* * *
Konunun uzmanlarının ‘üstyapı kurumu’ olarak tanımladığı ve onayladığı kültür; ekonomik/ politik ortam, etnik/ sosyal ve siyasal inançlar, değişik yaşam biçimleri, iklim gibi içinde yaşanılan maddi koşullar ve de bunlara yakın etken faktörlerin mayalanmasıyla oluşup biçimleniyor.
Bu ekonomik, politik ve sosyal dinamiklerin üzerine bir de, yaşamın doğal akışı içinde yaşananlardan, ayrıca zorlamayla ite kaka yaşatılanlardan süzülüp gelen toplumsal belleği eklemek gerekir. "Anılarımız belleğimizin vefalı bekçileridir", demiştik ya bir yazımızda… Anmak ve anımsatmak belleğimizi taze tutar, unutturmaz.
Yakın tarih içindeki yaşanan olaylar ve onlarla ilişkili anılar, şimdilerde yaşlılık unutkanlığına yenik düşen, yenilen, körelen ve duyarsızlaşan belleğimizin, daha açık bir deyişle “vermeye” ve "karşılıksız sevmeye” hazır ve de vefalı gözcüleridir.
Salt bekçilik, gözcülük değildir görevleri. Harekete geçirmeye, düşüncelerinizi tazelemeye ve yeşertmeye her daim hazır, işte oralarda bir yerlerde sabırla beklerler. Suspus halleriyle, “Yaşadıklarınız, olaylarınız burada duruyor. Siz nerelerdesiniz? Sanal alem gezinmeleriniz doyum mudur, kaçış mıdır, çare midir?” der gibidirler.
Geçmişimizi ve belleğimizi canlı tutmanın tek yolu anmak/anımsatmak da değildir. Ahlati’nin “İnsan aklı bir değirmendir. Onun içine yeni bir şey atılmaz, konulmaz ise kendi kendini öğütür.” sözü, tam da burada kulaklarımızda çınlar durur.
Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedrettin’in de hocası, yol yordam göstericisi olan Ahlati ustamız on yıllar öncesinden, şimdilerde içinde olduğumuz açmaza ve unutmamıza neden olan kör kuyuya, içinde dönüp durduğumuz fasit daireye işaret eder ve bizleri uyarır gibidir:
“Muhasebenize dikkat edin, sarf ettiğiniz kelamın, yapıp ettiklerinizin gelir gider hesabını denk getirin. Söz uçar gider yazı, belge kalır. Laf-ı güzaftan ibaret tarih unutulur, tarih belgeli ve yazılı ise daimdir. Kahramanlık abartılarından, güzellemelerinden pehlivan tefrikalarından, efsane de, hakikat de, vuslat da olmaz. Tez zamanda bir yazı heyeti oluşturun, ortak akıl ve ortak kelamla tarihinizi ve dahi hafızalarda unutulmaya mahkum, sonraki nesillere ilham ve nasihat olacak tecrübe ile sabit olanı bir kitaba yazın.”
Bizzat yaşadığımız, günahı ile sevabı ile bizim olan tarihimizde yaşanan onca olup biteni yazarak belleğimizi koruyup, ardımız sıra gelen gençlere, çocuklarımıza yazılı bir belge bırakmak, her ne kadar bu dizeleri yazanların boyunlarının borcuysa da, tek başına olunduğunda da, haddi ve de boyu aşan bir konudur. Doğrusu da, çoğul ortamda ortak akıl/ ortak dille, bir ortaklaşmanın gündemidir.
Yıllardır, her birimizin başının üzerinde böylesi bir ağır görev ve sorumluluk durumu sallanıp dururken…
6 Haziran 1981 tarihinden beri, Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Tamer Arda ve Doğan Özzümrüt yoldaşlarımız, bir yerlerden her birimizi izliyor ve de gözlerimizin içine içine bakıyorlar. Her birinde aynı dert, aynı burukluk; aynı can alıcı, can yakıcı konuya işaret ediyorlar.
“A dostlar! A canlar! İki bin yirmili yıllara gelmişken neler yapar, hangi işlerle uğraşırsınız? Bizim, ne olup ne olmadığımızı, neler yaptığımızı ve sonucunda ne yapmak istediğimizi depolayan bir kalıcı bellek oluşturup, bunları anlatan yazılı bir tarih yaratabildiniz mi?”
* * *
Mete Atilla, Kars ilinden, gelenek ve değer bilirlik sözcüğün gerçek anlamı ile bir Galatasaraylı’dır. Ne var ki, ayak topu/ ayak oyunu bilmez. Ülkesinin, içinden çıktığı halkının derdi ile yanıp tutuşmasaydı, o okulun (GMYO) da hakkını verecek, başarı ile bitirecekti.
Biz, hoca olarak ilk Nurettin Gürateş'i bildik. Mete, “Nurettin bilgi ve birikimi”nin, “Gürateş kararlılığının” sürdürülmesidir. O, tıpkı Sinan Cemgil gibi, örgütünün “Hoca”sı ve önderidir. Korkulan o ki, "bir İRA bir RAF üyesi gibi tehlikeli"dir. O nedenledir ki, bir Tupac Amaru yerlisi gibi görüldüğü yerde yok edilmelidir. Mete Atilla Ermutlu, gerçek bir profesyoneldir. Normal koşullarda, benim diyen kriminal emniyet uzmanın, onun uzattığı kimliği inceleyip “tamam geç” diyeceği doğallıkta, Emre Kongar sakallı tipik bir öğretim görevlisi görünümündedir. Tanımış olanların anlatımı ile, görünümü onun bilgisini, birikimini ve siyasal olgunluğunu ele verir.
Ne acı ve yakıcıdır ki, daha karakol kapısından içeri girer girmez, tek bir tokat bile yemeden pişman olmuş itirafçı bir hainin ifadesi, sonun başlangıcı olur. 12 Eylül”lü uğursuz/ ihanet günlerinden birisi olan, 6 Haziran 1981 sabahının erken bir vaktinde durdurulan Volkswagen arabasının içinde taranıp öldürüldüğünde silahsızdır. Olayın özeti, yerleşmiş sermayenin yasal kurşunu ile yapılmış yargısız bir infaz, bir egemen devlet refleksi ile gerçekleştirilmiş fiziksel olarak ortadan kaldırma ve yok etmedir.
* * *
Şemsi Özkan haininin ele verişleri bununla, burada kalmayacaktır. İtirafları sürer… Devletin polisinin her zaman olduğu gibi, devrimcileri sağ ele geçirmek ve var olan yasalar önünde de olsa yargılanmalarını sağlamak gibi bir derdi yoktur. Doğan Özzümrüt ve Ercan Yurtbilir kuşatıldıkları evde çıkan çatışmada öldürülürler. Ayşe Hülya Özzümrüt yaralı yakalanır.
İnsan ürkmesi, insanın korkmuşu, hayvan ürkmesinden beterdir; dur durak bilmez. Polislerin ağızları kulaklarında; “Ver kurtul” derler, “Ver kurtul”… İhanetin ve pişmanlığın sonu yoktur; bir itiraftan bir itirafa atlar.
Ve Tamer Arda… Tüm olup bitenlerden habersiz, verdikleri devrimci mücadelenin gereklerini yerine getirmek üzere güne başlamıştır. Gün, aynı gündür. Çok önceden kararlaştırılmış bir buluşma için, kararlaştırılan randevu yerine gelir. Mahir Çayan’ın bilinen şiirinde sözünü ettiği "karanlığın cüceleri” ondan önce gelmiş sinsi pususunu kurmuştur. Arsızca sırıtarak Tamer’in, kollarına girerler. Yoldaşlarını katleden aynı devletin aynı kurşunları ile, -bizzat- zamanın emniyet müdürü Şükrü Balcı’nın sıktığı onlarca kurşunla oracıkta katledilir Tamer.
. . . / . .
. . . Sürecek.
Açık Mektup Yazı Kurulu, 6 Haziran 1981, İstanbul.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder