14 Aralık 2014 Pazar

GÜLE GÜLE MADİBA

                                                                                                      

Bu topraklarda ya da bizden uzak diyarlarda, Spartaküs’ten Bedrettin’den bu yana, kurulu egemen sistemin karşısında/dışında duranların söylediklerinden, yaptıklarından yapacaklarına hep daim önyargılarla ve iflah olmaz kuşkularla bakılmıştır.


Hemen her zaman ve mekanda “Kral Çıplak” anlatımıyla Türkçeleştirilebilecek siyasal özlü sosyal gerçeklikler, ilerleyen yıllarda toplum ve siyaset bilimlerine zengin örnekler, deneyimler sunan oldukça ironik durumlar yaratmış, en iyimser deyimle dudaklarda buruk ama acı tebessümlere neden olmuştur. Tarihsel Dreyfus davası, öncelerin Bruno, yakın zamanların Rosenberg’ler hadisesi, bizde Pir Sultan, Seyit Rıza, Sebahattin Ali, şiirleri zamanında forsaların, prangaların ve dahi idam fermanlarının yolunu açan Nazım Hikmet, insanlık tarihinin insan ruhunda derin hüzünler uyandıran acı, acı olduğu kadar onurlu anılarıdır.


Hal böyle olunca pek de şaşılacak bir durum değildir ki, bu ezber bozan, mevcut statükonun sırça köşklerinin kristal değerlerini, camlarını titreten anıların üzerinden egemenlerin, baskın gücün manipülasyon ve kara propagandaları hiç ama hiç eksik olmamıştır.


Konunun eksenini kaydırabilmek, sağlam kimliklerin, kişiliklerin içlerini boşaltabilmek için tüm yanıp yıkılmaları, yırtınmaları, “Aslında öyle değildi”, “Onu demek istememişti”, “Dürüst insandı, ama solcuydu”, “Servi boyluydu”, “Parkalıydı, yakışıklıydı” türünden laf ebelikleri, salt güneşin balçıkla sıvama telaşından ibaretti.


Bundan 22 yıl öncesidir; 1992 yılıdır: Cümle alemin önünde şapka çıkartmak zorunda kaldığı Afrikalı lider, bir yıl önceki darbeci general eskisi Kenan Evren’e verildiği için “Atatürk Barış Ödülü”nü hem bu nedenle, hem de Kürt halkına reva görülen asimilasyon politikalarını ve ayrımcı/ırkçı uygulamaları kınamak amacıyla geri çevirir. Rengini her koşulda fokurdatılarak hazır/nazır tutulan cadı kazanlarının dibindeki karalıktan alan propagandanın ustaları, medya baronları, iş bu “saygısızlık”(!) karşısında elbette suskun, tepkisiz kalamazdı: Hazımsızlıklarını aynı günlerde “Çirkin Afrikalı”, “PKK’lı Zenci Lider” ve benzeri ayrımcı ve soğuk yakıştırmalarla manşetlerine taşıdılar. 


Üzeri örtülü ince lafızlarla ustaca saldırıp hakaret ettikleri insan, hayatını sömürgeciliğe ve ırkçılığa adamış, ömrünün 27 baharını ezilen ve horlanan mazlum insanlara armağan etmiş Nelson Mandela’dır. (Kabile adıyla Madiba)


1993 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Madiba, tükettiğimiz günlerde abartısız yüz binlerin katılımıyla doğduğu, büyüdüğü mütevazi kabile köyünde toprağa verildi. Dünyanın jandarma komutanı Obama, törende birlikte olduğu ve çok aşikardı ki birbirleriyle şıklık yarışına girişmiş hatırlı, ağır konukları ile uyum içinde ve de koro halinde tribünlere oynuyordu. Kara derili adamın ve onun öncüsü Madiba’nın silahlı kavgasını ve zaferini örseleyen ve dahi ağır yaralayan tam da bu kareydi… Aynı Obama, törende onurluca yerini alan Raul Kastro ile tokalaşırken olabildiğince küstah, yılışık ve düzeysizdi. Fidel’in kardeşiyse bu saygısızlığın ve pişkinliğin karşısında dimdik duruyordu. Bir o kadar ciddiydi.


Madiba için yapılan törenlerde en ilginç detayın ise, binlerce insanın karnaval havasında, coşku ve heyecanla dans etmesi ve ilk bakışta, oradakilerin insanda gülüp eğlendikleri izlenimi uyandırıyor oluşu idi. 


Olayın esprisi, o an, orada bulunan bir TV programcısının hep birlikte kabile dansı yapan yerli insanlarla canlı yayında yaptığı söyleşi ile açığa çıktı: “Biz buraya yas tutmaya gelmedik” diyordu bir Afrikalı yoksul yurttaş, “Biz, burada Madiba’nın yaşamı boyunca bizim için yaptıklarını, insanlığa kazandırdıklarını kutluyoruz.”

TV kamerasına abartısız ilk günkü heyecanla konuşan emekçi kılıklı insan, belli ki hayli yoksuldu. Muhtemelen Güney Afrika’da hala varlıklarını sürdüren gettolarından birinde yaşıyor ve yine muhtemelen hiçte tekin olmayan, ilkel, köprü altı altın madenlerinden birinde güvencesiz ve korunmasız çalışıyordu. Yakın tarihteki yaşamlarında çektiklerine bakıldığında, “özgürlüğün” zevkini çıkaran Madiba’nın “mutlu yurttaşları”, ne yazık ki sınıfsız ve sömürüsüz bir yaşanası dünyanın kapısını aralayamamışlar; ne acıdır ki, zengin malikanelerin kapılarında asılı duran “Özel mülktür, İzinsiz Girenlere Uyarısız Ateş Açılır.” tabelalarını henüz indirememişlerdi!..

.   .   .

Durumu özetleyen, deyim yerindeyse kestirip atan, yine şantiyedeki çalışma arkadaşlarımdan demirci ustası oldu: “Ya Eşkiyalık, Ya Sosyalizm…” 


Arif usta yine yapacağını yapmış, sakallı ustanın on yıllar önce, tarihe ve toplum biliminin kitaplarına geçen veciz ifadesini kendi kavlince yinelemekten geri durmamıştı.

Uzun sözün kısası: 17 Aralıktan bu yana, yere göğe sığdıramadıkları düzenlerinin yine yeri göğü saran çürük yumurta kokuları ortamında, içimizi açacak ve dahi gönlümüzü ferahlatacak çok az sayıdaki konulardan biri, Nelson Mandela’yı anmak ve onu yazmak olabilirdi.


Hasan Oğuz BİLGEN, 19 Aralık 2013

17 Ekim 2014 Cuma

ŞİMDİ BOLİVYA'DA OLMAK VARDI.


ŞİMDİ BOLİVYA’DA OLMAK VARDI…
İKİ ÖLÜM ve BİR ZAFER HABERİ ÜZERİNE.

Hiç olmamış, hiç yokmuş gibi davranılan konular vardır. Öldür Allah yok hükmünde kabul gördüğünden, - toplumun gerçek bilgiyi doğru alma özgürlüğünün katledilmesi pahasına da olsa- haber değeri de yoktur!  İlahlar o şekilde buyurmuş ise, hiçbir koşulda olurunu beklemeyin. Artık izlenen yol çıkmaz, taş atılan kuyular sağır ve dilsizdir…

Kim bilir, belki Pınar Selek diye bir insan hiç yaşamamıştır! Hayatta olmayan birisinin, okul müsamerelerini andıran duruşmalar içinde kaybolmuş, haklı ya da haksız bir davası da olamaz. 1998 yılında Mısır Çarşısı’ndaki 7 kişinin öldüğü patlamanın baş sorumlusu, kişiliğini, bilim insanı kimliğini, uluslararası çalışmalarını, akademik başarılarını anmak bile istemediğiniz Pınar Selek olabilir ama!

İlüzyon ve manipülasyon sözcükleri ait oldukları literatürlerde birbirlerinden çok farklı anlamlarda karşılıklarını bulsalar bile, söz konusu kara propaganda olunca politikanın cellatları ve medya baronları, her ikisini de aynı potada sıkı bir simyacı ustalığı ile, işlerine geldiği gibi kullanabiliyorlar. İşi tam burada, “Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça” fon müziği eşliğinde Arap saçına çeviriveriyorlar. Avrupa’nın ilgili mahkemelerinin, bu skandal davada insanın başını önüne eğdirecek kararları olsa bile… Onlar zaten “dış mihraktır”!  Sözlerine güven olmaz!

Hiç yokmuş, hiç olmamış, hiç duyulmamış gibi yani… Bu ülke topraklarını kolyesi üç hilalli olandan daha çok seven, bunu itiraf etmekten de çekinmeyen bir Hrant Dink, kaldırımda yüzükoyun, soluksuz kalakalmamıştır örneğin. Böyle olunca davası da bitmez, failleri ceza almaz. Bu hukuksuzluğun haber yapılması, gerçeğin açıklanması, suçluların bizzat devletçe korunup kollandığı nirengi noktasına değinilmesi ise hak getire…

Kimi olaylar, kimi insanlar gibi, işgücünü satarak hayatta kalabilen insanlara kötü örnek olmasından korkulan bir takım ülkeler de yok kabilindedir. Elli küsur yıldır Küba’ya ve onun sosyalizmine uygulanan emperyalist abluka, gereksiz bir abartıdan, bir tevatürden başka ne ola ki!?  Küba halkının emperyalizmin yaptırımlarına direnmesi, onca ambargoya karşın ayakta kalabilmesi, üstüne üstlük Afrika ülkelerine ilaç, tıbbi malzeme, doktor göndererek (Gringo top tüfek gönderirken) sağlık hizmetinde bulunması şehir efsanesinden ibarettir.

Kapitalizmin yok sayılan sakıncalı ülkeler listesinde, Küba’dan sonra Nikaragua ve Bolivya gelir… Bunlardan Bolivya ve emekçi halkı, geçtiğimiz günlerde ciddi bir sınavdan daha geçti. İki dönemdir Bolivya Devlet Başkanlığını yürüten Evo Morales son yapılan seçimden de, yaklaşık %60 oranında oy alarak zaferle çıktı. Kesin sonuçlar alınır alınmaz, başkan Morales halkın tekrar genç sosyalizmin örgütlenmesine destek vermesini  “Sonucun kamulaştırmalardan yana olan emperyalizm ve sömürgecilik karşıtlarının zaferi olduğunu” söyleyerek, göreve yeniden seçilmesini  “Emperyalizme karşı mücadele eden tüm dünya halklarına armağan ettiğini” açıkladı.        
.   .   .

Juan Evo Morales, Sosyalizme Doğru Hareket’in özgün adıyla Movimiento al Socialismo’nun genel başkanı, Bolivya halkının ve Koka çiftçi hareketinin Aymara asıllı lideri ve de 22 Ocak 2006 tarihinden bu yana Bolivya Devlet Başkanıdır.

Evo Morales, sosyalist solun adayı olarak 18 Aralık 2005 tarihinde, iddialı olarak girdiği başkanlık seçimlerini daha ilk turda kazanır. Medyatik arenada çaktırılmasa da, başta Big Brother (Gringo) olmak üzere emperyalistler, sağ partiler ve bilumum faşistler şoktadır. Umutlarını sömürüsüz, eşit ve adil bir Bolivya’nın gerçekleşebileceği inancına bağlamış olan emekçileri ve koka çiftçileri için %60 oy oranı beklenen bir sonuçtur. Hata yapan ise, “Morales'in seçimlerin ilk turunda önde olacağı fakat salt çoğunluğu sağlayamayarak ikinci turu kaybedeceği”  yönünde rapor hazırlayan “Gringo”nun ta kendisidir.

Morales, devrimcilerin verdikleri sözün nasıl arkasında durduklarının, duracaklarının kanıtı olarak, zaman yitirmeksizin başkanlık görevini devralmasını izleyen günlerde Havana'da Castro ve Hugo Chavez ile bir araya gelmiştir. İki devrimci liderle görüş alışverişi yapmış, kendisinden önce tasarlanmış sosyalist düşünce ve eğilimlerle ilgili bilgi almış ve geleceğe dönük, halktan yana ilerici kararlara uyacağını, 1 Mayıs 2006’nın coşkulu töreninde cesaretle açıklamıştır.

Halkın heyecanlı tezahüratları eşliğinde açıklanan karar, o güne kadar Bolivya topraklarında çöreklenmiş emperyalistlerin denetim ve kontrolü altında olan, en başta petrol olmak üzere tüm doğal gaz kaynaklarının halkın ortak refahına devredildiği, devletleştirildiği kararıdır. Aynı 1 Mayıs törenlerinde Morales, Sosyalizme Doğru Hareketi’nin orta vadeli kararlarından aktarmalar yaparak, halkına ikinci müjdesini verir: Sırada madenler, ormanlar gibi, tüm yer altı ve yerüstü doğal kaynaklar vardır. Ayrıca, kendilerinden önceki hükümetin “Gringo” ile imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması'nın tüm yükümlülükleri geçersiz kılınacaktır.

En önemlisi de onur kırıcı bu anlaşmanın yerine Chavez’in geliştirdiği ve Latin halklarının geleceği için zorunlu gördüğü, ALBA- Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif ‘e katılım hedeflenecektir.

Bu, Gringo’ya (ABD Emperyalizmine) rağmen başlangıçta başarılması zor görünen, ülkenin önüne konulan hedefler sonucunda ne mi oldu? Çok basit! Konunun uzmanı (Ekonomist ya da akademisyen) değiliz ama, yabancı tekel ahtapotlarının canlarına ot tıkanınca:

·        İşsizlik oranı düştü, halkın refah düzeyi, ulusal paranın alım gücü ile birlikte arttı.
·        Doğal zenginliklerin kamunun yararına yöneltilmesi ile eğitim ve sağlık projeleri hızla uygulamaya konuldu.
·        Altyapıya yatırımlar yapıldı.
·        Emtia fiyatlarının da hızla artması sonucunda, ülkenin dış satım gelirlerinin yaklaşık on katına yükselmesi, sosyalizme doğru yönelimlere olumlu ivmeler kazandırdı. Kamulaştırma örgütlenmelerini kolaylaştırıcı yeni işlevsellikleri yarattı.
·        Basit ama somut bir anlatımla, bölgesel ortalamanın (Nikaragua dahil) çok üzerinde %5’lik bir büyüme yakalandı. Bu, ülkedeki beş yüz bin küsur emekçinin yoksulluk sınırını aşması, aynı kararlılıkla gidildiğinde bir daha geriye dönülmemek üzere açlık ve işsizlik belasının geride bırakılması demekti.

Kamulaştırılmasına karşın, yetersiz düzeyde doğal kaynakları ve üretim gücü olan Bolivya yoksul ve geri bıraktırılmış bir ülkedir. Kabul…

Ancak ülke insanının, emperyalist tahakküme karşı durmak, sömürüsüz, adil, paylaşımcı ve dayanışmacı bir sosyalist sisteme ulaşmak gibi bir derdi var. Çalışanların ücretlerini ve emeklilerin maaşlarını çoktan yükseltti bile, bu inancın ve kararlılığın bir sonucu. Konut sorununda, sosyal güvenlikte, sağlıkta, eğitimde, önceki gerici ve anamalcı üretim biçiminin dayattığı anlayış ve işleyişin kırılıp, bu temel gereksinim alanlarının halkın yararına ve de kullanımına açılması, bizim başımızdaki haramilerin ve vampirlerin hayalini bile kuramayacakları, deyim yerindeyse kedinin ciğere bakacağı cinsten gelişmelerdir.

·        Satın alma gücü paritesi ile GSYİH sayısı 2013 yılı itibari ile 58.4 milyar dolar. Nominal döviz kuru ise 29.8 milyar dolar. Yani kişi başına gelir satın alma gücü ile 5500 dolar.
·        Ülke gelirinin yüzde 27.1 kadarını tasarruf ediyorlar. 10 milyonluk nüfusun önemli bir çoğunluğu çalışıyor.
·        Ülkede enflasyon yüzde 5.9 civarında. Dış satım 12.5 milyar dolar civarında, dış alım 8.2 milyar dolar. Cari denge fazlası 2 milyar dolardan yüksek.
·        Ülkenin döviz rezervleri de 14.5 milyar dolar.
·        Doğal gaz, soya ürünleri ve maden ihracatı yapmakta. 
·        Sosyalizme Doğru Hareketi, uluslararası tekellerden “kalkınma” ve “gelişme” beklentisi içinde olmanın, ülke bağımsızlığına ve ulusal özgürlüğüne gölge düşüreceğine inanan bir politik hareket…
·        Bir de, ülke yetenekli ve çalışkan öğrencilerine burs vererek Harward ve Stanford gibi üniversitelere gönderiyor. Bu genç öğrencilerse, elbette canını dişine takarak çalışan, yoksul emekçilerin, koka çiftçilerinin arttırdığı sınırlı paralarla yurt dışına, eğitim/öğretim için gönderildiklerinin bilincinde.
.   .   .

Bolivya’daki son seçim sonuçları ve toplumsal bilinçlenmenin ve örgütlenmenin, sosyoekonomik koşulların erişmiş olduğu düzey böyleyken, ülkem insanı Bolivya’nın adını bile, ancak üçüncü, dördüncü sayfa haberlerinde, o da magazin haberlerinin şatafatlı sıkışıklığı ve oldubittiliği içinde görebiliyordu. O kadar.

Bolivya’daki seçim zaferinin “Emperyalizme direnen halklara armağan edildiği” ilanını, bizim sol/sosyalist basın övgüyle manşetlerine taşırken, padişaha methiyeler düzmekle ve bölgede savaş çığırtkanlığı yapıp, arının yuvasına çomak sokmakla meşgul medyamız ne mi yaptı? 

Ergen yaştaki kızın hayallerini ve geleceğini karartan, ömründe hiç anne terliği yememiş, yoluk bıyıklı, soyadı Üzmez olan sapığın ölüm haberini, ayrıca cenazesini bilmem hangi yobaz tarikat müritlerinin kaldırdığını, sıkılmadan neredeyse sekiz sütuna manşet verdi.  

Yetmedi; sırada benzer hatırı sayılır iri puntolarla ikinci bir “kayıp” haberimiz vardı!  Faili meçhul cinayetleri, asit kuyuları, gözaltında kayıpları, isimsiz ve kimsesiz ölüleri,  “Ağar”ları, “Yeşil”leri ile ünlü 1990’lı yıllara gidelim... O karanlık, soğuk ve umarsız döneme. İnsan öğüten cinayet mekanizmasının, tuzakların, komploların ve tüm cellatların tepesinde süzülen ölüm meleği Tansu Çiller'i anımsayalım. İşte o insanla, nasıl ayniyet ve uygunluk içinde çalıştığını anlatırken, “ Tak diye emrettiğini, ben şak diye yapıyordum.” demekten çekinmeyen, yüksek üniformalı Doğan Güreş ölmüştü ya… Bu önemli haberi de atlamamak gerekti. Üzmez’in hakkı nasıl Üzmez’e verildiyse, Güreş’in hakkı da Güreş’e verilmeli idi. Layıkıyla, öyle de yapıldı. 

Onlar, boyu boylarına huyu huylarına uygun, geçmişleri, şimdileri, belki de gelecekleri ile aynı paydalarda buluşanlar, amaçları örtüşenler, kendi ortak değerlerini, pek “kıymetli şahsiyetlerini” yad ededursunlar; bizim düşlerimiz, muradımız çok farklı.

Bir de serde dünyalı olmak var ki, dostlar başına…
Soma’ya, Gazze’ye, Roboski’ye, inşaat işçilerine, kadın cinayetlerine, Endonezya’da yıkıntı altında kalan altı yüz tekstil işçisine, Kobane’ye, Araba, Türkmene üzülür, dertlenirken, elbette Bolivya’daki emeğin zaferine de sevinecek, elbette bunu dost insanlarla paylaşacaktık.

Uzak, çok uzak diyarlarda da olsa, şu güzelim ve yaşanası yerkürede iyi şeyler de oluyor… Başlıkta “ Şimdi Bolivya’da olmak vardı.” dememiz, La Paz’daki yoksul ama onurlu insanın  “ Çok şükür, çok şükür bu günü de gördüm ya…” sevincine ortak olmamız, o duyguyu ruhumuzda, bilincimizde ve yüreğimizde yaşamamız bu yüzden…

Hasan Oğuz Bilgen, 17 Ekim 2014, Aliağa.  

24 Eylül 2014 Çarşamba

SANAL ALEMİN, SANAL KUYUSUNA BİR BEYHUDE SESLENİŞ: BAŞKA BİR YOL VAR! BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!

SANAL ALEMİN, SANAL KUYUSUNA BİR BEYHUDE SESLENİŞ:
BAŞKA BİR YOL VAR! BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!

Bazen akıp giden zaman, deli dolu akıntısının tersine yüzemediğiniz, ister istemez olağan akış hızına, girdaplarına kapılıp gittiğiniz coşkun akan bir nehir gibidir. Her ne olursanız olun anaforlarından ve de bilumum metaforlarından kendinizi alamazsınız.

Teknoloji de böyle bir şey... Sizi koruyan, sarıp sarmalayan belli bir dünya görüşünüz, şöyle söyleyelim; kapitalizmin pisliklerine karşı bağışıklık sisteminizi güçlendiren, temel doku taşlarınızı koruyan, dünyayı ve olayları doğru ele alıp yorumlayan bir siyasal görüşünüz yoksa, iş bu teknoloji denilen illüzyonun sizi hangi sanal sahillerin klavye kumsallarına vuracağı belli olmaz...

Şairin "Ağla Sevgili Yurdum, Ağla" dediği memleketim, ormanı, börtü böceği, genci emeklisi, korunmasız işçisi üreteni ile dipsiz karanlıklarda "Yeni Türkiye" demagojisi ile haramilerin ve cellatların siyasal sisteminin hunhar/hoyrat dehlizlerinde yol alırken an gelir... O an, devrimcilikten başka bir yol olup olmadığına dair zehir zemberek bir sorunun dosta düşmana, adeta hodri meydan sorulduğu andır...

"Sözün bittiği yer" söylemini, her bir şeyin kaynağı ve müsebbibi olan neo-liberal sistemin en pespaye manipülasyonları içinde en traji komik bir tanımlama olduğunu düşünenlerden biri olarak, "Başka bir yol var, başka bir dünya mümkün" önermesini huyum -siz dünya görüşüm olarak okuyun- kurusun önemserim...

Doğrusu nostaljik alemlerin hüzünbaz kuytuluklarına sığınmış yalnız ruhlara bundan daha güzel bir gönderme, terapi içeriğinde bir motivasyon iletisi ve de bundan daha inceden bir final sahnesi olamazdı. Hani, söz uçar yazı kalır demişti ya bir bilge insanımız.... " Geçtiğimiz ay, sanırım El Cezire'deydi..." biçiminde başlayan ve  "...şeklinde tezahür ediyor." diye sona eren, son zamanların en bi popüler yaşantılarının bam teline dokunan yazıya eklenebilecek daha çarpıcı bir anlatım olmadığına, olamadığına göre... Öyledir diyelim. Öyle olsun...

Ol nedenle, kollarını göğsünde kavuşturmuş, derin, düşünceli bir Kaypakkaya profili ve "Hasan Oğuz Bilgen" hesabı üzerinden ister istemez sanal alemde yerini almış "facebook" sayfasını, bilinçli olarak ya da hasbelkader ziyaret eden dostlar, bundan böyle uzun bir süre sadece bu son paylaşımı göreceklerdir.

Hasan Oğuz Bilgen, 21 Eylül 2014, Aliağa

. . .

DEVRİMCİLİKTEN BAŞKA YOL VAR MI ?

Geçtiğimiz ay, sanırım El Cezire’deydi, çocuklarının PKK tarafından dağa kaçırıldığı iddiasıyla eylem yapan ailelerden birinin sözlerini okumuştum. Konuşan kadının kızı tıp fakültesi son sınıf öğrencisiymiş, staj dönemindeyken “ Ben Rojava’ya doktorluk yapmaya gidiyorum” diye bir mektup bırakıp gitmiş...

*  *  * 
BM tarafından yayımlanan 2014 Dünya Uyuşturucu Raporu’na göre, uyuşturucu türleri, her geçen gün daha çok fazlalaşıyor ve yeni maddeler listeye ekleniyor. Raporda, 2012 yılının ortalarında toplam 250 çeşit olan söz konusu uyuşturucuların, 2013’ün aralık ayına gelindiğinde ise toplamda 345 çeşide ulaştığının altı çiziliyor. Bakırköy’de çocuklar için kurulan ÇEMATEM’in şefi Prof. Dr. Ayten Erdoğan da, “Kanda ve idrarda tespit edilemeyen uyuşturucu üretiyorlar. Örneğin kanda tespit edilen sentetik uyuşturucu bulunduğu zaman hemen başka bir türü piyasaya sürüyorlar. Bonzai bir yıl öncesine kadar polisin listesinde yoktu. Emniyet 2013 yılında bunu listeye koydu. Polisin listesinde olmayan yeni sentetik ürünleri piyasaya sürdüler. Fabrikasyon ve ilaç yapar gibi üretiyorlar” diye doğruluyor raporu.

Bonzai de bunlardan biri ama aslında tek bir tür değil. Sentetik kannabinoid olarak bilinen maddenin 400’den fazla alt türevinden söz ediliyor. Türk polisi rapor yazmayı seviyor ya; dizi dizi raporlar var, nerede ne kadar satılıyormuş, fiyatlar hangi semtte ne kadarmış, vs. vs... Mübarekler sanki tribünde futbol yorumcusu! Ama onların raporları da uydurma; çünkü sadece dosyalar üzerinden hazırlanıyor. Örneğin bir bağımlının polis raporunda yer alan sözleri çok ilginç: “Bonzaiden ölümler bonzai olarak kayda girmiyor. Genç yaşta kalp krizinden bu kadar ölüm olmayacağını insanlar bilmiyorlar mı? Nasıl dikkatlerini çekmiyor anlamak mümkün değil.”

AMATEM yetkilileri de bunu doğruluyor ve çoğu vakanın kendilerine gelmediğini ve kalp-damar servislerinde kaynayıp gittiğini belirtiyor.

Uyuşturucu denilen meretin tam da kapitalist sisteme uygun bir mekanizması var. Kullanıcı sayısının ve dolayısıyla kazanılan paranın artması için, malın fiyatının herkesin ulaşabileceği kadar düşmesi gerekiyor. Tuzu kuru ve canı tatlı sosyeteye dönük maddeler de var tabii ama o pazarın sınırı belli. Asıl büyük alıcı kitlesi yoksul emekçi semtlerindeki umutsuz çocuklardan oluşuyor ve fiyatı son derece düşük ama sonuçları felaketli maddeler orada satılıyor. Çünkü o çocuklar, artık kendi yaşamlarına hiç değer vermeyecek kadar gelecek hülyasından kopmuş haldeler.

Yalnızca Türkiye değil ki, bütün dünya böyle. Pakistan’daki eroin bağımlılarının sayısı milyonlarla ifade ediliyor artık; Afganistan, Myanmar zaten bu işin tarlası olarak çalışıyor. Uyuşturucunun toplam dünya piyasası 500 milyar dolara kadar ulaşıyor ve düşünün ki dünyada sadece uyuşturucu tedavisi için 35 milyar dolarlık bir kaynak harcanıyor. Muazzam miktarda para, her gün bu piyasada el değiştiriyor. Bu para, iktisatta son derece ahmakça bir biçimde “kara para” olarak tanımlanıyor. Oysa “kara” diye bir şey de yok. Küresel düzlemde her kuruş, nereden kazanılmış olursa olsun, bir biçimde ekonominin içine giriyor ve onun canlandırıcı bir parçası oluyor.

Ne olacak peki? Rakamları alt alta dizip sıralamak kolay. Böyle köşe yazısı yazmak da kolay...
Ama ne olacak? Polis mi önleyecek bu felaketi; istemediklerini bal gibi biliyoruz ama önlemeyi hakikaten isteseler ne olur ki?  Bombalamayla IŞİD’i yok edeceğini sananların salaklığından ne farkı var bunun?  Bu çocukların hayatlarının bir anlamı yoksa, bırakın on-yirmi yılı, yarına ilişkin bir tasavvurları ve beklentileri yoksa, kendilerini yaşamın dışında görüyorlarsa kim onları ağır çekim bir ölümden alıkoyabilir?

*  *  *

Üç gün görmesem deli gibi özlüyorum kızımı. Büyük konuşmak da istemem; günün birinde şu tıp fakülteli kız gibi bir mektup bırakırsa arkasında, yaşamını böyle anlamlandırmak isterse, yine de içim yanar herhalde. Ama kızarım da, çok kızarım, bana doğrudan söyleyip alnından öperek uğurlama fırsatı vermediği için...

Farkında değil miyiz artık; sakınan göze düzenin çöpü batıyor ve Rosa’nın “ Ya Barbarlık, Ya Sosyalizm ” deyişi, bu ülkede giderek “ Ya AMATEM, Ya Devrimcilik.” şeklinde tezahür ediyor.

M. Ender Öndeş
Güncelleme: 16.09.2014
http://www.ozgur-gundem.com/index.php?module=nuce&action=haber_detay&haberID=118708&haberBaslik=Devrimcilikten%20ba%C5%9Fka%20yol%20var%20m%C4%B1?&categoryName=&authorName=%20&categoryID=&authorID=

13 Eylül 2014 Cumartesi

MEÇHUL SES HAYKIRDI: "URUN HA !"


Sınıf mücadelelerinin tarihi boyunca, basit bir kapı kulunun hançeresinden çıkan “Urun ha!” ile masum kanı akıtılması, nice canların alınması, bir başka deyişle, beyinlerin ve ayakların özlenen adalete ve aydınlığa dair en küçük bir yönelişinin “Urun ha” ya getirilmesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine miras kalan bir devlet klasiğidir.

. . .

MEÇHUL SES “URUN HA” MIYDI?

Üç yıl ortaokuldan sonra, üç yıl da düz lisede okuduğumuz siyah beyaz yıllardı. Tarih kitaplarından birinin okuma bölümünde, -şimdi tam anımsayamadığım- sonradan çok önemli gelişmelere/sonuçlara yol açacak olan lokal bir gerginliğin doğuş/oluş biçimi açıklanıyordu!

Söz konusu açıklama muhtemelen “Anadolu İsyanlarının Nedenleri” benzeri bir alt başlığın içinde geçiyordu. Basit bir asayiş olayı gibi gösterilmeye çalışılan itiş kakışın ilk ateşini, nereden, kimden geldiği belli olmayan, yazımız başlığında da öne çıkardığımız garip ama gür bir ses ateşlemişti. Sonrasında ise “olan olmuş” ve “ortalık kan gölüne dönmüştü”. Yine bu metnin savına göre, “İsyanların da, önü alınamayan kargaşalıkların da bir daha ardı arkası kesilmemişti.”

Senaryo fena değildi, oldukça da heyecan vericiydi! En azından, o meçhul ses aramızda günlerce espri konusu olmuştu… Şimdi. Biz yaratılmak istenen algıyı, bir kez olsun resmi tarih anlayışının klasiği olan, toplumsal olayların içinin kabak gibi oyulması, sosyoekonomik nicel birikimlerin, uzun ve sabırlı mayalanmaların beslendiği damarlardan, tutunduğu köklerden koparılması olarak okumayalım.
O ders kitabının yazanı ya da basanı şöyle inanmamızı istiyordu ki: Siz, rüzgar eken fırtına biçer masalına, bilimin etki-tepki birlikteliğine bakmayın… Yok nedenlermiş, sonuçlarmış... O kendini bilmez, ne idüği belirsiz zevzek çıkıntılık yapıp, ortalık yerde “Urun ha” diye böğürüp milleti galeyana getirmeseydi, onca masum kanı dökülmeyecek, velev ki “ bir devir” filan kapanmayacaktı!

Öyle ya bu güzelim sütliman dünya, bu insanlık, bir takım haddini bilmezlerin yüzünden neler çekmiş, hasbelkader ne savaşlar, ne kıyamlar görmüştü! Sözün gelişi Avusturya-Macaristan veliahtı talihsiz Ferdinand, Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip tarafından bir suikaste kurban gitmeseydi dünya birbirine girmeyecekti! 

Birinci Murat savaş alanını gezerken, patavatsız bir Sırplı tarafından hançerlenerek “şehit” edilmeseydi, Balkanların ruhsal iklimi değişmeyecek ve de doğu Avrupa’nın haritası toz duman olmayacaktı! Sonuçta koskoca dünya milletleri birbirlerini çıldırmışçasına boğazlamaya durmuş; gül bebeler, çocuklar babasız, kadınlar eşsiz, kocasız kalmış, nice ocaklar sönmüştü! İşin gerçeği bu son tümceydi.
. . .

Diyarbakır Cezaevi’nde 1996 yılında on tutsağın katledildiği ve onlarcasının yaralandığı, sakat bırakıldığı katliamı sözüm ona araştıran, sorumlularını da yargıladığını iddia eden mahkeme sonunda gerekçeli kararını açıkladı.
Egemenlerin ortak dehalarından mıdır, yoksa hafızamın bana yaptığı kötü bir şakadan mıdır, kararın gerekçesini kendi meşrebince uyduran kafanın sahibi ile, o tarih kitabını yazan, yeniyetme çocukların kafasına toplumbilimini yadsıyan bir safsatayı sokmaya çalışan mantığın sahibinin aynı kişiler olabileceğini düşünüyor insan…

Tutuklular dışarıdan gelen meyveleri taşımak için “plastik leğen” istemişler. Kimliği belirsiz, adı saptanamayan “düşüncesiz ve anlayışsız” bir infaz koruma memurunun buna “izin vermemesi” üzerine “arbede çıkmış.”… “Gerginliğin artması üzerine tutuklular slogan atmış.” Tabii, bu arada olan da olmuş! “Taşkınlığın isyana dönüşeceği anlaşılan olaya müdahale edilmiş.” Eh, bu esnada “aşırı güç kullanımı gerçekleşmiş olsa bile, orada öldürmek kastı yok”muş! Zaman ve mekan her ne kadar farklı olsa da, sonuçta kendini bilmez bir densiz yapmış yine yapacağını!..

Diyarbakır Cezaevi’nde 80’li ve 90’lı yıllarda, ceberrut devlet tutuklulara hiç örgütlü, sistemli işkence yapmadı! Dışkı yedirmedi! İnsanlıkla, evrensel değerlerle bağlarını koparmamış insanların kafalarını kalaslarla, dipçiklerle parçalamadı!
Olup biten Batı dünyasına dek, cümle aleme hiç yansımadı!
Onca abartılan hadise tek bir kişinin, cahil cühela bir gardiyanın boş boğazlığından ve de gereksiz heyecanından ibaretti!..
. . .

Dev Maden-Sen’in Eynez katliamından sonra, taşeronun vahşi çalışma sistemini hedef alan örgütlenme çalışmalarına hız verdiği Soma’da, hızla üye yitiren sarı Maden-İş yöneticileri, işçi sağlığı konusunda koruyucu önlem almamakta adeta direnen işletme sahipleri ve yöneticileri, dolayısı ile de polis şefleri bir süredir hayli rahatsızdı. Devlet desteği ile pervasızca sürdürülen kesinlikle denetimsiz, güvencesiz ve esnek rant sisteminde İmbat Madencilik İşletmesi’nin önemli bir payı ve sorumluluğu vardı. Sırf bu yüzden en son, Metin Keskin arkadaşımız bu işletmenin -zamanın Vietnam cangılından farksız- adeta işverence tuzaklanmış galerilerinden birinde yeni bir iş cinayetine kurban gitti.

Taziye evine giden Disk gönüllüsü, Dev Maden-Sen örgütçüsü arkadaşlarımız, orada sivil polis-Türk İş ve İmbat Madencilik yöneticilerinden oluşan kutsal ittifakın taciz ve tehditleriyle karşılaşırlar. Cenaze evinin dışında ise daha tehlikeli bir durum vardır; birikmiş bekleşen madenci kalabalığının ve acılı ailelerinin arasında hain bir fısıltı hızla yayılmaktadır: Cenazeye Kızıllar Gelecek! Aileler Tahrik Edilecek!

Tarih boyunca insanlığın, onun haklı ve meşru istemlerinin karşısında duran “meçhul ses”in sinsi sahibi, bu kez, sayıları kısa zamanda beş yüze ulaşan tahrik edilmiş kontrolsüz kalabalığın içindedir. Artık, yurdun değişik yerlerinde, kim bilir kaç kez izlettirilen filmin sonudur; Türk polisi, pardon “takviye güç” imdada yetişir! Sendikacılar, bizzat kendilerinin ilmek ilmek ördüğü komplonun içinden kurtarılıp(!) hastane acil servisine ilk yardım için götürülür. Acil kapısında, olası bir gayrı meşru olay nedeni ile oraya koşan her yaralıya soru soran, tutanak tutan hastane polisi, bizimkilere soru filan sormaz, hatta görmezden gelir.

Öyle ya, ortada işletme müdürü-sendikacı-emniyet hain ortaklığının kışkırtması ile bir linç girişimi olmadığına göre asayiş berkemaldir!
. . .

Dünyanın çarklarının emek eksenli dönüşlerinden birinin patlama noktasında Soma Eynez’den, yollar boyunca sıralanmış fabrikalardan, Kocaeli’nin emekçi havzalarından, tekinsiz AVM ve baraj şantiyelerinden son bir kez, ama son bir kez yükselecek olan o nihai sesin, kansız ve kavgasız, sömürüsüz başka bir dünyanın mümkün olduğuna işaret edeceği gün gibi bir gerçek.

Ne ki bu ses, amiyane tabirle "Kavgada şamar aranmaz" gerçekliği üzerinden "Urun ha" mı olur, "Yetti artık! Durun ha" mı olur, bu günden bilinemez.

Bu öngörü biraz da, o büyük günde -konunun uzmanlarının, akademisyenlerin konjonktür dediği- yaşanacak koşulların özgünlüğü ile, istisnai koşullarla ilintili...

Bu öngörü en çok da, alemin çarklarını çeviren ve neo-liberalizmin çalışma yaşamının cehennem akışını ters yüz edecek olan örgütlü işçi gücünün, yine o şanlı günde esnekliğine ya da esnemezliğine, bağışlayıcılığına ya da acımasızlığına bağlı…

Hasan Oğuz Bilgen, 12 Eylül 2014, Aliağa

http://alibabadanmasallar.blogspot.com.tr/