28 Nisan 2013 Pazar

İKON FOTOĞRAF'ının ya da KÜBA DEVRİMİ'nin 50. Zafer Yılının Anısına ( SON 5 )



İKON FOTOĞRAFININ ya da KÜBA DEVRİM'İNİN 50. ZAFER YILININ ANISINA

 Che Guevara’nın "İkon Fotoğraf"ının öyküsü üzerinden kaleme alınan Küba Devrimi'nin 50.zafer yılı...

Bu yazı, Küba Sosyalizminin bilimsel öğretilerine ve evrensel değerlerine sahip çıkılarak, devrimi ve sosyalizmi yaşatan Küba halkına, Moncada Kışlası'nda, Domuzlar Körfezi'nde ve sonrasında düşen öncü gerillaların ve tüm isimsiz kahramanların devrimci anılarına ithaf edilmiştir.

*   *   *                       

Ne zaman vitrinlerde, sokak başlarındaki seyyar satıcıların tezgahlarında, kalabalık kitap fuarlarının stantlarında ticari kaygılarla basılıp, özellikle gençlerin devrimci heyecanlarına bolca slogan edebiyatı sosu ile servis edilmiş, hafızalarımıza kazınmış, bildik bir kumandan Ernesto Ché Guevara posteri ya da rozeti görsem babamın:

“Gazetede daha ilk gördüğümde etkilendiğim ve gözlerimi alamadığım, başında beresi, dalgalı uzun saçlı siyah beyaz fotoğrafın ilerleyen yıllarda dünyaya bakışıma yeni ufuklar kazandıracağını, belleğime ve vicdanıma yerleşip siyasal kimliğime yön vereceğini, o toy ve o yeniyetme günlerimde elbette bilemezdim.” deyişini anımsarım.   

"Kumandan Che", "Gerilla", "Devrim" sözcüklerinin tahmin edebileceğimden çok fazla derinlikte anlamlar, gerçekler ve ait olduğu toprakların emekçi halklarının ve ezilenlerinin çarpıcı, yakıcı öykülerini içerdiğini anlamaktan uzak, İzmir’in körfez martılarının kanatlarında düşten düşe uçtuğum, meltem sarhoşu başımın üzerinde delikanlı rüzgarların estiği Karşıyaka Gazi Lise” si günlerimdeydim.

Hangi sıkıntılı, çekilmez günlerimden birinde, hangi ergen sorunumun sıkıştırdığı zorunlu baba kız konuşmasında geçmişti bu konuşma? Hep öyle olurdu. Bir anda kitabın orta yerinden konuşuverirdi. Sözünü ettiği konudan yaşamıma, geleceğime ilişkin mutlaka bir ders ve bir sonuç çıkarırdı. Sıkıldığımı anladığında da gereksiz konuşmadığını, sözcük aralarında benim de konuşmamı, görüşlerimi, duygularımı anlatmamı ima ederken gözlerimin ta içine bakar, benden yanıt beklerdi.

Ergen başımda dolanan, yakın zamanda da durulacağı pek benzemeyen, ne yapsam söz geçiremediğim, zapt edilemeyen delifişek fırtınaların etkisiyle olsa gerek, onun konuşmalarını çoğu kez dinlemez; bunu belli ettiğimi anladığımda da dinliyormuş gibi yapardım. Hoş, dinlemeye çabalasam da neler anlattığını ve de neyi açıklamaya çalıştığını anlayamazdım ki zaten. O gün, sürekli okuduğu gazetede çıkan fotoğrafın öyküsüne ilişkin konuşmasında da öyle olmuştu. O fotoğraf dikkatini çeker çekmez oradaki bakışlara takıldığını, altında geçen kısa habere anlam yüklemeye çalıştığını, sonrasında, ilerleyen günlerde insana, olaylara, yaşama bakışının nasıl değiştiğini, en önemlisi de bunu yıllar sonra ilk kez bana anlattığını, yerlere bir türlü inemediğim ve adımlarıma söz geçiremediğim tozpembe günlerimde nasıl bilebilirdim?

Neyse ki, yere basmanın, dahası kendi aklınla ayakta kalabilmenin tadını, bunun ne demek olduğunu anladığım üniversitede okuduğum yıl, duvarlarına sinmiş öğrenci kokusunu ve yalnızlığını silemediğim evimde, malum fotoğrafa ilişkin anlattıklarını ke, ndi yorumumla birlikte yazıya dökmeye karar vermiştim. Sevgili babamın uzun yıllar yakın çevresine bile anlatmadığı, ilk kez benimle paylaştığı “Ché ile tanışma” anının duygularını dillendirme olanağı bulacağım bu deneme metni, türlü yazınsal kaygılardan uzak, hata yaparım endişesinden olsa gerek yazıp yazmama konusunda üzerinde gereğinden fazla düşündüğüm bir yazıydı. 

Açık kumral saç tellerine, yeşil gözlere sahip, Köy Enstitü’ lü emekli bir öğretmen olan büyükbabamı tanımış olduğumdan, babamın da o değerli insana duyarlılık, duygusallık ve göz rengi yönlerinden nasıl da benzediğini çok düşünmüşümdür. Bu nedenle olsa gerek, yaşanmış olayı yazmaya başlamadan önce, Köy Enstitü’ lü bir babanın oğlu olmanın nasıl bir şey olduğu, olabileceği konusunda uzunca bir süre kafa yorduğumu anımsıyorum.

Bu yüzden “Sarışın oğlan çocuğu” diye başlayan metnin ilk dizelerinde, babamdan öte büyükbabamın bilgeliğini, kişiliğini, birikimlerini, çalıştığı köylerde insanlar ve öğrencileri için yaptıklarını anmış olduğumu itiraf etmekten gurur duyuyorum.   

*   *   *                       

“Sarışın oğlan çocuğunun ilkokul son sınıfı okuduğu yıl, yaşının nedeniyle henüz varlığından, yaşadığı toplumsal ve siyasal gelişmelerinden habersiz olduğu uzak, denizaşırı bir ülkede, trajik olduğu kadar dikkat çekici, CİA örgütlü ve Pentagon destekli, bilinçli/ planlı bir cinayet, yargısız infaz gerçekleşmişti. 

Tipik öğrenci savrukluğundan olmalı… Zaman içinde yitirilmiş deneme yazısının kurşun kalemle teksir kağıtlarına yazılmış sayfaları, aşağıdaki paragraflardaki gibi, aynı anlatımlarla sürüyordu:  

“Gazetelerin belki üçüncü, belki de dördüncü sayfalarında sıradan ve basit “asayiş” haberi, dağa çıkan eşkıyaya ilişkin gayrı meşru bir vukuatmışçasına yansıtılan olay, "Devlete baş kaldırmış bir asinin hazin sonu" olarak geçiştirilmeye çalışılmıştı.

“Bu olaydan ve konunun özünde yatan gerçekten habersiz yaşadığı, aradan geçen üç ders yılının sonunda, ortaokulun son sınıfını okuduğu günlerden birinde, satılmak ya da kese kağıdı yapılmak üzere ayrılmış gazetelerin sayfalarını karıştırır.

Babasının kaçırmadan, düzenli olarak okuduğu, kamuoyunda “iflah olmaz”, “aşırı” (öyle duyardı) solculuğu ile tanınan Akşam ve Cumhuriyet gazeteleriydi bunlar.   İşte o gazetelerden birinde, ısrarla unutturulmaya çalışılan Kontra cinayetinin yıldönümü nedeniyle, diğerlerinden çok farklı olarak ciddi ve gerçekçi bir haber yapmıştı. Haberin ayrıntılarının, ondan üç yıl önceki magazin gazetelerinde yapılan kara propaganda ve pespaye çarpıtmayla bir ilgisi yoktu.

“Dünyayı ve olayları kavramaktan, olup biteni algılamaktan uzak çocuk belleğini, ergenlik hezeyanlarını epeyce geride bırakmasına karşın, okudukları karşısında aklı haberin satır aralarına takılı kaldı. Şimdi ise belleğinin kıvrımlarında donup kalmış olan olanca gizemi, anlamlı suskunluğu ile portre bir resim vardı. Yüzünde belirgin ve kararlı çizgiler, kendisini Latin esintilerine teslim etmiş, uzamış saçlarını toplayan basit beresi… Berenin tam önüne, tertemiz, dimdik alnının ortasına gelecek biçimde yerleştirilmiş, gösterişsiz bir yıldız…Birçok kişinin gözünden kaçan, ne ki dikkatli bir çift gözden kaçmayacak ayrıntılardandı.

Haberin hemen altında, “…üç yıl geçti.” diye yazıyordu. “Yaralı olarak tutulduğu köy okulunda, yargı önüne çıkarılmadan kurşunlanan gerilla önderi, bölge halkının, ezilen/ sömürülen Latin halklarının yüreğinde çoktan bir “aziz” olarak ölümsüzleşti, efsaneleşti.

“Aslında efsane çok önceden, onca yoksulların hak ettiği sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya uğruna, aynı davanın gönüllüsü yoldaşlarıyla silaha sarılıp baş kaldırmasıyla başlamıştı. Kontra cellatları onu kurşuna dizmekle, hiç ayırtında olmayarak, bir daha yıkılmayacak, düşlerinin ideallerinin peşi sıra gidilecek bir ikon yaratmıştı.

“Ne karşı çıkılacak, isyan edilecek bir cinayet, nasıl da haksız bir sondu. O, ne ölüm haliyle anıtlaşma, sonsuzlaşmaydı öyle. İlk bakışta yakalanamayan derinliği, öyküsü, fotoğrafın bir yerlerine gizlenmiş gibiydi.

“Dağınık, dalgalı saçlı genç adam, başını usulca ama mağrur, belirsiz bir devimimle yukarı kaldırmış, hafifçe yana dönük, uzaklara, belki de uğruna canını verdiği halkın eşit düzen olarak özetlenebilecek geleceğine bakmakta idi. Delen geçen ve kendinden emin bir bakıştı bu. Düşünceliydi. Düşünceli olduğu kadar, kendilerinin, itiraz ettiği düzenden daha güçlü oldukları savıyla, emperyalist haydutları karşılaşmaya, hesaplaşmaya çağırır bir hali vardı. Yana doğru, uzaklara yönelmiş bu bakış olasılıktır ki, bereli başın anlık bir devinimi ile oluşmuş ve tam da o an, objektife yakalanmıştı. Bir anlık, uçucu, yitip gitmeye, bir o kadar da, belgelenmeye, ölümsüzleştirilmeye hazır o bakış, emektar makinesinin deklanşörüne tam zamanında basan, usta sanatçının yeteneği ve refleksi ile sonsuza dek hayat bulmuştu.

“Kapanmış, çizgi haline gelmiş dudaklarının suskunluğu, kişinin kendisinden, inandıklarından, uğruna ölümü pahasına uğraş verdiği değerlerden emin, durgun akan nehirlerce rahat görünümü ile tam bir uygunluk içinde... Hani aralanıverseler, artık sonsuza dek mühürlenmiş o dudaklardan, ipliği pazara çıkmamış kaç eli, dili ve  cüzdanı kanlı haraminin foyası ortalık yere saçılacak, kaç dolar, kaç petrol çılgını, kaç tekel karı yamyamı payına düşeni alacaktı.      

“Kafasını ne kadar yorduysa da, doktorluk mesleği, hatta Küba’daki bakanlık görevi ile yaşamının sonrasını sürdürebilecekken, komşu bir ülkenin halkının yardımına koşup, emperyalizmin ölüm makinesi karşısında, gönül rahatlığı ile küçük bir gerilla müfrezesi ile durmasına bir anlam yükleyemedi. Adını koyamadığı bir rahatsızlık içini acıttı. Böylesi bir zorbalığın dayattığı adaletsiz ve zamansız ölüme “Hoş geldin, sefa geldin…” denebilir miydi?  Yaşamın sonunu getiren böylesi hak edilmeyen bir ölümü, ancak vicdanı ve cüzdanı arasına sıkışmamış, insani değerler taşıyan birisinin cesaretle karşılayabileceğini düşündü. Ürperdi... Etkilendi. 

“Yaşadığı küçük kentin aşırı tutuculuğunun, gerici çevre baskısının etkisiyle yaşanan o günlerde kabul görmeyen, dahası düşmanca karşılanan toplumcu, ilerici/ yenilikçi düşüncelerinin heyecanlarını, coşkularını gizliyordu etrafından. Aydınlanmasının ve ufkunun açılmasının önünde engel olarak gördüğü birileri tarafından ayıplanmaktan ötelenmekten, olur da okul disiplin kurulunca sorgulanıp fişlenmekten çekinerek yapıyordu bunu…Akranları okulun servi boylu, çıtkırıldım, güzel kızlarının peşinde komik durumlara düşüp, sıska bedenleriyle çekişmeli okul maçlarında dermansız kalırken, o ise, Latin yanığı yüzün başkaldıran, karizmatik, özgür ve asi havasından kendisini alamıyordu.

*   *   *   

                                      Zamanın kavak yellerinin peşi sıra gittiği günlerdir…

 Resim dersinde üstlendiği ödevin konusu olabilecek olayı, hiç beklemediği bir günde babasının düzenli olarak okuduğu günlük gazetede bulmuştu. Not derdiyle sıkıldığı o günlerde, önerilenlerin, arkadaşlarının sıkça başvurduğu birçok yöntem arasından ağaç baskı uygulamasında karar kılmıştı. Ancak karışık kafasında henüz, işte budur diyebileceği bir konu yoktu. Yaşadığı kavak yelleri günlerine karşın, seçeceği konu kafasında yeni yeni biçimlenen farklı düşüncelerle örtüşecek bir konu olmalıydı. Bu titizlikle günlerdir araştırıyordu. Sonunda olmuştu; aradığı konu babasının atmaya kıyamadığı gazetelerin birinde saklanmıştı.

Ağaç baskının kalın resim kağıdı üzerinde, matbaa mürekkebinin koyu siyah tonuyla uygulanması, ders öğretmeni tarafından pek çok beğenilmiş, okulun hemen girişinde ödüllendirilmiş resimlerin sergilendiği resim panosuna asılması uygun görülmüştü. Bu başarılı çalışmadan, resim öğretmeninin de koltukları kabarmıştı.

Zayıf, uzun boylu, ince narin parmaklı, eğitimciliği ve yağlı boya çalışmaları ile okulun öğrencilerini etkileyen, genç resim öğretmeninin edebiyatçı kimliği daha ortaya çıkmamıştı. İlerleyen yıllarda, Ağda Zamanı adlı öykü kitabı ile, edebiyat dünyasında yetenekli bir yazar olabileceğini göstermiş oluyordu. Maraş kentimiz kahramandı da, henüz kanlı Maraş olmamıştı…O da, bu yüzden “Kıran Resimleri” kitabını henüz vicdanlarımıza çarpmamış, var olmamızın nedenlerinden insanlık değerlerimizle yüzleşmemizi sağlamamıştı.

Fiziksel görünümüyle ince ve kırılgan bir yapıdaydı; becerilerine ve eğitimciliğine diyecek yoktu. Kendine özgü bir duruşu, bakışı, kendince sanatçı bir ağırlığı vardı. Yapılan yağlı boya, sulu boya resimlere, türlü el işlerine not verirken oldukça ciddi yüz ifadesi vardı. Yeniyetme yaşlarda olan öğrencilerinin yeteneklerini yaratıcılık ve üretkenlik yönünde geliştirmek için, çalışmalarımızı yapıcı bir titizlikle eleştirirdi. Ama, yapılanlara verdiği not/ numara konusunda da cimri değildi. Sonuç kötü de olsa, emek verileni, üretileni över,  istediği gibi olmamış olsa da, çalışmaya değer verdiğini özellikle belli eder, öğrencisini onurlandırırdı. Sınıfın utangaç ve sarışın öğrencisi, İnci öğretmeninden daha ders yılının başında etkilenmişti.

Sonraları, ayaklarının yere daha sağlam bastığı yıllarda, bu genç, alımlı öğretmeni düşünmek, gözünün önüne getirmek istediğinde, onu, zayıf bileklerindeki çarpıcı, canlı renklerdeki kalın ağaç bilezikleri ve ince narin parmaklarına taktığı, elbette yine kendisinin yaptığı olan abartılı ama gösterişli yüzükleri ile anımsayacaktı. Tasarlayıp ürettiği el emeği göz nuru, her biri çoğunlukla büyük, göz alıcı takıları takmayı belli ki çok seviyordu… Yakıştırdığı süslerin iriliklerine ve çarpıcı renklerine karşın, ince ruhlu bir insan olduğu açıktı.

Zayıf, ufak tefek çocuk onun titizliğinden ve seçiciliğinden olsa gerek ona "İnci ruhlu öğretmen" derdi içinden. Ne ki, ne o genç, resim öğretmeninin ne de sonrasında “İnci Aral” olarak ünlenecek yazarın ilerleyen yıllarda, bu çocukça hayranlıktan hiç haberi olmayacaktı.

Şimdi üzerinde atölye önlüğü, kollarını birbirine göğsünde kavuşturmuş; tüm sınıfı, tıfıl delikanlının imrendiği, gizliden çocukça sevdalandığı sakin durgun bakışları ve  makyajlı, yine çocuğun yakıştırmasıyla “Nefertiti” gözleriyle süzüyordu. Ödevlerin bitirilmesinin sonrasında, ortaya konulan yapıtların yapılanların değerlendirilmesi, temaları ve başvurulan tekniklerle ilgili konuşmalar, eleştiriler neredeyse birbirinin aynıydı.

Hemen her fırsatta ileri geri konuşan, akıllarına ilk gelen eleştiri sözcüklerini pat diye söyleyiveren çokbilmiş öğrencilerin bu kez ağızlarını bıçak açmıyordu. Bu alışılmışın dışındaki sessizlik, resmin özgün çizgilerinin o güne dek görülenlerin, yapılanların ötesinde değişik görselliğinden ve ödeve konu olan kişinin kimliğinin açıklanmamış oluşundandı. Tamamen siyah renkli ağaç baskıda ortaya çıkan bu derinlik ve gizem bir farkındalık yaratmıştı.

Sıkıntıyla ve korkarak oturduğu sırasında suspus beklerken öğrencilerden birisinin ödevine suretine veren insanın adını söyleyiverecek diye avuçlarının içine ve sırtına ter basmıştı. Sonunda o çok beğendiği, değer verdiği, alay konusu olur diye sınıftan, sınıfın şımarık çocuklarından sır gibi sakındığı, ilk gençlik uykularını kaçıran, sarışın  kız bozmuştu işte sessizliği:  

“Hocam, bu şey değil mi? Hani, şu Güney Amerika ülkesinde…Askerler tarafından öldürülen… ”

Kız, cinayetin geçtiği ülkenin bulunduğu kıtayı tutturmuştu da, katledilen kişinin adı, açık kimliği sınıfın soru baloncuklarıyla dolu havasında kocaman bir çengelli soru olarak asılı kalakalmıştı. Bu eksik ve yetersiz sözcüklerin ardından, daha başka kem küm edilen, konuyla uzak yakın ilgisi olmayan yakıştırmalar, acemi, çocuksu yorumlar… Ancak bunlardan hiçbiri, boşlukta asılı duran soru işaretini bulunduğu yerden aşağıya indirmeye yetmemişti. Delikanlı yanı başında oturan sıra arkadaşına belli etmeksizin, az önce soluğunu tutarak cezalandırdığı ciğerlerini, koyuverdiği kocaman bir solukla rahatlatmıştı. Gelinen durumdan, yüreğinin bir yanı sevinirken, diğer yanı tüm korkularına, çekincelerine karşın, o gerillanın adının bir kerecik olsun sınıfın duvarlarında yankılanmamasına, uçarı delişmenlere, özellikle de “İnci Ruhlu Öğretmen”e dek ulaşmamasına üzülmüştü.

Çakılıp kaldığı sırasında böylesi anlaşılmaz ikilemleri yaşarken, içinde gidip geldiği ruh hali, yasa dışı konuma düşmüş bir yetişkinin ezik durumuna, parmak ısırılarak ayıplanan, herkesçe kınanacak yaramazlıklar yapmış, ayıp/ çirkin şeyler düşünmüş bir çocuğun psikolojisine dönüşmüştü.

“Nasıl ?” demişti bir diğer kız…“Bizdeki Köroğlu, Dadaloğlu ya da Battalgazi gibi mi yani ?” 

“Yok artık…” diye atıldı, kızların aşık olduğu basketçi çocuk: “İnce Memed ?!..”  

Böylece konuyu sulandırarak, dersi kaynatmak için kollanan fırsat da yakalamış oluyordu. İnci ruhlu öğretmen anlar da, belli etmez. Ve, ardı sıra, sonu gelmeyen zıpır gülüşmeleri… Bu arada teneffüs zili de çalmıştı.

Üniversiteli kızın el yazmaları böyle bitiyordu.

*   *   *   

                                                               Ekim 1967, La Higuera…                                                     

Gerilla komutanı Dr. Ernesto Ché Guevara, emperyalizmin ölüm meleğine Bolivya coğrafyasının La Higuera kırsalında, felaket habercisi bir ekim gününün sabahında yakalanır. Gerilla birliğinin, Pentagon destekli ve CIA güdümlü satılmış haydutlarla giriştiği şiddetli bir çatışmanın hemen sonrasında yakalandığında bacağından ağır yaralı durumdaydı ve kan kaybediyordu. Ché’nin içinden çıkamadığı, yoldaşlarını kurtaramadığı pusu, aylardır tasarlanan emperyal komplonun, toplu kıyım planının vardırılan en son noktasıdır. Pentagon işbirlikçisi Barrientos’un askerleri tarafından yarasına ilk müdahale yapılmaksızın köyün eskimiş okuluna kapatılır. 

Takvimler 1967 yılı ekim ayının yedinci gününü gösterir. O gece ve sonrasındaki iki gün, Ernesto Che Guevara ve gelecekleri için savaştığı, komşu evlerde çoktan yasına durmuş, yerli halkından Guarani köylüleri için çok uzun olacaktır. Ché, 9 Ekim 1967 günü, kiralık faşist katillerden Mario Teran adındaki alçağın dokuz hain kurşunu ile katledilir. 

*   *   *                       

Yaşamın hiçbir zamanında, koşullar ne olursa olsun tekdüze çizgi izlemeyen, aynı yaşamın diyalektik akışı içinde karşılaşılan ve yaşanılan anlar, monoton yaşamın alışılmış, kanıksanmış gidişini değiştiriverir. Böylesi tarihsel anlarda, o güne kadar uyulan, ezberlenen kurallar, tabu bellenen dengeler bir anda alt üst olabilir.

Sistemin üniformalı, üniformasız resmi ağızlarınca kutsanıp tescillenmiş kabul edilen taşlar yerinden oynayabilir. İnsan vicdanında, insanın beyninin kıvrımlarında şimşek çakımları yaratansa; bir film, bir kitap, bazen bir resim, darağacında edilen bir cümle, tekmelenen taburedir. Kimi kez, son nefesi savunmasızca sıkılan tabanca kurşunuyla alınmış, sırt üstü uzanmış yatan, halkın gözünde savaşının başından beri ikonlaşmış insanın cansız bedeni, dağınık saçlarıdır…

Kişi yaşadığının, gördüğünün sonrasındaki günlerde, yaşantısının ve bakış açısının nasıl değiştiğini anlar. Sevdiği, güvenilir bulduğu yakın çevresine, sevdiği dostlarına yaşam ırmağının kendi yatağında akıp dururken değiştiğine ilişkin; kendisinden başka kimsenin bilmediği bir takım samimi itiraflarda bulunur. Henüz ergen yaşının karışık günlerinde kız çocuğuna anlatılmaya çalışılan böyle bir öyküdür.

Yaşamın bir çocuk elini tutar gibi elinizden tutarak, sizi alıp dokunaklı anlamlar, değişik değerler yüklü, çok daha sıcak ve renkli dünyaların doğallığı, gerçekliği içine bırakıvermesi ne ilginç. Ne dönüştürücü, ne paylaşımcı. Nasıl da anaç?.. Eli öpülesi dostlar gibi vefalı. Bu dost sizi alır götürür, değiştirir. İşin ne inceliğine, ne de sırrına varabilirsiniz. Değişiminizin, yenilenmenizin ayrıntılarına girememeniz; sıradan bir günden sonra gelen günde, kendi yatağında uslu bir çocuk gibi, usulca akan nehrin, aynı nehir olmadığını anlayamamanıza benzer.

*   *   *   

                                                                 Üniversiteli Kızın Yitirdiği Notları’ndan…

“Uzun bir zaman, yazın yeteneğinden erişilmez ve ulaşılmaz olarak söz edilen, yakın tarihte Nobel ödülü alan yazarımızın (Bir kitap okudum hayatım değişti…) dizesi ile başlayan, uzun anlatımlarla süslenmiş, insanın ve de hayatının değişikliğe uğraması noktasında, bende hiç de heyecan uyandırmayan romanını okudum. O, nobel ödüllü kitapta yazılanların, babamın insana bakışını, dünyayı yorumlama ve ele alış tarzını, kısacası hayatını (gerçekten de inanılması güç biçimde değiştirdiğini) söylediği, siyah beyaz fotoğrafla ilgili bana anlattığı öyküsünden daha çarpıcı ve çok daha etkileyici geldiğini söyleyemem.

“Değişim ve yenilenme, ciddi tarihi sorumluluklar ve görevler üstlenen önemli kişiliklerin çağının dobra tanığı olmasıyla, yaşananların karanlıkta bırakılmaya çalışılan ayrıntılarını, özünü, izleyicilerine, okuyucularına sözü dolandırmadan açıklaması, yansıtmasıyla anlamlı…

*   *   *   

“Kötülüğün başarısı için gerekli her şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.” Edmund Burke.   

Halka ve insan emeğinin sorunlarına dokunan gerçekçi yapıtlar üretilmediği sürece, düzenin popüler kültürü, biraz siyah beyaz, pembe mesut Türk filmlerinin tadında, suçlarını/ günahlarını ve 12 Eylül açık faşizmince eziyet edilmiş, apolitikleştirilmiş insanlarını, Orhan Pamuk yemlemesiyle Masumiyet Müzesi’ne koyarak; eli kanlı darbecilerini, bilumum katillerini elbette hasıraltı etmeye çabalayacaktır. Ve elbette, Marmaris’te kanlı ellerden çıkan Nü resimleriyle insanların gözlerini ve zihinlerini boyamayı, sindirdiği, yoksullaştırdığı, sendikasızlaştırdığı emekçilerle alay etmeyi sürdürecektir.

Yıllardır yaptığı gibi, dünya halklarının ikonlaşan fotoğrafını da, ucuz rozetlere, kuşe posterlere, kahve fincanlarına, iç çamaşırlarına, kolyelere basarak, o muhalif, teslim olmayan insanın ruhunu, kimliğini ve sosyalist kuramını unutturmayı deneyecektir. Sistemin onca olanaklarına, yanıltmalarına ve saldırılarına karşın, tarihini çarpıtmayı başaramadığını, tersine eline yüzüne, kalemine ve tuvaline bulaştırdığını söylemek gerek.

*   *   *   

                                                         Yitirilen notlara son bir ek.

 “Alınıp satılan bir ticari metaya, içi boşaltılmış bir duygusal imgeye dönüştürülmeye çalışılan, itiraz etmenin ve başkaldırmanın simgesi yıldızlı fotoğrafın taşıdığı tarihsel misyonun bilincinde olan ben, yaşıtlarıma göre şanslı olmalıyım… Bazı şarlatanların meze yapmaya çalıştığı resmin nasıl bir iklimden geldiğini ve nasıl bir tarihi kişiliğe, nasıl bir haktan, haklıdan yana bir dünya görüşüne ait olduğunu bilenlerdenim. 

*   *   *                                                                                           

                                                          5 Mart 1960. La Coubra Anması…

 ABD Emperyalistlerinin desteklediği hain sabotajla batırılan La Coubra gemisinde yaşamını yitirenler için cenaze töreni düzenlenmektedir. J. Paul Santre ve Simone de Beauvoir’un da onurlu duruşları ile hazır bulunduğu törende, Fidel Kastro kürsüde, tarihe not düşen etkileyici/ duygulu konuşmasını yapmaktadır. Orada bulunanların üzerine ağır ve oldukça hüzünlü bir hava çökmüştür. Yaşamı boyunca resmiyetten, sıkıcı protokollerden uzak durmaya özen göstermiş Ernesto Ché Guevara, kürsünün hayli uzağında, suskun ve kederli insanların arasındadır. Uzaktan görüldüğü kadarı ile yaslı, durgun ve düşüncelidir. Kalabalığın arasında, üzerine düşen görevi yerine getirmek için, saniyelerin peşinde en güzel kareyi kollayan birisi daha vardır.

Küba’lı fotoğrafçı Alberto Corda… Fidel Castro’yu ve ünlü konuklarını onlarca kare ile belgeleme pozisyonuna sahipken, onun sanatçı duyarlılığı, tüm dikkati, basından ve meraklı gözlerden uzak durmaya çalışan efsane gerillanın üzerindedir. Alberto hedefine kilitlenmiş keskin bir nişancı gibi pusuda, Ché Guevara’yı görüntülemek içinse kaçırılacak zamanı olmadığının bilincindedir.    

Mesleği gereği zor olan o anın üstesinden gelmenin ve gelecek nesillere aktarılması gereken tarihi anı ölümsüzleştirmenin eşiğindedir. Geçilmesi gereken bu eşikse, öyle ortalık yerde görünmeyenin, öne çıkmayanın, hak edenin ve her an halkın içinde olmayı yeğleyenin bir anlık duruşunu yakalayabilmektir. Alberto Korda, saniyelerle sınırlı bir zaman diliminin içinde bunu başarır.    

Yıllar sonra ezilen halkların, dünya yoksullarının, doğdukları günden bu yana evsiz, işsiz ve güvencesiz olanların kalbinde ruhunda ve bilincinde adeta ikonlaşacak, dolar baronlarının ve düzen şakşakçılarının istismar etmek için can atacağı ikon fotoğraf böyle ortaya çıkar.  

*   *   *                                                                                           

Ernesto Ché Guevara, her zaman yanında olduğu insanların, sınıfsız/ sömürüsüz ve eşit gelecekleri için yanıp tutuştuğundan, bu yolda “Ölüm hoş geldin, sefa geldin.” ve “Haşin olmalıyız, sevgimizi ve şefkatimizi hiç yitirmeden” diyebildiğinden, petrol ve dolar yamyamlarının gözüne fena halde battı. Kusursuz ve kıskanılacak biçimde sürdürdüğü devrimci yaşamında var olan görev ve sorumluluklarının bir fazlasını istedi. Amerikan Emperyalizminin, halkların devrim ve sosyalizm, barış ve kardeşlik mücadelesinde en önemli tehlike olduğu düşüncesinden yola çıkarak, bunu cesurca ve açık biçimde “… iki, üç daha fazla Vietnam ” şiarı ile, bir ileri hedefe taşıdığından emperyalist haydutlar tarafından hedef tahtasına konuldu.

“Kar ve sömürü amaçlı ticari değerlerin, sembollerin egemen olduğu emperyalizmin, SSCB sonrası tek kutuplu sisteminde, yıldızlı bereli fotoğrafın değeri ve anlamı, bu ülkenin fabrikalarında, üniversitelerinde, ovalarında, tarlalarında ve tutukevlerinde eylem adımlarıyla yürüyenler için, babam için neyse benim için de odur.

Birçok halk önderi gibi, -bizim Deniz’imiz gibi- boyu posu abartılarak “yakışıklılığı” bilinçli olarak öne çıkartılan, utanmazca içi boşaltılmaya, özünden, köklerinden, kimliğinden ve sınıf mücadeleleri tarihinden koparılmaya çalışılan Ché’ nin devrime ve sosyalizme inanmışlığı, mücadeleci ruhu ezilen dünya halklarının umudu ve yol göstericisi olmaya devam edecek…  

Hasan Oğuz Bilgen, 26 Ekim 2008, Alaybey-Karşıyaka.

 http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=5268

++ Ozgur Medya ++info@ozgurmedya.org  Sitede yer alan yazılar yazarlarını bağlar. Site yönetimi yasal sorumlu değildir. Telif Hakları Yasası”nca korunur.


 

27 Nisan 2013 Cumartesi

Moğollar ve TÜRKÜCÜ ( SON 8 )


 

MOĞOLLAR ve TÜRKÜCÜ                                                    

İnsanlık tarihinde hiçbir toplumsal sorun yoktur ki, merkezinde insan olan sosyal kaynağına inilmeden halka karşın halk için çözümlenebilmiş olsun…

Daha düne dek “kart kurt”la geçiştirilmeye çalışılan ve parasal karşılığı, ülkenin IMF borçlarını kapatabilecek düzeye ulaşmış, sağır sultanın bildiği Kürt sorununun, ülkenin değişik kurum ve platformlarında konuşuluyor/ tartışılıyor gibi yapılması, hatta kıyısından köşesinden tartışılması ya da dillendirilmesi, siyaset ve toplum bilimi uzmanlarınca bir arpa boyu yol almak biçiminde açıklanıyor olsa da, köyleri haritadan silinmiş, insan dışkısı yedirilmiş, asit kuyularına atılmış insanların kederli yüzlerinde, nicedir yabancısı oldukları bir umut ışığı yanmıyor değil.

Gelinen nokta umutlandırıcı mı? Hadi -bir şey yitirmeyiz- bir an için iyimser olalım, bardağın dolu yanını görelim ve umutlandırıcıdır diyelim.

Ah bir de…Yani bir de “Devletin 86 yıllık inkar ve imha politikasına, Kürt halkının kültürel hak ve istemleri doğrultusunda son verilip, beklenen özgürlüklerle ilgili yasal düzenlemeler yapılabilecek mi? ", “Bu özlemler yeni bir demokratik, adil bir anayasa şemsiyesi altında garanti altına alınabilecek mi?", "Böylesi bir anayasal değişimi kaldırabilecek toplum bilincinin, uzlaşı ve kardeşliğin psikolojik ve sosyal zeminini yaratmak adına gerekli çaba harcanıyor mu?" sorularına olumlu yanıtlar verilebilseydi.

İnsan bu soruların yanıtlarını düşündüğünde paragraf başındaki pembe tümce ile anlatmaya çalıştığımız bardağın dolu yanını görme noktasının ister istemez gerisine düşüyor. Ardından yanıtlarını vermeye kalktığında da en azından şu an itibari ile olumlu yanıtlar verilemeyeceğini söylemenin toplum ya da siyaset bilimcisi filan olmayı gerektirmediğini görüyor.

Konu ile ilgili olarak oligarşik devlet cihazının yeni liberal-dinci hükümetini kuran partinin, ona muhalefet eden partilerin, yine düzenin değişik siyaset kurumlarının farklı nüanslarda da olsa, sorunu sadece “terör ve güvenlik sorunu” görüp, “terörle mücadele etmek ve kökünü kazımak” saplantısına takılarak hep aynı histerik, ırkçı, kafatasçı ruh hallerinde, ama hep tıpkı bir hıyar gibi ikiye bölünme ve parçalanma paranoyası ile dillendirilen tepkiler, bu tabuların ve statükocu tutumların toplumun zaten acılı, yaralı insanlarında olan korkuları, kaygıları ve umutsuzlukları arttırması sorunun kahredici çözümsüzlüğünün en açık kanıtı. 

Şimdilik Amerikan Emperyalizminin, onunla bütünlemiş siyasal İslamcı oligarşik yapısının gölgesinde,  hamasi sözler üzerinden seyreden iyi niyet gösterileri ve “üslup görüşmeleri” sığlığındaki süreç, bir yandan devletin yüksek ve haki renkli burçlarından, bir yandan da “derin” yerlerinden şahin bakışlarla izleniyor. Bugüne dek çözümsüzlükten başka bir şey üretilmemiş, sözcüğün tam anlamı ile soruna hep tıkaç/ takoz olunmuş, militarist/ ulusalcı anlayışların felaket tellallarınca günbegün yokuşa sürülmüştür.

Durum böyleyken Kürt halkının iş, aş, eşitlik, anadili, kimlik ve barış beklentileri olarak somutlaşan hem ekonomik hem de kültürel istemlerinin istismar edilerek türlü manipülasyonlara ve bilgi kirliliğine tabi tutulması, tehlikeli, vebali ağır ve spekülatif mecralara çekilmesi sorunun ayrı bir endişe verici yanı. Oysa sorunun çözümü, kökleri tarihin derinliklerinden gelen, devletin inkar, şiddet ve soykırım geleneğinden beslenen resmi politikası ile ciddi bir yüzleşmede saklı. Geleneksel, kemikleşmiş resmi anlayışının sorgulanması, mevcut kronik inkarcılığın, kart kurt yalan ve demagojisinin tek/ aleni savunucusu olan MHP kafatasçılığının etkisinin silinip, barış karşıtı militarist baskısının ve egemenliğinin kırılması, halk düşmanı provakatör ve ırkçı yüzünün açığa çıkarılması, şimdilik pek olanaklı görülmüyor.

Şaşırmamak gerekir ki, CHP cephesinde ise yeni bir şey yok… Lideri de, kurmay heyeti de, hani şu Kıbrıs konusunda ‘tıkaç olma’ görevini üstlenmiş Rauf Denktaş’ı kıskandıracak derece de, her zaman olduğu gibi olup biteni trafik kulesinden bakıp izlemenin kolaycılığında. Çoktandır “Bekle ve gör”, “Her şeyi eleştir”, “Kör tıpa ol” tutumunu korumaktalar. Hemen her gün, ama her fırsatta geleneksel Misak-ı Milli bakışının, yerinden bir milim oynamayan tekçi kafası ile, savaş ve felaket tellallığını en sıkı ulusalcı beylere, Başbuğ’un neferlerine bırakmadan, azimle, kuşku, endişe ve korku imparatorluğunun temellerini güçlendirmekte.

Moğol istilasından bu yana bu denli pervasızlıkta, bu denli vahşet boyutunda bir emek ve doğa talanının, iş ve kadın cinayetlerinin, bebek ölümlerinin ve de insan hakları kıyımının yaşanmadığı kadim Anadolu topraklarında, kanayan yaramıza merhem olacak, toplumsal uzlaşıyı, kalıca barışı sağlayacak iksirin bırakın uygun kıvama gelmesini, henüz bulunabilmiş, adı konulabilmiş bile değil.

Yok, “Önce sen vurdun” çocuklaşmasıyla, “Bölmeye kalktın", “Öyleyse tek dil Türkçe” ve "Dediğim dedik çaldığım düdük" biçiminde özetlenebilecek ısrarcı, inkarcı, ayrılıkçı ve bölücü ezber yinelemesi üzerinden akıl ve vicdan tutulması sürdükçe yara da kanamaya, hasta da kan yitirmeye devam edecektir.

*   *   *

Gerçekliğini sevgili Celal Başlangıç”ın bir söyleşi dizisinden öğrendikten sonra yazıya dökerek dillendirmeye çalıştığımız, yaşanmış olay Türkücü, yıllardır iflah olmaz bir kısır döngü içinde, sorunu salt “güvenlik ve terörle mücadele" sorunu olarak görerek, Battal Gazi refleksi ile çözmeye çalışan asker kafaların değişmesi gerektiği noktasında bizlere traji-komik iletiler sunmakta.

*   *   *

TÜRKÜCÜ. 

Diyarbakır-Bingöl karayolu kesilmiştir.

Gece ayaz mı ayaz… Ay ışığı gecenin ıssız karanlığında omuzlarda asılı otomatik silahların namlularında parlamakta. Pötikareli poşularıyla yüzlerini örten adamların sesleri kapalı ağızlarından biraz sert ve boğuk, biraz da sinirli çıkmaktadır. “Herkeş aşağı insin” diye bağırır diğerlerine göre biraz önde dikilen uzun boylusu.  

Yolcuların erkek olanları kirli kasketli, poşulu, yöreye özgü şalvarlı ve yeleklidir. En traşlısı en az bir haftalık sakallıdır. Tümü kara bıyıklı erkeklerin hemen arkasından, allı morlu libasları, başları yine yöresel bağlanışlarıyla tülbentli ve iki elleri her daim utangaç durumda ağızlarında, sessiz, ürkek, her halleriyle ezik Kürt kadınları, birer birer geçer otobüsün ölgün far ışıklarının önünden.

Erkeklerinin arkasında saf tutar gibi, bedenleri, emekleri ve dahi ruhları ile hiçbir sığışacak yerleri olmayan erkek egemen dünyasının onca günahını işlemişçesine başları önde sıralanırlar. Yollarını kesip onları külüstür otobüslerinden indirenler, bu yoksul, mahçup insancıkların alıkonulmalarına neden olacak bir şey yapmadıkları, hiçbir kötü muameleyi hak etmedikleri gerçeğinin ağırlığı altında biraz suçlu, biraz ezik yine de insanı ürküten bir sessizlik içindedirler.

Tam bu sırada başlarına sardıkları poşularla yüzleri örtülmüş sert adamların en küçük bir hareketi kaçırmayan denetleyici bakışları, rahatlığından olsa gerek sona kalmış birinin üzerinde şaşkın bakışlara dönüşür… Bölgenin bilinen, kanıksanmış giyim tarzına aykırı birisi belirmiştir merdivenlerde. 

Kirli beyaz takım giysisi, boynunda o diyarlarda belki ilk kez görülen kravatı, dirsek ve diz yerleri çıkmış giysisinin rengine uygun abartılı rugan ayakkabıları ile tıpkı bir ayrık otu gibi, insanın hemen dikkatini çeken birisidir bu. Üstü başı, garip tipi, rahat, telaşsız hareketlerinin yanı sıra, muzip bakışlı bu adam için oradakiler pek anlam veremez.

Yolu kesenler, hiç beklemedikleri bu konukları karşısında ilk şaşkınlıklarını üzerlerinden atar atmaz, hiç de tekin olmayan gecenin içinde ışıl ışıl parlayan adamı karşılarına alıp sorgular gibi: 

“Gel hemşerim. Gel hele… Ne iş yaparsın sen?” “Türkücüyem” der adam, “Türkü söylirem.”

“Yolculuk nere?”

“Bingöl’e, dügüne. Türkü söylemeye gidiyem. Sırtımdaki de sahne kıyafetimdir… Eyle işte.”   

*   *   *

Namlularına mermi sürülü, ay ışığının şavkıyan ak beyazında gecenin gerginliğine karşın, kendisinin sadece türkü söyleyen biri olduğunu söyleyen adamın konuşması rahattır. Adamın komik yüz ifadesi, sıra dışı kılığı, duruşu ortamı hiç beklenmedik bir anda yumuşatıvermiştir. Alışılmamış kıyafeti ile gecenin karanlığında ışıldayan, adeta göz kamaştıran çelimsiz adam, silahlı sert adamların merak kaynağı olmuştur.

Diğer yolcular unutulmuş gibidir. Yalnız gözlerini açıkta bırakan başlarına sardıkları poşularının, rahat giysilerinin içinde kendilerinden oldukça emin görünen adamlar bir süre ayrı ayrı düşünürler. Ortalık üzerinden çok geçmeyecek derin bir sessizliğe gömülmüştür. Kısa süre aralarında fısıldaşırlar.  Sonunda ortaklaştıkları kararı, ardı belirsiz yalçın dağların sabrı ile bekleşen insanlara yüksek sesle bildirirler. Otobüsün sürücüsü yolları üzerindeki karakollara “kesinlikle uğramayacak”tır, böylece otobüs “hiç durmadan yoluna devam edecek”tir.

Kararı bildiren buyruk karanlıkta yankılanır:  “Herkeş otobüse… Sen şofer, hiç durmadan gaza basacaksan... Sadece Türküçi kalacak. Dahha onunla işimiz bitmemiştir… Sallanma… Herkeş arabaya. Marş marş.” 

Otobüsten en son inen ışıltılı adam, belli etmeden kızıp söylendiği, şu akşamın bir vaktinde, hiç tanımadığı insanların arasında bir başına kalakalmanın şaşkınlığına karşın, sakinliğini, soğukkanlılığını korumaktadır.  “Seni komutana götürelim. Gösterelim bahalım bir hele. O ne deyecah ?!” diyerek, vururlar ardından dağlara.

Gecenin iflah olmaz söz dinlemez karanlığında, tek tük yanıp sönen ateş böcekleri, dağın dinginliğinin ve de ıssızlığının ayrıcalığına apayrı bir güzellik katmaktadır. Yürüyüş kolu düzeninde, tek sıra birbirlerini izlerler uzun süre. Hiçbir yakınma, en küçük bir yorgunluk belirtisi göstermeden… Her gün diken üzerinde, çatışmalarla geçen yaşamlarının elektrikli havasını değiştirip renklendiren türkücüye de takılıp aralarında şakalaşırlar. Dolambaçlı ve sarp dağ yolları boyunca pek keyifli, pek neşelidirler. Suskunluğunu koruyan, ama içinden veryansın eden türkücününse içten içe yüreğinin yağı erimektedir: 

“Poki yedik.” der içinden, “Dügün mügün kalmadi... Aha şimdi poki yedik. Bunlar bizim laf geçmez eşkiyalar. Dügün mügün kalmadi. Dinime imanıma sabbaha kadar nöbetteyiz."  

Kem gözlerden ırak, kuşku çekmeyen koyağın derinliğindeki büyükçe iki  kayanın arasında kurulu gerilla kampına ulaşmaları biraz zaman alır. Ayaklarında “Mekap” ayakkabılar, sırtlar ında yükleri belirsiz tıka basa dolu çantalar, boyunlarından sarkan fişekliklerle göğüs hizalarında sallanan el bombalı adamlarının arasında, gözüne hiç alışık gelmeyen kravatlı ve tuhaf giysili birisinin kampa doğru geldiğini görünce komutan da şaşırır. Buyur eder. Hazır cevap adamın düğünlerde halkı eğlendiren birisi olduğunu öğrenince çocukça sevinmesi tutar. Pek keyiflenir, yüzünde gülleri açar. Yoldaşları gibi, o da uzun bir zamandır köyünden ve sevdiklerinden ayrıdır. 

Diğerleri gibi, insanlarına, halkına olduğu kadar türkülere de sevdalıdır. Böyle olunca oradakilerin her birisini yavuklusuna, yollarını gözleyen anasına, sılasına götürüp getirecek olan eğlendiren gecenin, türkücü için epeyce uzun ve yorucu geçmesi elbette kaçınılmaz olacaktır. Komutan, adama bir süre göz ucuyla bakıp gülümseyerek dikkatle süzdükten sonra: “Oku bakalım bir türkü.” der. 

Türkücü çaresiz, Kürtçe bir uzun türkü tutturur. Komutan, adamın yanık, yanık olduğu kadar da şen şakrak sesini beğenmiştir. Türkücü değişik, renkli ses tonuyla ortalığı inlettikçe, ortak yazgıları hep eziyet ve işkencede buluşmuş yaralı gönülleri kasıp kavurdukça, yüreği dağlanan komutan da coştukça coşar.

“Bir tane daha, bir tane daha.” diye diye, sabahın ilk ışıklarına dek, çok sevdiği, çoğu zaman arkadaşlarıyla birlikte yüksek sesle eşlik ettiği, bildiği bütün Kürtçe türküleri söyletir adama.

Tekinsiz dağların meraklı gözlerden uzak, tahmin edilmeyen bir koyağında konuşlanmış kampın hayli aşağısında, yol kenarında bir jandarma karakolu vardır. Gecenin ıssızlığında türkücünün gür ve yanık sesi, iki dağı birden tutmuş, karakola kadar gitmektedir. Oradaki komutanın ve askerlerin tanyeri ağarıncaya dek, sadece dağdan geldiğini bilebildikleri ve sözlerini anlamadıkları bir dilden avaz avaz söylenen coşkulu türküler sayesinde uykuları kaçmıştır. Türkücü gür ve yanık sesiyle, gelmekte olan günde başına geleceklerden habersiz jandarma karakoluna ilk konserini verirken, askerler de uykularını haram eden bu gür sesin sahibine, dillerine geldiğince ağız dolusu sövüp sayarlar.

*   *   *

Şafakla birlikte, yorgunluktan sallanan adamın gözleri bağlanır. “Türküden zarar gelmez; sen söylemeye devam et.” diyerek, kulağına gördüğü kampı ve insanları unutmasını salık veren kibar uyarı sözcükleri fısıldayarak, onu önlerine katıp patika yoldan aşağıya indirirler. Uzun ve yorucu bir yürüyüşün sonudur… İçlerinden tok sesli olanı silahının namlusunu adamın ensesine dayayarak tane tane konuşur, iyice tembihler:“Sakın ola ki, hiç ama hiç susmayasan. Arkana bakmayasan… Göz bağını açmayasan… Hiç durmadan dağdan aşağı söylemeye devam edeceksan.”

Türkücü nerede olduğunu, nereye gittiğini bilmeden, gözleri bağlı, yokuş aşağı salar kendini. Sabahın körüne dek, bilmem kaçıncı kez çığırdığı türküleri artık kararmaya ve bulanmaya başlayan beyninde sil baştan, tekrar tekrar sıraya koymaya çalışırken, bir yandan da tökezlenmemeye, bir yerlere yuvarlanmamaya çaba göstermektedir. Yol kesenlerin eline ilk düştüğünde içinden geçen iki sözcük, artık sözleri birbirine karışan yorgun, uykusuz türkülerin farkında olmadan doğal nakaratı olmuştur. “Poki yedik… Poki yedik." 

Uykusuzluk ve yorgunluktan sersem sepelek, nerdeyse el yordamı ile ilerlemeye çabalarken, dizlerinin dermanı gibi bitmez tükenmez bellediği soluğu da tükenmek üzeredir. Bu arada geçen zaman nedir, poşulu sert adamlar nerede kalmıştır hiç ama hiç ayırtında değildir.

*   *   *

Başlangıcını anımsayamadığı gibi, sonunu da kestiremediği içine düştüğü zamanın belirsizliğinde gezinirken; bu kez çok farklı bir dilde ve de alışık olmadığı ağızda bir ses: “Na’pıyon be hemşerim? Dur bakalım!” der.

Bu kez yolunu kesen aynı uykusuz geceden kalma, sinirleri bozulmuş askerlerdir. Gözbağına dokunmadan, az önce kulaklarına fısıldanmış dostça tavsiyelerden habersiz, koltuk altlarına giren kuvvetli ve sabırsız eller, ayaklarını yerden kesip zaten bulutlarda gezinen, gücü/ umudu tükenmiş umarsız insanı sürüklercesine yürütürler. İnatçı çalılarla kaplı sarp yolları aşıp dağın düzlüğüne, iki gözetleme kulesindeki ağır silahlarla korunan karakollarına ulaştıklarında gözlerindeki bağı açarlar, ellerini çözerler. Oldukça kızgın, sabırsız ve sitemlidirler. “Gel bakalım.” derler. “Seni komutana götüreceğiz!”

Üsteğmen rütbeli komutanın emrindeki askerlerden çok daha sinirli olduğu ahşap masa üzerindeki, çoğunluğu yarısında söndürülmüş sigara izmaritlerinin taşırdığı kül tablasından anlaşılmaktadır. Mesleği türkü söylemek olan, o an heyecanından ne yapacağını bilemez durumda sıkıntıyla daralıp duran adamı, bir süre parmaklarının arasındaki külü uzamış sigarasıyla, burnundan soluyarak izleyen karakol komutanı sonunda sessizliğini bozar:

“Ulan, ulan!.. Sen miydin ulan sabaha kadar kafamızı ütüleyen?” 

Türkücünün başına gelenleri tüm doğallığı ile anlatmasına karşın, komutan yine de kızmadan edemez.

“Demek sendin ha!.. Bizi sabaha kadar uyutmayan eşek sıpası!.. Şimdi, çık bakalım şu karakolun damına... Önce bağırarak İstiklal Marşı'nı oku… Sonra bildiğin bütün Türkçe türküleri. Akşama kadar da burada, Türkçe söyleyeceksin!”

Talihsiz adam bitmiş, tükenmiş adımlarla kerpiç dama çıkarken ortalık çoktan ışımıştır. Güneş mor dağların doruklarından yeni bir güne göz kırparken, karşı tepelerin bir yerlerinde dağın sarp tepelerine doğru, çoktan tırmanmaya başlamış tanıdığı insan siluetleri kapanmaması için çabaladığı gözlerinde yitip gitmektedir.                                  

Hasan Oğuz Bilgen, Karşıyaka, 15.08.2009.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Haber Tarihi: 06/05/2011 

Haber Editörü: Özgür Medya 

Haber Kaynağı: Özel                   

++ Özgür Medya ++ info@ozgurmedya.org                                                                   

Sitede yayınlan yazılar yazarlarını bağlar. 

Yazı içeriklerinden site yönetimi yasal sorumlu değildir. 

Tüm yazılar Telif Hakları Yasası Gereğince korunur.




31 Mart 2013 Pazar

O BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ ( SON 1 )

17 Nisan 1940 - Köy Enstitüleri'nin Kuruluşu. 

Anadolu'nun bozkırında yalnızlıkta açan kır çiçeklerinin, tüm Köy Enstitülü öğretmenlerimin anısına.

O, BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ.

Orada ılık ekim yağmurları altında ürperdiğimiz, sonrasında ise, bir daha hastalıkların yorduğu zayıf bedenine sarılıp çökmüş yanaklarından ve iki ellerinden öpme mutluluğuna erişemeyeceğimiz talihsiz bir gündü. Çatısı akan sıradan emekli evinin yer yatağında, son soluğun verilmesinden toprağa veriliş anına dek, uzun saatler boyunca bir çeşit koruma/ korunma içgüdüsüyle arkasına gizlendiği hüznün perdesini  “Elli yıllık yol arkadaşımdı” sözü ile aralamıştı.

Sevgili annemin üniversite hastanesinde yattığı uzun zamanlardan ve giderek ağırlaştığı son günlerinden bu yana, içinde düştüğü oldukça sıkıntılı, iç karartan durumun ağır renk tonları ile gölgelenen yüzü, insana sonu gelmeyecek ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen suskunluğunu bozup konuştukça ışıdı. Giderek aydınlandı.

“Onunla yıllar boyu ne çok şey paylaştık. Bizim yanı başımızda olmasaydı, bana moral ve omuz vermeseydi, köy yollarında ardımız sıra gülücüklerle el sallayan mutlu, umutlu ve de aydınlık yüzlerindeki gözleri çakmak çakmak parlayan, bilgisine güvenen, okuyan/soran araştıran, üretken, özgüvenli çocuklar bırakamazdım...” Tam da böyle demişti gönenerek.

Onca eğitimciliğine, enstitüde öğrendiklerine, orada kazandığı becerilere, deneyimlerine, kendince iyi bir hayat insanı oluşuna karşın, karşısındakine nasıl da ellerinden tutulmaya, yardım edilmeye gerçekten gereksinimi olan, -hak etmediği kaba deyişle- nasıl da düşmüş, düşkün ve acınası bir insan izlenimi veriyordu. 

 

Geleneksel inancın insana yakıştırdığı ve zorunlu gördüğü son dinsel tören için hazırlanmış çukurun başında dikilirken, onu, yuvadan uçmayı denediği daha ilk gün düştüğü soğuk zemin üzerinde titreşen, tüyü bitmemiş yavru kuşa benzetmiştim. Annemizin bizlere en son vedasının ruhumuzun derinliklerine bıraktığı acı, bu acıyla birlikte gelen kimsesizlik ve öylece kalakalmışlık duygusu karşısında bile, yine de insanı şaşkına çevirecek derecede soğukkanlı idi.

“Elli yıllık yol arkadaşını” ıslak bir ekim günü çıkarmıştık son yolculuğuna. Düşüncelere dalmış başlarımızın üzerinde telaşlı devinimlerle dolanan, sonra hızla uzak yerlerde kümelenen, sabırsız güz yağmurlarını yüklenmiş sıkıntılı bulutların mavi kara yansımaları.

Omuzlarımızda, ince uzun çakılı tahtalarının aralıklarından, kesif gülsuyu ve defneyaprağı kokularının geldiği ahşap tabut. Dahası, kendine özgü ve o ana dek başka hiçbir yerde karşılaşmadığım, insanın içini tütsüleyen günlük bitkisinin mistik havası… O an için geçerli bir anlam yükleyemediğim, annemi götüren ahşap korumanın yanılsamalı, gerçekdışı duygusal ağırlığı altında, yok oluş gerçeğinin yüreklerimizi akkor ateşlerce yakmasının her geçen an içimizde büyüttüğü, içimizi acıtan bir boşluk duygusu ile ilerliyorduk. Üzerimize doğru artarak öbekleşen, hızla kararan bulutların telaşı ve az önce sağanak yağmurlarla yıkanmış karşı dağların ardında düzensiz aralıklarla çakan şimşekler…

Tuhaf bir sessizlik içinde, insanı rahatsız edecek denli bir suskunluk ve durgunluk havasında usulca ilerlenen, geleneksel alışkanlıklardan kopmadan nihai amacına ulaşmayı hedeflemiş sıradan dinsel bir ritüeliydi. O an orada yaşanan. Daha sabahın erken saatlerinde son hazırlığı tamamlanmış gömü çukurunun başına vardığımızda, az önce ne yapacağı kestirilemeyen, homurdanıp gürleyen, kavgacı hava birdenbire açılıvermişti.

Halk arasında ‘hayatın son bulduğu an’ denilen, aslında insan bedenindeki ölü hücrelerin çoğalıp canlı hücrelere üstün geldiği yerdeydik. Alışılagelmiş gömü işinin son anlarında, o ıslak ve keskin toprak kokulu çukurun içindeki iki kişi şaşılacak bir rahatlık içinde son görevlerini yerine getiriyordu. Son anları olmasına karşın, çukur başında ellerini açıp çömelmiş hocanın da okuyup üflemeleri, kimsenin anlamadığı Arapça sözlerini oradakilere adeta bir türkü nakaratı biçiminde onaylatması törenin uzamasına neden oluyordu. Orada olup biteni kendi derdimizle yanarken, topluca yapılan biat tekerlemesine katılmadan sabırla izliyorduk. 

Birden Enstitülü babamın insan emeğinin yüceliğini, insan üretkenliğini merkezine koyan yaşam felsefesine inanmakla, önüme bıraktığı kitapları okumakla, öğütlerini tutmakla ve söylediklerini yapmakla ne kadar doğru yaptığımı… İyi ki onun oğlu olarak doğduğumu, öngörülerini/ düşüncelerini paylaşmış olmakla ne kadar şanslı olduğumu düşünürken yakaladım kendimi.

Az önce çatık kaşlarıyla çalım satan, tehdit eden bulutların işimizi kolaylaştırmak için uzaklarımıza gitmesi, gözlerden ırak köşelere çekilivermesi, kendilerini içinde bulundukları durumun mistik ve törensel havasına kaptırmış topluluğun ilgisini çekmekten hayli uzaktı. Fikri Hoca’ nın öğretmenlik yaşamının, ruhunu Kızılçullu Köy Enstitüsü’ nde aldığı, eğitimciliğinin iyi kötü günlerinde hep yanında, ona destek olmuş “elli yıllık hayat arkadaşını” kendi halinde bırakıp oradan ayrılma zamanı geldiğinde, yağmur yine önce sersem sepelek, ardından iri damlalar ve hoyrat patırtılarla tekrar yağmaya başlayacaktı. Kimi insanlara göre daha fazla gururlu oluşu, kendine özgü duyarlılığından, çok ince ruhlu oluşundandı. Bu yüzden anlaşılmaması için epeyce çaba harcadığı, ne var ki yüzüne daha ilk bakışta ayrımsanmasını önleyemediği yüreğinin ağır yükü tepemizde dolanan deli dolu bulutlarla eşdeğerdeydi.

Hemen yanı başında, hazır asker misali tetikteydim. Ruhunun inceliğinde, yufka yüreğinin kenarında köşesinde her olup bitenin, içinde kopan kasırgaların, altüst oluşlarının, savrulmalarının her anının en küçük karesinin ayırtındaydım. O, böyle kırılıp dökülmeleri yaşarken, oradaki topluluğun, dost-akrabanın arasında kendimi etkisinden kurtaramadığım ve istediğim halde içinden çıkamadığım bir belirsizlik içindeydim. Orada sanki sadece ikimiz vardık. Bir de hemen ardımızda, neredeyse bir ömür boyu süren sayrılıklarının verdiği yorgunluk ve yıpranmışlıkla çoktan derin ve huzurlu uykuların kollarına kendisini teslim etmiş olan yaşlı kadın. Annem... 

Zorunlu ayrılıkların, mahpusluklarım dışında, asla yalnız bırakmak istemediğim ve de bırakmadığım, benim için iki önemli insanın arasında suspustum. Umutları sona ermiş yolcunun bindirildiği trenin hareket etmesini yitip gitmesini bekliyordum. Ve oradakilerin, sözcüklerini hiç anlamadıkları, anlamını bilmedikleri bir dilde okunan tekdüze duaların verdiği can sıkıntısını belli etmemek için nasıl çabaladığını gözucu ve ilgi ile izliyordum.

Fikri Öğretmen, hacının hocanın akıl ve bilim dışı söylemlerine ve önerdikleri çağdışı yaşam biçimine inanmayan, itiraz eden, hoş görülü, aydın, arif bir köylünün ilkokulu başarı ile bitirmiş bir oğlu idi. Yaşıtlarına göre çok da şanslıydı. Gezici Köy Enstitüsü yetkilileri iyi ki onu köyünden, ailesinden koparıp almıştı. O, merak edenlerimizin siyah beyaz fotoğraf arkalıklarından, canlı tanıklarının, yaşayanlarının anılarından, yazdıkları yaşam öykülerinden, anı-romanlarından,  bir yanı hep eksik kalmış az sayıdaki film ve belgesellerden öğrendiğimiz Köy Enstitülerini yaşamanın, havasını solumanın ve odun ateşinde karabuğday ekmeğinin tadına varmanın ayrıcalığını yaşamış, bizlere de bu deneyimi her fırsatta anlatmış, yaşatmış ve duyumsamıştı. 

Bense yeniyetme on dört yaşımın şimdi anımsayamadığım bir gününde, yerde kilim üzerinde uzanmış ödevimi yaparken, başıma gelip önüme bıraktığı Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” eserini onun sayesinde okumuş olmanın mutluluğunu tadabilmiştim sadece. En küçük çalı çıtırtısının, bir kuş kanadının değdiği yeşil daldan çıkan taze, kırılgan yaprak kıpırtısının kulaklarımıza ulaştığı köyün ıssızlığında, toprağa sinen yağmurun içimizi açan mis kokusu duygu sağanağımıza karışıyordu.

Kızılçullu Köy Enstitüsü'nün ağırbaşlı, en arkadaş canlısı öğrencilerinden olan iki emekli öğretmen de, az ötemizde kımıltısız beklerken yaşanan anın canlı tanığıydı. İkisinin de nasıl da başları dimdik ve aydınlık, alınları açıktı. Her ikisinin de nasıl tertemiz güleç bir yüzü ve onurlu bir duruşu vardı. Nasıl da ışıl ışıl aydınlık ve de sevecendiler:  Mehmet Ali Vural ve Süreyya Mavioğlu öğretmenlerim.

1940'larda Kızılçullu, şimdilerin Şirinyer semtindeki "Orgeneral Vecihi Akın Kışlası" olarak anılan, o zamanlar iki taş binanın ve verimli geniş toprakların bulunduğu bu bölgeye ulaştıklarında, ellerindeki bez torbalarda köy ekmeğinin sertleşmiş dilimleri, yeşil acı çekişte ve kaya tuzu ile terbiye edilmiş kara zeytin vardı. Ve beraberlerinde getirdikleri kırsalın yokluk, yoksunluk, ezik havası. Bereketli ovaların, zambakların ve de dağ lalelerinin dinginliği sinmiş ürkek, şaşkın ve ıssız bakışlar… 

Başlarına yerleşmiş “sirke” dedikleri bit öbeklerini aynı günler, sıralarını sabırsızlık göstermeden bekleyerek, tek tek yine kendi elleriyle ayıklamışlardı. Sonra kendileri gibi yakın günlerde okula gelen diğer çocuklarla tanışıp kaynaşmışlar, akrabalıktan, karındaşlıktan öte olmuşlardı.  O katışıksız ve de sımsıcak günlerden diplomalarını aldıkları güne, oradan, şimdi göz ucuyla birbirlerini kolladıkları şu gömütlüğün acılı ve buruk anına dek birbirlerini bir daha hiç bırakmamışlar.

Tıpkı enstitü günlerinde olduğu gibi, birbirlerine hala gönülden gönüle derin güçlü duygularla, yaşlandıkça silikleşen, ama gelgeç ilişkilerle, ucuz çıkar duyguları ile de tüketmedikleri yıpratmadıkları bağlarla bağlıydılar. Şimdi, boylu boyunca upuzun yığılmış taze toprağın etrafında, avuç içleri yan yana ve yüzlerine dönük biçimde ve anlamını bilmedikleri duaların mırıltıları ile sabırla bekleşen kalabalığın az uzağında şahince izlemeye almışlardı Fikri Hoca'yı.

O ise, daralan yüreğinin uçurumlarında esen hırçın rüzgarlarla, inatla biat etmeden, duasız, inançsız, hala ‘rüzgara karşı’, ısrarla aykırı, dudaklarını bıçak açmaz, suskun ve kıpırtısızdı. Hani, ıslak gözlerini diktiği toprak yığınının taze kokusunu solurken, tozlu köy yollarına alışık dizlerinin bağı aniden bir çözülüverecek olsa... Olasılık bu ya. Kalabalığın üzerinden süzülüp yere düşmesine izin vermeden, yaşlı kollarıyla onu sarıvereceklermişçesine hazırda; işte öylece uyanık, atik ve de kendilerinden emin delikanlı bir duruşları vardı. 

Tanımı zor, sağır dilsiz bir andı. Zaman sarkacının salınımlarının giderek ağırlaştığı, geçmişe dair akıp geçen siyah beyaz, hüzünlü fotoğrafların belleklerden silikleştiği, buğulandığı, giderek donup kaldığı bir mekandı.

İnsanları, o gömütlükten kurtulup işlerine güçlerine ve evlerine dönme isteğinin sardığını anlıyordum. Üç Köy Enstitü’lü ve ben, bu erken ve de bencil duygunun çok ama çok uzağında, belleklerimizde yer etmiş, bizi onurlandıran ortak değerlerimizin tadını damıta damıta, yaşaya yaşaya çıkarıyorduk. Fikri hocayı ele verense, önceleri nemlenmekle kalıp sonra ıslanıp yaşarmasını önleyemediği yeşil -çapar- gözleri olacaktı. Bir de, sanki üşümüş, uyuşmuş da ısıtmak ve rahatlatmak istermişçesine sürekli ince uzun parmaklarını ovaladığı elleri... Ayaküzeri tüketilen ve dakikalarla sınırlı, dar ve kasvetli zaman içinde, derin bir iç huzuru arayan gözlerimizle birbirimizi anlıyor oluşumuz, birbirimize kaçamak bakışlarımızdan anlaşılıyor, göz bebeklerimizden okunuyor, anlaşılıyor olmalıydı.

Hızlı devinimlerle bir araya gelip toplaşan, mavi ve siyah tonlarda telaşlı bulutlar tarafından hızla kuşatılıyorduk.

Yaşamı boyunca bildiği tanığı olduğu olayları, biriktirdiği deneyimlerini, bilgilerini, köylerde çocuklarla, köylülerle paylaşan, yüreğini ortaya koyan insan, o an, oracıkta kahretmişliğini, yalnızlığını, kederini paylaşmakta nasıl içine kapanık, nasıl da bir bencildi. Kendi deyişiyle ‘çapar' gözleri, insana bir başına kalakalmışlığı iliklerinde duyumsatan eski köy gömütlüğünün taş duvarına yakın bir kuytulukta yağmur altında ıslanan, dalları mora çalan kırmızı ve bordo çitlembiklerle ağırlaşmış yaşlı karaağacın asırlık gövdesine takılı kalmıştı. Belleği ise, kızlı erkekli köy gençlerinin babalarının kullanılmayan hayvan koşumlarından aşırdıkları urganlarla kurdukları, yüksekliği bizim gibi küçük çocukları ürküten bayram salıncağına. Dev salıncak, düğün bayram gibi mutlu günlerde karaağacın yüksek dallarına kurulurdu. Şimdi davullu zurnalı bu cümbüş gözlerinin önündedir. Hızla netleşmekte, onu bu neşeli ve şamatalı kalabalığın içine çekmektedir.  

*   *   *

Karaağacın iki yanına dizilip birbirlerine sokulmuş, çok uzun ve ağır salınımlar yapan salıncağı hayranlıkla izleyen genç kız ve bıçkın delikanlı öbekleri, uzaktan uzağa birbirlerine tertemiz duygular ve yemeni altı kaçamak gülücüklerle göz süzmelerde. En uzak, en yüksek dallara ayakuçlarını değdirebilmek için, kendilerini sallayanları, korkuya meydan okuyan haykırışlarla yüreklendirmeye çalışan, kanları kaynayan cesur binicileri alkışlayan izleyiciler çığlık çığlığadır. Sarhoşluğa özenerek naralar atanları izleyen gençlerse, gülümseyen gözlerle salıncak sırasının kendilerine gelmesini bekleşirken sabırsız.

İçlerinde bıyıkları yenice terlemiş, yeniyetme günlerinde olanlar ise, kendilerini izleyen, gül yanakları al mı al ve birbirlerini dürtüp kıkırdaşıp kendi aralarında dalgalanan, çocukluktan yenice kurtulmuş köy kızlarına caka satma yarışında. Arka sıralarda askerliklerini gerilerde bırakan gençler. Yaşları ilerleyenler. Ve yaşlılar...  

Bayram havasında kaynaşıp duran kalabalıkta, allı güllü entarileri ile yerlerini almış taze gelinlerse, ele avuca sığmaz delişmenlere bakıldığında, dikkate değer ölçüde daha ağırbaşlı, daha ölçülü, yaşlarına ve konumlarına uygun bir sakınganlıktadır. 

*   *   *

Nasıl da içine kapanık, kederini yalnızlığını paylaşmakta nasıl da bencildi. Başlarımızın üzerinde alçalıp yükselerek bir garip kuş dönüp duruyor. Sonra usulca süzülüp, gidip karaağacın en uçtaki, kendince korunaklı dallarından birine konuyor. Kıyıda kenarda, öyle ıssız olunca kendini güvende mi sanıyor? Kararan bulutlardan olmalı huzursuzluğu; telaşlı devinimlerle hızla bir araya gelen tekinsiz bulutlardan... Hızla kuşatılıyorduk bir yandan. Yorulmak, yakınmak ne kelime; pes etmek, yılmak nedir bilmeyen o köy öğretmenini çok iyi tanıyordum. An geldi; sıkıntı sona erdi. Kükreyen duran, ne zaman nereye çökeceği belirsiz hoyrat hava durulmuş, kara bulutlar dağılmıştı.

*   *   *

“İlkyazdı, güneş açtı. Badem ağaçlarının, erik ağaçlarının çiçekleri, gelinlikler giymiş papatyalar, sarışın kızlar kadar narin, kırılgan kır çiçekleri, ortalığı yangın yerine çeviren kırmızı laleler ve alev alazı gelincikler, açan güneşe eşlik ettiler. Karabaşlar, aslanağızları... Sarının, morun, eflatunun bin bir tonuna bürünmüş olanlar. Hepsi de tam bir bayram havası içinde. Hıdırellez coşkusunda, çığlık çığlığa, pür neşe dört bir yanımızı sarıvermişti. 

İşte yine sınıfta öğrencilerine konuşur gibi, sonra bir an durup gözlerimizin içine bakması. Her sözcüğü ders verircesine:

“Kış uykusundakilerin uyandığı, börtü böceğin kımıl kımıl, gökyüzünün pırıl pırıl olduğu bir on yedi nisan günüydü. İlkyazdı. Bizler Enstitü'de ne öğrendiysek, sorarak sorgulayarak, araştırarak, tartışarak, birbirimizden görüş/ düşünce alarak öğrendik. Öğrendiklerimizi yaşamla sınadık" diye sürdürdü konuşmasını.

“İlk görev yerim Manisa’nın Horozköy’ ü. Yıl 1943 idi. Lojmanın arkasında uzayıp giden Sultaniye üzümü bağları. Serin suları tulumbadan çekerdik, tertemiz… Keçilerimiz vardı. Tavuklarımız. Yumurtalar kırmızı içliydi. Kızarmış domatesler. Yeşil biberler. Taze soğanın ne kadar yıkasak ellerimizden çıkmayan kokusu...

“Bilginin, sorup araştırıp öğrenmenin, çalışkanlığın, üretken olmanın yüceliğinden, evrensel değerlerden, insanlığın erdemlerinden söz ederdim. Her an, her yerde insan aklının ve bilimin en önce gelmesi gerektiğinden. Sadece ABC’yi, okumayı yazmayı, matematiği değil. İtiraz etmeyi, karşı çıkmayı, çekinmeden soru sormayı ve de boyun eğmemeyi de öğrettim. Yürüdüğümüz akıl ve bilim yolunu karartmaya çalışanlar, paçalarımıza dolanan karaçalılar, tabanlarımıza batacak pıtraklar ve önümüze çıkan çakırdikenleri de olacaktı, biliyordum. Ne var ki, yılmayacak, içimizi karartmayacaktık. Köylüsü ile kentlisi ile, tüm insanların kul/ tebaa değil, özgür düşünen yurttaşlar olmaları, yurttaşlık ve demokrasi bilinci ile davranmaları ve de körü körüne yaşamamaları gerekti.”

“İnsana yakışan, böyle bir uygar yaşam için çabaladım. Sindirme, yıldırma amaçlı müfettiş denetlemeleri, soruşturmalar aydın olmanın, yaşadığım çağdan, suyunu içtiğim, ekmeğini yediğim topraklardan her koşulda sorumlu olmamın, ama bir türlü benimsenemeyen yeni olandan, demokrasiden, özgür yurttaşlıktan, haklarımızdan, Atatürk’ün ‘Tam Bağımsızlık’ ilkesinden söz etmemin bedeliydi. Ödedim.”

Kısa bir soluklanmadan sonra, yılmadan arkasında durduğu sözlerinin yerinde ve doğru oluşundan kesinlikle emin, tek bir sözcüğünden ödün vermeye pek niyetli görünmeyen iddialı ve kesin bir tavırla sonlandırdı konuşmasını:

“Ben öğrencilerimi de, evlatlarımı da böyle yetiştirmeye gayret ettim...”

*   *   *

Kendine de başkalarına da son derece saygılı bir insandı. Saçı sakalı uzamış, tıraşsız, bakımsız halini görebilmiş tek bir şanslı insan yoktur. Yaşamı boyunca babaca tuttuğu ellerimizi bırakmazdan birkaç ay önce üniversitesi hastanesinde yatıyordu. Sabahları daha doktorlar koğuşları dolaşmadan sakal tıraşını yetiştirdiğimde, insana taşınması zulüm gelen ağır bir yükü omuzlarından atmış gibi ne kadar rahatladığını, çocuklar gibi mutlu olduğunu anımsarım.  Sevincini, koğuş arkadaşlarına takılarak, onlarla şakalaşarak belli etmeye çalışmasını, benden yana memnuniyetini de yine onlara göz kırparak göstermesini unutamam:  “Beni yakışıklı yapan oğlumdur.”  

*   *   *

Sağlıklı günlerinde, tıraştan sonra özel kağıt korumaları içinde bulundurmaya, oraya kurulamadan koymamaya özen gösterdiği  ‘jilet bıçakları’ benim için değer biçilmez bir emanettir. Şimdilerin savurgan, açgözlü tüketim ekonomisinin, kar hırsından ve değer bilmezliğinden, kullanıp atmanın, çarçur etmenin/ tüketmenin revaçta olduğu, plansız programsız modern zamanlarında, böyle dayanaklı tıraş bıçaklarının üretilmelerine gerek yoktur(!) Bu nedenledir ki, her birini özenle saklarım. Hiç açmadığım özgün korumalarının içinde dururlar. Onları bırakın kaldırıp atmayı, kullanmam bile olası değildir. 

Plan defterlerindeki konu başlıklarını siyah mürekkebe batırarak özenle kullandığı kesik divit uçla belirginleştirir. Aynı ders planlarının konularını da, yıllarca titizlikle kullandığı dolmakaleminden dökülen el yazısı ile sürdürür. Defterlerinin sayfalarını süsleyen el yazılarının her tümcesinin her sözcüğünde, noktasından virgülüne ciddi bir hat ustasının titizliği ve inceliği vardır. Hiçbir sayfanın hiçbir dizesinde tek bir harfin hatalı yazılmasına, sıradan ve olağan gelebilecek en küçük düzeltmeye, silinti ve kazıntıya denk gelemezsiniz.

Uzun sözün kısası güzel insandı. Güzel yazı yazardı. Yaşadığı anı gözler, zamanı kavrar, önünü görür, geleceği tasarlardı. Olayı değerlendirir, yorum yapar, sorgular ve sorgulatırdı. Onlara, haklarını bilen birer yurttaş olmanın bilinci ve sorumluluğu, bilgi, emek ve deneyimlerle birlikte sevgiyi, yokluğu, varlığı da paylaştıkları Köy Enstitülerinde fazlasıyla verilmişti. Geceler boyu kullandığı dolmakalemi ne büyük, ne değerli mirastır. Gözüm gibi saklarım.

Ömrü boyunca iş yapmak, üretmek için düşünen; elbette çalışırken, tezgah başında, karatahta başında yorulan terleyen insanlardan olmanın huzuru ile yaşadı. El yazısı gibi, kimi defter sayfalarının boş yerlerinde, kimi ders planlarının başında sonunda, özene bezene yazdığı sözler de güzeldir: “Ancak ölüler üretici değildir.”, “Emek en yüce değerdir.”, “Çalışkan ve üretken olmanız, insan emeğine ve onuruna uygun yaşadığınızın ispatıdır.”

*   *   *

İçindeki bilginin ve edindiği deneyimlerin ışığını, içinde hapsetmediğini, çevresine de yansıttığını bilirim. Çağdaş, aydın, bilinçli bir yurttaş olarak izlenmesi ve inatla yürünmesi gereken yolu, kendine özgü yöntemlerle, günümüzde artık uğraşılmayan, uğraşılmaya, emek verilmeye değer görülmeyen, belki de hiç bilinmeyen, tümüyle el emeği ders araç ve gereçleri üreterek, eskiyen kitapları sözlükleri ciltleyerek, okul sıralarını ve masaları onararak gösterdi. Yaşamının hemen her alanında... Gücünün yettiği, elinin erdiği her yerde… Komşusunun işlerinde bile.    

O, en doğal, en insan haliyle, her zaman ve her koşulda çalışan, üreten, iş gören, iz gösteren, iz bırakan basit bir devrimci, gerçek bir eğitimci olarak bu dünyayı bıraktı gitti. Ağaç saplı tornavidası, kerpeteni, lehimle yapıştırılmış teneke kutusu içinde su terazisi takım çantamda durur. Onları yitirmek değerlerimi yitirmek, dahası babamı, Fikri Hoca’yı yitirmektir. “Yitirmek tüketmek ve tükenmektir.” derdi. Yolun sonuna gelmek, yoksullaşmaktır. Böylesi bir duruna düşmekten ödüm kopar. Un ufak olur, biterim. 

*   *   *

Pek uzun olmasa da, yine de yetmiş dört yıllık yaşamı boyunca, motosiklet dışında hiç motorlu araç kullanmamıştı. Şimdilerde herkesin elde edebildiği, ceplerinde, çantalarında kimlik olarak taşıdığı bir sürücü belgesine sahip olmamış, böylesi bir olanaktan yararlanmamıştı. Bizler gibi bir sürücü değildi; ama tozlu, bol hendekli bozuk bağ yollarında, balon tekerlekli, direksiyonunda elle çalışan yuvarlak mekanik zili, naylon şerit süslerle renklendirilmiş bisikletini kullanmakta hayli iddialıydı.

Yaşamımızı kolaylaştıran, üretime katkısı olan sıradan, basit bir aletin uzun süre iş görmesi, insana yararlı olması için, o eşyaya, o araca gerece sahip çıkılması, onun onarılması, yani yaşatılması gerektiğini bilenlerdendi. Bu konuda da çoğumuzdan, benim diyenlerden ayrılırdı. Söz konusu işin inceliğini, çok insanın es geçebileceği, önemseyemeyeceği detayını bana da öğrettiğini;  gözlerime bakıp gülümseyerek, kulağıma muzipçe fısıldadığını anımsarım:  

Dağılan bir kitabın ya da ansiklopedinin hangi yöntemle derlenip toparlanacağını, -kendisinin yaptığı- nasıl bir ağaç düzenek üzerinde sabitleyip ve nasıl dikileceğini, patlayan bisiklet lastiğinin hangi aletle çıkarılıp hangi yöntemle yamanacağını. Zincirinin hangi aletle söküleceğini, yağlanacağını ve tekrar nasıl takılacağını.

*   *   *

“Benim bir adım önümde ol. Zoru başar, olmaz deme, yapılamayanları yap, bizlerin yaşayamadıklarını yaşa, yararlanamadıkları olanaklardan yararlan. Arabana bin. Sen sen ol, üç kuruşluk benzinine acıma, ihtiyacı olan, ola ki yardım bekleyen insanların yararına kullanmayı da asla unutmadan.

Ben, kardeşlerim ve öğrencileri, şimdiki çocuklarının nasıl yetiştiklerine, nasıl eğitildiklerine bakıldığında, ne şanslı çocuklarmışız. Ne mutlu bana ki, bana bir çivinin nasıl düzeltileceğini, çakılacağını öğreten, civcivlerle oğlaklarla koyun koyuna büyüten, börtü böceği sevdiren ve kitap okumayı benimseten bir babam vardı. Az bir şey, sıradan bir konu değildir, şairin "Ben, hayatta en çok babamı sevdim" demesi.        

Mezun olabilmek için, son sınıfta ikinci meslek olarak marangozluğu seçmişti. Uygulamalı sınavda -kimilerinin kırlangıç geçme dediği- kurtağzı da denilen yöntemle, hiç çivi çakmadan yaptığı tahta bavulla tam not aldığını her fırsatta, Köy Enstitüleri'ndeki yaparak öğrenmeyi esas alan eğitim sistemini överek anlatmıştır.

“Bizim bir adım önümüzde olun. Zoru başarın, olmaz demeyin. Yapılamayanları yapın, bizlerin yaşayamadıklarını yaşayın, yararlanamadıklarından yararlanın. Arabana bin. Sen, sen ol, üç kuruşluk benzine acıma. Her zaman, zor durumda olan ve yardım bekleyen insanların yararına kullanmayı unutmadan."

*   *   *

Fikri Öğretmen yıllar geçip yaşlandıkça, yaşamdan daha fazla bir şey beklemeyen yani sıradan insanların özlemini çektiği "sakin bir yaşamın huzurlu köşesine çekilip çiçek soğan çapalayıp, emekliliğinin tadını çıkarmak" yerine;  üretken, gücü kuvveti, olanağı yettiğince paylaşımcı ve katılımcı olan bir yaşam biçimini seçti. En çalışkan, en eğitmen, en yenilikçi, en hoş görülü, en barışçı haliyle göçtü gitti.

 

Seçkin bir insanı anmak, birçok yerde yaptığımız gibi, onu gereksiz konuşmalarla eskitmek, tüketmek, tekdüze yineleyip anlamsızlaştırmak ve içini boşaltmak değil, onun yaptıklarının daha da geliştirip zenginleştirebilmektir.  Değerli bir insanın, anısını yaşatmak, onun sevgisi ve öğrettikleri ile aydınlanabilmek, ülkeyi ve halkı sahiplenmek, “Şu dünyada aldığımız her soluk, verdiğimiz her soluk sizlerin eseridir. İyi ki vardınız. İyi ki bizlere örnek oldunuz ve bizlerle birlikte aynı yaşamı paylaştınız” diyebilmektir.

*   *   *

17 Nisan 1940 yılında, din, dil, ırk, cinsiyet, inanç ve bölge ayırımı gözetilmeksizin bozkıra, köylüklere ekilen aydınlanma çekirdeğini bağrında taşıyan Köy Enstitüleri aynı yıl Anadolu topraklarının yirmi bir diyarda birden sürgün verdi.

Yıl 1940… Ülke, kız erkek öğrencilerin aynı derslikte, aynı sırada oturduğu karma eğitimle çağdaşlığın ve uygarlığın yüzünü gördü. Geleceğin genç beyinleri Dünya Klasikleri ile tanıştı. Uygarlığa deneysel bilgi, eleştirel akıl, bilimle ulaşılabileceği, kalkınmanınsa, bağımsız ve kardeşçe yaşanan topraklar üzerinde, başkalarına bel bağlamadan, kendi öz gücüne ve öz kaynaklarına güvenerek, ekerek biçerek yani üreterek olabileceği kanıtlandı.

Yıl 1940… Öğrenciler bir anfi-tiyatro yapar. Orada saz, keman, piyano konserleri verilir. Cehov'un, Moliere'nin, Gogol'un oyunlarını sergilenir. Hafta sonları okul alanında müdüründen aşçısına dek herkesin katıldığı tartışma, eleştiri ve değerlendirme toplantıları yapılır. Bu toplantılarda sorunu olan, herhangi bir uygulama ilgili şikayeti, eleştirisi olan öğrenci, kalkar özgürce konuşurdu. Okul müdürlerinin eleştirildiği bu toplantılar, anılarda ve yazılı belgelerde yeterince yer almıştır. Bu detaydan da görülebileceği gibi, enstitü projesi bir demokrasi ve insan hakları projesidir.    

Yıl 1940... Köy Enstitüleri, hilafetten kurtulup yurttaşlık bilinci ile laikliği, çağdaşlığı hak etmiş genç Cumhuriyetin, bir toplumsal kalkınma projesi ve aydınlanma fişeği olmuştur. Enstitüler kapatılmamış olsaydı, Fikri öğretmenin deyişi ile, " Şu güzelim ülkede tek bir cahil insan dahi kalmayacaktı."    

Yıl 2011… Diyanete ayrılan dev ödeneklerle tarikat eksenli örümceklenme genç beyinlere yerleşiyor. Aydınlığa, bilgiye susuz kız öğrencilerinin cetvelle etekleri ölçülüyor. Öğrenciler ticarethanelere dönüştürülen okullarda, yarış atları gibi birbirleriyle yarıştırılıyor. Malum ÖSYM skandalının rezil şifreleri ile umutları ve gelecekleri çalınıyor.

Yıl 2011… Ülkem insanı üretmeye, kafa yormaya, bilime, sanata yabancılaştırılıyor, tüketime koşullandırılıyor. İş isteyenler azarlanıyor, barış isteyenler ötekileştiriliyor. İncilik üssünü kullanan uçakların yükünü, devletin zirvesi dahil kimse bilmiyor.

Yıl 2011... Yıllar önce barışın ve çalışkanlığın çiçeklerini yeşerten kadim topraklar, bu gün ölüm tarlalarına, asit kuyularına dönüşmüş, kemik ve yanmış insan giysilerini, oligarşik diktanın yeniden ve düzen verdiği derin devletinin resmi belgelerini ve toplu mezarlarını, midelerinin kaldırmadığı yine kendi pisliklerini kusuyor.

Hasan Oğuz BİLGEN, 06.09.1996, Horozköy- Manisa.

Haber Tarihi: 06/12/1996- 2012  http://www.evrensel.net/news.php?id=4327

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=25&NewsID=5298

http://alibabadanmasallar.blogspot.com/ Haber Editörü: Özgür Medya, Haber Kaynağı: Özel, ++ Ozgur Medya ++ info@ozgurmedya.org

Sitede yer alan yazılar yazarlarını bağlar. Yazı içeriklerinden site yönetimi yasal sorumlu değildir. Tüm yazılar Telif Hakları Yasası Gereğince korunur.