’ların, Mahir’lerin boynunda sallanan palası, daha dün Sümerbank’ın, Seka’nın, Tekel’in işini bitirmiş, bugün de, ekmek, hürriyet yolundaki emekçi halkın derleyip toparlanacağı endişesiyle, işçi sınıfının ensesinde “Torba Yasa”lar v.s. olarak parlamaktadır.
İnsanoğlunun dünyaya bakışını, yaşam biçimini değiştiren, kimi kez geleceğini belirleyen önemli toplumsal olayların, -akademik metinlerin, politik yorumların düzeyine erişemese de- basit ve sıkıcı gibi gelen anlatılarla da olsa anımsanması, anımsatılması insanların belleğini tazeler. Emek mücadelesinden çıkan dersleri günceller, canlı tutar. Yenilenen bellek taze kalır, unutmaz; kavga bilincini canlı tutar, sınıf mücadelesine attığımız eylem adımlarını güçlendirir.
İşte yeni bir “1 Mayıs” önümüzde…
İşçi sınıfının ve emekçi halkların yazgısını değiştirecek yepyeni bir mayıs ayı ve 12 haziran seçimleri yaklaşırken, bu güçlenmeye, umutları yeşertmeye ve de yeniden inanç tazelemeye önceki günden, dünden çok, çok daha fazla gereksinimimiz var.
Hasan Oğuz
Bilgen, 17 Nisan 2011, Bornova Belediyesi Fen İşleri Şantiyesi.
--------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazılar Telif Hakları Yasası'nca Korunur. Yazı İçeriğindeki Yasal Sorumluluk Yazara Aittir. Yazarın Diğer Yazıları: Özgür Medya-Site İçinde-Arşiv. Haber Tarihi : 4/16/2011 Haber Editörü : Özgür Medya. Haber Kaynağı: Özel. Bu Haber, 10.12.2011. 9177 Kez Okundu. Haber Arşivim. Bu haberi arşivime eklemek istiyorum. Bu haberi arkadaşlarınıza tavsiye edin. Bu haberi yorumlayın. Telif Hakları Yasasınca Korunur. Yazarın Diğer Yazılarından... Yitik Zamanlar, Boduri, Kuyumcular Çarsısında Bir Gün, Dileğimdir, O, Bir "Köy Enstitülü" İdi. Moğollar ve Türkücü, Hoşçakal Gözüm, Bir Anma Konuşması Zafer'in Anısı, Devrimin 50.Yılı ya da İkon Fotoğraf, Emperyalizmin 3.Genel Bunalımının 2009 Krizi, Yüzyılın Son Amerikan İlüzyonu, Gringo Küba'ya Pardon mu Diyecek, Arka Bahçenin Yeni Haramileri, Bir Duvar, Bir Çift Ayakkabı, Bir Dosya.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder