6 Mayıs 2019 Pazartesi

DENİZ’İ GÖREN KÖYLÜ

DENİZ’İ  GÖREN  KÖYLÜ  

Yaşanmış öykümüz, siyah beyaz Türk filmlerinin burnumuzun direğini sızlatan o ünlü kömürlü trenden iniş sahnesinin sonrasında, Haydarpaşa tren istasyonunun boğaza bakan taş merdivenlerinin hemen önünde başlar.

Henüz sadece gar olan, gar gözüyle bakılan, hiç kimsenin ‘gardır, gar kalacak’ diye helak olup yollarına yatmadığı şu bizim Haydarpaşa garı.  O tarihte hiçbir rezidans ve alış-veriş merkezi bağımlısı piyasacı yamyamın tehdit ve saldırısı altında olmayan, böyle olunca elbette ona göz dikecek olanların yakasını bırakmayacak olan değer bilir demiryolcuların, emek dostlarının ortalıkta henüz görünmediği Haydarpaşa…    

.  .  .

Kara tren ahşap, isli vagonlarında günlerdir, salkım saçak, sersem sepelek konuk ettiği gurbet kuşlarını az önce boşaltmıştı gara. Ürkek bakışlı insanların sırtlarında eşya denkleri, ellerinde yoksulluklarının göstergesi derme çatma tahta bavullar ve gözlerinde nasıl sonlanacağını bilemedikleri yolculuklarının derin kaygıları vardı.

İstanbul’un boz bulanık, ıslak-puslu, soğuk bir kış gününe daha henüz uyanmadığı sabahın çok erken bir vakti… Elinde bavulu sırtında kirli torbasıyla, kemiği çıkmış çıplak ensesini kaşıyıp kasketini düzeltmeye çalışan bir köylü ürkek bakışlarla, onu uzaktan süzmektedir.   İlk kez gördüğü yedi tepeli kentin devasa, sis çökmüş silueti karşısında hayli dalgın ve düşüncelidir.

Boğazın engin, mavi sularına bitimsiz yorgun uykularda düş görüyormuşçasına bakakalmıştır… Tekinsiz sokak başlarının Arnavut kaldırımlarına kaç kabadayının nice fısıltılı konuşmaları ve gayrı meşru yaşamın nice hoyrat pazarlıkları sinmiştir.

Yitik sıla öykülerinin ve umutsuz, geleceksiz aşkların tanığı İstanbul sokakları her daim, hesapsız kitapsız taşra düşlerinin başladığı, umut bulduğu ve aynı zamanda da bir daha asla düşlenmemek üzere tüketilip bitirildiği yer olmuştur.  Mavi boğazı görmeyen uzak kuytuluklarında bile, günün hemen her saatinde martı çığlıklarının telaşı içindedir İstanbul sokakları.  

Kendi kavlince harmanlanıp, asileşip, celallenip durur.  Böyle de efelenen heyheyli bir yüzü vardır, belli etmez. Fettanlığı düşman başına... Tekinsizliği ve de güvensizliği öyle ilk bakışta, hemen belli olmaz. Yollarında yürünür, sefası sürülür gibi görünse de, halden anlamazlığının ve aman vermezliğinin ayırtına ancak ocağına düşünce varılır. Yoksul Anadolu insanının ille de garibanının, savunmasızının gün görmemiş yüz güldürmeyen düşlerini yutmaya ve öğütmeye günün her saati hazırdır.  

.  .  .

Günün ilerleyen saatlerinde aynı köylü, Galata Köprüsü’nün demir korkuluklarına yaslanmış, yine aynı dalgın, aynı hayran, aynı şaşkın bakışlarla, çalkalanan boğazın mavi serin sularını, vapurlarının ardı sıra köpüklenen dalgalarını, itiraz eden, ortalığı şamataya boğan martı kaynaşmasını izler.  Sonra tahta bavulunun üzerine çökecek, siperliğine işaret parmağı ile dokunup şapkasını arkaya yıkacaktır. Sert yüzü bozkır yanığıdır.  Geniş çizgili alnını, kararıp duran, ne edeceği belirsiz göğe kaldırır, uzun uzun bakar.  Bir sigara sarar. 

Giderek aydınlanan ve kaynaşan günün ilerleyen saatlerinde, Karaköy’ün yaşlı fakir sokaklarındaki amele kıraathanelerinden birinde, sıcak suyun gurbette insana yararı olduğu köylülük içgüdüsüyle çayını yudumlarken görülecektir. Ensesinde boza pişirmeye hazırlanan 'devlet baba'nın antenlerinin etrafında çalıştığından habersiz, ortalık yerde, oradakilere Anadolu ağzının içtenliği ve olanca saflığı, bir o kadar da heyecanla bir şeyler anlatmaktadır.

Orada, o fakirhanede el kol hareketleriyle anlattığı, yaşamı boyunca ilk kez gördüğü denizin büyüleyici maviliğinden, insanı boğabilecek dev dalgalarının heybetinden, ihtişamından, çalkalanıp durmasından ve önüne çıkar çıkmaz, daha ilk göründüğü anda kendisini nasıl 'ürküttüğünden' başka bir şey değildir.

Ne var ki zaman kötü, sokaklar, insanlar güvensizdir.  O günlerde, ülkenin dört bir bucağında fellik fellik aranan bizim Deniz’imizi çağrıştıracak, öylesine bir heybetten uluorta söz etmek tekin bir sohbet değildir. Çok geçmeyecek, en yakındaki kolluk kuvvetine ihbara layık görülecektir.  1971 yılının, o alacakaranlık ilkyaz günlerinde, bilmeyerek de olsa, kabaran o denizi dillendirmenin bedeli, oracıkta derdest edilip acil kaydı ile muamele görmek ve en yakın merkezde, Beyoğlu Polis Karakolu’nun izbe bir köşesinde en iyimser tahminle birkaç gece ağırlanmaktır. Öyle de olur.

.  .  .

Kentin talihsiz konuğu, o güne dek tanık olmadığı gözdağı ve tehditten, yaşamadığı şiddetten olacak ki, sorgu memurlarının ondan beklediği ve duymak istediği içerikte bir ifade veremez. Oysa hayatında ilk kez tanıştığı denizi kara trenden gara iner inmez gördüğünü, o muhteşem devle, o koca köprüde ikinci kez karşılaştığında, bağrını açıp serin rüzgarlarına gönül rahatlığı içinde dönerek hayretler içinde seyrettiğini yöresel ağzı ile ne de güzel anlatmaktadır.

O böyle 'dalga geçer' gibi kendi kavlince anlattıkça, bir köşede sopalama de sürer gider. Tabanlarında falaka izleri… Salya sümük iç çeker.

Köylüsünün aklına uyup bilmediği bu kente gelmenin geri dönülmez pişmanlığı içinde, ayakları şişmiş, kemikleri sayılabilecek denli çelimsiz bedeninde, elmacık kemikli yüzünde darp edilmenin ekimozu, katışıksız bir güney Ege ağzıyla polis şefine ağlayıp sızlanır. Yalvar yakar, acınası haldedir: 

“ Aha oracıkta, trenden daha yere atladığımda, merdivenlerin başında, annacımda gördüm Komser beyim, gözüm korktu” der. “Çalkantılıydı. Telaşlıydı. Yalan değil ürkmüşüm, Allah sizi inandırsın altıma eder gibi oldum… Amirim!?.. Köyümden… İş, aş aramak için yani… Bundan başka da bir bilmişliğim, köylümden gayrı birini tanımışlığım, görmüşlüğüm ve dahi benim başka da bir günahım yoktur.  Beyim!?”

Onlarca sakallı genç insanların kirli yüzlerini öne çıkaran siyah beyaz fotoğrafların sıralandığı, boy boy  'Aranan Anarşistler' afişlerini,  zavallının çıplak boynundan kıskıvrak yakalayıp burnunun ucuna getirerek öfke krizi içinde hoyratça sorarlar:

“ Haydi, öt bakalım Denizli horozu!  Şimdi sen bu şehir eşkiyalarından, bu Allahsız kitapsızlardan hangisini gördün? ”

“Korkunun ecele yararının olmadığı” sözünü dedesinin ağzından kim bilir kaç kez duymasına karşın,  daha başından beri dizlerinin bağı çözülmüş,  neredeyse aklını kaçıracak duruma gelmiştir. Yaşanan 12 Mart diktasının emir komuta çarkına bağlı, korku ikliminin işgüzarlığına kilitlenmiş insafsızlardan boş yere aman dileyen yakarı sözcükleri, gitgide kısık ve anlaşılmaz çıkmaktadır ağzından.

Diz üstü çökmüş durumdadır. Copu sırıtarak avucunun içinde sadistçe hareket ettiren, falaka sopasını hırsla kullanan, bağışlanmayı dilediği ellere bir boş anda kapanıp yüz sürmek ister:  “ Yapmayın!  Kulunuz, köleniz olem! ” 

Denk getiremez, dengesini yitirir.  Olduğu yerde yüzüstü kapaklanır.  İnler gibi, bir kez daha umutsuzca yineler:  “ Yapmayın, kulunuz… ”…   Bitiremez.  Bayılır.

.  .  .

Tabanlarına insan kusmuğu bulaşmış ayakkabılarıyla, ter içinde kalmış kirli başına basarlar.  Kara günün ilk uğursuz dakikalarından bu yana, dilinden düşürmediği pişmanlık ve bağışlanma sözcüklerini ağlayıp sızlanarak yineler durur.  Ne var ki, içinden, ilk kez -kendine- itiraf ettiği farklı sözleri, oradakilerden hiçbiri duyamaz :  

“ Uyup birine, bir daha bu şehre gelenin de… Gelip görenin de… Görüp anlatanın da…     Eşşekler kovalasın!!! ”

Yanağı yere dayalı yüzükoyun uzandığı beton zeminde,  gözlerinin önüne eski bir gazetenin buruşmuş sayfasını açarlar.  Arkadan kafasını sertçe bastırarak :  

“ İyi bak ulan eşşoğlu. Gördüğün bu fotoğraftaki hayduta benziyor muydu? ” 

Resimdeki gür siyah saçları dağınık,  sakalı uzamış ve yanık tenli esmer genci görür görmez -elbette oradakilerin ayırtından uzak- köylünün ilk yaptığı şey genç adamın dal gibi ince uzun boyu karşısında gözlerini kırpıştırmak olur.

“ Vay be ”der içinden.  Haydut, eşkıya, şaki… Bu kara yağız delikanlıysa?!   Bizim oraların Çakal Hafız’ı, Molla Ömer’i, Tefeci Rüstem’i ne ola ki?  Böyle bir yiğit için, bunca adamakıllı sopa yemenin hakikatli bir sebebi hikmeti olsa gerek.”

Yine de içinden geçen son sözleri zapt edemez: “ Yok beyim” der, bilgece:  “ Bu fotoğraftaki çocuk ne ki, bana görünen koca bir derya denizdi… ”   

Daha o tertemiz naif zamanlarında, gürültülü, patırtılı, zamana özgü karışıklıkları içinde olan İstanbul’un hayhuyunun,  bıktıran, kök söktüren takip, soruşturma ve cebelleşmelerinin üstüne,  bir de bildiğini ve gördüğünü anlatmaktan aciz, bu 'kör cahil adam'la uğraşmak memurları da bıktırmıştır.

Haydarpaşa da hatırı sayılır uzaklıktadır.  Üstüne üstlük;  şimdi daralan günün şu dar saatinde, emektar ciple kalkıp ta oralara gitmek… İhtimaldir ki korkunun ürünü, ne idüğü belirsiz bir şüphelinin peşine düşmek her birine ölümden öte gelir.  Durum böyle olunca, o bölgenin karakol amirliğini telefonla arayarak mevcut durumu sözlü olarak rapor etmekle yetinirler.

İşgüzar baş komiser her şeye karşın, yine de günü kurtarmak, emekliliğine az kalmış memuriyetini garantiye almak derdindedir.  Haklı olarak titizlenmekte geri durmaz.

“ Peki, tamam” der, “Trenden indiğin yeri geçtik.  Bizi,  seni korkutanı ikinci defa gördüğün yere götür, bize orayı göster.  Söz;  seni bırakmayan namerttir. ”

İnsanların yanı başındakinden, komşusundan kuşku duyduğu,  olur olmaz asılsız ihbarlar yaptığı “12 Mart”günlerinde, giderek sıradanlaşmış ve alışılmış yakalama olaylarından biri olan bizim talihsiz gözaltı olayımız da sonuna gelmiştir. 

Beklenen an, ıslak, sisli günün akşamı, yer gösterme tutanağının tutulduğu emektar Galata köprüsünün üzerinde,  çevrelerini saran halkın meraklı bakışlarının arasında gerçekleşir.

Bunca eziyetli,  sözüm ona 'vatan, millet için gerekli' olan soruşturmanın sonucu, bir daha İstanbul’a gelmeye şimdiden tövbe etmiş bizim talihsiz köylü için can sağlığı, hızla çöken akşamın telaşında evine, çoluğuna çocuğuna dönebilme derdinde olan polis memurları için “Oh” dedirten bir mesai selametidir.

.  .  .

Devletin asıl bekçilerini, asıl kapıkullarını rahatlatan ve asıl “Oh” çektiren olaysa, Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in yakalanması ve 6 Mayıs 1972 tarihinde alelacele asılmaları olacaktır.

.  .  .

İdamlardan altı gün sonra, 12 Mayıs 1972 günü, Deniz’in, Hüseyin’in ve Yusuf’un mezarlarına bir tutam kır çiçeği bırakırken apar topar gözaltına alınan bir demiryolu işçisi de, yaşamında denizi ilk kez gören köylü ile aynı eziyeti paylaşır.

Üç mezara bırakılan kır çiçekleri, kadim Anadolu toprağının bağrında çoktan yerini almış devrimin üç yediveren fidanını yad etmenin ötesinde, faşizmin karanlığa karşı sahiplenilen değerlere, tüm yaşananların anısına verilmiş bir yanıt, diğer yanıyla da adı bilinen bilinmeyen, zulmün acısını ve hüznünü paylaşanların tümüne, belki de “Haydarpaşa Dayanışması”na işçi tulumuyla çok önceden çakılmış hakikatli bir selamdır.


Hasan Oğuz Bilgen, 06.05.2019, Bağarası-Ilıpınar.

 

 


23 Nisan 2019 Salı

DİYELİM Kİ, DOĞUM GÜNÜ 24 NİSAN.


DİYELİM Kİ, DOĞUM GÜNÜ 24 NİSAN.

Özellikle çocukların “neşe” dolduğu 23 Nisan günleri alışılmışın dışındadır kimileri için. Buruktur örneğin, acılı ve hüzünlüdür. Çocuk ruhunda travma derecesinde, nedeni/mantığı açıklanamayan, anlamlandırılamayan korkuları taşır kimi kez.
Yeni yetmeliğinin deli dolu günlerinde, caddelerini, sokaklarını eylem adımları ile arşınladıkları, tekinsiz gölgelerle köşe kapmaca oynadıkları kentin ilkyaza göz kırptığı, kıpır kıpır bir nisan gününde doğar bebek. Cümle ahalinin “Şehzadeler Kenti” olmakla övünüp, yine hatırı sayılır bir çoğunluğunun “Osmanlıya yakışır biçimde” kibirlendiği diyarın merkez köyü Horozköy'dür içine düştüğü çukur. Bu göz açış, elbette dünyanın Erivan’ında, Tokyo’sunda ya da dilini, iklimini bilmediğimiz her hangi bir kuytuluğunda gerçekleşebilecek hasbelkader bir durumdur.
Bebeğin bayraklarını açarak aynı odada uyuyan kardeşlerini uyandırdığı an, yeni günün ilk saati, mekansa okulun eski lojman binasıdır. Köy, tipik bir Anadolu sofuluğundadır. Bu doğal taşra tutuculuğu elbette anlaşılabilirdir. Kentin yerleşik halkının ve çarşı esnafının, köyün pamuk ninelerinin, pamuk dedelerinin tersine, neden daha bir kara sakallı ve kötümser -hatta kötü- bakışlı olduğunun ayırtına, ortaokula başladığı yıllarda azda olsa varabilecektir. Birbirini izleyen yılların, her nedense hep nisan ayına rastlayan günlerinde, içinde donup kalmış üç fotoğraf karesinin verdiği rahatsızlık dünyaya ve insana bakışını biçimlendireceğini kim bilebilirdi?
.   .   .
Zaman 1960'lı yılların sonudur.
Çocuğun gözlerinden hiç gitmeyen, belleğinin labirentlerinde canlılığını hiçbir koşulda yitirmemiş olan o ilk fotoğraftır.
Yer, milliyetçiliklerini yere göğe sığdıramadıkları hatırlı ve bol akçeli eşraf takımından beyefendilerin, hanımefendilerin kibirlenip, yine “Osmanlıya yakışır" biçimde yaşadıkları, mehter marşı ve de afrodizyak beklentisinden başka bir nane olmayan mesir macunu ile övündükleri yerdir.
.  .  .
İlk fotoğraf karesinde, sürekli homurdanıp küfürler eden ve sayıları giderek artan, elleri satırlı, sopalı ve sıkılı yumrukları ile kontrolsüz, nefret dolu bir kalabalık vardır. Sevgiden ve hoşgörüden nasibini almamış öfke selinin hemen önünde ablası yaşında mini etekli, hayli korkmuş ve koşar adım bir genç kız. 
İlk bakışta öfkeli taciz mini eteğe gibiymiş gibi görünse de, asıl olan insan onuruna, özgür insan olgusuna olan salyalı nefrettir. Kız, gemi azıya almış güruhun elinden kendisini son anda kurtarıp, soluğu kentin tek banka şubesi olan (x) bankasının eski binasında alır.
Yaşayanlar, tanık olanlar bilecektir ki, kudurmuş selin önünde sadece tek bir kişi durur. Elinde yuvarlak börek bıçağı ile dikilerek, çarşının tek yürekli, değer bilir, hoşgörü sahibi ve de aydınlık esnafı olduğunu kanıtlayan börekçi Abdurrahman. 
Çocuk bir gün önce, okuduğu ilkokulun 23 Nisan İzci Grubu içinde, aynı caddede trampet çalarak yürümüştür. Ünlü yazarın 'Vurun Kahpeye' öyküsünü çağrıştıran olayın olduğu günse 24 Nisandır.
.  .  .
İkinci siyah beyaz fotoğraf:  Sarışın çocuk, ilerleyen yılların yine bir 23 Nisan Bayramı sonrasında, bankaya sığınan mini etekli kızın yüzündeki korkuyu ve çaresizliği, bu kez üniversitede okuyan bir ağabeyin gözlerinde görür. Serin bir nisan akşamıdır. Durmuş, ancak çalışır vaziyette bir otomobilin ölgün far ışıklarının önünde, yere yatırılmış üniversiteli bir gencin uzun saçları, yine öfkeli bir kalabalık tarafından makasla diplerinden kesilir. 
"İbret olsun" mealinde, ortalık yerde "saç kesme işlemi" sona erince, arbedenin orta yerinden fırlayan resim hayli travmatiktir. Final sahnesinde kara suratlı, salyalı kızgın adamlar gence "Osmanlı" tokatları ile “son dersini” verirler. Ardından, o an, orada anlayamadığı, yaşamında ilk kez duyduğu sinkaflı ve muhafazakar laflar edip, bir takım "dini nasihat"lerde bulunurlar. ( Adı geçen sözcükler, mahalli gazetede çıkan ilgili haberdeki sözcüklerdir.)
.  .  .
Hiçbir karanlık, hiçbir iç sıkıntısı sürgit yakanıza yapışıp, ayaklarınıza tıpkı bir karaçalı gibi dolaşıp durmaz. Kimi puslu, sisli günlerin karabasanlarının sonrasında pırıl pırıl bir güneşin açtığı da olur. 
Bir 24 Nisan gününde Köy Enstitülü baba, tıfıl öğrencinin çocuk ellerine, dünya edebiyat klasiği 'Suç ve Ceza' romanını bırakıverir. "Al bu kitabı, oku" der, "Okuyup bitirdiğinde ise, soru sorup sınayacağım. Notumu verdiğimde, sen de bundan böyle, her daim okuyan, soru soran, sorgulayan, araştıran, aklını çelen olaylara körü körüne inanmayan bir insan olacaksın"
Çocuk kitabı okur, bitirir.
Rodion Romarovich Raskolnikov'un yaşlı kadını niçin, nasıl öldürdüğünü anlamasa da, bir insanın canına kıymanın nasıl korkunç bir vahşet olduğun gerçeğini yüreğine, bilincine yazacaktır. İlerleyen yıllarda 'Suç ve Ceza'nın ve elbette Köy Enstitülü babanın etkisiyle dünya görüşünün, dünyaya bakış açısının merkezine insanı ve insan onurunu oturtacaktır. 
Ve ortalık ışıyacak, giderek büyüyen, genişleyen dünyası aydınlanacak, renklenecektir.
.   .   .
Son siyah beyaz fotoğraf:
Resim net;  yaşamın kendisi anlaşılmaz ve karmaşıktır.
Zıtlıkların ve karşıtlıkların bir araya gelmesiyle derinleşir, zorlaşır. Ne var ki, bir o kadar da zenginleşir, güzelleşir. Öğretici olur, deneyim ve hoşgörü sahibi yapar. 
Ergen gözleri ikinci kez okuduğu Dostoyevski klasiğinin dizelerinde, aklı ise kentin en büyük ve en göze çarpan alanında, derme çatma kurulmuş, kentin grevci temizlik işçilerinin yoksul çadırlarındadır. 
Babası dışında herkes, o çadırlara yaklaşmamalarını ve yakınından bile geçmemelerini tembihler. Kentin gökyüzünde soğuk rüzgarlar eser. Hava kurşun gibi ağırdır. Güncele dair, resmi ağızlardan yapılan açıklamalar, Spil dağının soğuğu kadar dondurucudur:  "Çadır kuranlar, yöneticilerine baş kaldırmış, devlet-i aliye isyan etmiş baldırı çıplak ayak takımıdır." 
Çocuk belleğinde iz bırakan açıklamaların en çarpıcısını, en ürkütücüsünü okulun hademesi yapar:  Çadırlarda kalanlar “Ermenidir”!?
Onlara asla ekmek, su filan götürülmemeli, anlattıklarına, söyledikleri yalanlara kulak asılmamalıdır. Çocuk, inadına çadırların içindeki yaşamın nasıl olduğunu, orada neler yaşandığını, acınası kılıklı insanların neden ortalık yerde çadır kurup ateş yaktıklarını, evlerinde, ailelerinin yanlarında olmadıklarını düşünür.
Çok geçmez... Onunla birlikte birçok insan, o çadırlarda kalanların Ermeni olmadığını, haklarını alabilmek için greve başlayan, aştan işten başka bir dertleri olmayan kentin belediyesinin temizlik işçileri olduklarını öğrenirler. İlerleyen günlerde bu doksan işçinin 44 gün sürecek 930 kilometrelik Ankara yolunu yalınayak yürüdüğünü tüm kent duyar.
.   .   .
Enstitülü babanın deyişiyle, “Nisan ayı muhteşemdir. Doğanın, börtü böceğin uyandığı günlerdir.”
1 Nisan, insanın kendisi ve başkaları ile barışık olduğunu kanıtladığı, kendisini ve diğer insanları hoş gördüğü bir gündür. Ol nedenle 'Nisan balığı' şakasının tadına doyum olmaz.
Köy Enstitüleri’nin kuruluş tarihi olan 17 Nisan, bozkırdaki aydınlanmanın, umudun çekirdeği, büyümesine kök salmasına izin verilmeyen yalnızlıkta açan kır çiçeğidir.
23 Nisan, ezilen ve sömürülen Anadolu halklarının kısa da olsa rahat bir soluk aldığı, saltanatın ve bağnazlığın kör karanlığından sıyrılıp, özgücünün ayırtına vardığı ve de tünelin ucunda nihai kurtuluşun ışığını gördüğü tarihtir.
.   .   .

Ne ki günlerden 24 Nisan'dır;  çocuk şiirlerindeki insanın "neşe dolduğu" 23 Nisan'ın hemen sonrasıdır.
24 Nisan, büyünün bozulduğu tarihtir. "Kral Çıplak"sa "Çıplak"tır.  
Çoluk çocuk çöllere sürülen, ateşe, sırtlanlara, Hamidiye Alayları'nın önüne atılan Ermeni vatandaşlarının, kaçının soğuktan, sıcaktan, mermiden, açlıktan, susuzluktan, kılıçtan, paladan öldüğünün,
Ölü sayının beş yüz bin mi, bir milyon mu, bir buçuk milyon mu olduğunu eveleyip gevelemenin,
Bu cehennemin adının vahşet mi, katliam mı, tehcir mi, soykırım mı olduğu konusunda yapılan laf ebeliklerinin, pek de kıymeti harbiyesi yoktur.
Ne ki, 24 Nisan'dır.
Kıyıma, kırıma ve dahi tüketilmeye, yok edilmeye, soyunun sopunun, köklerinin kazınmasına reva görülen bir kadim Anadolu halkının acıları, Talat Paşa’nın Cercle d’Orient Kulubü’ndeki akşam yemeği sonrasında, milletvekili Krikor Zohrap efendinin yanağına kondurduğu ölüm öpücüğünde gizlidir. (Vedat Türkali. Bitti Bitti Bitmedi.) ( x )
.   .   .
Nisan ayı ne hoş, ne de güneşlidir. Doğasıyla kımıl kımıl, insanıyla cıvıl cıvıldır. Bir o kadar da zordur, kasvetlidir. 1915 yılının Deyr Ez Zor'un da, Urfa yollarında ne zordur hayat. Suriye çöllerinde, geç bestelenmiş içli bir şarkının hüzünlü dizeleri sızılanır. Güfte her şeye karşın, onca tehcire karşın, yalnız kendine sitemkardır. Yine de "şikayet" etmez, nefret dili, düşmanlık içermez. (xx)
Adı Sarkis'tir... Acılıdır, yine de temkinli, tutumunda ölçüyü, önlemi elden bırakmayandır. Bestekardır. Aylardan nisandır; ah ne zordur. Deyr Ez Zor ne menem bir zordur?!
Ne zordur atom çekirdeğini parçalamak. Ön yargılardan, nefretin tutsak eden ruhundan, öfkenin karaçalılarından aklı, paçayı, vicdanı kurtaramamak?
.   .   .
“Tanrım, ne zordur, sigara denen şu illeti bırakmak, terk etmek!.." saplantısının yanı sıra, oysa ne kolaydır barışabilmek, motorları maviliklere, barışın ve kardeşliğin sularına sürebilmek.
Yine de resmi tarih anlayışının cenderesinden ötürüdür, 1915 yılının nisan ayında, Hozat-Ergen köyü Kayışoğlu Yarması’ndan salkım saçak ölüme uçan insan kalabalığında, annesinin eteklerine yapışmış bırakmayan kız çocuğunun yattığı ölüm uykusundan uyanamamak? ( a.g.y. Vedat Türkali )

Her şeye karşın, her şeye karşın… 
Kırılan cam, yıkılan çit için komşudan özür dilemek. Sen de beni bağışla komşu... Komşum benim... Kızını kızım bellediğim, oğlumu oğlun bellediğin. Gel eskisi gibi olalım, gülelim eğlenelim. Egemenlere, padişahlara, saltanatlara, saraylara inat, eskisi gibi yine kız alalım kız verelim. Çok mu zor?
.   .   .
Zor olan, insana güç gelen, doğum gününün 24 Nisan olması. Hem o ilkyaz uyanışlarının muhteşem, hem alacakaranlığın karabasan günlerinden birinde, 24 Nisan'da doğmuş olmak.
Ve de "Sarı çocuk, doğum günün kutlu olsun" diyebilmek.

Hasan Oğuz Bilgen, 24 Nisan 1915, Karaköy-Manisa.

( x )  BİTTİ, BİTTİ, BİTMEDİ. Vedat Türkali. Ayrıntı Yayınları. 
https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&rlz=1C1AVNG_enTR614TR614&ion=1&espv=2&ie=UTF-8&hc_location=ufi#q=bitti%20bitti%20bitmedi

( xx ) Kemani Sarkis Efendi'nin nihavend bestesi.
     

    
Kimseye etmem şikayet
Ağlarım ben halime.
Kimseye etmem şikayet
Ağlarım ben halime.

Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbalime.
Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbalime.

Perde-i zulmet çekilmiş
Korkarım ikbalime.
Perde-i zulmet çekilmiş
Korkarım ikbalime.

Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbalime.
Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbalime.




15 Nisan 2019 Pazartesi

17 NİSAN 1940 BOZKIRINDAN GELEN İMECE IŞIĞI



17 NİSAN 1940 BOZKIRINDAN GELEN İMECE IŞIĞI

"Acı  acı gülmek" deyimi ile "Ağız dolusu gülmek" deyimi arasında ince bir çizgi var. Bu coğrafyanın aklınıza gelebilecek hemen her alanında gelinen yer, siyasal egemen gücün aktörlerinden seçmenine dek bulaşan pişkin-cıvık profil, nobran-agresif kişilik yapısı, şimdilerde bu deyimleri  insana sıkça anımsatır oldu. Sulu profilin pişkinliği yoksullara, kadınlara, emekliye bir yandan açlık, bir yandan ölüm acısı yaşatarak bedel ödetiyor... Baskılanan, işssiz bırakılan, üstüne üstlük alay edilen şu toplumda hangi insanın, hangi olayın arkasında acı yok ki?!

17 Nisan 1940 tarihinde ilgili yasa ile kurumsallaşan, ardısıra ülkenin değişik kırsal/bakir alanlarında kurularak yaşama geçirilen Köy Enstitüleri'nin çarpıcı öyküsü de, Meriç'te 1948'de ilk derin devlet komplosunun eseri olan Sabahattin Ali cinayeti gibi Anadolu insanın eski acılarından.
*   *   *

Kitaplarda yazılı kuru bilginin ezberlenmesi, belletilmesi, tekdüze yinelenmesi ile ilgisi olmayan, tersine bilginin işlikte, deney ve uygulama alanlarında sorgulanmasının ve doğrulanmasının öyküsü 1940'da başlamadı elbette. Emperyalistler arası birinci paylaşım savaşı koşullarında İstanbul-Moda, Kastamonu gibi çok az sayıda öğretmen okulunda geleneksel eğitim modeli ile klasik öğretmen tipi yetiştirilmektedir. İttihat Terakki iktidarından aldığı yetki ve destekle, Moda'daki okulda "Eğitimde Reform" düşüncesi ile kendi kişisel bilgilerini uygulayan dönemim eğitimcilerinden Satı Bey'dir.

Satı Bey, okuluna kaydettiği İsmail'in adına Hakkı'yı ekler; ürkek öğrenci İsmail Hakkı olarak tahta sıralardan birine ilişir. Bu Rumeli çocuğu, yıllar sonra İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç olarak anılacaktır. Mezuniyet sonrası, 1918 Eylül sonunda eğitim ve araştırma amaçlı Almanya'ya gönderilir. Savaş ortamında ortalık karışıktır. Orada Spartakistlerin devrimci eylemine, savaş karşıtı Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg'un kapitalizmin barbarlarınca katline tanık olur.

Oradaki eğitbilim arayışlarını izler; Kerschensteiner'in "Teknik eğitimin ilk gereği, gözün ve elin eğitilmesidir. Sistem pratiğe dönük olmalı, bilgi yükü azaltılarak, niteliği ve yapabilme yeteneğinin önü açılmalı" önerisini aklına yazar. Dönüş vapurunda Vedat Nedim'le, önemli eğitim araştırmaları yapan Ethem Nejat'la konuşur, tartışır. "Mesut Köy" adlı bir ütopyası olan E.Nejat, Mustafa Suphi ve on dört yoldaşıyla birlikte 28 Ocak 1921'de Karadeniz'e açılmaları zorlanarak, bir taka içinde katledilirler. İsmail Hakkı'da korkunç bir dehşet duygusu uyandıran bu devlet kumpası, yüreğinde ince bir bıçak yarası gibi yer eder. Belleğine işleyen sarsıcı ayrıntı ise, Kemalist egemen yönetimin otoriterliğine ve kendisinden başkasına yaşam hakkı tanımayışına ilişkin kocaman bir soru işaretidir.

1924 yazında, ülke ziyaretinde John Dewey'in "Eğitimin özü öğretmendir. Öğretmenlik mesleğinin yetkinleştirilmesi başlangıç olmalıdır" saptaması, onda "Enstitü" düşüncesinin kilit taşını oluşturur. İsmail Hakkı iki kez daha inceleme amaçlı Avrupa'ya gönderilir. Bavyera'da Kır Eğitim Yurdu'nu uygulayan Lietz "Tarım, yapı ustalığı, terzilik, çiftçilik, demircilik, marangozluk gibi işlerin çocukları üretici yurttaş yapacağını" vurguluyordu.

Genel anlamda eğitbilim ve özelinde iş eğitimi konularında araştımacı, pedagog, eğitimci Dewey'dan de yararlanır.

Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in de üzerinde çok çalıştığı "Enstitü" tasarısı, gerekçesi ile 17 Nisan 1940'da, gerici-tutucu vekillerin ciddi bir etkisi altında olan İsmet İnönü'nün de -pek gönüllü olmasa da- hasbelkader desteği ile Meclis'te onaylanır.
*   *   *

İlköğretim Genel Müdürü İ.Hakkı Tonguç'a göre "Köy eğitiminin amacı, güçlü yurttaş, yeni sosyal bilinçte insan ve ülkenin siyasal, ekonomik, kültürel gelişmesini omuzlayacak, doğaya tutsak değil ona egemen olabilecek iş ve üretim insanı yetiştirmek olmalıdır." Kitabi bilginin ezberlenmesine ve depolanmasına önemsemeyen, uygulamalı öğrenmenin sürekliliğini benimseyen Enstitü sisteminde, yeni insanı yaratacak olan kitap öğretimi veren klasik okul değil, gözü ve eli eğitecek, sorgulatacak, araştırtacak, üretken eğitimi verecek iş okuludur. 

Karma eğitim Türkiye'de ilk kez Köy Enstitüleri'nde uygulanır.

Bu anlayışa ve uygulamaya göre, erkek arkadaşlarıyla aynı sıralarda oturamayan, aynı masalarda gülerek, şakalaşarak yemek yemeyen, yiyemeyen kız öğrencilerin yaşamı ileri, çağdaş ve eşitlikçi bir yaşam değildir. Geleneksel ayrı gayrı ve yasakçı yöntemler geri, ilkel ve insan onuruna yakışmayan yaşam biçimidir.

*  İş eğitimi bireye, iş görme, olayları anlama, dünyayı tanıma olanakları yaratarak, köyün, köylünün gereksinimi olan öğretmeni iş içinde, iş aracılığı ile eğitme eylemidir.
*  Klasik eğitim öğretimin geleneksel ders saatlerinde iş, deney bir araçtır. Amaç üretmek değil, bilgi edinmek, bilgiye ulaşmak, bilgiyi depolamaktır.
*  Geniş anlamda iş ilkesinde ise iş, yine bir araçtır; ancak, burada nihai amaç kuru öğrenmenin de ötesinde üretmektir. Yapılan işten ürün almak, yararlanmak, haz almak, beceri ve meslek edinmek, yetenek/ustalık, sorgulayan, analiz eden, gözlemleyen bir kişilik kazanmaktır.
*  Enstitülerde eğitimin öğretimin üretme, araştırma, uygulama amaçlı oluşu, o okulların işliklerinde, dersliklerinde yaşama geçirilen iş eğitiminin temel ilkelerindendir.
*  Köy Enstitüleri'nde bir iş, bir uğraş, bir deney eğitici, öğretici bir üretimle sonuçlanmadıkça boşa zaman harcamaktan başka bir anlam taşımaz. Bu anlamda, üretime dönüşmeyen, uygulanabilirliği olmayan bilgi soyuttur. Göreceli bir kavramdan öteye geçmez. Bilgi, tohum ekmek, ürün biçmek, duvar örmek, bir tahtayı çakmak, fidanı aşılamak, arıcılık yapmak, bir müzik aletini çalmak, horon oynamak, türkü söylemek gibi somut olmalıdır.
*  Sözün kısası, "Köy Enstitüleri'nde uygulanan en geniş anlamda ve üretim amaçlı iş ilkesi, iş içinde, iş aracılığı ile iş için eğitimdir." (Tonguç)

1946 yılına dek, çağdaş ve ileri eğitim modeli, TBMM'nde gerici-kafatasçı, feodal eşraf temsilcisi partilerin kara çalmalarına, yıpratmalarına, kaynattıkları onca cadı kazanlarına karşın eksiksiz sürer. Başbakan İsmet İnönü, esnek Atatürkçü söylemlerle H.Ali Yücel'in ve İ.Hakkı Tonguç'un arkasında durur. Bir başka deyişle, durmak zorunda kalır.

Tam da burada... Olağan koşullarda ve normal süresi içinde, 1948 yılında yapılması gereken genel seçimlerin 1946 yılı temmuz ayına alınmasının açıklamasını siyaset/toplum biliminin uzmanlarına bırakacak olursak, "Enstitü Ütopyası"nın yaşama geçirilmesi, Meclis'te kızlı-erkekli karma eğitime ahlaksız dedikodular üretilmesinin, okutulan dünya klasikleri ile komünizm propagandası yapıldığı yaygarası dışında kayda değer bir engelle karşılaşmaz.

1946 milletvekilliği genel seçimlerini CHP büyük bir çoğunlukla kazanmasına karşın, 1945 yılında kurulan muhalefet partisi Demokrat Parti, 66 milletvekili ile TBMM'ne girerek kendi çapında bir başarı gösterir. Bu, o güne dek süren tek partili Milli Şef döneminin tartışmasız, alışılmış geleneği için alışılmadık bir durumdur. Yine bu alışılması ve kabullenilmesi zor gerçekliğin, hem Milli Şef'in CHP iktidarı, hem de Köy Enstitüleri için bir milat ve de sonun başlangıcı olduğu ilerleyen günlerde daha iyi anlaşılacaktır.

Şükrü Saraçoğlu hükümeti çekilir, onun yerine Recep Peker hükümeti kurulur; buraya kadar herşey yine normal, olağan görünümdedir.  "Ancak yeni hükümetin kurulmasından sonra, sanki demokrat, ilerici, dünyaya aydınlık gözle bakan Atatürkçü bir parti iktidardan düşmüş, yerine gerici, karanlığa yönelik, tutucu, Atatürk ilkelerinden ödün vermeye hazır başka bir parti iktidara gelmiş gibi bir hava esmeye başlar."(x)

1950 yılı mayıs ayına dek süren, ülkenin sırtından atmaya çalıştığı üretim biçiminin yobazlığının, gericiliğinin yeniden serpilip geliştiği, uygun parlamenter zemin bulduğu bu dönemde, yurtsever, ilerici, aydınlanmacılara saldırılmış, Kemalist yenilenmenin burjuva anlamda da olsa demokrat ve devrimci kazanımları geriletilmeye, ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bunların başında elbette Köy Enstitüleri gelmiştir. Enstitü kurumlarında uygulanan çağdaş, demokratik ve aydınlanmacı eğitim amacından saptırılmış, öğretmenleri görevlerinden alınmış, yerlerine DP yandaşı, tutucu ve yobaz memurlar atanmıştır.

İlerleyen günlerde Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış, Hasan Ali Yücel bakanlıktan, İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğünden alınmıştır.

"O güne kadar toprak reformunu dilinden düşürmeyen, 'Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlilerinden sayıyorum' diyen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bile toprak reformunu ağzına almaz, Köy Enstitülerine dönüp bakmaz olmuştur." (x) (agy)

Durum böyle olur, yiğidin göğsüne ve dahi sırtına apansız çifte hançer saplanır da, dünya klasiklerinin okunması, Sabahattin Ali öyküleri, şiirler, toplu oyunlar, müdürlü hademeli demokratik toplantılar, konferanslar, kitap tanıtımları, elle yazılan okul gazeteleri, gezi, gözlem ve tartışmalar yasaklanmaz mı? Sonuçta Enstitüler ezbere boğulmuş klasik kitap okullarına dönüştürülmez mi?

1947 yılının, havanın kurşun gibi ağır olduğu, sonu belirsiz puslu bir kasım gününde, yapılan hoyrat ve haksız uygulamalara dayanamayan, itiraz etmeyi, yanlışı söylemeyi, eleştirmeyi ve karşı çıkmayı öğrenmiş yüksek bölüm öğrencilerinin İlköğretim Genel Müdürü ile tartışması kanıt gösterilerek, Enstitülerin "zararlı ve bozguncu nümayişçiler yetiştirdiği" kararına varılır.

Hemen ardından zaten ilerci, demokratik hiçbir esprisi kalmamış olan Köy Enstitüleri tamamen kapatılır.

Tarih 26 Kasım 1947'dir. "Milli Şef" İsmet İnönü Reis-i Cumhur ve dahi CHP iktidardadır. Saygıdeğer, pek bir "vatanperver", "milli şuur" sahibi, kibar vekil beyfendiler Meclis'in rahat koltuklarında oturmaktadırlar...

Hasan Oğuz Bilgen, 17 Nisan 2019, Bağlararası-Soğuksu
 
(x) Mehmet Cihangir, Köy Enstitüleri Amaçlar-İlkeler-Uygulamalar. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı. Sf. 108

      Kaynaklar:
  *  Büyük Oğul Efsanesi, Tonguç'un Romanı. Bilgi Yay.
  *  Köy Enstitüleri, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı.
  *  Engin Tonguç, Umut Yolu. Sergi Yayınevi
  *  Köy Enstitüleri ve Ötesi, Mahmut Makal. Çağdaş Yay.
  *  Köy Enstitüleri, Can Dündar. İmge Kitabevi
  *  Köy Enstitüleri Üzerine, Sabahattin Eyuboğlu. Cem Yay.
  *  Köy Enstitüleri Yılları, Talip Apaydın. Çağdaş Yay.
  *  Hasan Ali Yücel, Yazıları-Konuşmaları. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı.
  *  Gönen Köy Enstitülü Yıllar, M.Emin Aytan. Y.K.K.E.Derneği Yay.
  *  Kavacık Köyünün Öğretmeni, Fakir Baykurt. Literatür.

12 Mart 2019 Salı

KALENİN DİBİNDE BİR TAŞ OLAYDIM, GELENE GİDENE YOLDAŞ OLAYDIM.



KALENİN DİBİNDE BİR TAŞ OLAYDIM,
GELENE GİDENE YOLDAŞ OLAYDIM.
Sözcüğün sosyal, fiziksel kesitinde "durgunluk" anlamına gelen bir mekan düşünelim. Ki bu söz konusu yerde "durgunluk" bohçasının ağzını açtığımızda, içinden ortalığa huzur, dinginlik ve gönül rahatlığı gibi olumlu duygu durum fotoğrafları saçılsın... Ayrıca burada, insan aklının ve belleğinin belirleyici ve geçerli olmadığı, yaşanılan "o an" ve duygularla çok ters, ilgisiz, uzak, ıssız ve boş bakışlar söz konusu olsun. Hatta bu yabancı bakışlar, oradaki ürpertici dinginlik ziyarete gelenleri biraz rahatsız bile etsin.
Andığımız yer, Batı Anadolu kentlerinden birinde belediyenin denetiminde olan bir yaşlı bakımevidir. Hemen karşımızda, omuza dokunma uzaklığında oturansa Arif Usta ile bana donuk ve de anlamsız bakışlarla bakan, Spil soğuğundan mustarip kentin bir zamanlar ünlü ayakkabı boyacısı “Mavili” lakaplı çingenedir.
‘Mavili’ takma adı ile anılan ayrıcalıklı kişi, işinde titiz ve müşteride seçici, soyu tükenmiş bir ayakkabı boyacısı olmanın ötesinde, genlerinden ve mutfağından aldığı ilhamla kulağı güçlü bir müzisyendir. ‘Mavili’, işini yaptığı zaman içinde müşterileri ile pek yüzgöz olmaz. Ne var ki işini de gereğince yapar ama parasını da alır… Ayakkabı boyacısı Mavili, ayrıcalıksız her müşterisi ile gönlünce, içinden geldiğince konuşur, yarenlik eder. Kimi müşterileri vardı ki, Mavili'nin gözünde çok değerlidirler. Zor bulunan bu insanlara saygıda ve hizmette kusur etmemek gerekir.
Daha çok hoş sohbet, çok daha fazla neşeli, hareketli olunmalıdır. An gelir coşar; iki elindeki uzunca ve de eğri iki boya fırçası ile ritm tutar, oynak, harekeli türküler ve gerçekten gırtlak/cesaret gerektiren şarkılar söyler. Sesi de ritm becerisi, kulak yeteneği gibi muhteşemdir.. Ol türkülerini gözü kapalı, huşu içinde dinleyen, hani "o değerli müşterileri"nden olan 'Fikri Hoca'dır. O, Köy Enstitüsü kökenlidir;  insanın, sanatın, emeğin değerini bilir. İnsana, çocuğa, kitaba, alın terine, kuşa/ börtü böceğe değer verir. Karaköy'ün Saruhanbey İlkokulu’nda görev yapar;  özgüvenli, okuyan, sorup araştıran, sorgulayan öğrenciler yetiştirmeye çabalar.
Daha çok Ruhi Su'dan dinlemeyi sevdiği “Kalenin Dibinde Taş Ben Olayım” türküsü, elbette onun da hoşlandığı türkülerdendir. Ne ki, 1972 yılının martlı günlerini yaşamaktadırlar; 12 Mart Askeri Darbesi'nin rüzgarı hız kesmeden sürmektedir. Birçok yer gibi çarşı da tekin değildir; esnaf kuşkucu ve de ihbarcıdır. Mavili umursamaz... O, anadan doğma aydınlık, hoşgörülü, sevgi dolu bir insandır. İçinde kötülük, hainlik olmadığından, çevresinde de olmamalıdır, olmaması gerekir(!) Uzun kayıklar misali eğri fırçalarını boyacı sandığının üzerinde, türkünün gelişine uygun takırdatır. " Gelene gidene yoldaş olayım..." 
Coşkusu hayli artmıştır;  Fikri Hoca'dan "ayağını değiştirmesini" ister. Keyfine diyecek yoktur.
Öğretmen ise denileni yapmaz; Mavili'nin gözlerinin içine ısrarla bakarak, ama usulca " Bu türkünün Sıkıyönetim Komutanlığınca yasaklandığından haberin yok galiba" der.
Mavili’nin yanıtı, arif olmaktan ötürü tarihe not düşer niteliktedir: “Sen de bari korkma be Fikri hoca!? Devamında bak ne de güzel söylüyor: Bacısı Güzele Phral (kardaş) Olaydım...  Ne var korkacak, a be güzel hocam?  Bundan örfi idare kumandanına ne?!"
"Gelene gidene, hesapsız kitapsız, kitabın orta yerinden, göbeğinden kardeş olmak, kardeş olmaya gönüllü olmak, yarenlik yapmak, el alem, öteki beriki, sapı çöpü, ama mama demeden barışık olmak, gönül huzuru içinde bir arada, gürültüsüz patırtısız, kayış atmadan yaşamak ne güzel be abi…”
Ayakkabı boyacısı Mavili’nin tertemiz yüreğinden çingene dilince dökülen "Phral Olaydım" sözleri, Köy Enstitüleri gibi eşitliğin, kardeşliğin, barışın, üretkenliğin okullarında okumuş öğretmenin bile içinden geçip de, -yaşanılan günlerde- öldür Allah söyleyemediği, dillendiremediği sözlerdir… Aynı 12 Mart 1972 günleri, kara trenden iner inmez, Haydarpaşa Garı'nın o ünlü tarihi merdivenlerinden ilk kez gördüğü denizi hayranlıkla izleyen köylünün, Karaköy’ün amele kahvehanelerinden birinde “Deniz’i Gördüm” demesiyle başına olmadık haller geldiği günlerdir. (X)
Yakın tarihin kamerası hızlı çekimdedir… An itibari ile yine belediyenin söz konusu vasat yaşlı bakımevindeyiz. Demirci Arif Usta hemen yanı başımda ve suspus…
Ayakkabı boyacısı “Mavili” takma adı ile ünlü, o " neşe veren, neşelendiren, eğlenceli" kişi anlamsız ve boş gözlerle bana ve demirci ustasına bakmakta.
. . .
Yaşlı bakımevinde huzuru ve dinginliği anlatan, belki durgun göllerdeki sessizliği ve ıssızlığı da içerebilen "durgunluk" sözcüğü, ekonomik literatürde özgün adıyla "resesyon" olarak geçiyor ve hiç de hayırlı bir anlama gelmiyor. AKP'nin ithalatı ve betonu esas alan, duvara toslamış kriz ekonomisinde, gözle görülür bir düşüşü yere çakılışı, çarşı da, pazar da, mutfakta yaşanan yangını temsil ediyor. Ekonomi sözlüğündeki "Resesyon" sözcüğü işsizliğin/pahalılığın artmasına, çalışanların ücretlerinin düşmesine, gelir dağılımının derinleşmesine, kurulu düzenin sınıfları arasındaki uçurumun artmasına uygun düşen bir sözcük…
Bu durum, toz pembe sahneler, mutlu mesut insanlar, bol yanılsamalı olaylar gösteren eskimiş bir filmin, eski bir yazlık sinemanın beyazperdesinde donması, giderek yanıp kopması gibi de düşünülebilir... Yaşı altmışı geçmiş insanlar çok iyi bilir; Anadolu'nun eski sinemalarında böyle birşey olduğunda, seyirciler hemen -özellikle de çocuklar- bir ağızdan "Makinist uyuma" diye bağırır, yıpranmış film şeriti ile hiçbir ilgisi/sorumluluğu olmayan zavallı adamcağızı yuhalar, ıslıklardı.
. . .
Şimdilerde yine ıslıklar geliyor kulaklarımıza... Tiz ama güçlü, hep bir ağızdan, sanki tek bir yürekten gelir gibi ıslıklar. İnsana yazılı/görsel basın zoruyla, abartısız neredeyse silah zoruyla yıllardır izlettirilen yalan filmi perdede donup kalmış, yanmış durumda. "The End"i görmeden "resesyon"u gördük. Şerit koptu ve birbirine dolandı, makara karmakarışık... Makinist bu kez şuçlu ama, hemde çok, cebince, cüzdanınca, midesince, ailesince, sülalesince suçlu. Hem suçlu hem güçlü... "Artık izleyici değil, katılanız, karışanız, karşı çıkan, itiraz edeniz" diyenlere efeleniyor, parmak sallıyor, hem de çemkiriyor.
Makinist bu kez gerçekten suçlu... Bu yüzden İstiklal Caddesi'ndeki kadınların ıslıkları bu denli çok, bu denli öfkeli, bu denli güçlü...
Hasan Oğuz Bilgen, 12 Mart 2019, Dağlararası-Sarpdere

7 Mart 2019 Perşembe

“8 MART” GÜNÜNDE BİR KENTİN “DELİ”SİNİ ANMAK…


“8 MART” GÜNÜNDE BİR KENTİN “DELİ”SİNİ ANMAK…

 Sıradan bir Anadolu kentinin siyah-beyaz günlerinde, şimdilerde adeta normal bir durummuş gibi üzerlerinde pek durulmayan yüzsüzlük-arsızlık içeriğinde olaylar asla yaşanmadığından, o tarihlerdeki bir konu, bir olay ya da bir insan, bir çocuğun belleğinde çok net biçimde canlılığını koruyabilmektedir.

1960’lı yılların sonu, Antik Spilos’un ya da anlaşılır tanımla 1917 rakımlı Spil dağının amansız soğuğunu özellikle emekçi insanların yoksul/çıplak tenlerinde hissettirdiği günlerdir… Her yılın nisan ayında tarihi mesir macunun halka saçıldığı caminin batı yakasındaki Tarzan’nın yetiştirip büyüttüğü büyük dutluk arazinin bir başka adı da ‘Bayram Yeri’dir. Bu kez o dutlukta, çocukların meraklı gözlerle aralarında gezindiği salıncakların, atlıkarıncaların ve sihirbaz/canbaz çadırlarının yerine, sisli, puslu, ıslak akşamlarında bol dumanlı ürkek ateşlerin aydınlattığı, alçak, korunmasız ve mağrur branda çadırlar kurulur. 

İlk bakışta mutlu/mesut görünümlü kent küçüktür;  telden tele atlayan, Karaköy’ün, Malta ve Dış Mahalle sokaklarının emekçi hanelerini dolaşan ayaklı gazete haberleri revaçtadır:  

Bu sakin kentin “baldırı çıplak çöpçüleri”, “kırlılar” işlerini güçlerini bırakmış, kentin muktedirlerine ve dahi pek “mümtaz” yetkililerine kazan kaldırmışlar, itiraza, inkara durmuşlardır. Kibirli, zengin beyefendiler,  süslü hanımefendiler,  grevci çadırlarının uzağından ve yakınından, kibarlıkları gereği burunlarını tıkayarak, elleriyle gözlerini siper ederek geçerler. Dağın yamacındaki mahallelerin araç girmeyen sokaklarında eşek yüküyle onca çöpü toplayan, böylece insanları salgın hastalıklardan koruyanlar, onların gözünde ‘ol hizmetliler’ yani “amele takımı, haddini aşmakta”, işin kötüsü de “ateşle oynamaktadırlar”! 

Kıyıda köşede kalmışların yaşadığı semtlerin sokaklarında ise, branda çadırlara bakış elbette farklıdır. “Adamlar haklıdır... İnsanlar durduk yerde, Spil’in bu ayazında ortalık yerde, bağdaş kurup ateş yakmaz!”

Yine de, bu Karaköy’ün, Malta’nın, Dış Mahalle’nin yoksul işçi/memur evlerinde, bir “fenalık olmasın” mealinde, çocuklara ‘gitmeyin, karışmayın’ öğütlerinde bulunulur.

Sultan Cami imamı kendi kavlince, daha ilk cuma namazında “şeytan azapta gerek” buyurur… Durum, evlerine ekmek götürmekten başka hiçbir derdi/amacı olmayan temizlik işçileri için bu denli kötü değildir elbette. Tarih, tabi ki ezilenlerin tarihi ve toplumsal olaylar, -yaşadığımız günlerde de acilen yapmamız gereken- dayanışmacı ve bölüşümcü edimlere, eylemlere tanıktır:

İnsanların çoğunlukla pek sokulmadığı, yakınından geçmemeye çalıştığı grevci işçi çadırlarının, ikirciksiz, gözü pek, hesapsız kitapsız iki müdavimi vardı: Kentin delisi “Deli Bayram” ve onun yol/yazgı arkadaşı “Elif Kadın”… Deli Bayram her daim ipe sapa gelmez, iflah olmaz bir insandır kentte. Etliye sütlüye karışmaz… Zararsızdır. Gün boyu yolları arşınlar deli divane… Hal böyle olunca onun, söz konusu “çöpçü grevine” kayda değer bir katkı verdiği söylenemez.  Delinin mektubunu okumak, meramını anlamak zordur;  o, grevcilere sıklıkla, nereden aldığı bilinmeyen ıslak pöstekiler getirir bırakır.  “Üşümeyin” der, “bunlara sarılın, olmadı birbirinize…” Bayram’dır;  bu kadardır oradaki olaya ilgisi!

Ne var ki “Elif” adı anılınca durum öyle olmaz, olmayacaktır. Sonuçta Elif bir kadın, bir “pasaklı kontes”tir.  O, farklı bir şey yapar;  hemen her gün tahta parçaları, kuru ağaç dalları getirir… Tek amacı yakılan ateşin sönmemesi, daha da büyütülmesidir. Dökülen üstüne başına, onca kirine pasına karşın anaçtır, koruyan kollayandır. Sahiplenendir. Her şey bir yana kadındır. Dur durak bilmez, yoldan belden çalı çırpı, atılmış ekmekleri toplar... Olmadık yerleri süpürür.  Sokağı kirletene, kırıp dökene, sövüp sayana kızar.

Bir kezinde, oraya hasbelkader uğrayan ve kentin tek külüstür polis cibinin önüne geçer, sözüm ona grevcilere koruyuculuk yapmaktadır. Polis memuru Tavil Amca (Tavil Sinemce) babacan, pos bıyık altı güler;  Elif’in sırtını patiler… Ne ki, 1960 sonlarında, insanlarının ‘grev nedir’ bilmediği bir uzak kentin üretimden gelen gücene bir insan, kentin delisi Elif de olsa omuz vermiş, el vermiştir artık. Haklı olan yenilmezdir. Atlanmaması, yadsınmaması ve de unutulmaması gereken gerçeklik ise, o çadırların yoksul brandasına ve dahi içlerinde birbirlerine sokulmuş titreşenlerine, akıl sağlığı yerinde olmasa da, vicdan sağlığı yerli yerinde olan bir kadının elinin değmesidir.

Çocuğun,  bir takım insanların deyimiyle  “o tekinsiz çadırların hikayesi ve akıbeti” ile ilgili bildiği ve bileceği bundan ibarettir.
.   .   .

Yıl 2019, martın sekizinci günü… Yer, bir Bornova-Doğanlar gecekondusu… Şantiye yorgunu demirci Arif usta harlı sobanın karşısında, uzatmış ayaklarını yatıyor.  Eşi fakirhanenin yoksul sofrasını kurma telaşında… Hangi anlama gelen, ne menem bir buluşmadır bilinmez, onun da adı Elif…

O, akşamın bilinen mutfak telaşındayken, bir çırpıda çocukluğumun o unutulmaz renkli fotoğrafı “çöpçü grevi”ni anlatıveriyorum.  Kuru fasulye tenceresini masaya bırakırken hareketleri ağırlaşıyor, muhtemelen gözleri de dolmuştur. Oldum olası, bildim bilesi duygusaldır.  Böylesi anlarda size bakamaz, bakmaz.  Arif usta, tahta divanda horlamaktadır.
.   .   .

2019 martı itibari ile Flormar işçileri, işçi kadınları hız kesmeden ve aman dilemeden ısrarla, dediğim dedik, ekmeğim ekmek demeyi sürdürüyor. Piyasacı ortamda birçok kozmetik ürününün bırakın güzelleştirmeyi tehlike saçtığı tespiti yapılmışken, dünyayı ancak emeğin ve kadın elinin güzelleştireceğinde ısrarcı Flormar’ın Elif’leri.
.   .   .

2019 martı itibari ile kadınlar ürettikleriyle, itirazlarıyla her yerde… Komşu İran’da öğretmenlerin grevi haftasını dolduruyor.  Çıkan fotoğrafta her nedense hep kadın öğretmenler görülüyor.  Parasız, adil, karma eğitim verilmesini,  maaşlar arasındaki uçurumun giderilmesini,  eğitim/öğretim paylarının arttırılmasını,  özlük haklarının tanınmasını, sendikal çalışmanın engellenmemesini ve tutuklu bulunan eğitimcilerin salınmasını istiyorlar.  Çok tuhaf, tam da burada “Türkiye İran Olmayacak” sloganı çok ironik kaçıyor… Hani, İranlı eğitimciler bu sloganı kendilerine göre uyarlasalar hiç de haksız olmayacaklar.
.   .   .

Yoksulluk, işsizlik, hırsızlık, güvencesizlik, iş cinayetleri günbegün artarken, yalan ve talan otobüsü yüz yirmi kilometre hızla,  yolun sonundaki beton duvara doğru uçuyor… Hazır, söz yüz yirmi rakamına gelmişken;  Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi milletvekili Leyla Güven’in sürdürdüğü açlık grevi 8 Martta yüz yirmi günün geride bırakacak. Talep edilen, uğruna ölüme yatılan isteğin, bu “güçlü”, “diz çökmez”, “tarımsal üretimde Avrupa birincisi olan” bir ülkede gerçekleşmesi, gerçekleştirilmesi çok mu zor:  “Tecridin kaldırılması ve cezaevi koşullarının iyileştirilmesi"dir, çok küçük ve önemsiz bir şey olarak istenen. 
.  .   .

8 Martta işte yine bir kadın… Boyun eğmeyi, susmayı onursuzluk olarak kabul eden barış imzacısı akademisyenlerden Füsun Üstel…  Hakkında verilen hapis cezasının İstinaf mahkemesince onaylanmasına, vardık, varız, var olacağız dercesine gülüyor. Gazete fotoğrafında elinde mikrofon, asla terk etmediği gülümseyen, güleç yüzüyle yine fincancı katırlarını ürkütecek türden, -tabi ki- yine bilinenin yinelendiği bildik konuşmalarından birini yapıyor.
.   .  .

2019 yılının mart ayında, ‘Kadın Yönetmenler Haftası’ ve  ‘8 Mart’ dolayısı ile,  kadın sinemacılar,  kadın yönetmenler İzmir’in konuğu… Belgesel, uzun ve kısa metraj film gösterimleri, pek çok panel, söyleşi ve atölye çalışmaları ile vahşi kapitalizmin erkek egemen sinema düzenine “yağma yok, biz de varız” diyorlar.
.   .   .

Elif kadın fakirhanede tabakları masaya yayarken, şantiye yorgunu demirci Arif usta derin uykularda, “martın sonunun bahar” olmadığı, karmaşık, anlaşılması ve sonuca bağlanması zor rüyalar görüyor.

Hasan Oğuz Bilgen, 08.03.2019, Yeni Bağarası-Ekşisu