15 Şubat 2019 Cuma

WOLFGANG BORCHERT’İN ACILARI ÜZERİNDEN GÖNDERMELER…


WOLFGANG BORCHERT’İN ACILARI ÜZERİNDEN GÖNDERMELER…


“V.D. Bruyeviç. Halk Komiserleri Kurulu. Yönetim Müdürü’ne…
1 Mart 1918’den başlamak üzere maaşımın 500 rubleden 800 rubleye neye dayandırılarak artırıldığının bana bildirilmesi yolundaki kesin isteğimin yerine getirilmemesinden ve Halk Komiserleri Kurulu’nun 23 Kasım 1917 tarihli kararnamesini doğrudan ihlal eden ve Kurul Sekreteri N.P.Gorbunov’la birlikte keyfi olarak yaptığınız bu maaş artırmasının kanunsuz olmasından dolayı ve bu haksız işlem nedeniyle sizi şiddetle kınıyorum."

Halk Komiserleri Kurulu Başkanı, V.İ.Ulyanov Lenin. (Tüm Eserleri, Cilt 35,s.272. Aktaran Nadejda Krupskaya.)

.   .   .

Dolar ve petrol arsızları kapitalistlerin, günahları kadar sevmedikleri, görüşlerini her yerde her fırsatta hasıraltı yapmaya çalıştıkları Bolşevik Devrimi Önderi Lenin, yoksul halkın “bir lokma, bir hırka” misali, ama eşitlik ve özgürlük düşleriyle de yaşadığı günlerde, maaşının arttırılmasının yasal ve ahlaki olmadığını söylemekte, bunu yapan makamı kınamaktadır…

.   .   .

Yıl 1941.  Alman Nazi Saldırganlığının gemi azıya aldığı günlerdir. Yahudi’sinden aydınına, okur yazar, genç yaşlı insanların doldurduğu tren katarları, faşizmin hışmına uğramış farklı kentlerin istasyonlarından dönüşü olmayan bir yolculuğa doğru uzayıp giderler… Toplama kamplarının giriş bölmelerinde genç, yaşlı, kadın ve çocuk esirlerin bekletildikleri bölmeler ayrı ayrıdır.  Yaşlı ve hastalar duş bahanesiyle gaz odalarına, sonrasında fırınlara, genç olanlarsa cinsiyetlerine bakılmaksızın çalışma mekanlarına gönderilir.

Tümü mevcut giysilerinden arındırılmış, bavulları, özel eşyaları ellerinden alınmıştır.

Wolfgang Borchert, oracıkta diğerleri gibi yalnız ve korunmasız, henüz yirmisinde bir sıska delikanlıdır. Beraberinde getirdiği küçük sırt çantasını sinirli Gestapo şeflerine teslim ederken, kendisini bekleyen tehlikeli labirentlerin dehşetinden habersiz, sakin ve serinkanlıdır. Gestapo şefi, çantadan çıkan birkaç önemsiz eşyanın yanında bulunan, anlam bütünlüğü olmayan, birbirlerinden kopuk, küçük küçük, kurşun kalemle yazılmış notlardan ibaret olan eskimiş bir defterin ayırtına varamayacak denli yorgun ve öfkelidir.  Defterde tutulan ve gözden kaçan notlardan birisi, Nadejda Krupskaya’nın aktardığı, V.İ.U. Lenin’in maaşının  arttırılmasından ötürü sinirlenerek Halk Komiserleri Kurulu Yönetim Müdürü’nü “şiddetle” kınadığı, yapılan işlemin "kanunsuz" olduğunu belirttiği nottur.

.   .   .

1921 yılında Almanya’nın Hamburg kentinde dünyaya gelen Wolfgang Borchert, Avrupa’da faşizmin hırçın/deli rüzgarlarının estiği 1941 yılında, dünya kapitalistlerinin pasta paylaşım savaşı için askere alındığında henüz yirmi yaşındadır.

Ülkelerde insanların sınıflara bölünüp sömürülmesine, dili, dini, milliyeti nedeni ile ötekileştirilmesine, itilip kakılmasına, dahası birbirlerine yok yere düşman edilmesine, birbirleriyle savaştırılmasına karşıdır. Öfke ve nefretten, kan ve de gözyaşından, cinayetlerden ve de katliamlardan başka bir şey olmayan savaşlarla, emekçilerin, yoksulların ve de halkların uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını, her fırsatta dile getiren Wolfgang Borchert, bulunduğu birliğinde derdest edilip sığınağın bir köşesine kapatılır. Günlerce yanına kimse uğramaz.

Wolfgang Borchert, kendi vatanında esir tutulduğu sığınağın ücra köşesinde savaşın bütün acıları ile tanışır. Sarılık, difteri gibi hastalıklara yakalanır. Savaş karşıtı konuşmalarından ve söylemlerinden ötürü sorgulara alınır. “Bozguncu” damgası yer, oradan cezaevine atılır.  Cezasının bitiminden sonra tekrar cepheye, karşı olduğu ve de karşı olduğunu ısrarla belirttiği savaşın ortasına gönderilir.  

Wolfgang Borchert, cephede tekrar hastalanır. Çürüğe çıkarılır.  Sonrasında gelen bir keyfi emirle tekrar cezaevine atılır. Cezaevinde de, savaş karşıtı propagandasını ve söylemlerini sürdürür. Savaş karşıtı konuşmalarını hemen tümünü, geçmiş dünya deneyimlerinden, çekilen acılardan örnekler vererek yapar; hal böyle olunca da yeni baskı ve disiplin cezaları ile karşılaşır.

Wolfgang Borchert, zeki bir delikanlıdır… “Lenin sadece savaş ve sömürü karşıtı bir insan değildir.” der, cezaevi gardiyanlarına, gözlerini kan ve barut bürümüş savaş yanlısı radikal cahillere… “Lenin, haksızlığa, ayrımcılığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı da bir insandır…”

Az önce, kendisine linç edilmesi gözüyle bakan mahkumlar bir an duraksarlar.  Wolfgang Borchert, gergin ortamı yumuşattığının farkındadır. O anda, Lenin’in maaşının kendisinden habersiz artırılmasından duyduğu rahatsızlıktan söz eder, az önce üzerine gelenler konuyu anlamaya çalışırlarken, ortalık sus pus kesilir.

.   .   .

1945’de serbest kalınca uzun süre aç ve işsiz yaşar.  Ardından, duyarlı, aydın bir insanın yardımı ile Hamburg Devlet Tiyatrosu’nda reji asistanlığı yapar.

1946’da “Fener, Gece ve Yıldızlar” adlı şiir kitabını bastırır. 1946 sonbaharı sonlarında bir hafta içinde kaleme aldığı “Kapıların Dışında” oyunu 13 Şubat 1947 tarihinde Hamburg Radyosu’nda yayımlanıp, oldukça geniş bir ilgiyle karşılandığı sırada ağır hastadır. 

Oyununun gördüğü ilgi ona, “Bu Salı” (An diesem Dienstag) öykülerini yazma gücünü verir.

Ne yazık ki, ne bu kitabının (Bu Salı) basıldığını, ne de “Kapıların Dışında” oyununun yaklaşık otuz tiyatro sahnesinde birden oynandığını göremeden, 1947 şubatının soğuk ve karlı bir kış gününde, bir İsviçre hastanesinde yalnızlıklar içinde ölür.


Kesinlikle, hiçbir önemi olmayan bir not:   

Demirci Arif Usta, yine akşamın bir vakti iş bu onca yazılanların ve dahi yazdıklarımın hiçbir insanoğlu tarafından okunmadığını, her zamanki mahçup, bilge haliyle utanarak söylediğinde, ben dağdan yeni gelmiş, bahçede zeytin delicesini dikmekle meşguldüm. “Olsun” dedim, “Ustam benim, sen okuyorsun ya…” 

“Bak, bu böyle olmayacak” dedi, “senin elindeki Wolfgang Borchert’in, DE yayınlarından 1965 birinci baskısı (An diesem Dienstag-Bu Salı) kitabı var ya…  Bu kitabı, yukarıdaki yazıyı beğenen insana gönderelim.  “Tamam” dedim. “Kitapların ilk baskısı değerlidir;  insana ve dahi emeğe değer verdiğimizi gösterelim. Senin canın sağ olsun…”

Bizim demirci arif bir adam; ülkem insanına, okumaya, okuyucuya, sorgulamaya ilişkin mutlak bir bildiği var.

8 Şubat 2019 Cuma

ALLENDE’YE, CHAVEZ’E, MADURO’YA, ‘ŞANTİYE ÇAYCISI’NA DAİR BİRKAÇ SÖZ…


ALLENDE’YE, CHAVEZ’E, MADURO’YA, ‘ŞANTİYE ÇAYCISI’NA DAİR BİRKAÇ SÖZ…



Hani, hastane koğuşundaki son görüşmemizde “merak etmeye başladım senin şu Usta’nı, tanışmak istiyorum…” dediğin, Şantiyedeki Demirci var ya…  Soluğu ensemden eksik olmasa, yukarıda adlarını yazdığım değerler üzerinden sana bir inceden gönderme yapacağım ve de sapla samanın bilinçli olarak karıştırıldığı şu günlerde kendi kavlimce iki çift söz edeceğim filan yoktu.

Yaklaşık iki yıldır şantiyelerden bedenen ayrı olmama karşın, gün aşırı aramaları, soruları, uyarıları, sıkıştırmaları sayesinde, sağ olsun hemen her gün beraberiz. Dün akşamın bir vakti:  “Maduro’ya ve onun halkına saldırıyorlarmış, ellimizden bir şey gelmiyormuş, bir şey yapamıyormuşuz, yapmıyormuşuz, v.b ”  mealinde verdi veriştirdi, yanıp tutuştu telefonda.

Sonra mı?

Konuştukça duruldu. Uslu bir çocuğa döndü; aynı mahçup, aynı bilge hallerine. Sonra  “haklısın” dedi… Kırılmasına oldum olası dayanamam;  elbette teşekkür ettim, diğerlerinden farklılığı, duyarlılığı için. Yazıp paylaşırız, dedim;  için ferah olsun.

Sevgili Mehmet, Arif Usta enteresan bir adam, reis havalarındaki muktedirlerin günahları kadar sevmeyeceği birisi.  Lafın gelişi, “soğan stokçuluğu”,  “fiyatları yükselten açgözlü marketçi fırsatçılığı” türünden laf kalabalıklarına takılmaz da, kalkar,  yeryüzünün neresinde olduğunu dahi bilmediği bir ülkenin ümüğünün sıkılmasına, şamar oğlanı yapılmasına içi yanar, isyan eder. 

Anlatmak istediğim, ne var ki, şu anda adını anımsayamadığım  “küçük beyinler kişilerle, olağanüstü beyinler sistemlerle uğraşır”  bilimsel saptamasını yapan bilim insanı pedagog, bizim Arif Usta gibi bir kişilikten haberdar olsaydı nasıl karşılardı acaba?  İnanıyorum ki, öyle uzun boylu abartıp önemsemese de,  en azından bilimsel sunumlarından birinde, onu klinik bir örnek olarak aktarırdı eminim.
.   .   .

Soğuk mesai günlerinde, şantiye çalışanlarına sıcak, demli çaylar dağıtmaktan zevk aldığını ve dahi arkadaşlarına bu hizmetten gurur duyduğunu söylediğini unutursam yüreğim kurusun…

Futbolu ne çok severdin… Doksan dakika top peşinde koşulan yeşil sahalarda futbolcusundan hakemine, malzemecisinden top toplayanına, çimini sulayan emekçisine, amigosuna, emektarına… Nasıl da sınıf penceresinden, emeğin adı sanı anılmayanların dünyasından bakardın.

En çok hangi emekçisini severdin?  Nasıl unuturum;  tabi ki Lefter Küçükandonyadis’i…Hani, şu futbolun resmi ve meşru tarihinde gayrı Müslim bir Ermeni oluşundan asla ve haşa söz edilmeyen futbol dehasını…

Ha, bir de "Boduri" lakaplı, Aleksandr Nikola Büyükvafiadis vardı... İstanbul'un -fi- tarihinde -1940'larda topun destanın yazan ve hiç hak etmediği hazin sonu, bir "memleket hastanesi"nin fakir ve yalnız koğuşlarından birinde zatülcenpten olan.

En son olarak; futbolun -alışılmışın, ezberlerin çok dışında olan- bilinçli hocasını, Metin Oktay'ı severdin. Dahası örgütlü duruşundan, futbola kirli paraların kokuşmuşluğundan, çürümüşlüğünden bakmadığı için elbette. 

Şimdi bu sohbette, bu kara propaganda dünyasında, bu yalan/talan ortamında konu futbol mu?!  Ben sadece, senin bizim ellerimizi bıraktığın 23 Ağustos 1917 gün aralığından bakıldığında,  -senin hiç dilinden düşürmediğin deyimle-  topun gelişine göre vurmak istedim. Hepsi bu.

Diyelim ki, konu futbol. Hem de, senin de hep karşı çıktığın paranın, sermayenin futbolu. Yani haksız futbol… Diyelim ki konu, haksız, adaletsiz maçlardan biri… Seyircisine, taraftarına destek, tezahürat olanağı verilmeyen, sahası çamurlu bir maç.  Bunun adı bir final maçı olsun; hani ezeli rakiplerin ölüm kalım mücadelesi dedikleri nitelikte. Ölümcül karşılaşma da Venezuela’da olsun. 

Konuk takım Amerikangücü. Bizim Ankaragücü’nün çok çok gerilerinde ama. Siz, yine de siz olun Amerikangücü adını komplogücü, işgalgücü olarak okuyun. Önder Maduro ve yoldaşları çok eksik bir takımla, hayli orantısız cansiperane bir maç yapıyorlar. Tribünler ve tribünler ötesi dünyalar sağır ve dilsiz.  Şimdilerde duyabilenlerin,  konuşabilenlerin hatırı sayılır çoğunluğu üç maymunu oynuyor.
Saha da, hava da ağır mı ağır...  Hugo’nun sevgili anavatanının, Venezuela’sının semalarında görmemenin, duymamanın, bilmezden gelmenin kahredici hüznü olsun bir de.  

Üstüne üstlük maçın hakemi Donald Trump denilen, ar damarı çatlamış ve gemi azıya almış bir çatlak.

Ve her şey kötü olacak, kötüye gidecek değil ya:

Tribünlerde, kış ortasında bir güneş gibi doğan hiç beklenmedik bir pankart:

1970’LERDE ŞİLİ-ALLENDE… 2010’LARDA VENEZUELA-MADURO…

Duyarlı hafızalarda dalgalanan düş zengini bu pankart, kırk yıl çok uzun gibi bir zaman dilimine işaret ediyor gibi görünse de, aslında  “Gezi Günleri”nde kendi kaçınılmaz yazgılarına ilişkin söylemiş oldukları  “Tencere tava, hep aynı hava” amiyane tekerlemesinin gün yüzüne çıkıp, çürük, kokuşuk, ahlaksız bir sistemi deşifre etmesinden ibarettir.

Ve…

1970’lerde henüz yeniyetme bir devrimci olan lise öğrencisinin gözünde donan Şili fotoğrafı,  parlamentonun ve devlet başkanlığı binalarının bombalanmaya başlamasının hemen ardından, geç de olsa  -aslında başından beri gerekli olan-  kaleşnikof silahını omuzlamış S.Allende ve yoldaşlarının endişeli yüz ifadelerini yansıtan anın belgesidir.  

Fotoğrafın arka fonunda,  sermaye mühendisliğinden başka bir şey olmayan “Kamyoncu Grevi”nin caddeler boyu uzayıp giden yalana bulaşmış ihanet araçları …  

Şili’de, parlamenter/barışçıl yollardan çözüme gidildiğinden olsa gerek, hedefe konulan ve amaçlanan ne ölçüde gerçekleşmiştir?  Yine de, Allende’nin başarılı adaylığı arkasında durmuş olan politik partilerin koalisyonu Unidad Popular ne yapmıştır?  Neyi gerçekleştirmiştir dilimizde anılan adıyla ‘Halk Birliği’?
 
  • Emperyalist güçlerin ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden petrole ve dolara bulaşmış ellerini çekmelerini. Mücadelenin devamında, ulusal özkaynakların millileştirilmesini.
  • Şili ülkesinde halkın özgür iradesinin ve de egemenliğinin tesisini.
  • İnsan emeğinin ve onurunun ürettiklerini/üretkenliğini eşitçe, hakça ve adilane paylaşılmasını.
  • Uzun sözün kısası, Şili halkının özgürlüğünün, Şili ülkesinin bağımsızlığının dünya kamuoyunda kayıtsız şartsız kabullenilmesini.
Peki, başta kıta Amerikası’nın semalarında gemileri karşılayan, pek bi özgürlük timsali(!) ‘Mrs. Amerika’ olmak üzere uluslar arası tekelci sermaye, ezber bozan bu değişimi hazmedip kabullendi mi?  ASLA… 

Öncesinde olduğu gibi şimdilerde de:

Dünyanın hemen her coğrafyasında emperyalist yamyamların dolar ve petrol bürümüş gözleri, vantuzladıkları ya da vantuzlamaya çalıştıkları ülkelerin yer altı ve yerüstü zenginliklerinde. Hala ülkelerin egemenlik haklarına salya akıtıyorlar. Ve hala hayasızca saldırıyor, taciz ediyorlar…  Ne ki, madalyonun diğer yüzü de var;  yalnız kendi iradelerine, haklılıklarına, güçlerine güvenen halklar ve onların önderleri ise, bu barbarlığa direniyor.  Dik duruyorlar. Ne aman diliyor, ne de el etek öpüyorlar.  Devrimin önderlerinin izlediği sarp, engebeli, tuzak dolu yolları dikkatle geliştirmeye, zenginleştirmeye çalışarak izliyorlar:
 
  • Kastro adı, hızını hiç kesmeyen hırçın bir Latin rüzgarının adı… Emperyal güçlerin sömürgeciliğine, saldırganlığına inatla direnen bir sıcak rüzgar. Hala, Domuzlar Körfezi’nden dağılmış düşmana nanik yapıyor, dalgasını geçiyor. Kastro adı, on yıllarca “dikta” anlamında, “diktatörlük” adı olarak lanse edilmeye çalışıldı.  Son Kastro Raul, devlet başkanlığını  -halkına ve yoldaşlarına güvenip-  özgür iradasi ile bırakarak,  bu utanmaz ve büyük yalanı ortalık yere,  gözler önüne sermiş oldu.  Yıllarca “diktatör” olduğu iddia edilen Kastro adının son temsilcisi Raul’un devrimden, halkından ve sosyalizmden yana içi olabildiğince rahat.  Küba’nın sınıfsız ve sınırsız bir dünyanın örneği ve önderi olabileceğine,  önceki günden çok daha fazla inanıyor. 
  • Chavez adı da, gücünden hiçbir şey yitirmeyen, uslanmaz ve muhalif bir başka Latin rüzgarının adı… O da, kapitalizmin ürününden başka bir şey olmayan bedenini sarmış kanser hücreleri ile dalgasını geçiyor, paranın saltanatını küçümsüyor gittiği yerden.  Halkına inanıyor ve güveniyor. O da Raul gibi, özgür ve eşit bir dünyanın var olabileceğine inanıyor.  

Chavez’den devraldığı Bolivar geleneğini sürdüren Maduro da, bu yağmacılığın, yayılmacılığın karşısında yerini almış. Ama görünün o ki, Karayiplerin iklimi hayli sert ve acımasız, Latin dünyasına çökmüş ABD illüzyonu epeyce vefasız.

Demirci Arif Usta’nın sabırsızlanması, ne desen ne yapsan yerinde duramaması da bu yüzden. En çok da haklı savaşların ortalık yerinde, her şey ayan beyan göz önündeyken, çakalların suyu bulandırmasından ve umut tacirlerinin bulanık suda avlanmaya çalışmasından rahatsız. Türkçesi, sırça saraydaki reisin  “Maduro’nun yanında olduğunu”  belirten açıklamasından çok ama çok rahatsız…

Doğaldır ki, halkının derdinde, canı burnunda Maduro’nun ise bu traji-komik durumlardan, bu talihsiz/pespaye,  magazin değeri bile olmayan mesajlardan haberi bile yok. Hasbelkader haberi olsaydı, onca işi ve sıkışıklığı içinde eminim bizim tez canlı, sabırsız Demirci Usta’mızı teselli eder, sıkışmış yüreğine soğuk sular serperdi: 

“Dert etme Dostum!” derdi.
“Bizler, o güzel dünya şairinizi bilenlerdeniz. Ve dahi o güzel atlara binip, sürüp gidenlerdeniz. Demem şudur ki, biz at izini de, it izini de iyi biliriz.  Ve dahi asla birbirine karıştırmayız.”

  .   .   .

  Bizim ülkemizde ise ne mi oluyor?

 Yerkürenin geri bıraktırılmış ülkelerinin yoksul ve suskun tribünlerinde, hala o sarsıcı  “1970’LERDE ŞİLİ-ALLENDE… 2010’LARDA VENEZUELA-MADURO..." pankartı dalgalanırken, bizim ülkemiz bulanık yerel seçim havasının spekülatif sularında yelken açmış, yeni   kara propagandalara ve kirli siyasete doğru hızla, ama kontrolsüz bir biçimde yol alıyor.

 

Önemli Not: Bu yazının amacı, devrimin önderlerine asla bir güzelleme yapmak değildir... Bu metinde yazılmak, anlatılmak istenenler, yüreklerden geçenlerin milyonda biri bile değildir.

                                  
                                           Hasan Oğuz BİLGEN, 08.02.2019, Dağlararası-Ekşisu.



15 Ocak 2019 Salı

BİR DOĞUM GÜNÜNE, BİR ÇOCUKLUK ANISINA DAİR


"Süper baba..Doğum günümü bekler oldum..." diye yazınca, ben de "Unutursam yüreğim kurusun" sözünü belleğimin bir kenarına iliştirmiştim. İşte beklenen gün bu gündür ve sözümüzü yerine getirmek boynumuzun borcudur.

BİR DOĞUM GÜNÜNE, BİR ÇOCUKLUK ANISINA DAİR…
Hep birlikte verilen naif pozların fotoğraf kartonlarında siyah beyaz olarak suret bulduğu zamanları yaşadık.
Yosun ve iyot kokulu günlerdi.
Çok sevdik, çok sevildik; her şey nasıl da temizdi. Her yer ve de herkes nasıl da tertemizdi?! Ekmeği bisikletinin arkasına bağladığı kasada satan fırıncı… Bahçesinde, kuyu suyu ile yetiştirdiği mis kokan yaz sebzelerini at arabasıyla satan bahçıvan… Ve tabiî ki deniz. Hiç biri daha fazlası olmayacak, olamayacak kadar olağan ve doğaldı. Ya denizin dibi? Ne denli şeffaf, ne denli berraktı.
Belleğim beni yanıltmıyorsa Özel İdarede memur olan İsmail enişte? Eşi, halamız Sevim Kayıkçı… 
Bir insan bu kadar mı şakacı ve sevgi dolu, bir insan bu kadar mı içten, hesapsız pazarlıksız olurdu?
O siyah beyaz steril günlerde, evlerin ardı sıra uzayıp giden dağ yamaçlarında iş makinelerinin dört döndüğü, beton mikserlerinden birinin gidip birinin geldiğini düşünmek, düşünü kurmak bile olanaksızdı. Tütün tarlaları -şimdilerin hazır beton işgaline uğramış tatlı eğimli arazi- o tarihlerde serin çardaklara, şeker çuvallarından dikilmiş, insan kokan masum çadırlara kucak açar, (tıpkı Sevim halanın bize yaptığı gibi) yaz boyunca ev sahipliğinin, konukseverliğin en alasını, en vefalısını yapardı.
Bir traktörün geçebileceği genişlikteki tozlu yol, masmavi denizle eski taş evi birbirinden ayırarak koyun sonundaki, en küçük bir çöp, bir kesekağıdı parçasını bulamayacağınız bakir kumsala dek uzanırdı.
Yani yolun hemen altı insan ıssızlığında hemen atlayıp girebildiğimiz denizdi. Çığlık çığlığa martılar, biz çocukları günün olur olmaz saatinde serin suların koynuna çağırırdı.

* * *
Yosun ve iyot kokulu günlerdi…
İlişkiler ve komşuluklar, iyot ve yosun kokulu havalar gibi tertemizdi. İlçenin ana kente yolcu taşıyan, sıcak günlerde hareket etmek bilmeyen, içinde buram buram terlediğimiz, topu topu iki üç otobüsü gibi tertemizdi. Bizi okullar kapandığında sabırla beklediğimiz denize kavuşturan, uzak tepelerinden ilk uzak mavilikleri gördüğümüzde bize bir alkış tufanı kopartan ilçe otobüsleri…
Denizin dibi… Nasıl derler? 
Cam gibi, içi özenle düzenlenmiş, bakımı yapılmış abartısız bir akvaryum… Yosunlar, uzayıp giden kumullar, hatta kayaları, taşlık yerleri ve dahi denizkestaneleri… İri kulaklarıyla, kum rengi ve de sarı yeşil bodur boylarıyla, her daim hareketli sularla birlikte dalgalanan deniz yosunlarının arasında bulduğumuz para ile çarşı esnafından bir kesekağıdı dolusu çekirdek aldığımız dakikalarda, korkudan dizlerimiz titrerken tertemiz duygular içindeydik.
Taş evin okullar kapanır kapanmaz artan nüfusu ile birlikte, insan kımıltıları, insan kıpırtıları da, şen şakrak sohbetler, yarenlikler, ağız dolusu gülmeler de çoğalırken, mutfağında, bahçesinde, az ötede denizinde ortamların ısınmasını sağlıyordu.

* * *
Böyle, bol çocuk çığlıklı, bol şamatalı bir yaz günü tutuştu boş arsadaki kuru otlar… Biri kız diğeri oğlan çocuğu iki kafadar, epeyce uzun bir süre, beceriksizliklerinden dillerini dışarı çıkarıp, dış dünya ile bağlarını kopararak, nasıl da uğraşmışlardı ellerinde kalan son kibrit çöpünü yakabilmek için?! 
Çömeldikleri kuru otların içinde çıplak ayaklarını gıdıklayan, ısıran iri karıncalar, tepelerinde kaynayan bir güneş…
Kibrit çöpünün tutuşması hiç beklemedikleri bir anda, birdenbire oluvermişti. Aslında, baştan beri amaçları arsayı ateşe vermek, ortalığı yangın yerine çevirmek değildi. Sadece ve sadece kibrit çöpünün nasıl yanacağını meraklı çocuk gözlerinin görebilmesiydi.
Ne var ki, her şey göz açıp kapayıncaya olmuştu. Dikili kaldıkları yerde, zaman zaman insan boyu yükselen, meşhur Foça rüzgarının azizliği ile eğilip yatan alevlerin bitişikteki boş alana doğru hızla ilerleyişine, korku dolu gözlerle bir süre bakakaldılar.
Apansız ortalığı yayılan ve komşu arsaların dört bir yanını saran küçük çaplı yangının nasıl söndüğünü de, kimler tarafından söndürüldüğünü de, iki afacandan hangisinin korkudan altına kaçırdığını da, bu güne dek duyan bilen olmamıştır. Şu an büyükleri yaşamayan iki aile arasındaki söylenti odur ki, Foça halkı ayağa kalkmış(!), İsmail enişte müdüründen izin almayı bile unutup, iki ayağı bir pabuçta alelacele yangın yerine koşmuştur(!)

* * *
Eğer hala itiraf samimiyetten geliyorsa ve bu itiraf ceza indirimi için yeterli nedense, taş evin dört bir yanını yangın yerine çevirmede suç(!) ve sır ortağım, halamın ortanca kızı Sevgül Kayıkçı Hünerli’dir.
Kısa, askılı pantolonlu, kıvırcık saçlı, esmer tenli, tombul yanaklı, kol gücü bir erkek çocuğuna eşit (laf aramızda, biraz da bu yüzdendi ondan çekindiğim), oğlan çocuğu bakışlı, boyumuzdan büyük kabahati el birliği ile işlediğimiz, unutamadığım ilk çocukluk arkadaşım…
İyi ki seninle o günleri, dolu dolu, cıvıl cıvıl, ağız dolusu yaşadık… Yüreklerimiz ağızlarımıza gelmiş olsa da, iyi ki o arsayı yaktık.
Bana o zevki, o heyecanı ve o çocukça korkuyu yaşattığın için sana ne kadar teşekkür etsem azdır.
Doğum günün kutlu olsun, mutlu ol senelerce…

Ha, unutuyordum… Geçenlerde Yeni Foça’da, işsiz güçsüz gezinirken büyükçe boş bir arsa gördüm. Belli ki, yıllardır bakan ilgilenen olmamıştı. En önemlisi dört yanını saran otlar, bizim o zamanlardaki boylarımızı çoktan geçmişti…

Hasan Oğuz Bilgen, 24.06.2016, Bornova.

9 Ocak 2019 Çarşamba

DEMİRCİ ARİF USTA'dan MÜHENDİS MEHMET KARCI'ya...



DEMİRCİ ARİF USTA'dan MÜHENDİS MEHMET KARCI’ya . . .

Bornova Belediyesi’nin uzun ve dahi dolambaçlı şantiye yollarının, levhasında “Bşk.Yrd.Mehmet Karcı” yazan kapıdan sonra başlayacağından elbette habersiz, karmakarışık gidip gelmeler içinde, bir an mütereddit durup kaldı ahşap eşikte…
Sonra belli belirsiz tıklattığı mütevazı kapının ardından gelen tok ses, girmesini buyuracaktı.
İlk görünümüyle işgal ettiği koltuktan ve görevinden emin ciddi bir adamdı. Sessiz sakin odasında oturduğu yerden ve yakın gözlüğünün üzerinden, ikircikli, ürkek, karşısında bekleyen basit giyimli genç adama uzunca baktı.
Düzenli bir görüntü veren çalışma masasının boş bir köşesinde duran masa takvimi 1991’in on beş ocağında unutulup kalmıştı.
Basit giyimli genç adam artık uzatmamalı düşüncesiyle, kitabın orta yerinden “eski hükümlü statüsünden başkan tarafından işe alındığını, fen işlerine gitmek istediğini” söylerken, özgeçmiş dosyasını masaya bıraktı usulca.
Kendinden hayli emin ciddi adam yakın gözlüğü altından bakışını sürdürdü bir süre… Karşısında dikili duran genç adamın işe giriş statüsüne takılıp kalmıştı besbelli…
. . .
Genç adamın iddiasız, alçak gönüllü çok kısa özgeçmiş açıklamasından sonra, ciddi adam yakın gözlüğünü masaya bırakıp usulca ayağa kalkar. Tıpkı iş isteyen adamın yaptığı gibi kitabın orta yerinden konuşur :
“ Sizin bu ülkeyi, bu hayatı derleyip düzenlemenize izin vermediler; bari git şantiyenin ambarını düzenle…”
. . .
Genç adam karşı konulmaz bir gücün itkisiyle, ciddi adamın koca gövdesine sarılır bulur kendisini… Ciddi adamınsa genç adamın sıska cılız sırtını bir süre patilemekten başka bir şey gelmez elinden.
Sadece “ Şantiye şefine selamımı söyle, sorun olursa haberim olsun” der, başka bir şey diyemez…
. . .
Çalışma odasının kapısında “Başkan Yardımcısı” yazan ciddi adam, anlaşılacağı üzere Mehmet KARCI”dır…
Ve dahi yıl 1991”dir.
O gün bu gündür…
Mehmet KARCI adı her daim insan emeğinin, insan onurunun yanında yazılır olmuştur…
. . .
Bu gün onu Manisa’nın Kula’sında bir sonsuzluğa uğurladık, sırtımızı pat patlamasının sıcaklığını duyumsayarak.
Tüm Bornova Belediyesi Şantiyesi ve dahi işçi kardeşleri adına, Bayraklı Tepekule Kongre Merkezi’nde açılan anı defterini yazmasını Demirci Arif Usta’ya bırakırken huzur içindeydim.
. . .
Mehmet Ağabey için açılan anı defterine, “ Sayende Bornova Belediyesi’nde kendimizi hiç yalnız ve de güçsüz hissetmedik.” diye yazmış Demirci Arif Usta…

Ne güzel yazmış… Ne de güzel yazmış, benim emek dostu güzel abime…
Karcı abim, güzel abim, Mehmet abim… Ben seni çok özlerim…
Sırtımı sımsıcacık sıvazlamanı, pat patlamanı çok, çok özlerim…
“ Hadi git şantiyede çalış… Gücümüz o kadar, bari orayı derleyip düzenle…” demeni…
Çok, ama çok özlerim…

Hasan Oğuz Bilgen, 09 Ocak 2019, Ekşisu- Y.Foça

13 Mart 2018 Salı

DEMİRCİ ARİF USTA'DAN MEHMET YILDIZ'A - 3

DEMİRCİ ARİF USTA'DAN MEHMET YILDIZ'A ( 3 )

Maaş bordrolarımızdaki şatafatlı hesap hareketlerinin (siz kalem oyunu olarak okuyabilirsiniz) banka hesaplarımıza yansımadığı, sosyal haklarımızdaki gecikmeleri günbegün yaşadığımız; anlayacağınız ağzında ekmek olan aslanla alt alta üst üste boğuştuğumuz yakıcı günlerdi... Yorucu geçen bir çalışma gününün ilerleyen akşam saatlerinden birinde, önemli bir adımın kararını almak üzere, sendikada toplantı halindeydik. Şantiye çalışanları, atölyeciler ortalık yere, kitabın orta yerinden konuşmuş, işyeri temsilcileri tabi ki işçi adına önerilerini sinirli ve de soluksuz sıralamıştı. Haklılığın getirdiği kararlılığa ve cesarete karşın, yine de bazı endişe ve ikirciklenmeler yok değildi...

Arif Usta kafalardaki kara bulutları dağıtmak üzere söz aldı. Belli ki, yine tarihi konuşmalarından birini yapacaktı. Her zamanki en mahçup ama en bilge haliyle ağır ağır ayağa kalktı; çok kısa bir an yoldaşlarını süzdü... Oradakiler suspus olmuştu.

"Anlaşıldı" dedi, "... işverenin eli çok güçlü, gazeteciler onun ağzına bakıyor... Her şeyi yapabilir, bizi tefe koyabilir, hatta işten çıkarabilir. Ama, biz de insanlara hiç farkında olmadıkları bir şeyi, bugüne kadar hiç anlatılmayan, hiç anlaşılmayan bir şeyi anlatabiliriz!? Hadi bakalım. El mi yaman bey mi?"

Ortalık iyice çıt kesildi...

"Nasıl?" dedi, arka sıralardan birkaç ürkek cılız ses. Sendika başkanı dibe çökmüş, umarsız; başımın belası yine ne yumurtlayacak gibisinden düşünceli.  Arif Usta kendinden bir hayli emin ve dahi mütebessim:

"Hani bizi -çöpçü- diye her daim, her fırsatta aşağılarlar ya... Bu kez buna izin vermeyeceğiz. Çarşı esnafı, komşu teyze, Hüsnü amca bizi hep gazetelerin, belediye başkanının gösterdiği, göstermek istediği gibi gördü; -çöpçü- dedi... Ama bizler, çöp arabasının arkasında çalışırken, yanımızdan burunlarını tıkayarak, mideleri bulanarak, hatta öğürerek geçenlere, işte bu yüzdendir ki, aynı zamanda onların sağlık bekçileri, koruyucu doktorları olduğumuzu anlatabilirsek, talep ettiğimiz ücreti de elde eder, ekmeğimize de sahip çıkarız." 

"Onlara afişlerimizle, bildirilerimizle, sokak sokak, durak durak, kahvehane kahvehane, bıkıp usanmadan diyeceğiz ki: "Kibar beyler, hanımefendiler... Maazallah!  Bizler çalışırken tiksinti duyduğunuz, şu sizlerin çöpleri var ya... Şart olsun ki onlar, siz temiz insanların sağlık sigortasıdır... Allah korusun toplanmazlar, sokak başlarında birikirler... Ardından mikrop filan ürer, çoluğunuza çocuğunuza, oradan millete bulaşır, mulaşır... Gelin hep birlikte bunu başkana anlatalım; bir salgın felan ve dahi bir tatsızlık çıkmasın."

.... / ...


Önemli Not: Metnin tamamı Site İçinde-Arşiv.net

17 Ekim 2017 Salı

DEMİRCİ ARİF USTA'DAN ŞANTİYECİ MEHMET YILDIZ'A ( 2 )

DEMİRCİ ARİF USTA’DAN ŞANTİYECİ MEHMET YILDIZ’A ( 2 )

Sana ısrarla, inatla sarılan ellerimizi yumuşacık bırakışının ve ardından her birimizi öksüz bir çocuğun dünyalarına bırakışının üzerinden elli altı gün geçti bile… Sıcağı sıcağına, o günlerde sana ilk seslenişimdeki “renkli/çiçekli gündemlerde buluşmak” dileği meğer ne iyimser bir dilekmiş!..

Kapkara dipsiz bir boşluk, işgücünü/kafa gücünü satarak geçinmeye çalışanlar, bilim ve düşün insanları başta olmak üzere toplumun tüm değer birikimlerini, tüm üretim varlıklarını tüketmeye devam ediyor.  Ortalık vıcık vıcık yolsuzluk, adaletsizlik… İşsizlik, yoksulluk, her cinsten her sınıftan cinayetler bir o kadar…

Ne ki, geçmişten bu günkü alacakaranlığımıza ışık tutan, yürüdüğümüz zorlu yolları kolay kılan, içimizi ısıtan tarihler, olaylar, anılar da yok değil.

Kimi pembe tablo ressamlarının, kimi yüzsüzlerin keyfini kaçıracak olsa da (Umarım kaçırır…) “Ekim 1917” tarihinin üzerinden yüz yıl, “18 Ekim 1967”den günümüze de elli yıl geçmesine karşın, şimdilerde işini aşını, sağlık, eğitim, barınma ve de gelecek hakkını isteyen insanlara yapılanlara/ yaşatılanlara inat, her iki tarih de umutlarımızı tazeliyor. 

Tam yüzyıl önce, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adı altında toplanan on altı kuzey ülkesinde cehaleti, işsizliği, yoksulluğu dize getirecek, tüm zamanların hiçbir kapitalist ülkesinde gerçekleştirilemeyen “eşit ve adil yurttaşlık” temelinde eğitimli-sağlıklı-birikimli bir halkı, bir sanat ve bilim toplumunu yaratacak olan bir devrim yapılmıştı.  

Sevgili Mehmet, o yıllarda biz henüz hayatta yoktuk;  ancak o günleri yaşayanlar, dünyada ilk kez, "eşit vatandaşlığın" beslenmeyi, eğitimi, insanca yaşamayı hak eden bir halkın içinde nasıl yeşertildiğini, her çalışanın yılda en az bir ay tatil yapışını, sekiz saatlik adil çalışmanın uygulanışını, ilerleyen yıllarda iş gününün yedi saate düşürülüşünü, yine dünyada bir ilk olarak mesai saatlerinde ulaşımın ücretsiz yapılışını, Sovyet bilim insanlarının, yazarlarının -Nobel dahil- aldıkları ödülleri, sporcularının, kozmonotlarının ulaştıkları başarıları ve rekorları elbette gördüler.

Bize ise, 1990’larda, açlığın ve yokluğun sırtını yere getiren, üretilen değerleri ve yaşamın her alanını, yaratılan tüm nimetleri eşit paylaşan Birlik halklarının IMF ve Dünya Bankası kapılarında nasıl dilenci yapıldığının, Birlik Cumhuriyetleri’nin nasıl piyasalaştırıldığının, mühendis, doktor, öğretmen, piyanist, balerin kadınlarının dünyanın kapitalist baronlarına nasıl seks kölesi olarak satılışının tanıklığı kaldı.

Önümüzdeki kasım ayının ilk haftasında, onurlu insanlar, eğitimi, aşı işi ve geleceği hak edenler,  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni, egemen düzene ve dayattığı cehenneme inat elbette heyecanla anacaklar. Biz de, belki seninle bu konuyu daha uzun konuşma fırsatı bulabiliriz.   

Sana açmak istediğim ikinci olayın gerçekleştiği tarihte ikimiz de hayattaydık... Sen, büyük olasılıkla Ilgın’daydın ve ilkokula gidiyordun.  Tarih 18 Ekim 1967 idi;  yani bundan tam elli yıl önce… O tarihte ne mi oldu? 

Ne olduğundan önce bu evrensel olayın yine, o yılların Sovyet bilim insanlarınca gerçekleştirildiğini söylemeliyim.  Hani şimdilerde sanal alemlerde daldan dala atlamalar, konudan konuya “beğen”meler, "tık"lamalar var ya! Hani şu, “internet hadisesi” yani... Hani bir de tüm bu gelişmeleri, bu teknolojiyi insanlara bir lütufmuş gibi sunan aç gözlü iletişim tekellerinin devasa tekel karları… 

Bu vampirlerin insanların sırtından semizlenmeleri anlatmak istediğim.          İçine ettikleri, karalaya karalaya bitirdikleri, yine Sovyetler Birliği’nin bilim insanlarının buluşlarını, ürettiklerini işlerine geldiği gibi kullanmaları sayesinde.

Gelelim olayımıza:

18 Ekim 1967’ tarihinde, Sovyetlerin Venüs gezegenine programlayarak, 12 Haziran 1967’de fırlattığı Venera 4 adlı uzay aracı hedefine ulaşır.  İlkel bir paraşüt düzeneği ile yavaşlar, yine bu günün teknolojisine göre ilkel sayılabilecek barometre, radyo altimetre, termometre, atmosfer yoğunluğunu ölçmeye yarayacak bir özel cihaz ve de gaz analiz cihazı taşımaktadır. 

Tüm cihazlarını bir düzen içinde gezegenin yüzeyine indirmeyi ve yine bu düzenekten gelen verileri bağlı bulunduğu Sovyet yeryüzü istasyonuna ulaştırmayı başarır.  

Venera 4, başından beri kullandığı hidrojen ve oksijen stoğu tükeninceye, kozmik ışın ve yüklü parçacık algılayıcısı manyetometre görev yaptığı sürece, gezegenin atmosferinin bileşimine, kapsama alanına alabildiği bölgenin fiziksel ve kimyasal özelliklerine dair bilgileri yeryüzü istasyonu ile paylaşır. 

Gerçekleştirilen bu işlem, dünyada ilk kez gezegenler arası yayındır. 

Yıl 1967'dir... O yılların, yine dünya kapitalist egemenlerinin borazanı işlevini gören basın ve yayın tekelleri, uzayda sosyalist bir ülke tarafından gerçekleştirilen ve insanlığa armağan edilen bu başarıyı görmezden gelir. 

Sevgili Mehmet, Avrupa’da Gregoryen takvimi olarak bilinen miladi takvimin kasım ayının yedinci/sekizinci günü ile örtüşen, dünya işçi sınıfının ve emekçi halklarının yüz akı büyük Bolşevik Devrim’in yüzüncü yıl dönümünde görüşmek üzere…

Hoşça kal mahçup ve ince adam.


Demirci Arif Usta, 18 Ekim 2017, Sıcakdere.      

25 Ağustos 2017 Cuma

ARİF USTA’DAN ŞANTİYECİ MEHMET YILDIZ’A ( 1 )

İNCE MEMED’İN YASINI EŞKİYALAR TUTSUN…

Bu gün sana ısrarla sarılan ellerimizi bırakışının ikinci günü…

Abartısız,  seni tanıyan/tanımış olan insanların göğüslerinin sol yanında bıraktığın derin yaranın dayanılması güç sızısı daha çok yeni.  Bundan tam bir yıl önce klasik matematik işleminin çok ötesinde, ‘iki kere iki… elde var hüzün’ işlemini yaparken nasıl aynı masayı yumruklamış,  nasıl da aynı telden çalmış, söyleşmiştik…  O gün yine kahreden bir hastane yatağına çivilenmiştin. Ne var ki, her zaman olduğu gibi yine dirençliydin. Ve o güne dek hiç görmediğim biçimde, insanı şaşırtacak ölçüde kararlıydın.   

Hatta ziyaret bitiminde, onca karşı çıkmalarıma karşın beyaz yatağından kalkmış, tıpkı bir grev gözcüsünün ciddiliği ile karşımda dikilivermiştin.  Koğuşun ortalık yerinde, ayakta, birbirimizi kucaklayarak vedalaşmamız alışılmışın dışında biraz zaman almıştı. Kaçarcasına hızlanırken, belki de ilk kez ne gözlerine ne de arkama bakamamış;  ardım sıra, az önce aynı bestenin aynı sözlerle söylenmiş ezik tınısını bırakmıştım.

*  *  *  

Şimdi arkamıza baktığımızda ağrılara ve beden bağışıklığının çöküşüne direnilmiş, -asla umutsuz değil- kederli mi kederli bir koca yıl görülüyor. Tüm ısrarlarımıza ve dahi yakarışlarımıza karşın, bizi bu ülkenin tekinsiz/uğursuz günlerde bir başımıza bırakışının ikinci günü.  

Gelecek yıl bu günlerde, yine akıp giden hüzünlü ‘bir koca yıl’dan söz edeceğiz. Ve kurulu düzenin vahşiliğine ve de haydutlarına meydan okurcasına çekip giden bulunmaz, güzel insanlardan…

*  *  *  
Muhtemelen sevgili ülkemin alacakaranlık yazgısında ve birçoğumuzun yaşamında -öyle yüz güldüren-  kayda değer, pek de değişen bir şey olmayacak.  Çok yakından tanığı olduğun yakın çevremizdeki insanların arasında her daim varlığını korumuş  “cüzdanla vicdan arasında sıkışmışlık” garabeti yine kendisini anbean hissettirecek.    

Anlayacağın kanama, kahroluş, kederleniş ikinci günde de sürüyor…

Sana sesimi duyurmaya çalıştığım -son çabam kulağına fısıldadığım o beş dakikalık ziyaret dakikalarında idi-  bu ilk yazı dilinde, umut yeşertecek yeni bir şey, yeni bir gelişme ne yazık ki yok. Bu günden öte düşüncem,  naçizane amacım bundan böyle umut veren vermeyen her yeni haberi, seninde içinde olduğuna inandığım bitimsiz ve dipsiz karanlıkla paylaşabilmek.

Ant olsun ki güzel, aydınlık haberleri umutsuz karanlıklardan bir bir arayıp, bulup, çıkaracağız. Bu eşitlik, kardeşlik, hak, adalet müjdelerini aydınlık ve gülen yüzlerle, pırıl pırıl günlerde, ışıl ışıl umutlarla paylaşacağız.  

Sana ulaşmaya çalıştığım bu ilk yazı dilinde şimdilik bu kadar ‘Ilgın’lı dostum. Yakın zamanda dertleşmek, renkli/çiçekli gündemlerde buluşmak dileği ile hoşça kal. 


Şantiye’den Arif USTA, 25.08.2017, Ilıksu Sıcakdere Mevki.