5 Kasım 2016 Cumartesi

BİLİNENİN TEKRARI “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

BİLİNENİN TEKRARI  “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

Raportör Kati Pira, Federica, Schulz gibi, Avrupa Birliği Kapitalizminin parlamenter muktedirlerinden “Türkiye’den kötü kokular geliyor… Hukuksuzluğun son perdesi: HDP’li vekiller günah keçisi oldu…” mealinde, kazan çömlek patladı dedirten zehir zemberek açıklamalar yapıldıkça, sütliman lanse edilmeye çabalanan piyasaların ve dahi egemenlerin tadı kaçıyor. “Kredi Notu” düşüyor (ne işe yarıyorsa?), yüzler ekşiyor.

Bilumum bilmem ne kıymetler borsalarının, yani piyasaların ve yüz seyirmelerinin kaynaklarına inmek için, pedagog, iletişim uzmanı filan olmak gerekmiyor. İşte tam da burada İslamcı faşizmin dış dünyaya yöneltilmiş vitrinine, uluslar arası tekelci kapitalizme dönmüş yüzüne bakmak yetiyor.  Senaryosu muhtemelen emperyalist güçlerce yazılmış filmin setinde İslamcı faşizmin führerini, öyle hemen çıplak gözle ayırtına varılamayan belli belirsiz bir telaştır alıveriyor.  

Durum böyle olunca, Batılı terecilere tere satamayan tekçi/tek adam frekansını Suudilere, örneğin Katar gibi Arap Emirliklerine ayarlıyor.

Ne diyor, Katar merkezli El-Cezire televizyonuna nafile demeçler veren diplomasız adam:  “ Demokrasinin tanımını, laikliğin tanımını yeniden yaptık…”  Yetmiyor, ders vermeyi sürdürüyor:  “ Okudukça, yaşadıkça, tecrübe ettikçe değişimi bizatihi görüyorsunuz.  Bu değişim esnasında yerinizde sayarsanız, kaybeden siz olursunuz. Ol nedenle kendimizi geliştirmemiz gerek. Biz bunu başardık…”   Neyle başarmış?  “Peygamberin yol haritası sayesinde…” Öyle diyor.

Her ne kadar şantiyede Demirci Arif Usta’yı çok sinirlendiren  “Malumun Tekrarı” biçiminde olacak olsa da,  şimdi hep birlikte bu “başarıya” ve de onun arkasındaki “değişim”de ulaşılan “takdire şayan” son noktaya bir göz atalım:

·        AKP’nin 14 yılında uyguladığı gerici/kapitalist cinsiyetçi politikalar en çok kadınlarla emekçilere vurdu.  Hasbelkader iş bulanlar hoyratça, fütursuzca çalıştırılıp sömürülürken, büyük çoğunluğu eve/mutfağa tıkılmaya çalışıldı. Aynı iktidar boyunca kışkırtan, koruyan yasa ve uygulamalarla,  nefret/kin söylemleriyle altı bine (6000) yakın kadın göz göre göre vahşi cinayetlere kurban gitti.
·        AKP-Saray iktidarının özet emekçiler açısından tam bir cehennemdi. Taşeron sistemi adeta yasal bir hal aldı, iş güvencesinin sadece adı kaldı.  Uluslar arası çalışma standartlarında en doğal hak olan grev hakkı defalarca gasp edildi. Meşhur Orta Vadeli Program sayesinde kiralık işçilik üzerinden köleci toplum tesis edildi.   
·        İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) Meclisi’nce hazırlanan son Çalışma Yaşamı Raporu’na göre, ekim 2016 yılında resmi kayıtlara geçen yüz altmış beş  (165), yine içinde bulunduğumuz yılın ilk on (10) ayında bin altı yüz (1600) işçi,  iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.  İSİG Meclisi’nin yanında SGK resmi verileri de dikkate alınarak hazırlanan aynı rapora göre, AKP-Saray iktidarı boyunca  toprağa verdiğimiz işçi yoldaşlarımızın sayısı on sekiz biz altmış yedi (1867).
·        Bu sayı ve kıyım onlara elbette yetmiyor:  AKP-Saray iktidarı inşaat alanında, tarımda, madencilikte, taşımacılıkta, ulaşımda, düşme, ezilme, göçük altında işini bitiremediği sınıf kardeşlerimizin geleceğini, geçtiğimiz hafta yayınlanan hükümetin 2017 yılı programıyla karartmaya çalışıyor.  Söz konusu program bilineceği üzere, işçinin bir yıl çalışıp hak ettiği tazminat hakkının “fon” ya da “bireysel emeklilik” adı altında gaspını “hayata geçirilmesi gereken tedbirler” olarak görüyor.
·        Sağlık alanıysa tam bir facia… Tek cümleyle, hastanın hastaneye girişinden çıkışına, ilaca erişiminden tedavinin sürdürülmesine ticarileştirilen, ihaleye ranta açılan insan ve insan sağlığının durumu içler acısı.  Bu acıyı hafifletmek amacıyla(!) olsa gerek, sağlık kurumlarında görevlendirilen maaşlı imamlar hastalara dini telkinlerde bulunuyor.
·        Eğitim yaz/boz tahtasına döndürülmüş durumda… Gençlerin girebildikleri, okuyabildikleri, devam edebildikleri bir okulları olmadığı gibi, yaşamlarını sürdürebilecekleri işleri de yok. Hal böyle olunca elbette umutları da yok. Bu durumda olan gençlerimizin oranı %30… Bu oran acıdır ki, sayısal anlamda yaklaşık 5 milyon 340 bine tekabül ediyor.
·        Çalışma alanında sadece tek bir konfederasyonun (KESK’in) bildirdiğine göre, OHAL kapsamında yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle 11 binin üzerinde KESK üyesi açığa alınırken, bin dört yüz (1400) çalışan da kamudan ihraç ediliyor.           
·        Basın ve yayın alanında ifade özgürlüğü, dolayısıyla halkın özgür ve bağımsız haber alma özgürlüğü katledildi.  Gazeteler basıldı;  çalışanları derdest edildi. Onlarca gazete, dergi ve televizyon kapatıldı. Abartısız binlerce gazeteci işsiz kaldı, yüzlercesi tutuklandı, bırakıldı;  an itibari ile yüz otuz (130) gazeteci tutuklu.
·        İnsanlığın ve hayvanların doğal yaşam alanları talan edildi, ediliyor.  Dereler, tepeler, sular, ormanlar rantçı yamyamlara peşkeş çekildi.  
·        Bu süre zarfında yoksulluk, işsizlik, göçler ve savaşlar doğalmış ve olağanmış gibi gösterildi. Toplu katliamlar kanıksatılmaya çalışıldı;  “şehadet” edebiyatı ile ölüm kutsandı.   

Devrimciler, bu ülkede yıllarca faşizmin ve savaş kışkırtıcılığının nasıl bir kaotik bir zeminde ve hangi apolitik/lümpen yığınlar üzerinden güç ve yaşam bulduğunu, faşistlerin, paramiliter güruhların ve örgütlü katillerin hangi kitle ruhuna dayandığını, yine ne tür bir kitle üzerinden can devşirdiğini, kan tazelediğini anlatıp durdular.
 
Yine devrimciler, faşizmin “geçit” verilecek ya da verilmeyecek, gelip giden bir dışsal, yapay, yasalarla, KHK’larla sınırlı, “kimi kez” konjonktürel bir olgu olmadığını, aksine kurumsallığı, sürekliliği, en fazla mevcut devlet klikleri arasında paylaşılamadığı konusunun altını çizdi durdu. Kabaca, kimi dönemlerde postal giyip apolet takmasını, bazı koşullarda da sakal bırakıp cübbeye bürünmesini, bu yüzden kavgada şamar aranmaması gerektiğini bıkıp usanmadan yazıp çizdi.

Şimdilerde bizlere düşense, faşizmin kurumsallığı ve sürekliliği esprisinden hareketle, klişe ve alışılmış bir “direnme” hakkının ötesinde, elbette süreklilik arz eden, “mağduriyet” geleneğinden sıyrılmış, dayanışmacı, olabildiğince geniş, kurumsal ve örgütlü bir mücadeleye sarılmaktır.  Aydınlanmaya ve de kurtuluşa giden yolda, başka beklentiler içinde olmak, halktan, işçi sınıfından başka güçlere bel bağlamak düşten ve yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır.


Hasan Oğuz Bilgen, 05.11.2016, Kanallar Atölye.    

BİLİNENİN TEKRARI “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

BİLİNENİN TEKRARI  “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

Raportör Kati Pira, Federica, Schulz gibi, Avrupa Birliği Kapitalizminin parlamenter muktedirlerinden “Türkiye’den kötü kokular geliyor… Hukuksuzluğun son perdesi: HDP’li vekiller günah keçisi oldu…” mealinde, kazan çömlek patladı dedirten zehir zemberek açıklamalar yapıldıkça, sütliman lanse edilmeye çabalanan piyasaların ve dahi egemenlerin tadı kaçıyor. “Kredi Notu” düşüyor (ne işe yarıyorsa?), yüzler ekşiyor.

Bilumum bilmem ne kıymetler borsalarının, yani piyasaların ve yüz seyirmelerinin kaynaklarına inmek için, pedagog, iletişim uzmanı filan olmak gerekmiyor. İşte tam da burada İslamcı faşizmin dış dünyaya yöneltilmiş vitrinine, uluslar arası tekelci kapitalizme dönmüş yüzüne bakmak yetiyor.  Senaryosu muhtemelen emperyalist güçlerce yazılmış filmin setinde İslamcı faşizmin führerini, öyle hemen çıplak gözle ayırtına varılamayan belli belirsiz bir telaştır alıveriyor.  

Durum böyle olunca, Batılı terecilere tere satamayan tekçi/tek adam frekansını Suudilere, örneğin Katar gibi Arap Emirliklerine ayarlıyor.

Ne diyor, Katar merkezli El-Cezire televizyonuna nafile demeçler veren diplomasız adam:  “ Demokrasinin tanımını, laikliğin tanımını yeniden yaptık…”  Yetmiyor, ders vermeyi sürdürüyor:  “ Okudukça, yaşadıkça, tecrübe ettikçe değişimi bizatihi görüyorsunuz.  Bu değişim esnasında yerinizde sayarsanız, kaybeden siz olursunuz. Ol nedenle kendimizi geliştirmemiz gerek. Biz bunu başardık…”   Neyle başarmış?  “Peygamberin yol haritası sayesinde…” Öyle diyor.

Her ne kadar şantiyede Demirci Arif Usta’yı çok sinirlendiren  “Malumun Tekrarı” biçiminde olacak olsa da,  şimdi hep birlikte bu “başarıya” ve de onun arkasındaki “değişim”de ulaşılan “takdire şayan” son noktaya bir göz atalım:

·        AKP’nin 14 yılında uyguladığı gerici/kapitalist cinsiyetçi politikalar en çok kadınlarla emekçilere vurdu.  Hasbelkader iş bulanlar hoyratça, fütursuzca çalıştırılıp sömürülürken, büyük çoğunluğu eve/mutfağa tıkılmaya çalışıldı. Aynı iktidar boyunca kışkırtan, koruyan yasa ve uygulamalarla,  nefret/kin söylemleriyle altı bine (6000) yakın kadın göz göre göre vahşi cinayetlere kurban gitti.
·        AKP-Saray iktidarının özeti emekçiler açısından tam bir cehennemdi. Taşeron sistemi adeta yasal bir hal aldı, iş güvencesinin sadece adı kaldı.  Uluslar arası çalışma standartlarında en doğal hak olan grev hakkı defalarca gasp edildi. Meşhur Orta Vadeli Program sayesinde kiralık işçilik üzerinden köleci toplum tesis edildi.   
·        İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) Meclisi’nce hazırlanan son Çalışma Yaşamı Raporu’na göre, ekim 2016 yılında resmi kayıtlara geçen yüz altmış beş  (165), yine içinde bulunduğumuz yılın ilk on (10) ayında bin altı yüz (1600) işçi,  iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.  İSİG Meclisi’nin yanında SGK resmi verileri de dikkate alınarak hazırlanan aynı rapora göre, AKP-Saray iktidarı boyunca  toprağa verdiğimiz işçi yoldaşlarımızın sayısı on sekiz bin altmış yedi (18067).
·        Bu sayı ve kıyım onlara elbette yetmiyor:  AKP-Saray iktidarı inşaat alanında, tarımda, madencilikte, taşımacılıkta, ulaşımda, düşme, ezilme, göçük altında işini bitiremediği sınıf kardeşlerimizin geleceğini, geçtiğimiz hafta yayınlanan hükümetin 2017 yılı programıyla karartmaya çalışıyor.  Söz konusu program bilineceği üzere, işçinin bir yıl çalışıp hak ettiği tazminat hakkının “fon” ya da “bireysel emeklilik” adı altında gaspını “hayata geçirilmesi gereken tedbirler” olarak görüyor.
·        Sağlık alanıysa tam bir facia… Tek cümleyle, hastanın hastaneye girişinden çıkışına, ilaca erişiminden tedavinin sürdürülmesine ticarileştirilen, ihaleye ranta açılan insan ve insan sağlığının durumu içler acısı.  Bu acıyı hafifletmek amacıyla(!) olsa gerek, sağlık kurumlarında görevlendirilen maaşlı imamlar hastalara dini telkinlerde bulunuyor.
·        Eğitim yaz/boz tahtasına döndürülmüş durumda… Gençlerin girebildikleri, okuyabildikleri, devam edebildikleri bir okulları olmadığı gibi, yaşamlarını sürdürebilecekleri işleri de yok. Hal böyle olunca elbette umutları da yok. Bu durumda olan gençlerimizin oranı %30… Bu oran acıdır ki, sayısal anlamda yaklaşık 5 milyon 340 bine tekabül ediyor.
·        Çalışma alanında sadece tek bir konfederasyonun (KESK’in) bildirdiğine göre, OHAL kapsamında yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle 11 binin üzerinde KESK üyesi açığa alınırken, bin dört yüz (1400) çalışan da kamudan ihraç ediliyor.           
·        Basın ve yayın alanında ifade özgürlüğü, dolayısıyla halkın özgür ve bağımsız haber alma özgürlüğü katledildi.  Gazeteler basıldı;  çalışanları derdest edildi. Onlarca gazete, dergi ve televizyon kapatıldı. Abartısız binlerce gazeteci işsiz kaldı, yüzlercesi tutuklandı, bırakıldı;  an itibari ile yüz otuz (130) gazeteci tutuklu.
·        İnsanlığın ve hayvanların doğal yaşam alanları talan edildi, ediliyor.  Dereler, tepeler, sular, ormanlar rantçı yamyamlara peşkeş çekildi.  
·        Bu süre zarfında yoksulluk, işsizlik, göçler ve savaşlar doğalmış ve olağanmış gibi gösterildi. Toplu katliamlar kanıksatılmaya çalışıldı;  “şehadet” edebiyatı ile ölüm kutsandı.   

Devrimciler, bu ülkede yıllarca faşizmin ve savaş kışkırtıcılığının nasıl bir kaotik bir zeminde ve hangi apolitik/lümpen yığınlar üzerinden güç ve yaşam bulduğunu, faşistlerin, paramiliter güruhların ve örgütlü katillerin hangi kitle ruhuna dayandığını, yine ne tür bir kitle üzerinden can devşirdiğini, kan tazelediğini anlatıp durdular.
 
Yine devrimciler, faşizmin “geçit” verilecek ya da verilmeyecek, gelip giden bir dışsal, yapay, yasalarla, KHK’larla sınırlı, “kimi kez” konjonktürel bir olgu olmadığını, aksine kurumsallığı, sürekliliği, en fazla mevcut devlet klikleri arasında paylaşılamadığı konusunun altını çizdi durdu. Kabaca, kimi dönemlerde postal giyip apolet takmasını, bazı koşullarda da sakal bırakıp cübbeye bürünmesini, bu yüzden kavgada şamar aranmaması gerektiğini bıkıp usanmadan yazıp çizdi.

Şimdilerde bizlere düşense, faşizmin kurumsallığı ve sürekliliği esprisinden hareketle, klişe ve alışılmış bir “direnme” hakkının ötesinde, elbette süreklilik arz eden, “mağduriyet” geleneğinden sıyrılmış, dayanışmacı, olabildiğince geniş, kurumsal ve örgütlü bir mücadeleye sarılmaktır.  Aydınlanmaya ve de kurtuluşa giden yolda, başka beklentiler içinde olmak, halktan, işçi sınıfından başka güçlere bel bağlamak düşten ve yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır.


Hasan Oğuz Bilgen, 05.11.2016, Kanallar Atölye.    

3 Ağustos 2016 Çarşamba

AĞLA SEVGİLİ YURDUM

AĞLA SEVGİLİ YURDUM

1970'lerin macera/komedi türünden kovboy filmleri arasında, şimdi yaşı altmışa dayanmış delikenlılarından kimilerinin üstüste birkaç kez izlediği ünlü bir vestren klasiği vardır:

Oldukça hareketli geçen filmin sonuna doğru soyguncular bir bankada kıstırılır. Soygunculardan insan azmanı olanı para kasasını kucaklamış götürmeye çalışmaktadır. Şerif adamlarının en önünde, ağzında bitmeye yüz tutmuş purosu ve kısık gözleri ile ortalığı süzer. Sesi kısık ama kararlıdır:
"Kasayı silahlarınızla birlikte yere bırakın ve yüzükoyun yatın."

Dışarıda toplanmış kasabalı suspustur. Kamera tekrar bankanın içine, çelik kasayı koca göbeğinin üzerinde tutan insan azmanına döner. Kaçacak delik yoktur, herşey bitmiştir. Goril kasayı ayaklarının dibine bırakıverir. Ahşap banka zangır zangır sallanır. Kamera bankanın sallanan devasa abajuruna yakın plan çekim yapar.

İşte o an, o sahnede izleyiciyi yerlere yatıran replik şöyledir:

"Kasa mı, ne kasası?"

* * *

DİSK Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR)'nün yayınlamış olduğı son "Sendikalaşma ve Toplu İş Sözleşmesi Raporu", son günlerde RTE-akp pompalamasıyla adeta karnaval havasına sokulmaya çalışılan buz dağını görünmeyen kısmına gönderme yapmaktadır:

* Kayıt dışı işçileri de kapsayan fiili sendikalaşma oranı (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın %11.5 açıklamasının tersine) %9.7'dir. Bu durumda sendikalı işçilerin üçte biri toplu iş sözleşmesi kapsamı dışında kalmaktadır.

* Toplu sözleşme kapsamı oranları açısından ise durum daha da vahim. İşçilerin sadece %7'si toplu iş sözleşmesi kapsamında. Özel sektördeki oran ise daha içler acısı: %4.2

* 15 temmuz darbe girişiminin ardından Aksiyon-İş Konfederasyonu'na bağlı sendikaların kapatılmasıyla, resmi sendikalaşma oranı %12'nin çok daha gerisine düşmüş oldu.

* 2016 temmuz ayında sendika üyeliği durma noktasına gelmiştir.

* Toplu İş Sözleşmesi (TİS)'in kapsadığı çalışma alanı, sendikaya üye işçilerin anayasal sendikal haklarını hangi düzeyde kullanabildiğini gösteriyor.

* Diğer ülkelerde TİS'in güvence altına aldığı işçiler, sendika üyesi işçilerden daha fazla... Yani AVRO bölgesindeki işçiler % 25-30'lardayken, TİS'in koruyucu şemsiyesi altına aldığı işçiler % 65'lerdedir.

DİSK-AR raporunun adeta "kıssadan hisse" dedirten sonuç bölümünde "Sendikalı olan her üç işçiden birisinin TİS'den yararlanamaması demek, ülkede toplu iş sözleşmesi sisteminin çökmesidir." denilmesi, çocukluğumuzda oynadığınız saklambaç oyununun final bölümü olan "kazan çömlek patladı" sahnesidir.

* * *

An itibari ile, TÜRK-İŞ başkanının ITUC (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu)'na "OHAL'in sadece darbecilere ve taraftarlarına yönelik olduğu, insan haklarında, emeğin kazanımlarında bir adım bile geriye gitmedikleri" mealinde yazdığı mektup, bizim yukarıdaki vestren filminin final sahnesini anımsatsa da, yine de zaman ve mekana pek uymuyor.

Filmdeki sahne makaranın sonundaydı. Bizler, yurtseverler, devrimciler, sosyalistler, kuvvetli olasılıktır ki daha filmin başındayız. Tavandaki abajur filan sallanmıyor, hatta yaprak kımıldamıyor. Olsun, Türk-İş' in başının söylemi ile filmin meşhur repliği uyum sağlıyor ya:

"Diktatörlük mü, ne diktatörlüğü?"

* * *

Demirci Arif Usta'nın son günlerde canı hayli sıkkın, " Filler tepişiyor biz eziliyoruz;  iki İslamcı erk arasında iktidar olma, milletin anasını belleme yarışı, hepsi bu.. Filmin özeti bu..." diyor.

"Ortalık sanki güllük gülistanlık... Kırmızı bayraklı zeminlerde düğün dernek, adeta bir bayram şenlik hali... Ağlanacak halimize gülmemize, mutlu mesut demeçlere, meydanların devlet destekli/zorlamalı karnaval cümbüşüne sokulmasına inat... Ali Baba'nın Masalları'nda ilk kez çalınacak türkünün adı Ağla Sevgili Yurdum olsun..."

Hasan Oğuz Bilgen, 03.08.2016, Bornova Tozduman Şantiyesi.

Dip Not: Ağla Sevgili Yurdum, Bir Tuncay Akdoğan başyapıtıdır...
Sevgili Tuncay. 21 Kasım 2004 tarihinde, tek başına yaşadığı evinde elektriklerin kesik olmasından dolayı bir mum yakar... İlerleyen saatlerde mumun devrilmesi sonucu evinde çıkan yangında 45 yaşında yaşamını yitirir.
Cenazesi 24 Kasım 2004 tarihinde Okmeydanı Cemevi'nde düzenlenen törenin ardından Kilyos Mezarlığı'nda toprağa verilir.
Balık beyinli kafalarda akıl tutulmasının yaşandığı şimdilerde
Sevgili Tuncay Akdoğan'a sevgi ve özlemlerimle..
  


  

29 Temmuz 2016 Cuma

DEVRİMDE SAĞLAM BİR DEVRİMCİ KİMLİK: NURETTİN GÜRATEŞ



27 Temmuz 1978 günü ekip otosu ile Adana Devlet Hastanesi’ne getirildiğinde, polis kurşunu ile karın boşluğundan hafif yaralıdır. Ciddi bir kanaması yoktur.  Adana Devlet Hastanesinin acil servisinde ölümcül olmayan mermi yarasına ilk müdahalesi yapılırken bilinci açıktır.

Sağlık görevlileri ameliyat sonrası gönül rahatlığı ile koluna serum bağlarken, sivil polisler de onu ayak bileğinden yatağına kelepçeleme telaşındadırlar. Doktorlar ilerleyen saatlerde ifade alma konusunda ısrarcı olan polislere, Hipokrat dillerince karşı çıkmaya yeltendilerse de, “emir büyük yerden” geliyordu… Doğaldır ki, çok fazla direnemediler.

Ama, Nurettin Gürateş direndi.

“THKP-C sevdalısı olduğunu, devrimcilik yaptığını, işçi sınıfı ve emekçi halk için  savaştıklarını, amaçlarının sadece devrim yapmak olduğunu, bankaya da bunun için girdiklerini…” ısrarla tekrarlayıp durdu.

Yeni doğan gün içinde emniyet tarafından olayın takipçisi olan basın emekçilerine “yaralı banka soyguncusu kurşun yarasından öldü” şeklinde basit ve kısa bir “bilgi” verilir.

O gün, o hasta servisinde görevli olan hemşirenin anlatımıysa çok açık ve nettir:  

“Yaralı hastamız normal bir insana göre biraz fazla olan kilosunun karın bölgesinde oluşturduğu yağ dokusu sayesinde, boşluğuna isabet eden 9 mm. kurşunun ölümcül etkisine maruz kalmamıştı.  Yani, saplanan kurşunun hasarı o cüssedeki bir yaralının ölümüne sebebiyet verecek kadar ciddi değildi.

“Yaralı hastamızın bilinci hastanemize getirildiği saatten itibaren açıktı… Ameliyat esnası dahil hiçbir zaman şoka girmedi. Servise çıkarıldığında, hastaneye doluşan polislerden fırsat buldukça benimle konuşmaya, bir daha zamanı olmayacakmış, olamayacakmış telaşı içinde bir şeyler anlatmaya çalıştı.

“Kısaca, devrimci olduğunu, soyguncu ve bozguncu olmadığını, bir kamulaştırma operasyonunda yaralandığını… Polislerin en az kendisi kadar kararlı ve ciddi olduğunu, kendisini ilk fırsatta öldürmeye kalkışacaklarını” anlattı.  Ardından (zaferin er ya da geç direnenlerin olacağını, sonuçta mutlaka emekçilerin, halkın kazanacağını) ekledi.

“Tüm bunları, o yaralı vaziyette, yatağına ayağından kelepçeliyken anlatırken, insanda hayret uyandıracak biçimde sakin ve soğukkanlı idi.

"Ancak adını, soyadını vermedi, doğum yerinden, memleketinden hiç söz etmedi. 

“Sadece, aslında mesleğinin öğretmenlik olduğunu, bir süre, yine yer belirtmeden Anadolu’nun bir ilçesinde Türkçe öğretmenliği yaptığını da özellikle belirtmesi gerektiğinin ısrarı içinde olduğunu fark ettim.

“İlerleyen günde bir daha onunla konuşma fırsatımız olmadı. Belki de anlatacağını anlatmıştı. Ben, yattığı koğuşa girip çıktıkça, böylesi bir gönül rahatlığı içinde bana bakıp belli belirsiz gülümsüyordu. Ertesi gün, koğuşa farklı bir sivil giyimli  -savcı olduğunu tahmin ettiğim- kişi geldi, bir şeyler konuştular ve gitti.

“Son olarak, günün ilerleyen bir saatinde, ayak bileğinden yatağına bağlı olmasına ve yarasına rağmen moralinin çok yerinde olduğunu, hatta son cümlelerinden birinde (polislerin kendisinden nasıl korktuklarını ve nasıl da panik içinde olduklarını konusunda) espri bile yaptığını söylemeliyim…

Canlı tanık hastane hemşiresinin anlatımından…
 
*  *  *
Nurettin Hocanın katledilmesini izleyen ilerleyen günlerde, "Güneş balçıkla sıvanmaz" sözünü, Adana'nın gecekondu semti Kiremithane mahallesinde oturan hayli yoksul, ne ki bir o kadar onurlu emekçi bir ailenin bu cesur yürek hemşire kızı kanıtlayacaktı. 

Karanlığın cücelerinin korku ve telaşla kaynaştığı, ölümcül fısıltıların uçuştuğu, o izbe hastane odasının yapayalnızlığında, planlı cinayet uygulamasının en ince ayrıntısına, en küçük karesine dek, bu sessiz, suskun, dahası dikkatli hemşire anbean belleğine kaydedecek, fırtınalı yılların sonrasında oluşturulması gereken yazılı tarihimizin ve ardımız sıra gelenlere emanet edeceğimiz çoğulcu/ kolektif belleğimizin isimsiz anlatıcısı, yürekli kahramanı olacaktı.

Açık Mektup Kolektifi. 27 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.   

  


25 Temmuz 2016 Pazartesi

KÖTÜ BİR YAZI DİLİ, SUSPUS BİR DİLDEN YEĞDİR…

KÖTÜ BİR YAZI DİLİ, SUSPUS BİR DİLDEN YEĞDİR…

İlk bakışta gün içindeki ilişkileri asker-kışla ilişkilerini anımsatan şantiye ortamında, ayaküstü sorulan her patavatsız soruya Arif Usta’nın yapıştırdığı yanıt açık ve nettir: “ Bizim banka hesaplarımız da, sosyal medya hesaplarımız da bellidir.  Kapatılan ve çekilen hesap yoktur. Ali Baba’nın Masalları’nda sapla saman hiçbir zaman ve asla karıştırılmamış, her koşulda hırsızsa hırsız, diktaya dikta, darbeye darbe denilmiştir.”

Sözü dolandırmadan, hemen ilk ağızdan demirci ustasından aktarmaya devam etmekte yarar var:  “ Devrimci dediğin, devede paldum ben seni aldım tarzında tepeden inme her şeye, her emrivakiye karşıdır. Bu beyanın doğrulaması, bu güne dek emeğin kazanımlarına, temel hak ve özgürlüklere her fırsatta, koşulda vurulan darbe üstüne darbelerdir. Ve elbette girişilen son darbedir.

“ 12 Mart 1971’de de, 12 Eylül 1080’de de postalın çelik burnunun kaval kemiğine vurduğu darbe dayanılmazdı. Postaldan nasibini alan iki büklüm oldu, tamam da… Dayandık mı, dayandık. ( Bu ara, siz hiç kaval kemiğinize hatırı sayılır bir darbe aldınız mı?)  15 Temmuz’daki yeşil postalsa, sahibinin TRT’yi hala kırk yıl önceki tek etkili ve yetkili borazan olarak gördüğünden olsa gerek direkten döndü. Darbe kaval kemiğini bulmadı.

“ Şimdi bunun için sırf kim vurduya gitmemek telaşı ile, darbeye karşıtı gazete ilanlarının altına adını yazdırmaya çalışmak ne denli inandırıcı, ne denli içtendir?  Alnı üç hilallisi de karşı bu kez! Oysa marifet sadece karşı olunduğunu açıklamaktan çok neyden yana, neyin, kimin yanında olduğumuz değil midir?  (Darbeye karşıyım) derken, 13 yıldır bu gün yaşananların, gelinen noktanın tek sorumlusu olan Anayasal kurumlardaki yozlaşmaya, gericileşmeye de,  her alandaki kokuşmaya, çürümeye de burnunu, kulağını, gözünü kapat!!  Ürkek ve utangaç adam her neresini kapatırsa kapatsın, gözümüzün önünde, dört bir yanımızda bir şeyler oluyor.

“ 15 Temmuz akşamı Osmanlı’daki “Urun ha!” vakıasını aratmayacak denli trajik olayların sonrasında koparılan (Saray ve AKP destekli) kuru gürültü de yabana atılır cinsten değil.  Bir gün sonra, 16 Temmuz akşamı Sarıyer’den fireni boşalmış kamyon gibi harekete geçen “darbe karşıtı” salyalı güruh, askılı-bluzlu kadınlara (Bundan sonra, böyle giyinin de görelim bakalım) çemkirmesiyle, bir siyasi elitin (Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak) iletisi nasıl da birbiriyle örtüşüyor.  Ne var ki terzi provası değil, başka bir şeylerin provası… Bu prova ile halkı test eden adamlar, sakallı-cübbeli de olsalar, sabırlı bir laborant edası ile bilimin deneme-yanılma yönteminden bir şeyler çıkarmak, bir yerlere varmak istedikleri kesin.

Bir şey daha:  Her şey 15 Temmuz akşamı başlamadı ki, (Memleket çok büyük bir felaketin eşiğinden dönmüş) olsun!  Aysbergin görünmeyen, dillendirilmeyen su altındaki kısmında, 1980 sonrası sırtların okşanması, Özal ve sonrası dönemlerde kaşınması, son on dört yıldır da anayasal kurumların yozlaştırılması var.

“ Peki malum gecenin sonrasında ne oldu?  (Hainlerin elinden kurtarılan demokrasi) alanlara, sokağa hakim kılınabildi mi?  Ortalık yumuşayıp sütliman mı oldu?  Huzur mu bulduk?  Bu basit soruların yanıtlarını, üç maymunu oynamayı hiçbir zaman asla kabul etmeyenler, özellikle de kaval kemiklerinde hala ince bir sızıyı duyumsayanlar çok iyi biliyorlar.  OHAL’in hızla kararan bir gökyüzü, el yordamıyla bile ilerlemenin çok zor olduğu sisli, tekinsiz bir hava ve önünüze çıkıveren asit kuyuları olduğunu…

Bir şeyi daha çok iyi biliyorlar;  her türlü darbeye, baskıya, işkenceye ve hak kaybına karşı çıkmaktan ve direnmekten başka bir yol, başka bir çare olmadığını…

Demirci Arif Usta, 25.07.2016, Fen İşleri Şantiyesi

KÖTÜ BİR YAZI DİLİ, SUSPUS BİR DİLDEN YEĞDİR…

KÖTÜ BİR YAZI DİLİ, SUSPUS BİR DİLDEN YEĞDİR…
İlk bakışta gün içindeki ilişkileri asker-kışla ilişkilerini anımsatan şantiye ortamında, ayaküstü sorulan her patavatsız soruya Demirci Arif Usta’nın yapıştırdığı yanıt açık ve nettir:
“ Bizim banka hesaplarımız da, sosyal medya hesaplarımız da bellidir. Bu güne dek kapatılan, çekilen hesap yoktur. Ali Baba’nın Masalları’nda sapla saman hiçbir zaman ve asla karıştırılmamış, her koşulda hırsızsa hırsız, diktatöre diktatör ve de darbeye darbe denilmiştir.”
Sözü dolandırmadan, hemen ilk ağızdan demirci ustasından aktarmaya devam etmekte yarar var:
“ Devrimci dediğin, devede paldum ben seni aldım tarzında tepeden inme her şeye, her emrivakiye karşıdır. Bu beyanın doğrulaması, bu güne dek emeğin kazanımlarına, temel hak ve özgürlüklere her fırsatta, koşulda vurulan darbe üstüne vurulan darbelerdir. Ve elbette girişilen son darbedir.
“ 12 Mart 1971’de de, 12 Eylül 1080’de de postalın çelik burnunun kaval kemiğine vurduğu darbe dayanılmazdı. Postaldan nasibini alan iki büklüm oldu, tamam da… Dayandık mı, dayandık. 15 Temmuz’daki yeşil postalsa, sahibinin TRT’yi hala kırk yıl önceki tek etkili ve yetkili borazan olarak gördüğünden olsa gerek direkten döndü. Darbe kaval kemiğini bulmadı.
“ Şimdi bunun için sırf kim vurduya gitmemek telaşı ile, darbe karşıtı gazete ilanlarının altına adını yazdırmaya çalışmak ne denli inandırıcı, ne denli içtendir? Alnı üç hilallisi bile, darbeye karşı bu kez! Oysa marifet sadece karşı olunduğunu açıklamaktan çok neyden yana, neyin, kimin yanında olduğumuz değil midir?
" Hem 'Darbeye karşıyım' de, hem 13 yıldır bu gün yaşananların, gelinen noktanın tek sorumlusu olan Anayasal kurumlardaki yozlaşmaya, gericileşmeye de, her alandaki kokuşmaya, çürümeye de burnunu, kulağını, gözünü kapat!! Ürkek ve utangaç adam!! Her neresini kapatırsa kapatsın, gözümüzün önünde, dört bir yanımızda bir şeyler oluyor.
“ 15 Temmuz akşamı Osmanlı’daki “Urun ha!” vakıasını aratmayacak denli trajik olayların sonrasında koparılan (Saray ve AKP destekli) kuru gürültü de yabana atılır cinsten değil. Bir gün sonra, 16 Temmuz akşamı Sarıyer’den fireni boşalmış kamyon gibi harekete geçen “darbe karşıtı” salyalı güruh, askılı-bluzlu kadınlara (Bundan sonra, böyle giyinin de görelim bakalım) çemkirmesiyle, bir siyasi elitin (Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak) iletisi nasıl da birbiriyle örtüşüyor. Ne var ki terzi provası değil, başka bir şeylerin provası…Bu prova ile halkı test eden adamlar sakallı-cübbeli de olsalar, sabırlı bir laborant edası ile bilimin deneme-yanılma yönteminden bir şeyler çıkarmak, bir yerlere varmak istedikleri kesin.
" Bir şey daha: Her şey 15 Temmuz akşamı başlamadı ki, (Memleket çok büyük bir felaketin eşiğinden dönmüş) olsun! Aysbergin görünmeyen, dillendirilmeyen su altındaki kısmında, 1980 sonrası sırtların okşanması, Özal ve sonrası dönemlerde kaşınması, son on dört yıldır da anayasal kurumların yozlaştırılması var.
“ Peki malum gecenin sonrasında ne oldu? (Hainlerin elinden kurtarılan demokrasi) alanlara, sokağa hakim kılınabildi mi? Ortalık yumuşayıp sütliman mı oldu? Huzur mu bulduk? Bu basit soruların yanıtlarını, üç maymunu oynamayı hiçbir zaman asla kabul etmeyenler, özellikle de kaval kemiklerinde hala ince bir sızıyı duyumsayanlar çok iyi biliyorlar. OHAL’in hızla kararan bir gökyüzü, el yordamıyla bile ilerlemenin çok zor olduğu sisli, tekinsiz bir hava ve önünüze çıkıveren asit kuyuları olduğunu…

" Bir şeyi daha çok iyi biliyorlar; her türlü darbeye, baskıya, işkenceye ve hak kaybına karşı çıkmaktan ve direnmekten başka bir yol, başka bir çare olmadığını…

Demirci Arif Usta, 25.07.2016, Fen İşleri Şantiyesi.

1 Haziran 2016 Çarşamba

THKP-C YÖNETİCİSİ ve MİLİTANI HÜSEYİN CEVAHİR’İN ANISINA

THKP-C YÖNETİCİSİ ve MİLİTANI HÜSEYİN CEVAHİR’İN KATLEDİLMESİNİN YIL DÖNÜMÜNDE, YASAL MERMİSİ İLE BİR DEVLET YAKLAŞMAKTA…

Dün, mayısın son günü, demirci Arif Usta’yla artık gömü yapılmayan Buca’nın Eski  Mezarlığı’ndaydık.  31 Mayıs anması için günler öncesinden tembihlemişti;  adeta iş trafiğime, o günkü gönül haritama “şerh” koymuştu.  “Beni de almazsan, şart olsun iki elim yakandadır” anlamında uyarısının, pek sık etmediği lakırtılardan olmadığını bilenlerdenim.  “Israra riayet” şantiye adabından;  böyle olunca mezarlık girişindeki sinirli ve epeyce ters bakan memurlara birlikte verdik kimliklerimizi… Alpaslan Özdoğan’ın başucunda bekleşen dostlara ulaşmak için birlikte geçtik GBT’den…       

*  *  *
Bu gün, haziranın ilk günü şantiyede sıkıntılı bir suskunluk ve hissedilir bir dinginlik içinde uzadıkça uzayacak, bitmek bilmeyecekti.  Araştırmış, kendi kavlince bir şeyler okumuş, ‘Haziran 1971’e dair; dili döndüğünce anlatmaya çalıştı atölye çalışanlarına. “Hiçbir zaman, hiçbir konuda öğrenmeye ve anlatılanın bizim hikayemiz olduğunu anlamaya, sorgulamaya öldür Allah niyetli olmayışlarına…” verdi veriştirdi.  Kendi gönlünce, kendi dilince.     

*  *  *
Tepemizde ağır bulutların dolandığı son günlerde, “at izinin it izine karışması” özlü sözünün ülkem gündeminde ortalığa saçılması, “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı ile “Türkiya faşisttir faşist kalacak” sloganlarının, insana -moda deyimle- ‘sıkıntı yok’ dedirtecek biçimde birbirine karışması, hatta ‘kulağı pek rahatsız etmemesi’ tarzında olmakta… Bu, belki de ruh bilimcilerinin üzerinde konuşması gereken “öldürücü bir kanıksama” hali.

EMPERYAL PROJE, KAPİTALİST YAZILIM TAM GAZ.

Kamuoyunu -haklı olarak- hayli oyalayan, eğitimde 4+4+4’tü, etekler diz altıydı, diz üstüydü, Saraydı kaçaktı, Yeşil Yol,  3.Köprü ve  Kanal İstanbul v.s. gibi sihirbazlıkla karışık planlı projelerle geldiğimiz nokta, uluslar arası tekelci sermaye ile göbek bağı olan allı yeşilli sermaye çevrelerini hayli keyiflendiriyor.  Neşeleri elbette yerinde… Aynı kapitalist dayatmalar karşısında Fransa’da ortalık yangın yerine dönmüş, sınıf ayağa kalkmışken, bizdeki patronlar ellerine tutuşturulmuş neo liberal reçetelerin, komisyonlarında, Meclis ahırlarında oy çokluğu ile kabul görüp, bir bir yasalaşmaya başlamasıyla zevkten kim bilir kaç köşeler?

Tam bir modern kölecilik yazılımı olan Özel İstihdam Büroları’na işçileri kiralama yetkisi veren, üstelik yarı zamanlı çalışma adı altında esnek, güvencesiz, sendikasız çalıştırma düşüncesi hayata geçti bile…

İkincisi, işçinin arabulucuya gitmeden alacak ve işe iade davasını açmasının, sonuçta temyize -Yargıtay’a- gitmesinin yolunu tıkayan İş Mahkemeleri Yasa Tasarısı silahın namlusuna sürülmüş bekliyor.  Karl Marks’ın “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi” dediği sermayenin ikinci saldırısı, yine hukuksal alanda ve tabi ki kazanılmış haklara yönelik…

Bu, -sinsi değil- aleni plan, kıdem-ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve yıllık izin alacağında zaman aşımını on -10- yıldan iki -2- yıla indiriyor. Mahkemelerdeki dosya inceleme sürelerinin uzunluğu ve bilinen sıkışıklıklar dikkate alındığında, bunun ne denli bir hak kaybı olacağı gün gibi ortada.

Bu tasarı ile birlikte, bir önemli hak kaybı da, mahkeme kararı ile geçersiz sayılan iş akti feshinde, işçinin boşta geçen, çalıştırılmadığı süre içinde işverenin sigorta primi ödeme zorunluluğu olmayacak. Son olarak, sendikaların örgütlendikleri iş yerlerinde yetki tespiti aşamasında sendikaya başvuru -üye sayısı- kayda geçirilirken, o esnada işe iade davası açan ya da açmış işçilerin sayısı dikkate alınmayacak. Anlatmaya çalıştığımız sonuncu hak gaspı,  işçinin örgütlenme, sendika seçme hakkına vurulan en büyük yasal darbelerden birisidir.  Yani, demirci Arif usta’nın deyimiyle  “Yasal mermisi ile bir komiser yaklaşmakta.”

*  *  *
Kapitalizmin emek cephesine hiçbir saldırısı asla son olmayacağından, kazanılmış ve birikmiş kıdem tazminatlarımıza, nicedir pis ağızlarından akan salyalarla bakmaları, yeni emperyalist yapılanmanın (Bak, Fransa, Almanya) ülkemizdeki İslamcı-Piyasacı faşist diktatörlük üzerinden devamı olarak okunmalıdır.

Çok kısa olarak:  1980’lerin başında asgari ücretin yedi buçuk (7,5) katı olan kıdem tazminatı tavanı, şimdilerde iki buçuk (2,5) katına kadar gerilemiş durumdadır. Brüt asgari ücretin bin altıyüz (1,600) Tl, kıdem tazminatı tavanının da dört bin (4,000) Tl olduğu göz önüne alındığında, matematiğin dili ile, kıdem tazminatının tavanı bu günkü reel değerle on iki bin (12,000) Tl. olması gerekmez miydi? 

Peki, geride bıraktığımız otuz yıl içinde, bu gün her fırsatta “ kıdem tazminatlarının artan yükünden” dem vurup ağlaşan, o çokbilmiş ve de asla doymamış patronların karları yüzde kaç, binde kaç arttı?   

1980 yıllarından günümüze, bir yeniyetme gencin anlayacağı üzere, sermayenin işçinin işgücünün istismarı ve “artı-değer” kanunsuzluğu ve barbarlığı ile elde ettiği kar gelirleri  -bırakın kıdem tazminatları gibi üçte iki oranında gerilemesini- olduğu yerde bile saymamış, katlanarak giderek artmıştır.  O zaman, günbegün kayıplara uğrayan, gerileyen kıdem tazminatı ödemesi, patronlar için hiçte öyle “artan yük” filan değildir.  Tam tersine, sermaye düzeninin aç gözlü işgücü sömürüsü, esnek ve güvencesiz, sendikasız çalışma koşullarını ve de kiralık işçiliği dayattığı politikalar işçi sınıfı üzerinde çekilmez, dayanılmaz ve giderek artan bir yüktür.  Bu, insanın doğasına yakışmayan yük, Marks’ın deyişiyle “çıkrığın ve baltanın” atıldığı gibi “geminin bordosundan aşağıya, tarihin çöplüğüne atılmalıdır.” 

Vahşi kapitalizmin bu arsız karaçalı yükünün, sırtlarımızdan atılması için gerekli bilinç ve örgütlülük düzeyine erişmekten, o düzeye erişmeye çalışıp çabalamaktan başka çıkar yol, başka bir seçenek yoktur.        

*  *  *


1 Haziran 1971’de katledilen THKP-C önder ve yönetici kadrosundan, aynı zamanda sıra neferlerinden Hüseyin Cevahir yoldaşı bir kez daha anarken, onun yol gösteren devrimci anısını, yukarıda altını çizdiğimiz “tek çıkar yol” ve de “sınıfsal seçenekle” birleştirmenin, bu gün THKP-C’nin dünya görüşünü, onun mücadelesini anlamakla eşdeğerde olduğunu söylemek gerek. 

Hasan Oğuz Bilgen, 01.06.2016, Belediye Şantiyesi