YENİ BİR 24 NİSAN’da YENİDEN VEDAT TÜRKALİ
|
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime..." |
Neo-liberalizmin dünyaya bakışı ve
olayları ele alışın yöntemi olarak baş tacı yaptığı ve bize dayattığı popüler
kültür, işine geldiği konunun ya da olayın içini boşaltarak manipüle
etmesi, canını sıkanı, keyfini kaçıranı ise yok sayması, yetmedi yok etmesi illüzyon
ustası Zati Sungur ustanın kemiklerini sızlatacak cinsten.
Bırakalım politikayı, genel kültür ölçülerinin çok uzağında olan birisinin
dahi anlayabileceği üzere, "Cherokee" örneği ilginçtir. Beyaz adam,
ağzının salyalarını akıtarak işgal ettiği bakir topraklarda "yeni dünya" larının
temellerini attığını söylerken, bunu uygarlık adına yaptığını ilan
ediyordu. Oysa, toplum bilimi aynı beyaz adamın, zengin ve
bereketli topraklarından sürerek canlarına ot tıkadığı, soykırıma uğrattığı,
doğaya ve insana bir karınca kadar zararı olmayan Cherokee yerlisinin varlığını ve tarihini yok hükmünde kabul ettiğini yazar.
Yıllar sonradır. Vahşi sömürgeci atalarının izinden ayrılmayan emperyalistlerin silahlı ya da silahsız fedaileri, kalemşorları katlettikleri bir halkın adını -Cherokee adını- güç,
özgüven ve dayanıklılık timsali olarak (4 x 4) Jeep’ lerine vermekten zerre
kadar utanmayacaktır.
Uzak topraklardaki Kızılderili dostlarımızın hüzünlü öyküsünden, coğrafyamızın uzak ya da yakın tarihinde yaşananlara bakıldığında da bu yakıcı gerçeğin değişmediğini görürüz. "Çağ açıp çağ kapatanlar" olarak özellikle öne çıkarılan isimler ya da olaylar, planlanarak yaratılmış değerler resmi ideolojinin tıpkı bir ilkokul müsamere sahnesinde olduğu gibi, altlarında yatan gerçeği asla günışığına çıkarmayan ve açıklanmayan durumların yinelenmesiyle fasit daireler olarak döner dururlar.
Bol parfümlü Lions gecelerinde ağlak yüzlerin yapay gözpınarlarını harekete geçiren ünlü Sarı Gelin türküsünün, asıl adının “Sari Gyaln” olduğu, soyuna sopuna kibrit suyu dökülmüş ve dahi bacaları tütmemecesine ocakları söndürülmüş, kana baruta, hasretlere sürgünlere reva görülmüş bir çilekeş halkın kültüründen geldiği gerçeği bu çözümsüz dairelerin içinde kaynar gider.
Ya “Dersim Dört Dağ İçinde" türküsü?
Ona ne denebilir? Azıcık tarih bilgisi olan, vicdanı kurumamış, vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmamış birisi onun hakkında ne yazabilir? Aynı vicdan sahibi insanlar bu ağıt/ türküyü olur olmaz bir mekanda her duyduğunda ne hisseder?
Güçlü olasılıktır; Ahmet Kaya kardeşimizin linç edildiği "Magazin Gazetecileri Gecesi" tıkınmalarının ve de tıksırmalarının birindeki kılıç kalkan, çatal bıçak meraklılarını bile duygulandırıp damardan coşturup terennüm ettirebilir!
Ne ki, Dersim’in kaç dağ içinde, kaç devlet cenderesi altında olduğunun, sözlerinin, ezgisinin tarihin hangi karanlık, soğuk, sahipsiz ve vefasız kesitinden damlayıp geldiğinin hiç, ama hiç önemi yoktur!
Toto Karaca sadece, eşsiz ve pek
"mühim" bir "tiyatro oyuncusu" dur!
Nubar Terziyan sadece, "meşhur" bir “Türk Sinema Sanatçısı” dır!
Hepsi budur, burada durulmalıdır. Bu sanatçıların muhteşem eserlerini bizlere emanet edip miras bıraktığı sahne ve sinema emekçilerinin aidiyetlerinden, kimliklerinden hiç bir zaman, hiç bir yerde söz edilmemelidir. Zaten edilmez. Bu anımsadıklarımızın adları insan aklına ilk gelenlerdendir. Elbette daha başka kimlikleri, aidiyetleri unutturulmak istenenler de vardır.
İnsanların ait oldukların sosyal doku, geldikleri yerler, geçmişleri ve yaşadıkları her daim bir sır, utanç verici bir durum, bir ayıp gibi saklanmaya, perde arkasında tutulmaya çalışılmıştır. Maazallah farklı toplumsal köklerden, kültürlerden ve etnik kimliklerden konuşmak insanı vatan hainliğine kadar götürebilir!
Bir de, bizim el yordamı terazi becerisi çıraklığından gelen, mimarlık yeteneği uzak diyarlara ulaşmış yapı ustamız var ki, anmamak gerçekten haksızlık olur. O ve ekibi emekçiler önemli yapılar inşa etmiş, övünmek Osmanlı’ya kalmıştır. Dahası bu eserler, depremler, savaşlar ve onca yıkımlar görmüş; en önemlisi günümüze dek gelmiştir. Mimar Sinan'dan söz ediyoruz. Yapı sanatının muhteşem mimarisinin, eşsiz başyapıtlarında yıllarca yaşamasını sağlayan Ermeni mimarından... Diğerlerinde olduğu gibi, Sinan’ın da Kayseri’ li bir Ermeni ailenin biricik oğlu olduğunu söylemek, pehlivan tefrikalarıyla büyüyüp, Battal Gazi aksiyonu ve Ulubatlı Hasan heybeti ile yetişmiş bir yurttaşa “affedersiniz” ya da “estağfurullah” çektirebilir. Kasımpaşa' lı beyefendiye çektirdi de.
Sonuçta yüzleşme cesareti gösterilemeyen ve halının altında saklanmaya çalışılan bir konuda, siz ne derseniz deyin, söz konusu kişi tarih kitabının okuma bölümünde geçiştirilen “Yüz Türk Büyüğü” nün ötesinde bir anlam ve önem taşımayacaktır.
Denilebilir ki toplumda kabul görmüş, sineye basılmış, evrensel değerlerle kanıtlanmış bir sanatçının etnik kimliğinden söz etmek neyi değiştirir ya da neyi kanıtlar? Elbette hiçbir şeyi… Ancak insanların ait oldukları, alışkanlıklarını, değerlerini, geleneklerini, dillerini, inançlarını taşıdıkları toplumlar, bizzat mevcut devletin baskın gücü tarafından itilmiş kakılmış, sürülmüş, soyulmuş sövülmüş ve amiyane deyimle "Köküne kibrit suyu" diyerek yok edilmeye çalışılmıştır.
Tarih ve toplum biliminin belgeleri ve yazılı kayıtları kanıtlar ki, Tanzimat döneminde kısmen ya da temsili anlamda elde ettiği eşit ve adil yurttaşlık hakkını, sonradan İttihat ve Terakki’nin devletçi statükocu anlayışının denetimine kontrolüne teslim edilecek olan Ermeni toplumunun toplumunun toplumunun bu topraklardaki kadim varlığı, tarihin derinliklerinden ve yerkürenin M.Ö 6 ’ncı Yüzyıl kesitinden gelmektedir.
Köklerini tarihin işte bu kesitinden alarak, sarsıcı bir sarmal içinde Cumhuriyet dönemine getiren usta yazar, Vedat Türkali -Farklı kimliklerin barış içinde bir arada yaşaması, eşit, adil ve güven dolu bir geleceği kurabilmek adına- iki yüz sayfayı bulmayan bir çalışmayla yıllarca sığ sularda, kirli, paslı söylemlerle körüklenen düşmanlığın ve ayrımcılığın insanlara ne bedeller ödettirdiğini göstermiştir.
Güçlü bir roman kurgusu içinde kısa, öz ve sade anlatımla önümüze dikilen olayların tarihsel verilerle desteklenmesi, kitaba yadsınamayacak türden belge niteliği de kazandırmaktadır.
Vedat Türkali, bir belge, toplumsal bellek niteliğindeki yapıtı “ Bitti, Bitti, Bitmedi ” adlı romanı ile, ancak sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir başka dünyanın mümkün olabileceğine inanan bir sosyalistin, hala tabu olarak kabul edilen bir konuyu gözlerimizin önüne bir gerdanlık gibi saçabileceğini kanıtlıyor. Yani büyüyüp ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri Anadolu topraklarına “ana yurdum” demeyi içine sindirebilmiş Ermenilerin hala yüz yüze gelemediğimiz, yazmaktan çekinilen, boğazımıza düğümlenen hüzünlü özgeçmişinden söz ediyor cesurca.
Yapıt, salt -yalın anlatım tekniği gibi- yazınsal değeriyle değil, ağırlıklı olarak siyasal ve toplumsal geçmişimize mercek tutup bizi kendimizle, birbirimizle yüzleşmemize, tekrar tanışmamıza neden olduğu, söylenemeyenleri söylediği, yok sayılanı, özellikle ve ısrarla unutturulmaya çalışılanı anımsattığı için kayda değer.
Vedat Türkali ağabey, resmi ideolojinin ve resmi tarihin en süslü hikayesi, en iflah olmaz iki yüzlü teranesi olan “ Farklılıklarımız zenginliğimizdir” klişe nakaratının içini gerektiği gibi doldurmuş, gözlerimizin önüne çok dilli, çok dinli, çok kimlikli ve çok kültürlü bir eser getirip bırakmıştır.
Hem de “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette, hizmetçi ve köle olma hakkından başka hiçbir haklarının olmadığı.” kelamını buyuran dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’u anımsatarak. Adını, gururla bir hava limanına verdiğimiz, "Dersim Fatihi" olması ile övündüğümüz, "Türk Kuşu" pilotu Sabiha Gökçen bombardımancısını konuşturup, devlet kayıtlarını boşa düşüren samimi itiraflarına yer vererek.
Kitapta daha neler yok ki:
·
1914 yılının haziran ayında Talat, Enver
ve Cemal Paşa’lara suikast yapılacağı asılsız ihbarı ile Sosyalist Hınçak
Partisi’nin 120 üyesinin tutuklanması, Ermeni katliamının ilk
sinyalleridir.
·
15 Haziran 1915’te derdest edilen
sosyalistlerden, aralarında Paramaz adlı halk önderinin de bulunduğu 21
yurtsever güzel insan idam edilir. İdamların tek canlı tanığı Kalust
Boğosyan’ın yazılarında Paramaz’ın üzerine çıktığı sehpayı tekmelemeden önce
“Yaşasın Sosyalizm” diye bağırdığını belgeler.
·
1915 yılının başlarında bırakalım yazar
çizer, aydın, gazeteci, hukukçu tutuklamalarını, milletvekili Krikor Zohrab
alıkoyulanlar arasındadır. Onun felaketi, İstiklal Caddesi Cercle d’Orient
Kulübü’ndeki akşam yemeği sonrasında, Talat Paşa’nın yanağına kondurduğu ölüm
öpücüğü ile birlikte gelir. Zohrab çok şaşırmıştır,
·
“
Bu ne iltifat ” diye sorar. Paşa “ İçimden
geldi ” der. Birkaç gün sonra, Urfa yolu üzerinde Erzurum milletvekili
Vartkes beyle birlikte başları ezilmiş, parçalanmış biçimde bulunur.
·
Ölüm öpücüğünden sonra verilen yargısız
infaz talimatını yerine getiren, İttihat tetikçisi Çerkez
Ahmet’ tir. Bizzat İttihatçı Talat’ın keyfiyetiyle, bir milyona yakın
Ermeni insanının kırıldığı Dery-Zor’da Suriye çöllerindeki kıyımdan kurtulan ve
yaşadıklarından, gördüklerinden akıl sağlığını yitiren, karşısına çıkan
ağaçları üzerine gelen Osmanlı askerleri olarak gören, besteci,
müzikolog ve orkestra şefi Rahip Gomidas’tır.
·
1915’te Anadolu’nun dört bir yanından
devlet talimatı ile sürülenlerin ortak yönü Dery-Zor çölleridir. Kimi kafileler
eksile eksile de olsa Suriye içlerine varırlar. Kimileri onlar kadar
şanslı değillerdir. Hastalar, yaşlılar ve çocuklar hiç ulaşamazlar… Golgotha
yolunda, Kürtlerden oluşma Hamidiye Alayları’nca öbek öbek öldürülüp, yol
boylarınca bırakılırlar. Kimilerini doğa kıyar. Açlıktan, susuzluktan ve
hastalıklardan ölürler.
·
Abdülhamid’in 1864’de ve 1866’da
toplam iki yüz bin Ermeni insanını Urfa’dan kırsal alana çıkarıp, dağlara sürüp
kıydırtması... Bölge Kilise kayıtları, kıyıma uğrayan insan sayısının üç yüz
bin olduğunu belgeliyor. Adı geçen katliamla ilgili, Abdülhamid’e muhalif
olan, ne var ki İttihatçı da olmayan Tevfik Fikret’in, Talat Paşa’nın uzattığı
elini “Ben bu kanlı elleri sıkmam.” diyerek geri
çevirmesi “Yüz Türk Büyüğü” masalının büyüsünü bozan cesur çıkışlardandır.
·
Hozat’ın Ergen Köyü -yeni
adı Geçimli- Kayışoğlu Yarması…
·
Orada sıkıştırılan ahaliyi öldürmeye
kurşun yetmeyeceği anlaşılınca, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın bellerinden
birbirlerine bağlanarak, uçuruma zorlanırlar. Görgü tanığı, aynı köyden Kamer
Ağa'dır. Kamer ağa, o insanın kanını donduran can pazarında, küçük
bir kız çocuğunun annesinden ayrılmamak için eteklerine yapışıp tutunmasını, onu asla
bırakmamasını, en sonunda bu kız çocuğunun da diğerleri ile birlikte, salkım saçak yardan
aşağı uçtuğunu anlatır.
·
“ Musa Dağ’da Kırk Gün” kitabının Türkçe
çevirisi yoktur. Belgesel roman Franz Werfel tarafından Fransızca yazılmıştır.
Sözcüğün gerçek anlamıyla insan sefaletini, bir halkın yok oluşunu, yok
edilişini anlatan bir eserdir. 1933’te yayınlanır, yankısı güçlü olur. Yahudi
Gettolarında da okunmaya başlanınca, bunun salt zulme uğrayan Ermenilerle ilgili olmadığı, Avrupa'da savaş tamtamları ile yaklaşmakta olan Yahudi soykırımının müjdecisi
olduğu yayılır. Bu tarihsel öngörü, Goebbels’in yasaklama kararıyla karartılmış
olacaktır. Kitabın başına gelenler bile çarpıcı, sarsıcı bir ironi, Yahudi
halkının başına geleceklerin habercisi gibidir.
·
" Musa Dağ’da Kırk Gün”den Vedat
Türkali’nin aktardığı ilginç ayrıntıda, tüm halkların barış içinde yaşama hakkı
olan bu topraklarda yıllarca hamaset nutuklarıyla insanları birbirine düşman
eden siyasetçilere Tarih Babanın parmak sallaması gizlidir: İstanbul
hükümetini tehcir kararından döndürmek isteyen, insan dostu Alman Papaz
Johannes Lepsius, Enver Paşa'yı ikna etmeye çalışır. Somut tarihsel bir veri
olarak tarihe geçen o talihsiz görüşmedeki Enver Paşa'nın sözleri, bu güne
kadar yapılan tüm polemiklerin, temcit pilavı misali önümüze sürülen tüm tezlerin
pabucunu dama atmaya yeterlidir:
· "Ekselans” der Papaz Johannes Lepsius, “Kurmak istediğiniz imparatorluğun temelinde Ermeni halkının cesedi olacak. Bu hayır getirir mi?” Paşa’nın yanıtı epeyce serttir: “İnsanla veba mikrobu arasında barış olmaz.” Johannes de sözünü esirgemez; ancak onun bu medeni cesareti onun da, görüşmenin de sonunu getirecektir: “ Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yok etmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz?
* * *
Canımızı sıkan, olasılıktır belki tadımızı bile kaçırmış, hatta sokağa çıkmanın yasak olduğu bir günün sıkkın akşamında, yukarıdaki “iç karartan” bunca ayrıntıdan sonra, bir sanat eserinin öyküsünden söz etmek iyi gelebilir.
Uzunca bir aradan sonradır.
Bestekar, kemani Sarkis Efendi, o nahoş öpücüğün atıldığı İstiklal Caddesi'ndeki Cercle d’Orient Kulübü’nde kendi halince demlenmektedir. Nezih ve gösterişli salonun pahalı masalarından birinde son kadehini yuvarladıktan sonra, günlerdir beklediği ilham perisi de sazının tellerine konuverir. Vuslat anıdır… Üstat Sarkis Efendi, Vedat Hocanın kitabında anlattığı yaşananlarla ile haşa, uzaktan yakından ilgisi ve bağlantısı olmayan (!) “ Kimseye etmem şikayet; ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime ” şarkısını besteler.
* * *
1915’in, bir halkın dağların kuytuluklarında, yol boylarınca, çöl sıcağında salkım saçak kırılmasının üzerinden yüzyılı aşkın geçmesine karşın, bizim hala, çoktan kabullenilmesi gereken bir toplumsal travmayı kanıtlamaya çalışıyor olmamızı, derin bir hüzün ve çokça şaşkınlık hali içinde izleyen bestekar Sarkis Efendiyi gözlerimizin önüne getirebilsek bile, onun, 2026’nın hiç değişmemiş kin, nefret ve linç ikliminde nasıl bir beste yapabileceğini düşlemek zor.
* * *
Açık Mektup Kolektifi, 24 Nisan 1915, Hozat-Ergen Köyü. Kayışoğlu Yarması.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder