6 Haziran 1981 sıcağında, THKP-C MLSPB' den Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Doğan Özzümrüt, Tamer Arda.
* * *
Diyarbakır-Melik Ahmet Caddesi’nin, ancak üç kişinin
yan yana yürüyebildiği arka sokaklarının bulunduğu yer Suriçi’dir. Çıkışı
kolayca bulunamayacak kadar, karışık ve dolambaçlı, zemini taş kaplı koridor
sokakların ve birbirlerine yaslanmış, tek katlı yoksul ve bakımsız evlerin
bulunduğu Suriçi…
Suriçi evleri anaçtır, sahip çıkar,
sır taşır. Kucak açar barındırır. Ahalisi, inşaat ve tarım işçileri, hamallar
ve yapacak bir iş bulamamış kaçakçılardır. Yüzyıllardır oranın sakini olanlar
olduğu gibi, kırsaldan, iş bulmak, yeni bir yaşam kurmak için gelenler de
çoktur. Gündüzleri, üstü başı dökük çocukların duvarlarına çarpa çarpa çaputtan
yapılma topla oynadığı sokaklarda, gecelerinde şafak sökene dek, ürkek
temkinli, hızlı ama sessiz adımlarla siyah gölgeler gider gelir.
Bu gölgelerden diğerlerine göre
daha ufak tefek olanı, ahşap kapılardan birinin el biçimindeki demir tokmağını
usulca, bir kez tıklatır. Bekler. Ardından bir kez daha. Öğrenci evinin sakini,
bir orantısız vahşi çatışmadan çizik almadan sağ kurtulup çıkan, o güne dek hiç
tanımadığı yalınayak kaçağa evinin kapısını açar. Doğan o günlerde, aynı kentin
tıp fakültesinin öğrencisidir. Mutfak dolabında Amed ekmeği, kara zeytin ve
kaçak çaydan başka bir yiyeceği olmayan, alışılmış bekar evinin yatağında bir açık
kitap durur. Bir Stefan Zwig klasiği… Doğan, akşamın o beklenen konuğunu,
cehennem yeri firarisini sahiplenmekten, kollarının arasına alıp kucaklamaktan
oldukça rahat, huzurlu, bir o kadar da mütebessimdir. Ne ki düşünceli bir hali
de vardır.
Karşılıklı otururlar. Çelimsiz
konuk, kıyısına iliştiği yatağa sırt üstü kendini bırakıp derin ve bitimsiz
uykulara dalmadan önce, Doğan soba üzerinde kaynamakta olan demlikten kaçak
çayları doldurmuştur bile…
* * *
Uyandığında, geleceğinden haberdar olduğu ve o akşam
tanıştığı yoldaşının çıplak ve zayıf ayaklarına baka kalır bir süre. Nereden
başlasa, nasıl moral ve güç verse?.. Çok geçmez, tıpkı Stefan’ın dilinden ve
eşi Charlotte'nin derdinden konuşmaya başlar:
“ Stefan Zwig, yaşamı boyunca
Avrupa halklarının birliğine, dirliğine ve mutluluğuna inanmıştı. Bu umutların
üzerine, Birinci Paylaşım Savaşı’nın, daha doğrusu faşizmin kara bulutları
çöker. Yaşamı bundan böyle yine barış yanlısı, ama savaş karşıtlığı ile sürüp
gidecektir. Yüreğinde ve bilincinde iyimserlik olduğundan, dünya halklarının
barış içinde birlikte yaşayabileceğine, sınıfsız sömürüsüz sınırsız bir
dünyanın mümkün olduğuna inanıyordu. Öylesine iyimser, bilimden, insanlıktan
yanaydı ki; uçağın icadını, barış ve kardeşlik için olumlu bir yenilik, ileri
bir adım olarak görüyor, savaşlarda kullanılacağını düşünmüyordu. O, bilimin ve
insanlıktan yana yeniliklerin devrimci atılımıyla, insan aklını öğüten yel
değirmenlerinin hükmünün son bulacağına inanan bir Don Kişot’tu.
Hitler faşizminin orduları,
Viyana’yı işgal edip öz yurdu Avusturya’yı haritadan sildiğinde vatansız bir
insandı. Hani şu haymatlos dediklerinden. Stefan bırakın Avrupa’yı, tüm
dünyanın sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız olacağına umutlanmışken ortalık yerde
vatansız kala kalmıştı. Uğruna ölümleri göze aldığı insanların celladına aşık
olmasını ve onu iktidara getirmesini kabullenemiyordu. Bu faciaya seyirci
kalmaktansa, eşi Charlotte Altmann ile yaşamlarına son vermeye karar verirler.
Bu zor durum, bu çıkış da, onların tercihidir.”
* * *
Dostuna "Stefan umudu/ Charlotte cesareti" vermek amacıyla yaptığı konuşma son bulmuştur. Kaçak, o zor günleri izleyen ilerleyen yıllarda, içinde intihar olan tercihin cesaretlendirmeyle ilintisi üzerine çok düşünecektir. Öyle bir gecedir ki, soru sorulacak, tartışılacak zaman yoktur. Dahası konuşması biter bitmez, ciddileşip durgunlaşan Doğan, bir an içine kapanmıştır. Dakikaların geçmesini beklemez, az sonra güvencesiz bir belirsizliğe gidecek olan yoldaşına umut vermeyi, onu diri tutmayı sürdürür. Kaçağın ayakkabısız yol yürümekle altları erimiş ve ayak bileklerine dek sıvanmış çoraplarına bakarak sessizliği bozar:
“Paran var mı? Para vereyim desem?! Gideceğin yer para
istemez, güç dayanıklılık ister. Sen iyisi mi, benim botlarımı al. Sağlamdır.
Ayaklarını korur ve sıcak tutar. Yolun, yolların açık olsun. Umutsuzluk
olmasın; sen Stefan’nın en son tercihine takılma…Umudunu da yitirme.”
Amed kentinin soğuk ve güvenliksiz gecesinin ilk ışıklarında vedalaşırlar. O an, kapı eşiğinde ayak üzeri edilen bir çift sözün gerisinde aklında kalan tek ayrıntı, Doğan’ın bir gözünde olan doğuştan lekenin öne çıkması ve yansıttığı ışıltıdır. Sarılırlar sımsıcak... Birbirlerinin sırtlarını "Hep yanında olacağım, asla kendini yalnız hissetme." Sıvazlaması, pat patlaması yaparlar. O, onca hayhuy ve yangın içinde Stefan okuyan, Stefan umudunu/ Charlotte cesaretini kendisine vermeye çalışan, tıfıl tıp öğrencisinin gözündeki lekeyi öpesi gelir. Ancak; bunu o an, o diken üzeri koşullarda ne söyleyebilir ne de yapabilir. O günlerde yaşanan sert ve acımasız koşulların, sert çocukları olmak zorundadırlar. Duygusallığın "ne yeri ne de zamanı"dır. Hem üstelik, "duygusallık zayıflık göstermek" değil miydi!? O günlerde gösteremediğimiz, oysa bu duyguyu açığa vurmamız gerekmiş. Hem de ağız dolusu gülmelerle, dolu dolu yaşamamız... Doludizgin günlerde yaşamaya, yaşatmaya fırsat bulamadığımız duygusallıklar bu günlerimize, bu yaşımıza nasipmiş.
Ayrılma anıdır. Kaçak, Doğan’ın verdiği kahverengi uzun botların bağcıklarını bağlar ağır ağır…Tek söz etmez. Edemez. Ne yeri ne sırasıdır. Bir teki lekeli, o güzelim, o delikanlı, o cesur yürekli bir çift gözün ne içine ne de ardına bakamadan gecenin karanlığında yiter gider.
Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan, 6 Haziran 1981, İstanbul.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder