22 Nisan 2023 Cumartesi

“24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR ( 1 )

“24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR ( 1 )

Konumuz olmasa da, bir önceki gün, pespembe, cıvıl cıvıl, okullu çocukların “neşe” dolduğu bir gündür. Yüksek bir okul kürsüsünden “23 Nisan” başlıklı heyecanlı ve coşkulu şiirler okunur. Bu güzellemeleri büyükler de yapar farklı süslü kürsülerden. Ama, yıllardır belletilen ezberin bozulmamasına azami özen gösterilir:  Bu, kendinden olmayanı düşmanlaştıran hamasi nutuklarda "Her Türk asker" doğmakla kalmaz, bir başına "dünyaya bedel" olur. Bu böyle söylenmeli, aynı mektup okunmalı, aynı ezber tekrarlanmalıdır. Tam bağımsızlık ruhu ile, anti emperyalizm eksenli bir yurtseverliğe, demokrasi ve yurttaşlık bilincine pek denk gelemezsiniz.

Ne var ki, konumuz bir sonraki gündür. O, hep “neşe” dolunan günden sonra gelen, o buruk, kırılgan, dahası birilerine ateşten gömlek olarak biçilen gün 24 Nisan... Ardı sıra gelen değişik zamanların, değişik mekanların 24 Nisan’ ları. 

*   *   *

İlki…

Uzak tarihlerden ‘biz hep buradayız/ burada olacağız’ diyecek olan diğerlerine göre, çok daha masum, çok daha olağan, tamamen biyolojik bir durumdur, 1956 yılının nisanı. 

Her birinin başında kavak yelleri estiği, zıpırlık yaptıkları, ilk gençliklerinde caddelerini eylem adımları ile geçtikleri, uzun ve tekinsiz gecelerinde kovalamaca oynadıkları kentin ilkyaza göz kırptığı yeni gününde bir doğum anıdır... Dünyanın Erivan’ında, Sidney’inde, dilini inancını bilmediğiniz her hangi bir kuytuluğunda da olabilecek, gerçekleşebilecek bir uyanış durumu.

El kadar ciğer parçasının bayraklarını açarak aynı okul lojmanı odasını paylaştığı kardeşlerini uyandırdığı an, 23 Nisan'ı izleyen yeni günün ilk saatidir. "Kardeşimiz 23 Nisan'da gelecek" diyerek, günlerdir, haftalardır sevinç içinde yatıp kalkan kardeşleri üzen de, düş kırıklığına uğratan da budur... Heyecanla ve de sabırsızlıkla bekledikleri doğumun, o “neşe doldukları” günde, “23 Nisan”da olmaması…

Tek odalı lojmanının içine düştüğü merkez köy, tipik Anadolu sofuluğunda, taşra ve varoş tutuculuğundadır. Toplum bilimine göre bu gerçeklik elbette anlaşılabilir ve açıklanabilir. Yakın tarihte ‘AP kalesi’ olarak bilinen kentin uzak emekçi mahallelerinin hoşgörülü, sevecen insanlarının, köylüklerinin pamuk ninelerinin, tonton dedelerinin yanı sıra, yerleşik halkının özellikle de, kara sakallı çarşı esnafının, ne denli örümcek kafalı, gerici/ tutucu, kötü bakışlı, hoşgörüsüz insanlar olduklarının ayırtına ortaokul yıllarında az da olsa varabilecektir.

Farklı yılların, rastlantıdan başka bir şey olmayan hep nisan günlerinde, belleğinde donup kalmış üç fotoğraf karesinin ruhuna verdiği rahatsızlık, dünyaya, topluma ve insana bakışını biçimlendireceğini, ilerleyen yıllarda siyasal kimliğini belirleyeceğini kim bilebilirdi.

*   *   *

Ve sonrasında sarı saçlı çocuğun ilkokul yıllarında yaşadığı ve tanık olduğu 1966 Nisanı... Çocuk gözlerinden gitmeyen o ilk fotoğraf.

Yer ‘Sarı Binası’ ile ünlü ‘Şehzadeler Kenti'. "Milliyetçilikleri ve dine bağlılıkları" ile kendilerini yere göğe sığdıramayan akçeli işlerin çıkar ilişkileri içinde boğulmuş çarşı esnafının, özellikle de eşraf takımının mehter marşı ile avundukları, padişahın Mesir macunu ile kibirlendikleri, övündükleri 60’lı yılların sonudur.  

O karede sürekli homurdanıp küfreden, sayıları giderek artan, elleri sopalı, sıkılı yumrukları ve öfkeden pörtlemiş gözleri ile kontrolsüz, öfke dolu bir kalabalık vardır. Beyaz Fil binasının önleri…

Sevgiden nasibini almamış öfke selinin önünde, ablası yaşında, koşar adım genç bir kız. Ağzı salyalı taciz, ilk bakışta mini eteğe gibiymiş gibi görünse de, aslında insan onurunu, kadının özgür yaşam biçimini tehdit eden planlı bir nefrettir. Bir ürküntü, bir panik hali, bir heyecanlı kovalamaca... Kız korku ve ne yapacağını şaşırmış durumda kaçıyor. Havada dayanılmaz, kahreden bir linç, bir infaz kokusu.

Gemi azıya almış gerici yobazın elinden kendisini son anda kurtarıp soluğu kentin tek banka şubesi olan eski binasında alır. Olayı görmüş/ yaşamış ve halen yaşayan tanıklardan bilinir ki, kudurmuş güruhun önünde sadece tek bir yürekli kişi durur. Elinde, o bildik yuvarlak börek bıçağı ile dikilerek, çarşının tek cesaretli ve aydınlık esnafı olduğunu kanıtlayan, değer bilir, hoşgörü sahibi börekçi Abdurrahman.

Bizim Ali Rıza" larımız, Halil Ducan" larımız, henüz yaşları yetmese de, meydan öyle boş, sahipsiz değildir. Öfke selinin önünde bir Kubilay, bir Hasan Tahsin yürekliliği… İnsana sevgiden ve kadına saygıdan ödün vermeyen  -başta Manisa Tarzanı- parası olmayanın, dükkanın uzak bir köşesinde reklamını yapmadan, düzenli olarak karnını doyuran, hak hukuk düşkünü börekçi Abdurrahman amca. Hiç geri durur mu? Başının üzerinde döndürdüğü bıçağın ışıltısı… “Dağılın ulan” diyor, “Dağ başı mı bellediniz?”

Çileli güzel yurdum! Caddesinin taşına Ali Rıza’mızın kalkmamacasına düştüğü “Beyaz Fil Binası” yıkık dökük de olsa orada duruyor. Ne ki, siyasal iklim aynı iklim; linç aynı linç… Umutsuzluk mu? Asla!  Öyle yağma yok... Mini etekli kız sinip kaçmıyor artık. Korkak, ezik, suskun değil. Şimdilerde madencisiyle, çiftçisiyle, emeklisiyle diğerleri de öyle; itilen, kakılan, horlananlar. Her birinin cesur yürek başlarının üzerinde içimizi aydınlatan o bildik börek bıçağının ışıltısı.

*   *   *

İkinci silik fotoğraf.

Çocuk, dağılmış bir durumda bankaya sığınan kızın gül beyazı yüzünde gördüğü korkuyu ve de çaresizliği, bu kez üniversiteli bir ağabeyinin çakır gözlerinde görür. Caddenin ortalık yerinde durdurulmuş, ancak çalışır durumda bir kamyonun ölgün far ışıklarının önünde, İspanyol paçalı/ uzun favorili gencin uzamış saçları öfkeli bir kalabalık tarafından makasla diplerinden kesilir.

“İbretlik olsun” diye, göz önünde/ cadde ortasında yapılan “ense traşı” gösterisi sona erince, arbedenin orta yerinden fırlayan resim hayli travmatiktir. Gözdağının final sahnesinde gözleri kararmış hoyrat, kızgın adamlar, tespih böceği biçimini almış genci kıvrılıp kaldığı yerden doğrultup “Osmanlı tokatları” ile “son dersini” verirler. Ardından, ilk kez duyduğu edepsiz sözler edip, anlamadığı bir takım “dini nasihat”lerde bulunurlar. (Adı geçen, bağrı açılmamış edepsiz sözcükler, mahalli gazetenin olayla ilgili haberinde kullanılan sözcüklerdir.)

*   *   *

Hiçbir karanlık, hiçbir iç sıkıntısı sürgit yakanıza yapışıp, ayaklarınıza bir karaçalı misali dolanıp durmaz. Kimi puslu, sisli günlerin karabasanlarının sonrasında pırıl pırıl bir güneşin açtığı da olur.

Yine bir nisan gününün akşamında, Köy Enstitülü baba okul yorgunu çocuğun önüne ‘Suç ve Ceza’ klasiğinin iki cildini birden bırakır. “Onuncu Köy'den sonra, bunu da mutlaka oku” der, “Bitirdiğinde sınayacağım. Bundan böyle okuyan, sorgulayan, araştıran ve de öyle aklı hemen çelinmeyen, körü körüne inanmayan bir insan olacaksın.”

 Rodion Romarovich Raskolnikov’un yaşlı kadını hangi geçici duygularla, niçin öldürdüğünü anlamasa da, bir insanın canına kıymanın nasıl korkunç bir şey olduğunu görecektir.  Sonrasında, okumanın/ anlamanın etkisiyle dünyaya bakışının merkezine insanı ve onurunu oturtacaktır. Ortalık ışıyacak, giderek büyüyen, ufku genişleyen dünya daha da aydınlanacak ve renklenecektir. 

*   *   *

                .    .  /  .      

                                        .    .  /  .      

Metnin devamı; “24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR ( 2 )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder