19 Şubat 2016 Cuma

İKİ KERE İKİ HÜZÜN, ELDE VAR HÜZÜN



İKİ KERE İKİ HÜZÜN, ELDE VAR HÜZÜN…

İlk tanışmaların, o güne dek hiç karşılaşmadığınız insanlarla beklenmedik yer ve zamanlarda ilk kez merhabalaşmalarınızın, birbirine göre çeşitleri, farklı derinlikleri, incelikleri olmalı. Hem biçim hem içerik olarak…  Kimi tanışmalar vardır,  insanın yüreğinde de, belleğinde de o an ya da ondan sonra, ilerleyen zamanlarda hiçbir iz bırakmaz.  Hayhuyla geçen bir gün içinde, aniden oluveren, gerçekleşiveren sıradan tanışmaların yaşam süresi, tokalaşma için harcanan zamandan fazla değildir. 

Öğrenilenler, yaşamın canlı pratiğindeki deneyimlerdir çoğu kez… Avucunuzdaki o insanın elinden kalan göreceli sıcaklık son bulduğunda, tanışıklığınızın, niyetlenilen arkadaşlığınızın ömrü de sona ermiştir. 

*  *  *  
Tükettiğimiz, ellerimizden kurtulup giden hayat,  kimi sapaklarda çılgınca,  uzun vadilerde sessiz, sakin, derinlerden akan ırmakların süzülüşüne benziyor.  Akıp giden nehirlerce akıp giden hayatlar… Ahdedilen, bir dayanışmadan, paylaşımdan öte hesapsız/çetelesiz, ama’sız keşke’siz bir imeceyse… Nehir, akıntılarına girdaplarına karşı birlikte çabaladığınız, birlikte boğuştunuz nehirse, üzerinde durulmaya değer oluyor.     

*  *  *  
Omuzlandığınız beraberliğin avuçlarınızda küllenen ateşinin yaklaşık otuz yıl sonra, kederli ve loş bir hastane odasında ellerinizi tekrar yakıp kavuracağı, çok sevdiğiniz birisi tarafından kulağınıza fısıldansa, o an ne derdiniz?

Üstüne üstlük, aynı ses “ Otur, bir de, rüzgara karşı birlikte yürüdüğünüz o dost insanı yaz.” diye sürdürseydi fısıltısını!?  Ne yazardınız? 

Kayda değer zenginlikte yaşanmış, her daim doluya vurulmuş bir hayata dair neler yazılır? Beklenen şarkının muhteşem güftesini yazı dilinde hangi sözcükler taşır?  Ya, kararlı bir yaşama, direnmeyi bırakmayan insana dair, bir uzun öykünün dizeleri hangi sayfalara sığar?

Tüm zamanların en kusursuz/ eksiksiz, en görkemli bestesi nasıl yapılır?

*  *  *  
Uzun otobüs yolculuğunun verdiği tatlı yorgunlukla, açık olan koğuş kapısının eşiğinde dikilip, umarsız kalakaldığımda, beyaz çarşaflar içinde sırtüstü yatmış uyukluyordu. Dışarıdan çok kısa gelen, gerçekte çok uzun bir andı…

Sonra, avuçlarımdaki o, aynı sıcaklığı duyumsamış gibi, adeta bedenini saran “çok eski bir gençlik telaşı” ile uyanıveriyor. Uyanmasıyla göz göze gelmemiz bir oluyor. Yattığı yerden inmek için zorlanarak hamle yapıyor. Hemen atılıyorum, “Ne yapıyorsun?” diyorum. Doluyor. Dolu dolu oluyor. Gözlerime bakakalıyor. Belli ki o da o an, o çok kısa ve çok uzun bir zamanın eşiğini yaşıyor. 

Sarılıyoruz sımsıcak. Gül soluğu, sıcaklığı yakıyor. Sağlığının belası aman vermeyen hastalıkla onca yıl boğuşmasına karşın, gövdesi yine yerli yerinde. Omuzlarının genişliği bir bozkır yiğidine uygun, güçlü. Alnı açık, gülümsüyor. Alelacele takıp takıştırdığı gözlüğü, ona önemli bir yazar/ çizer havası veriyor. Oysa, Mehmet Yıldız ilkokul mezunu, dededen/ babadan bir orta Anadolu emekçisi... Ayakucuna ilişiyorum usulca. İçimde esen rüzgarlarla bir yerlerimde yemyeşil bahar dallarının kırıldığını anlayacak diye ödüm kopuyor. 

*  *  *  
Sözün bittiği, tükendiği yerde, tekrar sarılıyoruz birbirimize… Damar yolu açılmış elinin içi ile sırtımı patpat’lıyor, dertlenme dercesine. Gözlerime bakıyor, utangaç... Eskiden de öyle yapardı, öyle her konuda uzun uzadıya konuşmazdı. Tartışmalarda, kararlarda kestirir atar gibi yapardı. Çoğumuza göre sert mizaçlıydı, onun bu yönünü severdim, ama söylemezdim. Bu kez söylüyorum. Gülüyor. Önüne bakıyor, yorumsuz, iddiasız... Şantiye günlerimizdeki gibi.

Kimler yoktu ki, sendikal mücadelemizde… Zamanın sendika şube başkanı Musa Çam (sonradan vekil). Güzelyalı Troleybüs atölyesinden lastikçi Kani Beko (emekli vekil). Artık aramızda olmayan, kaynakçı ustasısaçlarına  Kadir Pehlivan… Bakışları bulutlanıyor yattığı yerde. Beko vefasızlığının adını anacağımdan, yine ağız dolusu sitem edeceğimden endişeleniyor besbelli.  Her ne yaşanmışsa, her ne yaşanıyorsa yaşansın, öldür Allah arkadaşlarına “laf” söyletmez!  

Bunca zaman sonra, -belki de ilk kez- içimden onun bu yönünü haklı bulurken yakalıyorum kendimi…  

*  *  *  
Dönüş saati yaklaştıkça huzursuzlanıyorum.  O, bu durumumun ayırtında olmaktan uzak, çok yorgun, ara ara dalıyor, kestiriyor… Benim içimi bir şeyler kemiriyor. Söyleyemediklerim, anlatamadıklarım çekilmez bir yük gibi omuzlarımdan bastırıyor. 
Sağlığı için yapamadıklarımız, beceremediklerimiz, başaramadıklarımız için ondan çok özür, çok çok özür diliyorum, uykuya yenik düşmüş bedenine bakarken… Kırlaşmaya başlamış saçlarına dokunuyorum usulca. Uyandırıveririm diye çekiniyorum.  

*  *  *  
Apansız uyanıyor. “Hani, öyle bir eğreti yatışın var ki” diyorum “ bir kurtulsan şu serumun hortumundan, yine insanlara örgütlülüğün ne denli gerekli olduğuna inandıracak, yine yeni üyeler kazandıracaksın sendikaya…”   Yine suskun, gülümseyerek yanıt veriyor takılmama.

*  *  *  
Odanın orta yerinde, ayakta vedalaşmamız, birbirimizin kucaklamamız zaman alıyor.  Eşi Cennet hanım bizi izliyor. Kızı, güzeller güzeli Güldeniz, her zaman olduğu gibi sıra dışılığı anlamaya, yakalamaya çalışıyor…


Adımlarımı hızlandırırken, belki de ilk kez, ne gözlerinin içine ne de arkama bakabiliyorum.   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder