DİZ ÇÖKMEYEN DEVRİMCİ ( 1 )
|
Onun için çoğunlukla "Ser Verip Sır Vermeyen Yiğit" dendi. Yeni nesil onu, işte bu çok kısa anlatım ve köylü kasketi ile çekilmiş o ikonik, mütevazı fotoğrafı ile tanıdı. O, zulmün karşısında devrimci iradesi ile diz çöktürülemeyen bir yiğitten, kasketli fotoğrafına hayran kaldığımız delikanlının ötesinde, sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız bir dünyada, Bedrettin’in deyişiyle “ezeli açların ebedi tokluğu fethedecekleri” yolu açacak olan devrime ve sosyalizme inanmış bir komünistti. Nazım Hikmet ustanın bir şiirinde fazlasıyla dile getirerek, bam teline dokunduğu "Sevdalınız Komünisttir." kısa ve özlü sözü, bu yazımızın konusunun özeti gibidir. * * * |
Diz Çökmeyen Devrimci, İbrahim Kaypakkaya'nın Yaşamı.
İbrahim Kaypakkaya, 1949 yılında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak Çorum ili Alaca ilçesi'nin Karakaya köyünde doğdu. Babası yoksul bir emekçi, annesi bir köy kadını idi. İlkokulun ilk iki sınıfını Karamahmut köyünde, üçüncü sınıfı Ortakışla köyünde, 4. ve 5. sınıflarını da Alacaköy'de okudu.
Daha çocukluk
yaşlarında meraklı ve araştırmacı idi, bilgi edinmek, bilgilenmek için önüne
çıkan her fırsattan, her olanaktan yararlanmaya çalışıyordu. Verilen her ödevi
yapmaya çalışıyor, verilen görevden kaçmıyor, sorumluluk almaktan korkmuyordu.
Okul dışı zamanlarında, evde ağıl işlerinde, tarlada aileye yardım ediyordu. Koyun gütmeye gittiği günlerde de, yanına, ekmek çıkınını ile birlikte, defter, kalem, kitap alması yaşayan canlı tanıkların anlatımlarındandır.
Daha o
yaşlarda, değişik ve alışılmadık oluşu ile yaşıtları arasından sıyrılıyordu. O,
bu durumunu hiçbir zaman kuruntu kaynağı yapmaz, arkadaşlarını küçümsemezdi.
Bu yüzdendir ki, köylüler ve arkadaşları arasında çalışkanlığı, bilgisi, ağırbaşlılığı, yardımseverliği ve özverili hareketleri ile sayılıp sevilirdi. İlkokulu bitirince devlet parasız-yatılı sınavlarına girip kazandı ve Ankara-Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na yatılı öğrenci olarak alındı. Yatılı okulda okurken, yaz ayları ve diğer ara tatillerde köyüne dönüyor ve ailesine yardımcı oluyordu.
İlk devrimci düşüncelerle Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanıştı. Sürekli okuyor, araştırıyor, kendince sorguluyordu. Kendisini geliştirdikçe dünyaya, topluma bakışı da değişiyordu. Bir gün, kompozisyon dersinde "Yeşili Sevmiyorum" adı ile bir yazı yazınca, ders öğretmeninin "Peki sen, kızılı mı seviyorsun?" sorusu ile karşı karşıya kalmış ve okul yönetiminin kuşkucu bakışları altında çok zor günler yaşamıştı.
Ondaki bu hızlı ve o güne dek alışık olunmadık değişmeler sayesinde, sadece kendi köyünde değil, komşu köylerde de sevilmeye, sayılmaya, önemsenmeye başlanmıştı. Durum böyle olunca da, jandarmanın, o günlerin söz/ karar sahibi hacının, hocanın, ağaların beylerin dikkatini çekmeye başlayacaktı.
İbrahim Kaypakkaya, Hasanoğlan Öğretmen Okulu’ ndan "pekiyi" derece ile mezun oldu. Ardından sınavlarını iyi derece ile kazanarak İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen okuluna yazıldı. Bu okula başladığında, devrimci düşünceler karakterinin bir parçası olmuştu. Buradaki siyasal gelişimi çok hızlı ilerledi, tez zamanda öğrenciler arasında sivrildi, onlarla tartışan, onlara öğreten, onları güçlendiren, örgütleyen bir devrimci olarak ön plâna çıktı. Ama o, köyle olan ilişkisini hiçbir zaman kesmedi, her fırsatta köyüne döndü, oraya dergi, gazete, kitap götürdü, yeni dostluklar ve ilişkiler kurdu. Bu faaliyetleri neticesinde polis tarafından fişlendi.
O, artık Çapa'daki devrimci çevrenin önde gelen liderlerinden biriydi. İlk bildirisini, Çetin Altan'a bir gezi sırasında gericiler tarafından saldırılması üzerine kaleme aldı. Onun devrimci saflardaki ilerleyişi günbegün hızlanan bir tempo izledi, nerede bir konferans, açık oturum, forum, tartışma, seminer varsa İbrahim oradaydı. Dinliyor, not alıyor, sorular soruyordu. Ders çalışmaya çok az vakti olmasına rağmen başarılı bir öğrenciydi.
Arkadaşlarını eğiten İbrahim, onları okuldaki çalışmayı örgütlü yürütme konusunda ikna etmişti. Verdiği emek boşa çıkmadı, Fikir Kulüpleri Federasyonu'na bağlı olarak Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü kuruldu ve İbrahim başkanlığına uygun görüldü. Derneğin kuruluş bildirisini kaleme aldı. Okulda dağıtıldı. Bildiri okuldaki bütün yurtsever, devrimci ve ilericileri, yobazlara ve faşistlere karşı birlik olmaya ve mücadeleye çağrılıyordu. Buna karşı okul yönetimi hemen harekete geçti. İbrahim ve diğer kurucu üyelere "Birer ay okuldan uzaklaştırma" cezası verdi.
Yetmedi, savcılığa ihbar edildiler. Bu bir ay içinde arkadaşlarının evlerinde kaldı. Tüm zamanını mücadele için kullanıyordu. Davranışlarında, ilişkilerinde önder bir devrimcinin sıradanlığı, doğallığı ve alçak gönüllüğü vardı. Değişik dergilere yazılar yazmaya başlamıştı; Forum, Ant, Türk Solu ve Aydınlık gibi dergilerde yazıları çıktı. FKF’ nin 2. Kurultayı'na Çapa'dan delege olarak katıldı. Okul yönetimi ve gericiler, onu, sahip oldukları tüm olanaklarla engellemeye ve etkisiz kılmaya çalışıyorlardı. Gericilerin taşlı-sopalı saldırıları artmıştı. İbrahim, boş durmadı bildiriler yazdı ve dağıtılmasında görev aldı. Yöneticiler, bu kararlı mücadelenin karşısında etkisiz kaldıklarından çileden çıkmıştı. Sonunda okul disiplin kurulu toplandı. İbrahim ve arkadaşlarının parasız yatılı öğrencilik hakları ellerinden alındı.
Kaypakkaya ve arkadaşları bu gerici, antidemokratik kararı tanımadıklarını, buna uymayacaklarını açıkladılar. Bunun üzerine faşist gericiler dışardan takviye alarak okulun önünü kestiler ve vahşice saldırdılar. Bu olayda faşistler silah da kullandı. Buna karşın, onlar faşistleri püskürtüp okula girdiler. Bunun üzerine müdür, polis çağırıp İbrahim ve arkadaşlarını okuldan attırdı.
İbrahim okuldan atılınca bir süre bir otelde çalıştı. Otelin patronuyla kavga edince oradan ayrıldı. Geçimini matematik dersleri vererek sürdürmeye çalıştı. Tüm bu zor koşullara karşın geçimini sağlayacak parayı kazandıktan sonra gerisine aldırmıyor, zamanını, tüm enerjisini devrimci çalışma için kullanıyordu. 6. Filo'ya karşı eylemler ve Kanlı Pazar gibi olaylarda en önde yürüyor, çevrede fabrikalarda, yakın köylerde örgütleme çalışmaları yürütüyordu.
1969-70 yıllarında Türk Solu dergisinde işçi ve köylü eylemleri ile ilgili bir dizi haber ve yorum yazdı. Okuldan atılmaları ile ilgili kararı Danıştay bozmuştu. Bu durumda İbrahim ve arkadaşları okula geri alınmalıydılar, ama yönetim bu kararı uygulamadı. Atılan dokuz öğrenci okula alındı; İbrahim alınmadı.
*
* *
1970-71 yılı devrimci mücadelenin daha da geliştiği ve giderek sertleştiği bir yıl oldu. Şehirlerde ve kırlarda kitlelerin mücadele ve direnme ruhu gittikçe yükseliyordu. İbo Trakya Değirmenköy'de alın terlerini akıttıkları toprakları için ağaya karşı mücadele eden köylülerin arasındaydı. Direniş eyleminde yer alan Cihan Alptekin’le direnişten dönerlerken polis tarafından tutuklandılar ve işkenceden geçirildiler.
*
* *
Sınıf Mücadelesi 15-16 Haziran'da doruğa ulaştı. İbrahim bu büyük direnişin sıra neferlerinden biriydi. Gece sabahlara kadar bildiri basıyor ve gündüz kavganın en yoğun olduğu yere koşuyordu. Demir-döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer, Derby… işçileri, bu büyük devrimciyi yakından tanıyorlar ve kendilerinden biri olarak görüyorlardı. 15-16 Haziran büyük işçi sınıfı direnişi, onun siyasal mücadelesi açısından önemli dönüm noktalarından biri oldu.
*
* *
İbrahim KAYPAKKAYA, 1971 yılı başlarında Çorum ve köylerinde araştırmalar yaptı, bazı siyasal yazılar yazdı. Bu tarih aynı zamanda 12 Mart faşist cuntasının tezgâhlandığı tarihtir. Faşist devlet, kolları sıvadı ve sıkıyönetim ilan etti. Grevler, kitle eylemleri, mitingler yasaklandı, tüm devrimci dergiler, kitle örgütleri kapatıldı. Devrimci avı başladı, onlarca devrimci tutuklandı, yine onlarcası için tutuklama emri çıkarıldı. Elbette o da arananlar arasındaydı. Zaman hızla geçer. 24 Nisan 1972'de 23 yaşındadır. Yol arkadaşları ile TKP (ML) - TİKKO' nun kuruluşunu gerçekleştirir. 24 Nisan 1972'den sonra yakalandığı gün olan 24 Ocak 73'e kadar esas olarak Malatya, Tunceli ve Antep yörelerinde örgütsel devrimci mücadeleyi örgütledi.
*
* *
Sıkıyönetim baskılarını sürdürüyordu. Direnenler de vardı, teslim olanlar da… O, sıkıyönetim işkence tezgahlarından baş eğmeden, teslim olmadan çıkan THKP-C militanı Ömer Ayna” nın resmini yanından ayırmıyor, hemen her fırsatta yakın çevresine, yoldaşlarına gösterip "Devrimci olmanın ölçütlerinden birinin baskıya, işkenceye, zulme dayanmak olduğunu." söylüyordu.
6 Mayıs 1972' ye gelindiğinde, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, altı mayıs gününün şafağında idam edilmişlerdi. Yine aynı mayısın son şafağında da, 31 Mayıs 1972’ de Nurhak’ta, THKO'nun önder savaşçı kadrolarından Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga girdikleri çatışmada şehit düşmüşlerdi.
İbrahim Kaypakkaya, bu olaydan sonra yaptığı ciddi bir istihbarat çalışmasında Kahyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz'in, Sinan'gilin katledilmesinden sorumlu ihbarcı olduğunu ortaya çıkardı. İhbarcı muhtar, İbrahim ve yoldaşları tarafından tutuklanıp sorgulandı, ardından suçlu görülerek kurşuna dizildi. Böylece devrimci adaletin iki ellerinin, devrim düşmanı ihbarcıların yakasında olduğunu, halkın öncü devrimcilerine ihanet etmenin asla bağışlanamayacağı, cezasız kalmayacağını dosta düşmana gösterilmiş oldu.
Çevredeki köylülerin ve tüm devrimcilerin büyük coşkusu ile karşılanan bu eylem, faşizmin azgınlaştığı bir dönemde gerçekleştirilmişti. Hitler faşizmi altındaki Balkan ülkeleri partizanlarının “Seni halk adına ölüme mahkum ediyorum” eylemliliklerini anımsatan bu eylem, İbrahim Kaypakkaya’nın devrimci dayanışmadan ne anladığını pratikte gösteren, çok çarpıcı ve sarsıcı bir eylemdi.
Bu olaydan sonra Tunceli yöresinde devrimci çalışmalarını can yoldaşı Ali Haydar Yıldız ve Muzaffer Oruçoğlu ile yoğunlaştırdı. Faşist diktatörlük amansız bir sürek avı başlatmıştı. Fehmi Altınbilek yönetimindeki militarist güçler, devrimcileri yakalamak için, girdikleri köylerde köylülere baskı uygulayarak sorgulamalarına ve arama operasyonlarına hız veriyordu.
23 Ocak 1973 akşamı Ali Haydar, bir yoldaşı ile yiyecek bulmak için Vartinik'teki kömden akşama geri dönmek üzere ayrıldılar. Yollar, kar nedeni ile kapandığından dönüşleri gecikti. Ancak sabaha doğru köme varabildiler. Parolayı verdiler, karşılık gelmedi, tekrarladılar yine karşılık gelmedi. Tam siper, çevreyi izlemeye başladılar. Çok geçmedi; jandarmanın ağır ağır kömü sardığını gördüler. Köm kuşatılıyordu.
1973 yılının 24 Ocak sabahıydı. Oradakileri uyarmak için fırladılar. Ne ki, çemberi aşamadılar, Ali Haydar orada vuruldu kaldı. İbo ateş hattından sıyrılıp çekilmeyi denedi. O da vurulmaktan kurtulamadı. Saçmaların tümü boynuna isabet etmişti. Hızla cebindeki adresleri, notları çıkartıp yok etti. Bu sırada diğer üç gerilla, bir anlık boşluktan yararlanıp kuşatmayı yarmayı başarmışlardı. Kömü kuşatan Jandarma İbrahim’i ve Ali Haydar”ı bırakıp çatışma bölgesinden çekilmeyi başaranların peşine düştü.
İbo bir süre sonra kendine geldi. Boynu ve başı saçma yaralarından kan içindeydi. Az ötesinde yerde yatan Ali Haydar”ı görmüştü. Zaman yitirmemek için, oradan uzaklaşmaya çalıştı. Bir mağara buldu ve iki gün orada kaldı. Civar köylerde devlet terörü estiriliyordu. Bu mağarada beş gün dayanabildi. Uğramak zorunda kaldığı köyün öğretmeni azılı bir gericiydi. İkirciklenmeden ihbar etti. Ev kuşatıldı ve İbo tutuklandı.
Yakalandığı köyden Gökçe Köyü Karakolu'na kadar, karlı tepelerin buzlu derelerin içinden yalınayak sürüklendi. İlk ifadesi karakolda alındı. O'nu hemen konuşturup işini bitirmek istiyorlardı. Ne var ki, İbrahim hiçbir örgütsel konuda ifade vermedi. Bundan sonra bitmek bilmeyen işkenceler başladı. Şubat başında, önce Tunceli'ye oradan Elazığ'a, oradan da Diyarbakır'a götürülüp Savcı Yaşar Değerli' ye teslim edildi. Burada ağırlaşan yaraları yüzünden ölüm tehlikesinin belirmesi sonucu askeri hastaneye yatırıldı. Cellatlar kendilerince gerekli bilgileri almadan ölüp gitmesine razı değildiler. İbrahim, burada donma ve kangren sonucu iki ayağını da kaybetti.
*
* *
Şubat ayı başlarında İbrahim Kaypakkaya iyileştikten sonra tekrar sorgular başladı. O'nu konuşturmak için akla gelebilecek her türlü işkence yöntemini deniyorlardı, fakat tüm çabaları boşa çıktı, şaşmaz bir kararlılıkla hiçbir örgütsel faaliyeti hakkında bilgi vermedi, işkenceciler bu durum karşısında çılgına dönüp çileden çıkıyorlardı.
Mayıs ayı başlarıydı. Her nedense bir süredir işkence yapmıyorlardı. Bu boşluktan yararlanarak defter kalem istemişti. İlginçtir, onlar da hemen getirmişlerdi. İbrahim sorgulamanın sona erdiğini düşünmüş olacak ki, savunmasını hazırlamaya başladı. Şiir akıcılığında bir savunmaydı. Bir zamanlar, yazdığı şiirlerinden birisi gibi:
DEVRİM İÇİN
HER ZAMAN ÖLECEKLER BULUNUR.
“…gider
…gider, nice koç yiğitler gider.
Senin
de içinde bir oğlun varsa çok değildir.
Ey mavi
gök! Ey yağız yer bilesin ki,
Yüreğimiz kabına sığmamakta.
Örsle
çekiç arasında yoğrulduk.
Hıncımız derya gibi kabarmakta… "
*
* *
İbrahim Kaypakkaya, bazı özel istekler yüzünden ve görüşebilmek için babasına mektup yazmıştı. Babası, oğlunun mektubunu alınca pek çok sevinir. Aylardır haber alamadığı oğlu demek ki yaşıyordu. İstediği eşyaları bulup buluşturup, iki ayağı bir pabuçta Diyarbakır'a yola çıkar. Bundan önce de Diyarbakır'a gitmiş, fakat İbo'suyla görüştürmemişlerdi.
Ali Kaypakkaya” yı Diyarbakır'da oğlunun ölüm haberi karşıladı. Oğlunun intihar ettiğini söylediler. Tabii ki, buna inanmadı; onun oğlu güçsüz değildi ve asla intihar etmezdi. Oğlunu almaya gittiğinde, bedenindeki kurşun izlerini gördü. Bunların ne olduğunu sorduğunda görevlilerin başları önlerine eğik ve de suskundular. O andan itibaren, kapısını çaldığı hiçbir yetkili ve dahi makam sahibi ona doyurucu, mantıklı bir açıklama yapamayacaktı.
İbrahim Kaypakkaya” yı konuşturamayacağını anlayan katiller, ilelebet susturmak için 18 Mayıs günü kurşuna dizmişlerdi.
Hasan Oğuz Bilgen. 16 Mayıs 2011. Bornova Eshot Şantiyesi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder