Yeni Gün’ün kımıltılarını izleyen cemrelerin, günü geldiğinde sırasıyla havaya,
suya ve toprağa kavuşmak için, doğanın sürgit ahengini, huzur veren dinginliğini
bozmadan sabırla beklediği günlerdi. Çatı kiremitlerinin, duvarların
üzerlerinde gezinip, ortalığı kolaçan eden haylaz kedilerin başlarına buyruk
zıvanadan çıkıp karşı cinse kilitlenmeleri, gelen ilkyazın patırtılı ancak olağan
durumlarındandı. Genellikle vukuatsız, sakin mahallenin köpeklerinin deri tasmalarından
boşanalı, düzeni bozuk şu koca dünyada gözlerinin birbirlerinden başka bir
canlı görmeyeli hayli zaman olmuştu. Soğuk mevsimin kar beyazı örtülerinin
erimesini izleyen bin bir tonda yeşilin yanı sıra sarı, turuncu, mor çiçekli ağaçlar
da doğada kendine yer açmaz mıydı, kımıldanan günlerde. Açardı… Dallarında geveze çalı kuşlarının
uzadıkça uzayan şamatalı söyleşileriyse, doğrusu ‘ben sevdadan anlarım’ savında
olanları bile kıskandıracak cinstendi. Alıcı kuşlar hemen öte yanda, tepelerde,
hani şu kavak yellerinin estiği yerlerde… Saçak altlarında sabırlı bir uğraş;
adamakıllı, kararlı bir kırlangıç telaşı. Çokça acelecilik, her daim ürkeklik…
Ve elbette ki ürkek,
narin prenseslerimiz. Zeytinliklerin
değişmeyen konukları sığırcık sürülerinin ağaç diplerine yayılmalarına, çok değil baş hizasından eşlik eden, uzun,
kararsız ve titrek alçalıp yükselmeleriyle kırılgan, ufalanmaya, un ufak olmaya
hazır kelebekler… Kar beyaz ilkyaz dallarının, nergislerin, mor çiçekli yeniyetme
fidanların sevdalıları. Onlar, o çiçek
senin bu çiçek benim sersem sepelek aşk sarhoşluğunun, hafifmeşrep naif
sevdaların tadını çıkarmakta, kimliği belirsiz hüzünlü aşkların, yitik
hasretlerin üzerinde titremekte…
-2-
Sıcak döşeklerinin tadına varamamış
yorgun işçilerin, kendilerini kentin alacakaranlık caddelerine bırakıp uyku
sersemi fabrika yollarını arşınladığı epeyce erken bir vakitti. Gün ışığının, homurtularla sarsılan atölye
tezgahlarının ve fabrika bantlarının hareketli parçaları üzerinde yavaşça belirivermesi, yaratan işçi sınıfına mütavazı bir
merhabaydı.
Tekinsiz bir gecenin
içinden gelen yeni günün dinginliğinin, hayatın ilk devinimleri ve sıradan
şamataları ile bozulmasına ramak kalmış böylesi tenha bir saatte, bebeğin ilk çığlığı ışıltılı mart sabahının göz
kamaştıran körfez maviliğini yırttı.
Bebekle birlikte gelen güneşin ilk ışıklarının takım tezgahının üzerine
bırakılmış çekicin ağaç sapında ve bebek kundağında balkıdığı o gün, dupduru,
aydınlık mı aydınlık bir gündü.
Genç kadın yitip giden
sancılı günün son saatlerinden, dayanılmaz yedi bela sancılarla boğuşarak
ulaştığı yeni günün ilk saatlerine dek, mahallenin güngörmüş komşu kadınlarının
üstelemeleriyle ıkınıp durmaktan yorulmuş, halsiz düşmüştü.
Bebeğin babası olacak
zayıf adam daha kucağına üzerine anne kokusu sinmiş bir bebek almanın, kokusunu
içine çekmenin nasıl bir duygu, nasıl bir sevinç olduğunun tadını almaya fırsat
bulamadan adımlıyor kaldırımları. Mozaik
kırıntıları ile yapılmış karo taşlı kaldırımlar heyecanlı, çelimsiz ayakların
adımları altında hızla tükeniyor. “Yorulmuş
anne kalbi için” can alıcı önemdeki ilacı bulabilmek adına, daha demincek önüne çıkan bıçkın taksi sürücüsünün tarif
ettiği nöbetçi eczaneyi bulabilme telaşında; şaşkın. “Kalp ilacı” bahanesiyle evden gönderilmesinin
asıl nedeninin, bebeğin bir türlü gelmemesini, kendisinin o an, orada, evde
bulunmasını, "hınzır bebeğin" anne karnından çıkmakta “nazlanmasına”
bağlayan boş bir “Girit’li” inanışından başka bir şey olmadığından habersiz…
* * *
İlk günlerin tatlı telaşı, inişleri
çıkışları, keyifli heyecanlı koşuşturmaları sorunları tatlı sıkıntılara, durgun
akan ırmağın sessizliği sesli akıntılara dönüşünce, son kocakarı soğukları da
aldı başını gitti. İnsanı, ağacı, börtü
böceği ile uzun kış boyunca soğumuş olan ortalığı bir an önce ısıtmak, doğayı
tutuşturmak için sabırsızlanan güneşten kaçarcasına. Arkasına bile bakmaksızın; filizkıran
fırtınasını da takıp peşine. Hoş, her ikisi
de yapmıştır ya yapacağını. Gelişmemiş, ta baştan, ilk döllenmeden beri zayıf
kalmış meyve çiçekleri dayanamamış, buz kesmiş, dökülmüştür. Onca genç, yeni, yeşil
sürgün kırılmış, telef olmuştur… Özene bezene bezene hazırlanmış bahçe tarhları
bozulmuş, yerlerini değişik ürünlerin ve çiçek fidelerinin ekimine bırakmıştır.
* * *
Bebek çok derinden kocaman bir soluk
alıp verir.
* * *
Rotatiflerin, bobinlerin aldığı son
hızdır. Kimi beylerin hanımağaların ayaktakımından saydıkları işçinin öpülesi
elleri sayesinde hiç sıkışmayan, tıkır tıkır işleyen fabrika bantları sabırlı ve doğurgandır. Üretkendir. Sahiplerine bol karlar, çalışanlarına alınteri ve yorgun geceler sağlar. Belediye mezarlıklarının kimsesiz kıyı, kenar köşeleri... Bağrında genç ölülerin yattığı yaşamı çimenin
yeşil tonları örter, çiçeklerin renk cümbüşü kaplar kırların dört bir yanını. Mis kokuları, şenlikleri, cümbüşü kente, asfalt boyu fabrika atölyelerine, oradan yoksul varoşlara dolar.
-3-
Bebek kımıldanır yattığı yerde. Kocaman,
koskocaman soluklanmalarından birini daha yineler.
Çiçek meyveye, “agu” sesleri dört yanını sevince boğan ‘anne’ sözcüğüne
durduğunda bunaltan kundağına hırslı tekmeler atmaya başlamıştır bile. Bırakın ellerinin kollarının bağlı olmasını,
minik bedeninin böyle boydan boya sarılıp sarmalanması da neyin nesidir?!
Nasıl da dayanılmaz durumdu!
Berbattı. Ah, ah! Bir kez olsun dönebilmiş olsaydı şu mumya
giysisinin içinde. Doya, doya gerinebilseydi. Kapana kısılmış kalmış bu halde, şöyle
ağız dolusu esnemesinin bile tadı yoktu. Doğrusu, hak vermemek de elde değildi!
Martın yirmi beşinci
gününden o güne değin, derinlerden soluk alıp vermelerin, ciğer dolusu
ağlamaların zevkine varamamıştı ya… Bu
yüzden değil miydi, sıkıntılı tepinmeleri, durup durup iç
geçirmeleri? İnsanoğlunun aynası
işti! Ağlamayan çocuk neye yarar, ne iş
görürdü? O da buna yaraşır davrandı,
hakkını verdi. Bastı yaygarayı bastı
tekmeyi; başardı sonunda. “Tamam, buraya kadar. Yetti artık." diyen, yerden göğe haklı ve bir o kadar kızgın bir işçinin tutup şalteri indiren eli gibi başardı.
Gözünü uykudan alamadığı cıvıl cıvıl,
kıpır kıpır bir nisan gününde, onu, günlerdir ter döktüğü karabasanın içinden
hopbacık çekip aldılar. Kapatılmışlıktan,
kör kuyudan, elinin kolunun, minik bedeninin bağlanmışlığından kurtarıverdiler.
Doğumundan bu yana, o ılık, tatlı ve yoğun suyun içinden, soğuk
kocaman dünyaya ıpılık ve pespembe boşaldıktan sonra ikinci tanışmasıydı adına
özgürlük denilen serbestlikle. Artık kundak mundak yoktu. Daha o
günden anlamıştı özgürlüğün ne denli çekici, ulaşılması çok zor bir şey
olduğunu. Ve elbette özgür insan olmanın önemini…
* * *
Ortalık yerlerdeki bıktıran sürgit
kedi hırıltılarının, duvar diplerinde
süren kıskançlık hırlaşmalarının evin içine, oradan da bebek odasına
ulaştığı, yokuşun başındaki kedi köpek
dalaşının ortalığı tozu dumana kattığı sıcak ilkyaz günlerinden birinde,
bıngıldaklı başındaki bir tutam anne saçının epeyce uzadığı fark edildi.
Annenin genç dudağında
bir yiğidin gurbete gitmesi olasılığını konu alan, çok sevdiği o anonim türkü... Gereğinden fazla dalgın ve dikkatli. Bebeciğine
ve onun geleceğine dair düşlerin puslu, dumanlı ve dalgın havasında zevkle
kısalttı anne, kızının tepesindeki uzamış zayıf saç tellerini. Kendisi de daha çok küçüktü ya. Kundaktan
kurtulmanın zevkini çıkaran, neşeli çığlıklar içinde, vitrinlik sevinç ve
mutluluk fotoğrafları veren bebeğini, sırtüstü yattığı yerden başının üzerinde
evirip çevirirken evcilik oynar gibiydi.
Bu durumda bebeğin soluğu soluğundayken kendi çocukluğu düştü aklına; zamanı unutup kendinden geçerek oynadığı
bebekleri. Nasıl da mutlu oluyordu oyun
tadındaki annelikten.
Bir tutam saç telinin
tıraşlanması işini, başından beri
dilinden düşürmediği türkünün sıla, gurbet ve hasret sözcükleri ile bezenmiş
nakaratına vurgu yapa yapa bitirdi. İçi
cız ede ede, kıyamadan kestiği sapsarı telleri tam çöpe atacakken dikeldiği
yerde duraksadı birden.
-4-
Mekan aynı mekan, uzayıp
giden zamandı. Okunmuş bir gazetenin üzerine biriktirdiği saş tellerini işaret parmağı ile başparmağının
ilk boğumları arasında derleyip toparlamaya uğraşır dururken, bu işi ne denli
uzattığının ayırtına varamayacak kadar dalıp gitmişti. Daha demincek patiskadan elde
yapılma başlığını düzelttiği, şimdi çok uzak uykuların ılık dünyalarında
gezinen bebek de büyüyecek miydi komşu çocukları gibi? Tadını çıkardığı
mutluluğu kötü düşlerinin kötü adamlarınca kesilecek miydi? Bebek babasız
kalacak olsa?! Diğerleri gibi alınıp götürülse… Babasız büyümemişti, babasız bir
acı hayatı ömrünce hiç tatmamıştı. Babanın olmadığı, hiç olmayacağı bir evde
taytay durmak, ilk minik adımları atmak nasıl bir şey olmalıydı?
İçinde bulundukları yılın eylülü
önceki yıllardan farklı olarak, simsiyah bulutları ve insanı irkilten gök
gürültüleriyle fettan bir kadın, etekleri paçaları bırakmayan karaçalı gibi
girivermişti yaşamlarına. Eylül günleri ve de sonrasında, önceki günleri aratırcasına gelen günler, altüst oluşlarla, savruluş yok oluşlarla, katledilişlerle yaşandı bir bir. Ağırdı, dilsiz ve sağırdı yaşananlar. İç
karatıcı ve umutsuzdu her şey. Savunmasızdı, buruktu, hüzünlüydü. Acıtıcı ve kanırtıcıydı.
Uzayan yollar, caddeler
boyunca, çarşı pazar kuytuluklarında peşlerini bırakmayan yalnızlık... Her bir sokağın
sonunda, puslu ve uzak kuytuluklarında güvencesiz olma hali. Her köşe başında boyun eğmemiş firari insanları bekleyen bilinmezlik.
Hiç yitmeyen, her gün her
yerde kendisini duyumsatan, ‘hiçbir yere gitmiyorum, hep seninleyim, ayrılmak
yok’ diyen bir güçsüzlük, bir çaresizlik duygusu. Karanlık ve tekinsiz
gölgelerde ceberut devletinin soluğu. Ve bu solukla birlikte gelen ölüm. Ama
her kavşakta, her dolmuşta, her durakta, her kahvede mutlaka karanlığın
cüceleri… Ayakkabı boyayan, simit gazete
satan, mış gibi, muş gibi yapan, hiç ilgisi yokmuş gibi davranan. Ne ki sürekli gözleyen,
kınında sabırsız hain bir bıçak gibi bıkıp usanmadan bekleyen, hep bekleyen. Her daim hizmetinde olduğu güce bağlılığı gereği, izleyen ve de süzen. Manavda, bakkalda not alan, mahalle kasabından
konu komşu ile ilgili ‘ufak tefek’ bilgiler derleyen sadık uşaklar. Şeker vererek çocuklara sorular soranlar yani... Günün olur olmaz bir saatinde, "çay içmek" gibi bir uyduruk nedenle mahalle muhtarının kapı eşiğine düşen gölgeler.
Hemen
yan sokağında ne olacağı belli olmayan, tuzaklarıyla şeytanlıklarıyla adeta köşe kapmaca oynadıkları, bir uçtan bir uca,
afiş, bildiri ve pankartlarıyla, koşarak eylem adımları ile geçtikleri bu kent
hiç de tekin değildi. Karnında bebeği ile genç kadın, onunla birlikte yürüyen
hedefteki can yoldaşı, inanılması güç, insanüstü öykülerin bir parçası, hiç de
adil olmayan koşullarda direnmenin ve teslim olmamanın ama onurlu bir kavganın
canlı birer tanığı, sıra neferi oluverdiler.
Kış epeyce zor geçti; ilkyaza merhaba demek öyle pek kolay olmadı.
* * *
Bebeği umut ışıklarının
pek cılız olduğu, sisli ve ardı sonu belirsiz ortamların güvensiz kollarına,
bakır bir sini gibi koskoca bir belirsizliğin ortasına getirip atmaya ne denli
hakları vardı? Çalan her kapı zilinde, yanlarında bir araç apansız durduğunda, kapıları
hoyratça açıldığında, bir duvar dibinde, en sıradan her kimlik yoklamasında,
her an birilerinin alınıp götürüleceği çok yakın olasılığı karşısında, sabahı
belirsiz her ihanet gecesinin kuşkulu, yarı uyanık uykularında, büyüklerinin
ortağı olmak zorunda mıydı?
-5-
Zoru onlarla birlikte, olup
bitenden habersiz, çatışmasız eksilmeden başarma, yaşamı hiçbir şey olmamış,
olmuyormuş, olmayacakmış soğukkanlılığı ile sürdürme, yıllar sonra atlatılan
tehlike, düşme korkusuyla kıyısından geçilen uçurumlar anlatıldığında onca
atlatılan badireyi anlama, hoş görme, onlara hak verme şansı neydi?
* * *
Kadın iki parmağı arasından mutfak
atıklarının tıkıştırıldığı poşete düşmek üzere olan, boş bir kibrit kutusuna
konulsa çeyreğini bile doldurmayacak cılız, civciv sarısı saç demetine
kilitlenmişken zaman uzadı. Yaşadıkları yer orta yaşı
geçmiş apartmanın zemin katıydı. Son günlerde salonunun tavanına yakın
pencerelerinden sokaktan geçen insanların kimi zaman yorgun ve sakin, kimi zaman telaşlı ve umutsuz adımları
izleniyordu. Boyası dökülmüş eski kamyonetiyle, nakliyecilik işiyle
uğraşan komşuları yaşlı amca, bodrum katında yaşayan toy çiftin içlerine kapanık, acemi hallerinden yüz bularak park yeri bellemişti pencere önünü.
Az da olsa oradan gelen
gün ışığının ve yarım yamalak sokak görüntüsünün tamamen kesilmesine karşın,
yine de yakınmıyordu hurda kamyonetin kirli karaltısından. İskandinav koltuk takımı ve eski çaput
kilimlerle doldurmaya çalıştıkları çıplak salonun yoksulluğunun görünmesini engelleyecek
kalın perdeleri, tül perdesi yoktu. Eve taşındıklarının haftasında, kocasının
nereden getirdiğini bilmediği tozdan sertleşmiş, kir ve sigara dumanından yapış
yapış sentetik büro perdelerini çocukça sevinçle asmıştı. Geldikleri yerde bunlar da yoktu ki.
Ortamına ve komşularına
alışmaya çalıştıkları, hep tetikte ve kuşku içinde oldukları bu kente,
insanlarının birbirini tanıdığı, tanımasalar da karşılaştıklarında birbirlerine
selam verdikleri, öyle her an tedirgin ruh halinde olmadıkları, aranma
durumlarından dolayı uzun süre kalmak zorunda oldukları, kasaba görünümlü bir
Anadolu kentinden gelmişlerdi. Mücadeleleri ile birlikte yaşamlarını da
birleştirdikleri ev, tipik bir bekar eviydi. Sokağa bakan tek odanın eskimiş
tül perdesine sigara ateşi ile 'Ali Gel' yazılmıştı. O evde ve o evin dışındaki
taşramsı dünyada insan ve duygu merkezli soluk soluğa yaşanan trajikomik
öyküler, yokluğa, soğuğa ve karanlığa karşın yaşamın ve ölüm duygusunun
paylaşılması, birliktelikler, omuzlaşmalar görülesi idi.
Kamyonet birden kesik kesik öksürdü;
çamurlukları, tamponu düşecekmiş gibi sallandı. Zorlukla, güç bela çalışmasıyla
birlikte, ilk marş hareketinde olduğu gibi tekrar homurdanarak sarsıldı. Sonra
yaşlı gövdesine ve eskimiş modeline aldırmaksızın, çaptan düşmüş yaşlı bir
aslan gibi de olsa, tüm heybetiyle kükreyerek sokağın amansız yokuşuna meydan
okudu. Evin kaldırımla bitişik pencerelerin camlarının titremesi bebeğin pembe
yanağını yalayınca, derinden bir iç geçirip anne kucağının güvenli sıcaklığına
iyice yerleşti.
Sokakta yaşanan hareketliliğin
gölgeleri kamyonetin yokluğu ile salonun ortasına düşünce, kadının gözleri
kamaştı ışıktan. Oracıkta kucağında bebek kalakalmış durumda gözkapaklarını
kırpıştırırken, kamyonetin ulaştığı caddeden yükselen ısrarlı, inatçı siren
sesleri yüzüne yansıdı. Daha demincek, geldikleri taşra kentinin insanlarının
sıcaklığını anımsadığında aydınlanan çehresine tekrar kurşuni bir sis perdesi
inmiş gibiydi. Sokağın caddede bittiği yerde yanardöner tepe lambasının
tekdüzeliği, telsiz anonslarının belli belirsiz, kesik cızırtıları zaten
bulutlanmış düşüncelerini iyiden iyiye bulandırmış, içinden çıkılmaz,
karmakarışık etmişti.
-6-
Ellerinde titizlenerek tuttuğu bir
tutam saçın bulunduğu gazete parçası ile dikilmeyi sürdürürken siren sesleri
kentin uzak semtlerinden birine doğru aktı gitti.
Oracıkta kalakalmışlığı,
devinimsizliği, kararsızlığı, sokağı ifadesiz ve boş bir yüzle dinlemesiyle
gülünecek bir halde olmalıydı. Anında ne sirenlerin ve mekanik anonsların rahatsız
eden sesi, ne tepe lambasının tekdüze, dairesel hareketlerle beyninin
kıvrımlarında yankılanmasının yakıcılığı işitilmez, duyumsanmaz olmuştu.
Bebeğin keyifli mırıldanmaları, tavanda dönen oyuncak kuşun ve kelebeklerin
gölgelerini görmüş gibi heyecanlı çırpınışları, beni boğumlarımdan öp, ısır
diyen el kol hareketleri içini az da olsun rahatlatıyordu. Onun eski yer
minderinden bozma yatağında sağlıklı görüntüler vermesi, kendi halinde “agu”lar
çıkararak oyalanması, tavanda uçuşan kuşları, kelebekleri yakalama gayreti
mutlu, umutlu, sıcak esintiler yaratıyordu evin içinde.
Böylesi rahat, telaşsız
anlar kendisini dinlediği, dışarının onca güvensizliğine, uğursuz uğultularına,
iç karartıcılığına karşın, ileriye dönük basit, sıradan, umutlu düşler,
düşünceler üretebildiği nadir anlardı.
Dakikalardır elinde tuttuğu gazeteyi
katlayıp mutfaktaki içleri eşya dolu kolilerden birine sokuşturmadan önce
içindekileri parmağı ile toparladı, tek bir saç telini diğerinden ayrı
bırakmadan demet yaptı. Günlük alış verişlerinin çetelesini tuttuğu bloknotun
günü geçmiş yapraklarından birine özenle sardı. Sonra küçük kağıt ruloyu boş
kibrit kutusuna yerleştirdi. Döndü; mutfak olarak kullandıkları evin küçük
bölmesine yöneldi. Kap kacak ters çevrilmiş mukavva kolilerinin üzerine
dizilmiş, altlarına da gazete kağıtları serilmişti. Bulaşık yıkama işi, taş
karo zeminde yine gazeteler üzerinde, pembe plastik tasın değerli katkıları
sayesinde hallediliyordu. Tüm eşyalar burada yerlerde, kutular, koliler
üzerinde filan bulunduğundan avucundaki kibrit kutusuna o dağınıklıkta uygun
bir yer bulamadı.
Bu sıkışık mekanda
tencere, tabak, çaydanlık, piknik tüpü ve üzerinde duran bebek bezlerinin
kaynatıldığı bakır çamaşır kazanın dışında her şey rahatlıkla çöpe gidebilirdi.
Dolapsız, rafsız, bankosuz odanın ortasında çaresiz bakınıp dururken, ortak
akılla ‘dikiş kutusu’ görünümü verdikleri ayakkabı kutusunu anımsadı.
En değerli özel eşyaları o kutudaydı;
evlenme ve nüfus cüzdanları, birkaç basit yüzük, kolye, en önemlisi, üzerinde
hiç konuşulmayan dolaylı yöntemlerle, tanımadığı dost eller yardımıyla
kendisine ulaştırılan annesinin hediyesi olan tek bileziği. Kutunun asıl varlık
nedeni bazı önemli belgeler de, bu detaylar arasında gizlenmeye, gözlerden ırak
tutulmaya çalışılmıştı.
Hani, bir gece ansızın
evi terk edecek olsalar, ‘dikiş kutusunu’ da yanlarında götürmeleri, kesinlikle
evde bırakmamaları gerektiği, önemsiz bir konuymuş gibi, yakın dostlar tarafından
söz aralarında dillendirilmişti. En
uygun yer, ‘yangında ilk kurtarılacak eşya’ olduğu ima edilen bu karton kutu
olmalıydı. Saç tellerinin bulunduğu kibrit kutusunu kutsal emanetlere uygun bir
tören havasında yerine bıraktıktan sonra, çiçekli parlak kumaşla kaplanıp
süslendirilmiş kapağını, dışarının sokaklarından, caddelerinden yükselen kent
uğultusunda, uzak yerlerde neler olup bittiğinin merakı içinde usulca yerine
yerleştirdi.
-7-
Şu an günlük
koşuşturmaların, kanıksanmaya yüz tutmuş çatışmaların, gerginliklerin tam bu
saatinde, bilmediği bir yerlerde onu tutmuş götürüyor olabilirler miydi? İnsanların tıkılıp balık istifi tutulduğu,
dikkatlerden hayli uzak, masumane bir binanın kusmuk kokan, pis bir köşesinde
hışımla çökmüşlerse üzerine, soluksuz bırakmışlarsa hoyratça. Kurşun gibi ağır,
sıkıntılı, bunaltan bir günün akşamında, bir kez daha olsun güvenli evine,
bebeğine dönebilme umudunu beklemediği bir zamanda, kalabalık bir belediye
otobüsünden inerken aniden kesmişlerse yolunu bıçak gibi. Olur da, apansız doğru çıkarsa?! Konusu geçtiğinde dostlar tarafından gereksiz ve saçma olduğu yinelenen, gülünen tüm bu
hayaller…
Her fırsatta esprili ve
tatlı alaylara alınan "yanlış, yersiz", "kadınca kuruntu"ları. Ya düş ya da kuruntu değilse
hiçbiri?!..
* * *
Bebek sessiz sakin, derin uykularda. Aşağıda, sokağın caddeye ulaştığı köşe başında, kapıları açık bırakılmış
askeri bir araç, hemen arkasında, perde aralığından sayılarını, kılık
kıyafetini tam olarak seçemediği tekin olmayan, kuşkulu gölgeler, gergin bir
kalabalık… Gözleri arada bir iç geçiren bebekte. Perde önünden usulca çekilip,
girişe doğru yöneldi. Yüklenilse açılıverecek, eğreti ahşap kapıyı kontrol
etti.
Sabahın uykulu erken
saatlerinde, gecenin ilerleyen, ayak
patırtıları ile hareketli, koşuşturmalı anlarında, gidenin ardından, hep
birilerince uyarılmış meraklı komşularının işitebileceği endişesi ile usulca
çevirdiği kilidi yokladı. Gidenlerin ardından dayayıp kulağını dakikalarca,
yoruluncaya dek sokağın sessizliğini içine çekişini anımsadı. En küçük kedi
tıkırtısını, bekçinin düdüğünü, sonra da ıssızlığın ortasında kendi ürkek
soluğunun ayırtına varışını… Kurtarınca kendini gecenin dinginliğinden, kendi
yürek sesinden irkilirdi bu kez. Çıplak, taze ayaklarının parmak uçları
üzerinde dönerdi bebeğine. Kollarına alır, sarılırdı; ısınmaya çalışırdı. Savrulup döküldüğü, darmadağın olduğu,
yorulduğu benzer günlerin benzer gecelerinde bebeğin, aynı anda kusursuz ve güçlü babası
olmaya hazırladı kendini.
Yana kaymış pamuklu bezden başlığın
kenarından görülen, ince tellerin diplerinde pudra kalıntıları belirgin minik
başının bıngıldaklı kokusunu soludu, içine çekti uzunca süre. Uykusunu
bölmekten çekine çekine, kulak kesildiği sessizliğin ağlamasıyla bölünmesini
hiç ama hiç istemeden. Aklına düştü yine bir tutam saç… Ayakkabı
kutusundaki saç tellerini saklayan kibrit kutusu gözüne her iliştiğinde,
ona, yokuş sokağın bodrum katındaki mutfaksız evi anımsatacak, yüreğini
daraltacak olursa?! Ne yapacaktı?
Yaşam bir yanılsamadan, bir
şakadan ibaret olsa belki daha yaşanılır, daha katlanılır olurdu her şey. Ne
ki, yaşam gerçekti. Gerçek olduğu kadar yalın bir oyundu. Yazılışıyla,
oynanışıyla, oyuncularıyla, yolcusuyla, yoldaşıyla…
Yaşam, tüm yaşananlarıyla,
çekilenleriyle, bir daha konuşulmamacasına, bir daha hiç anılmamacasına üzeri örtülen,
gizlenen olaylarıyla, gerektiğinde öncelikle korunması gereken bir “Dikiş
Kutusu”nun ta kendisi idi. Asıl olan, onun yaşamın olası yangın anlarında çok özel
eşyalardan önce alınıp kurtarılabilmesinde, içinde saklı olan değerlerin korunup kollanıp, hakkının verilmesinde, insanlığın yararına üretken alanlarda
kullanılabilmesindeydi. Ve can kuşu buruşmuş bedende yaşlandığında geçmişe
dair güzel ve onurlu şeyler bulunabiliyorsa, her şey daha renkli, daha anlamlı,
anmaya ve anılmaya değer olacaktı.
-8-
Dupduru bir mart sabahında, Ege
insanının gözlerini kamaştıran Ege maviliklerini boydan boya yırtan bebek
ağlamasının ve ardı sıra gelen ağır eylül günlerinin üzerinden dolu dolu
yaşanmış otuz beş uzun yıl geçmiştir. Çetelesi tutulmuş, tek tek sayılmış, notu
tarihe düşülmüş, eksiksiz, abartısız, zaman zaman fırtınalı kavgalı, ama
yalansız dolansız yaşanmış otuz beş kara kış. Kocakarı soğukları Çatalkaya’lı
kente otuz beş kez gelip otuz beş kez
gitmiştir. Ve her defasında hoyrat filizkıran
fırtınasının insafına terk edip vişne, kiraz, erik ve çağla bahçelerinin savunmasızlığını.
* * *
Dikkat çeken renkli mektup zarfının içinden, arkası anneye
yazılmış siyah beyaz bir Yılmaz Güney kartpostalı çıkmıştı. “Yarına uzanmış bir dal gibi uzuyoruz” diye başlayan ve “…bitip tükenmeyen, yok edilemez umudumuz.” diye biten. Bir de babaya yazılmış bir kısa mektup... Bir şişe suyu başına diker gibi heyacanlanarak okudu kendisine yazılanları. Mor renkli zarf şeffaf bantla
kapatılmıştı. Yırtılmasından korkarak ve dahi o denli titizlikle zarfı açarken baba, yakın
gözlüğünün yardımıyla bantla birlikte zarfa yapışmış uzun, sarı bir saç telini
gördü. Durdu. Daha yakından, daha yakından baktı. İnceledi.
Sonra... “Bak”dedi,
bilgisayarından başını kaldıramayan, işin doğrusu kendisi gibi küçük ve basit ayrıntılarla
uğraşacak pek zamanı olmayan eşine: “Kızım bana saç telini de göndermiş!.. "
“Hadi oradan”dedi, göz ucuyla kadın. Dayanamayıp, bakmak için
isteksizce zarfı eline alırken: "Aptal kızın, dalgınlığından ve
beceriksizliğinden olsa gerek, saçlarını da telef etmiş bilmeden. ”
“Hayır”dedi baba, “Öyle değildir, öyle
olmamalı. Burada, satır arasına ustaca gizlenmiş bir ileti, çok ince bir ayrıntı olmalı. Bu öykü böylesine basit, bu denli duygusuz ve de sıradan bitmemeli.”
Hasan Oğuz Bilgen, 25 Mart 1980, Yapıcıoğlu-EŞREFPAŞA.
https://alibabadanmasallar.blogspot.com/2020/03/amansiz-ayaz-zamanlari.html?fbclid=IwAR0I-KuLepU4JDL0-DQFt6EwOLJnLso6jHJQzN9o5KjkTnUwYLWIN3LpOwo