3 Aralık 2019 Salı

DEMİRCİ ARİF USTADAN, MADEN İŞÇİLERİNE SELAM OLSUN


DEMİRCİ ARİF USTA’DAN,
SOMA-EYNEZ MADEN İŞÇİLERİNE SELAM OLSUN..

Toz duman şantiye günlerimizin işveren talimatlarını kazımayan hayta bir sınıf kardeşimizdi. Sendika kararlarımızı sil baştan ve de yaz baştan yapışımız çoğunlukla onun yüzündendi. 
Adı Oktay’dı…
Delidoluydu, haytaydı, durduğu yerde duramazdı.  Başına buyruktu. Muhalifti. Dersim'liydi. 
Bozgunculuğu;  kafası basmadığında işveren kapılarını tekmelemesi, kendince eleştirel aklı, roman havasında coşkulu karşı çıkışları, söz dinlemez, laf anlamaz isyanları eli öpülesi değerdeydi.
Kelimenin gerçek anlamı ile dokuz sekizlikti… 
Soyadı Ekin'di.
Kitabın orta yerinden söylenmesini gerekiyorsa eğer pür neşeydi. Ağız dolusu gülmeleri kıskanılacak derecede kayda değer…
Demirci Arif Usta’nın şantiyedeki kadim dostuydu.
Kızının doğum günü gerekçesiyle, yakın topraklardaki yüzleri kömür karası işçilerin vasiyet mealinde dileklerinin düşmanın gözüne sokulup dosta anımsatılması Arif Usta’nın zoru ve ısrarı ile idi. 
. . .

Zaten sitemliydi demirci ustası günlerdir… Her an boşalacak bir kara bulut gibi doluydu... Kararmıştı hanidir ve sinirliydi.
Suskun kalmamdan ve dahi olup bitene ilişkin ve dahi bilinenin tekrarı anlamına gelecek konuları yazmamamdan.
Günlerdir yüzünden düşen bin parça.  “Tamam” diyor, “Anlıyorum;  sanal alemde yazan yazana, rakı balık paylaşımları, köprüyü yeniden keşfetmeler, pek bi mühim analizler gırla. Hani nasıl desem ortalık kıran kırana… 
“Ne var ki, şu bizim sınıf yoldaşlarının, Soma-Eynez kömürdaşlarının emek hırsızlarına  bir tokat, bir zılgıt gibi, o nadide, dayanışmaya, kararlılığa işaret eden, asla yılmamayı tembihleyen, yılın armağanı seçilmeye aday mesaj güme gitmesin…“ derim.
. . .

“Ne demişti;  tazminatsız kapı önüne koyulan ve ol nedenle Ankara’nın yoluna yürüyen ve de Kırkağaç boğazında jandarmaca yolu kesilen yüzü kömür karası yoldaşım?
Mücadelemizin olası kazanımları başta Soma’lı madenciler olmak üzere, tüm maden işçilerine ve Türkiye işçi sınıfına armağan olsun.”
Manisa-Kırkağaç boğazında emeğe, emekçiye ceberut devletçe yolu kesilen ve günlerce Kırkağaç yolunda yatan, malum katliamda ilkyardım sedyesine çamurlu çizme ile yatmayı onuruna yediremeyen... 
“Çizmemi çıkarayım mı?”diyen işçi adına açıklamayı okuyan, maden işçisi Çetin Erkalkan idi.
. . .

Adamakıllı kararlı, ilkokula giden küçük kızı ve ait olduğu sınıf adına öfkeli,  gönlü ferah, yüreği bıçak Çetin Erkalkan, gaspedilen kıdem tazminatları için Ankara’ya yürüyen alnı açık-başları dik Eynez amelelerinin sözcüsü ve gözüpek öncüsü... 
Ve dahi maden işçisi Çetin, elbette Demirci Arif Usta’nın da sınıf yoldaşı,  Eynez göçüğünün cehenneminden çıkarken elini sıkıca tuttuğu, o gün bu gün asla bırakmadığı tanışı...
Demirci Arif Usta, sendikacıları bile bir inceden rahatsız eden kararlı, öfkeli, "Biz bu yoldan öldür Allah dönmezük" sert adımları ile yürüyen sınıf kardeşlerinin sendikada tartışmaların başladığı günlerden bu yana yanında idi.
. . .
,
Gecelerinin ayaz kestiği Kırkağaç boğazında yer yataklarında, uyku tulumlarında, ısınma amaçlı çıralı ateşlerin başında  sıcak dost sohbetleri yapmıştı da tadına doyamamıştı. Ve yine bu yüzden ki anlata anlata bitirememişti. 
Dosta düşmana, sövene de sevene de selam olunur ki, 4 Aralık Dünya Madenciler Günü’nde, - bu gün- Soma’da yapılacak kitlesel eylemde de kardeşlerini, yoldaşlarını yalnız bırakmayacak…    
. . .

Hiç kimsenin, Elif bacının, şantiye dostlarımızın kuşkusu olmasın ki, onlarla birlikte korkusuzca, tıpkı Çetin gibi çetince “Kavgamızın kazanımları başta Soma’lı madenciler olmak üzere, tüm maden işçilerine, Türkiye işçi sınıfına armağan olsun” diye haykıracak.
Soma’lı Eynez amelelerinin ve de baldırı çıplaklarının mücadelesi tüm maden işçilerine ve Türkiye işçi sınıfına armağan olsun.

Demirci Arif Usta, 04.12.2019, Soma-Eynez-Manisa.   

5 Kasım 2019 Salı

...VE METE ÖZER ELLERİMİZİ BIRAKTI...



...VE METE ÖZER ELLERİMİZİ BIRAKTI...
Yaşamını yitiren, sıradan-sakin günlerin, ardından faşizmin cunta günlerinin dostu, mazgal önünde asker tayınını bölüştüğümüz, hakikatli bir dostun ardından öyle şatafatlı güzellemeler yapmayı, "mühim laflar" etmeyi, inanıyorum ki o da sevmezdi...
Bu, onun adına, gıyabında yapılmış, ancak samimi bir yorum elbette...Onu, çok kısa bir zaman diliminde çok az tanıyabilmiş olsam da, nasıl bir sağlam kişilik, -bu da yetmez- nasıl bir devrimci kavrayış içinde olduğunu anlamış olmanın verdiği esaslı bir medeni cesaret hali.
Birçok konuda değişik düşünmemize karşın, kırp dökmeden yaptığı asla ayrıştırıcı, itici olmayan, tam tersine bütünleştirme ve birleştirme çabalı tartışmalarına katılmak, sabırlı konuşmalarını dinlemek hayli keyifliydi.
Rüzgarın nereden, nasıl eseceğini pek bilemediğimiz, o tuzaklı, alacakaranlık günlerde, cesaretin ve dahi gözüpekliğin yanısıra birbirimize sabretmeye, hoşgörmeye ve anlamaya çalışmamıza gereksinmemiz vardı. Aramızda yaş farkı olmamasına karşın, sevgili Mete'nin bu tarihi işlevi yeterince ve de gereğince yerine getirdiğine -o günlerdeki bilincimle- anlayabilmiş olmanın gönül rahatlığı içindeyim.
Sevgili Mete'yi daima ciddi, abartısız, devrimin acil sorunlarını okumuş ve anlamış olmasından ötürü kendinden emin, kararlı ve derli toplu ifade ettiği görüşleri, düşünceleri ile anımsayacağım.
Ey aydınlık, sabırlı ve hoşgörülü insan...
Ellerimizi bıraktığını öğrendiğim an itibari ile...
Aslolan sözün doğrusu ve özü, kısa yoldan söylenendir.
Şimdi sana giderayak "ışıklar içinde yat" mealinde, "yıldızlı, ışıltılı" laflar etmek, -en çok da senin adına- gereksizdir.
Senin ışığın sana her zaman yetti...
Öyle yumruklu, gösterişli filan olmasa da, adamakıllı kızıla çalan bir yıldızın her zaman, her koşulda vardı. Ve her daim yolunu aydınlattı, sana engebeli, dolambaçlı ve sarp yolların nasıl aşılacağını gösterdi.
Alçak gönüllü bilge halinle yine gösterecek, yine yollarını ve yollarımızı aydınlatacaktır.
Sevgili Mete güle güle, yolun ve yolumuz her daim açıktır... Bundan adın gibi emin olasın. Son kez yanında olabilmeyi, sana omuz verebilmeyi çok ama çok isterdim.

Hasan Oğuz Bilgen, 18/06/2019, Ilıpınar-Bağlararası, Yeni Foça
. . .
Net Haber Ajansı:
Sevgili dostumuz Mete Özer... Metris gibi birçok cezaevleri direnişlerinde omuz omuza olduğumuz güzel insan, Halkın Devrimci Öncüleri (THKP-C HDÖ) davasından yargılanan ve uzun yılar cezaevinde kalan Mete Özer, dün Londra’da geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Cenazesi yine orada defnedilecektir.

SEVGİLİ SALİH AMCAM, ÖĞRETMENİM...



Sevgili Salih amcam, öğretmenim... Seni, en son 17 Nisan gibi anlamlı günde görebilmek ve elbette Köy Enstitüleri'ni anmak benim için ne kadar güzel ve de anlamlıydı... Sana bunu söyleyemedim.
Son görüşmemizmiş... Özellikle 17 Nisan'da gelmeme çok sevinmiştin, ya da bana öyle geldi. Belki bencillik yaptım, öyle olmasını istedim...
Orada, Çiçek Teyze'min yanında tıpkı öncelerde olduğu gibi kararlı, inançlı ve inatla oturuyordum. Oturmanın da inatçılığı olur mu, diyecek olursa kimi dostlar?
Olur... Elbette olur.
Orada, o divanın üzerende, özellikle de Çiçek Teyze'nin omuz başında oturmak, günlük yaşamın içinde, göz ardı edilebilecek, atlanabilecek bir biçim, bir durum değildi.
O duruşta, "Enstitülü" olmanın, yıllarca bu topraklarda o üretken, o paylaşımcı anlayışla, o imece ruhuyla görev yapmanın, onlarca, yüzlerce soran, sorgulayan, aklını kullanan aydınlık öğrenciler yetiştirmenin onuru, açığa vurulmayan alçakgönüllü gururu vardı.
İlginç ve de düşündürücüdür ki, biz, son günlerine dek seni hiç yatarken görmedik. Bu metafor, en yakın arkadaşın Köy Enstitülü Fikri hocanın "Öbür tarafta çok yatarız. Halimiz varken, çok çalışalım, üretelim" sözünü nasıl da tamamlıyor!? O nedenle, senden ve diğer Enstitülü'lerden her koşulda ve daima düzgün oturmayı, dik durmayı, akılla ve kararlılıkla yürümeyi öğrendik.
Kimi insanların salt yürüyüşü değil oturuşu, hatta sigara içişi de heybetlidir. Karşı olsak da, içmesek de... Hani nasıl desem...
Senin, o sigarayı inatla, ısrarla içişin de bir başkaydı ve dikkatle izlenmeye değerdi be Salih Amca...
İyi ki, yıllarca -cezaevi yılları ve sonraki yıllarda- hep yanımızda oldun... Bizlere, toy devrimcilere hata yapmamayı, dikkatli yürümeyi, tökezlememeyi tembihledin.
Bizi besleyen, güvenli yollarda koşabilmek için gerekli enerjiyi veren, sadece Çiçek Teyze'mizin güzel yemekleri değildi!? Senin yaşama dair, bizlere aktardığın deneyimler ve anılar çok önemli ve belirleyci bir gizli güçtü.
Enstitülüleri tanıyorum;. her biri, şimdilerde çok daha fazla bizlere gerekli olan insanlardı. İyi ki onların ellerinde büyüdük. İte puşta, yoza yobaza karışmadık...
Ne seni ne de öğütlerini unutursam yüreğim kurusun.... Sen ışıklı ve aydınlık bir insandın, hep öyle kalacağına inancım tamdır. Huzur içinde olasın...
Salih Amcam, Sevgili Öğretmenim Güle Güle...

Hasan oğuz Bilgen, 18/06/2019, Ilıpınar, Bağarası

KİTABIN ORTA YERİNDEN ÇALAKALEM...

KİTABIN ORTA YERİNDEN ÇALAKALEM...
...İMAM KAZANIR, MÜEZZİN KAYBEDER...
Hepsi budur... Olmuşu olacağı bu kadardır. Sisteme şükür aynı şükür, okunan yasin aynı yasindir.
Olup olacağı "usulsüz ihale kaçakları"nın, "belediye borçları"nın adeta sekiz sütuna manşet, devasa bez afişlere yazılıp görünür yerlere asılmasıdır.
Yolsuzluğu, ahlaksızlığı açığa vuran dev bez afişler söz konusu kentlerin dört bir yanına asılsın elbette. Amiyane deyimle "amenna"... Buna karşı çıkan namerttir ve hiç güvenilir değildir.
Bu suça fiilen ortak olmak, fiilen olmasa da fikren bir yerinden, ucundan köşesinden bulaşmış olmaktır.
. . .
Demirci Arif Usta ile, tamı tamına yirmiyedi yıl şantiye tozunu yuttuğum Bornova Belediyesi"nde, an itibari ile tas aynı tas, hamam aynı hamamdır. Şantiye şefi takunyacı erbabından göreve devam... Durum böyle olunca, bağlı olunan Fen İşleri Müdürlüğü"nde de sular, aynı geleneksel takunya ve tarikat mecrasında akmaktadır.
Bu durumda, "cephanelik" bekleyen erat gibi, halen görev başında olan Demirci Arif Usta"nın, "benim" diyen belediye başkanlığı sevdalılarına topu topu iki sorusu vardır:
Bir.
Genel anlamda... İşgücünü satıp yaşamını sürdürmeye çalışan, inşaat iskelelerinden yere çakılan, kömür ocağında toza boğulan işçinin ümüğüne yapışmış serbest, güvencesiz ve esnek piyasa ekonomisine -neo liberal sisteme- karşı mısınız?
İki.
Kurulu sistem içi belediyecilik anlayışının olmazsa olmazı, özelleştirme haydutluğunun, taşeron yamyamlığının, taşeron arsızlığının neresinde duruyorsunuz?
Bu iki soru, şeytanın gör dediği ya da zurnanın zırt dediği yerin ta kendisidir. Ve elbette sorulan soru kadar verilecek yanıt da, imam mı, bildik müezzin mi, kırk katır mı, kırk satır mı ikilemi de çok önemlidir.
Soru basit, yanıtı hayli zor. Ama her ikisi de, aynı turnusol kağıdının iki ayrı yüzü.
İskeleden ya da malzeme asönsöründen yere çakılmaya, ocakta kömür tozu yutmaya devam edecek olduktan, neo liberal isteminin ve dahi taşeron kumpasının tekerine çomak sokmadıktan sonra, riyaset makamında "İmam" olmuş, bildik "müezzin" olmuş ne fayda?
Bilinenin tekrarı "Kurtulaşa Kadar Savaş" anlamına geliyorsa...
Hasan Oğuz Bilgen,22/06/2019, Ilıpınar Zeytin Çiftliği

16 Ekim 2019 Çarşamba

DEMİRCİ ARİF USTA’DAN H.ZAFER BAŞSİVRİ’YE…


DEMİRCİ ARİF USTA’DAN H.ZAFER BAŞSİVRİ’YE…

 “... Seninle yollarımız, ellerimiz, yüreklerimiz bundan yaklaşık 35 yıl önce de ayrılabilirdi. Bu ayrılığın o günlerde olmamasına şans mı, talihsizlik mi denir? Açıklamasının, bu gün her şeye karşın durduğumuz yerde, yüzümüzü döndüğümüz yönde gizli olması, yüzümüze buruk ve acı bir tebessüm teğelliyor…”

Ellerimizi bıraktığın 15/10/2008 tarihinde, başucunda nöbetleşen kederli arkadaşlarımın her birinin yüreğinden buna benzer sözler geçiyordu. Aradan geçen on bir yıl içinde, ne o gün kahırlı yüreklerimizden geçen düşünceler değişti, ne de ardın sıra sana verdiğimiz sözler…   

Sınıf mücadelelerinin tarihi, yaşa, cinse, etnik kimliğe bakmaksızın değişik yer ve zaman dilimlerinde, kimi insanlara ağır ve meşakkatli, ateşten gömlek misali yakıcı görevler yüklüyor. Zafer yoldaşımız da, insanlık tarihinin toplumsal sorumluluğunun, o günlerdeki sıska bedeninin zayıf omuzları üzerine bir talih kuşu gibi konduğu genç insanlardan biriydi.

1970'li yıllarda başlayan zor ve de neşeli, bir o kadar onurlu, engebeli, zor yürüyüşümüzün sarp yollarında hep omuz başımızda idi. Sessiz, alçak gönüllü, uzun uzadıya konuşmayan, süslü, kıran döken sözlerden sakınan, yapıcı, üretken ve sitemsiz haliyle...

Her koşulda, her çetrefilli yolda ve de her tekinsiz köşe başında tipik bir sıra neferi idi. Tuttuğu saftan, yakaladığı iddiasız görev ve sorumluluktan bir an olsun ayrılmadı. Onca hengamede, koşuşturmacada her gözüme iliştiğinde, o hep orada yanı başımızda idi.

Birçok insanın kendisini kurtarmaya çalıştığı günlerde, en göz gözü görmez toz dumanda, onu, ya bir insandan bir şeyler öğrenmeye sabırsızlanırken ya da gücü tükenmeye ramak kalmış bir yoldaşının koltuk altından kavramış bir girdaptan çekip çıkarmaya çalışken görmüşüzdür.    

Yaşanan sıcak günlerde, istemeden düşenlerimiz, alacakaranlıklarda ve ıssız boşluklarda yitirdiklerimiz, karanfil kokularıyla geri gelmemecesine yitenlerimiz oldu. Tümüyle rastlantı sonucu olarak kimilerimiz bu günleri de gördü; ama tökezlemedi de, savrulmadı da…
. . .

Hiç ama hiç kirlenmedi… 
12 Eylül 1980'in açık faşizm günlerinde yurt dışına çıkmayı, güvenli ve rahat diyarların tavernalarında fink atıp gönül eğlendirmeyi,  ballı kaymaklı sofralarda yiyip içmeyi - yutta kalıp mücadeleyi sürdürmeyi tercih eden birçoğumuz gibi- aklına bile getirmedi. Sermayenin askeri cuntasının en kanlı, en zorba, en güvensiz zamanlarının, en acımasız falakalarına ve dahi en soğuk taş duvarlarına karşı dişlerini ve yumruklarını sıktı.

Nazım’ın “Bir gün çıkacağız, şapkayı yana yıkacağız” mealinde, bir gün onunla, adını GIPA koyduğu, orada gıda ürünleri sattığı küçük, hilesiz, onurlu bir mekanda tekrar kucaklaştık.  

Zamanın bol mekanın dar olduğu cezaevi yıllarının sonrası gereksiz ve sıkıcı konuşmalar yapmaktan, büyük laflar etmekten öte, emek yoğun, araştırıcı çalışmalar yapmayı, gerçeğin yani emeğin dünyasından kopmamayı, şimdilerin sanal alemlerinin sonu gelmez, bitmez tükenmez tartışmalarına, gereksizliklerine boğulmuş insanlarımızın uzağında, sadece üretken, paylaşımcı, dayanışmacı çalışmalar yapmayı yeğledi. İyi de yaptı.
. . .

Manisa eski cezaevi onu nasıl daralttıysa, elbette GIPA da onu daraltacaktı… İlk fırsatını yakaladığında, en güzel, en katışıksız balları üreten arıların dünyasına girdi, kır çiçeklerinin kokusu sinmiş en nefis ve de benim diyen baldan daha doğal, hilesiz ballar üretti.

Yerkürenin barış bitkisi zeytin ağacının en sıkı, en çalışkan, en üretken dostu oldu.  O, kısa yaşamında, emsalleri ile yarışan sofralık zeytinlerini ve zeytinyağlarını üretti.  Yetmedi!.. “Nasıl daha iyi üretirim ?” sorusunun peşine düştü. Bu konuda okudu, araştırdı… Nice dağlarda nice arı kovanlarını, ne ovalarda ne zeytinlikleri inceledi. Üreticilerle konuştu, sordu, soruşturdu.

Bunları, az konuşan alçak gönüllü tavırlarla, sabırla yapması, birçoğumuza inceden inceye utangaç bir mesajdı. Bizzat uyguladığın ve olması gerektiğini kanıtladığın yaşam tarzının, yıllardır savunduğumuz, uğruna ölümlere gidip geldiğimiz dünya görüşü ile nasıl da örtüştüğü esprisini, bir kısmımız her nasılsa hala kavrayamadık.

Zafer, sözcüğün gerçek anlamıyla bir imece ustası, gerçek bir dayanışma gönüllüsü idi.
Birbirimizden yıllar yıl önce de ayrılabilirdik. Rastlantıdır ki, bu olmadı. Ne var ki, şimdilerde Fadime Ablanın zeytinliğinde yeni ürün zeytinleri yine birlikte, yüzlerimizde ağız dolusu gülücükler, şen kahkahalarla toplayabilirdik.

Üreterek, terleyerek.  Şimdilerde özlenen çok eski günlerimizin çocuksu şakaları, naif takılmaları ile. Yaşamın canlı pratiğinden kopmadan… Bal arılarının, arı kovanlarının, zeytinliklerin uzağına düşmeden. Yüklü yeşil dalların ballı yemişlerine dokunarak, tek bir sivri laf etmeden, hayatın hay huyundan, kirinden, pasından, kokuşmuşluğundan uzak... Olmadı. Olamadı.

Seni, ekose gömleğimizi, cebimizdeki 10 lirayı ve de "Birinci" paketini bölüştüğümüz, önce çıkanın kapının arkasındaki çivide asılı duran kadife pantolonu, yer yataklarında yorgun uyuyanlara bakıp hınzırca gülümseyişlerle giydiği, çocuksu, ama tepeden tırnağa inançlı, hesapsız kitapsız sırt sırta verdiğimiz, o zamanların naif duygularıyla anıyoruz hala.
         
Zeytin bakışlı, baldan tatlı, hep karınca çalışkanlığı ve arı titizliğinde,"az laf çok iş" örneği arkadaşım... “Başucuna fırsat buldukça zeytin dalları getireceğiz ve dahi bir zeytin-bir çınar dikeceğiz bilesin” demiştik. Dün, her yıl olduğu gibi yine sana geldiğimizde çınar ağacı ile zeytin ağacının nasıl göğe uzanıp, serpilip geliştiğini hayretler içinde, gururla izledim.

Ve abartısız, iki ağacın da o şaşırtıcı büyümesinde senin ideallerinin ve hayallerinin büyüklüğünü gördüm.

Bilesin ki, sensiz bu yıl da yeni mahsül zeytinyağı daha buruk, daha iç acıtıcı, daha kekremsi olacak. Bilesin ki, üreticiliğini, zeytinciliğini yine sürdüreceğiz. Gelişip büyüyen, dallar dolusu ürüne duran her zeytin ağacının gölgesinde, olgunlaşıp ballanan her petekte yine seninle birlikte olacağız.

H.Zafer BAŞSİVRİ bizim en çalışkanımız, en yorulmazımız ve dahi en yakışıklımızdı.

Tekrar hoşça kal.  Ekose gömleğini, kadife pantolonunu ve "Birinci"lerini paylaştığımız çocuk.


Hasan Oğuz Bilgen, 15.10.2019, Ulamış-SEFERİHİSAR


12 Temmuz 2019 Cuma

AH ŞU YARARLI BAKTERİLER...

AH ŞU YARARLI BAKTERİLER ...

Piyasacı egemen anlayışın adını pek anmadığı -belki de özellikle dillendirmediği- Tıp biliminde özel bir yeri ve önemi olan yararlı bakterilerin, yaşanılan koşullara uygun olarak insan anatomisine giren, dokularına yerleşen zararlı mikro organizmaların etkisiz/nötr duruma getirilmesinde hatırı sayılır ölçüde katkı sağladığı yaşamın içinden deneyimlerle sabittir. Bu bakterilerin 'B12' ve 'K' gibi, ayrıca biotin, folik asit ve tiamin vitaminlerini sentezlediği, besinler üzerinden alınan lifleri parçalayarak insan organizmasına güç kazandırdığı bilim insanlarınca doğrulanmaktadır.

İnsan emeğine, sağlığına musallat olan uluslararası tekelci sermayenin, özcesi mevcut kapitalizmin, aşırı tüketime dayalı olarak düzenli ve dengeli beslenme alışkanlıklarımızı değiştirmesi, yarattığı sanal ortam -internet- marifeti ile hareketsizliğe, uyku düzensizliklerine yol açması, antibiyotiklerin ve bilumum kimyasalların plansız ve programsız kullanımını kamçılaması ile ilintili olarak insanın sindirim sisteminin canına okuduğu da açıktır.

Şimdilerde laboratuvar ve alan uygulamalarından çıkan sarsıcı sonuç, sindirim sisteminde pusulasız nükleer denizaltılar gibi dolanan, kanserojen üreten düşman bakterilerin, akıl sağlığından başlamak üzere, bağışıklık ve dayanıklılık sisteminin zayıflamasından, en başta bağırsak florasının doğasının bozulmasına dek, sözcüğün gerçek anlamı ile potansiyel bir tehlike oluşturduğu yönündedir.

Konunun uzmanı değerli hekimlerimize saygısızlık etmek istemem. Burada yapılmak istenen, halkın sağlığını hiçe sayan İsrail kökenli uluslararası tarımsal ilaç tekellerinin "hybrit" politikasını deşifre eden cesur hekimlere, alternatif tarım deneyimlerinden çıkardığımız örneklerle destek olmaktır.

Günümüzde araştırıp bilgi sahibi olarak ya da soyut, salt söylemlere dayalı bilgilerle, birçok insan bağırsak florasını düzenlemek ve rahatlatmak için, -çoğu zaman aşırı diyebileceğimiz ölçülerde- probiyotik ürünler tüketmektedir. Ne var ki, tıp dünyasında, özellikle de gıda mühendisliği alanında gerçekleştirilen klinik/laboratuvar deneylerden, probiyotiklerin inanılan ölçülerde yararlı olmadığına dikkat çeken yorumlar, sonuçlar da gelmektedir.  Aynı deneyler, -probiyotik ürünlerdeki bakteri çeşitlerinin bağırsaktaki bakteri çeşitlerinden çok daha az olduğundan olsa gerek- 2018 yılındaki çocuk ishallerinde probiyotik faktörünün ishal süresini kısaltmadığı yönündedir.

"Ayrıca antibiyotik kullanımından sonra probiyotik kullanımının normal bağırsak florasının yerine gelmesini geciktirdiğine dair görüşler de vardır. Kısacası, probiyotik kullanımı şu anda tartışmalı bir konudur. Bağırsak sağlığını iyileştirmek için kanıtlanmış stratejiler hastaları basit şekerler içeren diyetlere ve liften zengin besinlere yöneltmek, glikoz intoleransını azaltmak için yapay tatlandırıcılardan kaçınmak ve sağlıklı uyku düzenleriyle bağışıklığa ve bağırsak kök hücre sağlığına katkıda bulunmaktır." diyor, değerli doktorum Cem Gönenç.

Hekimliği gerçekten halk için yapan ve konuyu tamamen bir halk sağlığı sorunu olarak ele alan Dr. Cem Gönenç "Ben de antibiyotik ishallerine engel olmak için zaman zaman probiyotik öneriyordum." derken, haklı olarak önemli ve güncel bir sağlık sorununun, -ama tartışmalı bir konunun- bilimsel ve tıbbi açıklamasını yapıyor.

Tam da burada, çoğu zaman atlanılan bir detayın altını çizmekte yarar var:
Bu yazıda kastedilen, dikkat çekilmeye çalışılan hatta önerilen, endüstriyel yöntemle üretilen gıda takviyeleri değil, geleneksel tarım yöntemiyle ve de mümkün oldukça artezyen suyu, tarım ilaçsız toprak, doğal hayvan gübresi (temin edilebilirse elbette solucan gübresi) ile üretilen, probiyotik içeren doğal tarım ürünleridir. Bal, pekmez, yoğurt, turşu, bilumum tahıllar v.b. gibi.

Burada bir hassas nokta daha: Dikkat çekeceği üzere 'organik' sözcüğü özellikle kullanılmamaktadır. Kapitalizmin kanserli endüstriyel tarımına karşı, yerkürede organik tarım mücadelesini toprakların, doğanın gerçek sahiplenicileri yurtseverler, sosyalistler başlatmışlardır. Ancak, sermayenin aç gözlü parababaları, şarlatanları bu alana da el atmakta, sapla samanı karıştırmakta gecikmemişlerdir. Bu
gün 'organik' etiketli birçok gıda ürününün, bu anamal yamyamları tarafından tam bir 'piyasacı kar anlayışı' ile piyasaya sürülmesi, ne yazık ki organik sözcüğünü, organik konusunu tartışılır hale, eski sözcükle şaibeli duruma getirmiştir. 

Ömrüm boyunca kapitalizme ve onun dayattığı olumsuz yaşam biçimine, sadece rant amaçlı, bebeklerden yetişkin insanına adeta şırınga edilen alışkanlıklarına, bağımlılıklarına karşı durmuş, tüm bunlara itirazla yaşamış, endüstriyel tarıma karşı, merkezinde yerel tohum, insan emeği ve de imece ruhu olan tarıma kafa yoran, uygulayan bir insan olarak, onca tartışmaya karşın hala yararına inandığım doğal probiyotik ürünlere iki örnek verebilirim.

Bir.  Marketten alınarak değil de, gördüğümüz ya da bildiğimiz bir inekten sağılan sütle mayalanan yoğurt... (Sadece bir su bardağı yoğurtla mayalanan, hiçbir değişik madde, katkı eklenmeyen...)  Bu seçenek şimdilerde, kent ya da anakent koşullarında olanaklı olmayabilir. En azından tanıdık, bildik kişiden, güvenilir bir kırsal kaynaktan edinilen sütle mayalanan yoğurt sağlıklı bir çözüm, kötünün iyisi bir seçenek olabilir.

İki. Yine evlerde sadece kaya tuzu ile kurulan turşu... Probiyotik amaçlı olduğu için, kavanozun dibine ve ortasına iki adet poşet çay konulan; ama asla limon, sirke gibi  -doğal da olsa-  katkı maddeleri eklenmeden yapılan lahana/havuç turşusu.

Son olarak, mevcut kapitalist düzenin kontrolsüz, sınırsız antibiyotik kullanımı dayatmasına karşı bir seçenek olarak, doğal probiyotik tarımsal ürünler kullanımının bağırsak florasınına enerji verip ciddi ölçüde destek sağladığı ve dahi insanın bağışıklık mekanizmasını güçlendirdiği yönündeki görüşlere, -tüm tartışmalara, değişik tezlere karşın- katılmamak elde değil... Ve elbette, sistemin onca spekülasyonlarına ve çarpıtmalarına karşın, yerel tohumu yaşatma, doğal ürünlerin yaygınlaştırma kavgası veren alternatif tarım gönüllüleri, neferleri ile birlikte olmanın gerekliliğini, bugün devrimci mücadelenin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini söylemekte yarar var.

Yaşamın tıp alanında halktan ve halk sağlığından yana bilimsel duruşların, serbest piyasa düzeninin savunucularının keyfini kaçırsa da, akıl ve beden sağlığımıza hayli yararı oluyor.

Sadece tıp alanında mı?  Egemen sistemin baskısına ve otoritesine meydan okuyan, başkaldıran, gururlu ve naif duruşlar top peşinden koşulan yeşil sahalardan da geliyor. Tıpkı, 1968 Olimpiyat Oyunları'nın 200 metre madalya töreninde yukarı kaldırdıkları yumruklarını sıkıp, alışılmış düzeni protesto eden, meydan okuyan siyah atletler gibi.

İtiraz eden, boyun eğmeyen, onurlu duruşların hayatın başka alanlarından da geldiğini söylemiştik.
Evet, geçtiğimiz günlerde Fransa'daki Dünya Kupası'nda ABD kadınlar futbolunun devi unvanını korudu. Lavanta saçlı kadın sporcu Rapinoe, erkek egemen spor iklimine ve insanları ötekileştiren Trump'a inat, adeta nanik yaparcasına final maçında fileleri havalandırdı.

Daha birkaç gün önce "Şampiyon olursanız Beyaz Saray'a gider misiniz?" sorusunu "herkesi iteliyor, düşmanlaştırıyor, ötekileştiriyor, beni bile... Asla, ama asla..." mealinde yanıtlamıştı. Kadın futbolcu Rapinoe bu yanıtının ne anlama geldiğini, arkadaşları ile birlikte yıldızlaştığı maçın sonunda, saha kenarında seyircilere yaptığı kocaman kucaklayıcı hareketi ile açıklayacaktı. Cesur ve naif Rapinoe, sözkonusu ikon olmaya aday fotoğrafta kollarını olabildiğince tribünlere doğru açmış, hafifçe geriye kaykılmış, başını erişilmez/sarsılmaz bir gururla yukarı kaldırmış, sarayla (pardon, Beyaz Saray'la) alay edercesine seyirciye gülümsüyordu.

Açık faşizm dönemlerinde de, örtülü faşizm dönemlerinde de muhalif duruşun, itiraz edişin makul görüldüğüne, hoş karşılandığına tanık olunmamıştır; dahası böylesi onurlu tavırların zor ve zorbalık gördüğü gerçektir. Bu tarihsel gerçeklik içinde, insan aklının ve de insan vicdanının doğal yansıması olan her muhalif bakış, her muhalif eylem ve karşı çıkış egemenlerin şimşeklerini her daim üzerine çekmiştir.  

Hasan Oğuz Bilgen, 13/07/2019, Ekşisu-Dağlararası.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

DENİZ’İ GÖREN KÖYLÜ

DENİZ’İ  GÖREN  KÖYLÜ  

Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan o ünlü kömürlü trenden iniş sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun boğaza bakan taş merdivenlerinin hemen önünde başlar.

Henüz sadece gar olan, gar gözüyle bakılan, hiç kimsenin ‘gardır, gar kalacak’ diye helak olup yollarına yatmadığı şu bizim Haydarpaşa garı.  O tarihte hiçbir rezidans ve alış-veriş merkezi bağımlısı piyasacı yamyamın tehdit ve saldırısı altında olmayan, böyle olunca elbette ona göz dikecek olanların yakasını bırakmayacak olan değer bilir demiryolcuların, emek dostlarının ortalıkta henüz görünmediği Haydarpaşa…    

.  .  .

Kara tren ahşap, isli vagonlarında günlerdir, salkım saçak, sersem sepelek konuk ettiği gurbet kuşlarını az önce boşaltmıştı gara. Ürkek bakışlı insanların sırtlarında eşya denkleri, ellerinde yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar ve gözlerinde nasıl sonlanacağını bilemedikleri yolculuklarının derin kaygıları vardı.

İstanbul’un boz bulanık, ıslak-puslu, soğuk bir kış gününe daha henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vakti… Elinde bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp kasketini düzeltmeye çalışan bir köylü ürkek bakışlarla, onu uzaktan süzmektedir.   İlk kez gördüğü yedi tepeli kentin devasa, sis çökmüş silueti karşısında hayli dalgın ve düşüncelidir.

Boğazın engin, mavi sularına bitimsiz yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır… Tekinsiz sokak başlarının Arnavut kaldırımlarına kaç kabadayının nice fısıltılı konuşmaları ve gayrı meşru yaşamın nice hoyrat pazarlıkları sinmiştir.

Yitik sıla öykülerinin ve umutsuz, geleceksiz aşkların tanığı İstanbul sokakları her daim, hesapsız kitapsız taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere tüketilip bitirildiği yer olmuştur.  Mavi boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları.  

Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip, celallenip durur.  Böyle de efelenen heyheyli bir yüzü vardır, belli etmez. Fettanlığı düşman başına... Tekinsizliği ve de güvensizliği öyle ilk bakışta, hemen belli olmaz. Yollarında yürünür, sefası sürülür gibi görünse de, halden anlamazlığının ve aman vermezliğinin ayırtına ancak ocağına düşünce varılır. Yoksul Anadolu insanının ille de garibanının, savunmasızının gün görmemiş yüz güldürmeyen düşlerini yutmaya ve öğütmeye günün her saati hazırdır.  

.  .  .

Günün ilerleyen saatlerinde aynı köylü, Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın, aynı hayran, aynı şaşkın bakışlarla, çalkalanan boğazın mavi serin sularını, vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgalarını, itiraz eden, ortalığı şamataya boğan martı kaynaşmasını izler.  Sonra tahta bavulunun üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup şapkasını arkaya yıkacaktır. Sert yüzü bozkır yanığıdır.  Geniş çizgili alnını, kararıp duran, ne edeceği belirsiz göğe kaldırır, uzun uzun bakar.  Bir sigara sarar. 

Giderek aydınlanan ve kaynaşan günün ilerleyen saatlerinde, Karaköy’ün yaşlı fakir sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana yararı olduğu köylülük içgüdüsüyle çayını yudumlarken görülecektir. Ensesinde boza pişirmeye hazırlanan 'devlet baba'nın antenlerinin etrafında çalıştığından habersiz, ortalık yerde, oradakilere Anadolu ağzının içtenliği ve olanca saflığı, bir o kadar da heyecanla bir şeyler anlatmaktadır.

Orada, o fakirhanede el kol hareketleriyle anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden, insanı boğabilecek dev dalgalarının heybetinden, ihtişamından, çalkalanıp durmasından ve önüne çıkar çıkmaz, daha ilk göründüğü anda kendisini nasıl 'ürküttüğünden' başka bir şey değildir.

Ne var ki zaman kötü, sokaklar, insanlar güvensizdir.  O günlerde, ülkenin dört bir bucağında fellik fellik aranan bizim Deniz’imizi çağrıştıracak, öylesine bir heybetten uluorta söz etmek tekin bir sohbet değildir. Çok geçmeyecek, en yakındaki kolluk kuvvetine ihbara layık görülecektir.  1971 yılının, o alacakaranlık ilkyaz günlerinde, bilmeyerek de olsa, kabaran o denizi dillendirmenin bedeli, oracıkta derdest edilip acil kaydı ile muamele görmek ve en yakın merkezde, Beyoğlu Polis Karakolu’nun izbe bir köşesinde en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır. Öyle de olur.

.  .  .

Kentin talihsiz konuğu, o güne dek tanık olmadığı gözdağı ve tehditten, yaşamadığı şiddetten olacak ki, sorgu memurlarının ondan beklediği ve duymak istediği içerikte bir ifade veremez. Oysa hayatında ilk kez tanıştığı denizi kara trenden gara iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle, o koca köprüde ikinci kez karşılaştığında, bağrını açıp serin rüzgarlarına gönül rahatlığı içinde dönerek hayretler içinde seyrettiğini yöresel ağzı ile ne de güzel anlatmaktadır.

O böyle 'dalga geçer' gibi kendi kavlince anlattıkça, bir köşede sopalama de sürer gider. Tabanlarında falaka izleri… Salya sümük iç çeker.

Köylüsünün aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez pişmanlığı içinde, ayakları şişmiş, kemikleri sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar yakar, acınası haldedir: 

“ Aha oracıkta, trenden daha yere atladığımda, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm korktu” der. “Çalkantılıydı. Telaşlıydı. Yalan değil ürkmüşüm, Allah sizi inandırsın altıma eder gibi oldum… Amirim!?.. Köyümden… İş, aş aramak için yani… Bundan başka da bir bilmişliğim, köylümden gayrı birini tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi benim başka da bir günahım yoktur.  Beyim!?”

Onlarca sakallı genç insanların kirli yüzlerini öne çıkaran siyah beyaz fotoğrafların sıralandığı, boy boy  'Aranan Anarşistler' afişlerini,  zavallının çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun ucuna getirerek öfke krizi içinde hoyratça sorarlar:

“ Haydi, öt bakalım Denizli horozu!  Şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün? ”

“Korkunun ecele yararının olmadığı” sözünü dedesinin ağzından kim bilir kaç kez duymasına karşın,  daha başından beri dizlerinin bağı çözülmüş,  neredeyse aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Yaşanan 12 Mart diktasının emir komuta çarkına bağlı, korku ikliminin işgüzarlığına kilitlenmiş insafsızlardan boş yere aman dileyen yakarı sözcükleri, gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır ağzından.

Diz üstü çökmüş durumdadır. Copu sırıtarak avucunun içinde sadistçe hareket ettiren, falaka sopasını hırsla kullanan, bağışlanmayı dilediği ellere bir boş anda kapanıp yüz sürmek ister:  “ Yapmayın!  Kulunuz, köleniz olem! ” 

Denk getiremez, dengesini yitirir.  Olduğu yerde yüzüstü kapaklanır.  İnler gibi, bir kez daha umutsuzca yineler:  “ Yapmayın, kulunuz… ”…   Bitiremez.  Bayılır.

.  .  .

Tabanlarına insan kusmuğu bulaşmış ayakkabılarıyla, ter içinde kalmış kirli başına basarlar.  Kara günün ilk uğursuz dakikalarından bu yana, dilinden düşürmediği pişmanlık ve bağışlanma sözcüklerini ağlayıp sızlanarak yineler durur.  Ne var ki, içinden, ilk kez -kendine- itiraf ettiği farklı sözleri, oradakilerden hiçbiri duyamaz :  

“ Uyup birine, bir daha bu şehre gelenin de… Gelip görenin de… Görüp anlatanın da…     Eşşekler kovalasın!!! ”

Yanağı yere dayalı yüzükoyun uzandığı beton zeminde,  gözlerinin önüne eski bir gazetenin buruşmuş sayfasını açarlar.  Arkadan kafasını sertçe bastırarak :  

“ İyi bak ulan eşşoğlu. Gördüğün bu fotoğraftaki hayduta benziyor muydu? ” 

Resimdeki gür siyah saçları dağınık,  sakalı uzamış ve yanık tenli esmer genci görür görmez -elbette oradakilerin ayırtından uzak- köylünün ilk yaptığı şey genç adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerini kırpıştırmak olur.

“ Vay be ”der içinden.  Haydut, eşkıya, şaki… Bu kara yağız delikanlıysa?!   Bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Ömer’i, Tefeci Rüstem’i ne ola ki?  Böyle bir yiğit için, bunca adamakıllı sopa yemenin hakikatli bir sebebi hikmeti olsa gerek.”

Yine de içinden geçen son sözleri zapt edemez: “ Yok beyim” der, bilgece:  “ Bu fotoğraftaki çocuk ne ki, bana görünen koca bir derya denizdi… ”   

Daha o tertemiz naif zamanlarında, gürültülü, patırtılı, zamana özgü karışıklıkları içinde olan İstanbul’un hayhuyunun,  bıktıran, kök söktüren takip, soruşturma ve cebelleşmelerinin üstüne,  bir de bildiğini ve gördüğünü anlatmaktan aciz, bu 'kör cahil adam'la uğraşmak memurları da bıktırmıştır.

Haydarpaşa da hatırı sayılır uzaklıktadır.  Üstüne üstlük;  şimdi daralan günün şu dar saatinde, emektar ciple kalkıp ta oralara gitmek… İhtimaldir ki korkunun ürünü, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine düşmek her birine ölümden öte gelir.  Durum böyle olunca, o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak rapor etmekle yetinirler.

İşgüzar baş komiser her şeye karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine az kalmış memuriyetini garantiye almak derdindedir.  Haklı olarak titizlenmekte geri durmaz.

“ Peki, tamam” der, “Trenden indiğin yeri geçtik.  Bizi,  seni korkutanı ikinci defa gördüğün yere götür, bize orayı göster.  Söz;  seni bırakmayan namerttir. ”

İnsanların yanı başındakinden, komşusundan kuşku duyduğu,  olur olmaz asılsız ihbarlar yaptığı “12 Mart”günlerinde, giderek sıradanlaşmış ve alışılmış yakalama olaylarından biri olan bizim talihsiz gözaltı olayımız da sonuna gelmiştir. 

Beklenen an, ıslak, sisli günün akşamı, yer gösterme tutanağının tutulduğu emektar Galata köprüsünün üzerinde,  çevrelerini saran halkın meraklı bakışlarının arasında gerçekleşir.

Bunca eziyetli,  sözüm ona 'vatan, millet için gerekli' olan soruşturmanın sonucu, bir daha İstanbul’a gelmeye şimdiden tövbe etmiş bizim talihsiz köylü için can sağlığı, hızla çöken akşamın telaşında evine, çoluğuna çocuğuna dönebilme derdinde olan polis memurları için “Oh” dedirten bir mesai selametidir.

.  .  .

Devletin asıl bekçilerini, asıl kapıkullarını rahatlatan ve asıl “Oh” çektiren olaysa, Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in yakalanması ve 6 Mayıs 1972 tarihinde alelacele asılmaları olacaktır.

.  .  .

İdamlardan altı gün sonra, 12 Mayıs 1972 günü, Deniz’in, Hüseyin’in ve Yusuf’un mezarlarına bir tutam kır çiçeği bırakırken apar topar gözaltına alınan bir demiryolu işçisi de, yaşamında denizi ilk kez gören köylü ile aynı eziyeti paylaşır.

Üç mezara bırakılan kır çiçekleri, kadim Anadolu toprağının bağrında çoktan yerini almış devrimin üç yediveren fidanını yad etmenin ötesinde, faşizmin karanlığa karşı sahiplenilen değerlere, tüm yaşananların anısına verilmiş bir yanıt, diğer yanıyla da adı bilinen bilinmeyen, zulmün acısını ve hüznünü paylaşanların tümüne, belki de “Haydarpaşa Dayanışması”na işçi tulumuyla çok önceden çakılmış hakikatli bir selamdır.


Hasan Oğuz Bilgen, 06.05.2019, Bağarası-Ilıpınar.