15 Nisan 2019 Pazartesi

17 NİSAN 1940 BOZKIRINDAN GELEN İMECE IŞIĞI



17 NİSAN 1940 BOZKIRINDAN GELEN İMECE IŞIĞI

"Acı  acı gülmek" deyimi ile "Ağız dolusu gülmek" deyimi arasında ince bir çizgi var. Bu coğrafyanın aklınıza gelebilecek hemen her alanında gelinen yer, siyasal egemen gücün aktörlerinden seçmenine dek bulaşan pişkin-cıvık profil, nobran-agresif kişilik yapısı, şimdilerde bu deyimleri  insana sıkça anımsatır oldu. Sulu profilin pişkinliği yoksullara, kadınlara, emekliye bir yandan açlık, bir yandan ölüm acısı yaşatarak bedel ödetiyor... Baskılanan, işssiz bırakılan, üstüne üstlük alay edilen şu toplumda hangi insanın, hangi olayın arkasında acı yok ki?!

17 Nisan 1940 tarihinde ilgili yasa ile kurumsallaşan, ardısıra ülkenin değişik kırsal/bakir alanlarında kurularak yaşama geçirilen Köy Enstitüleri'nin çarpıcı öyküsü de, Meriç'te 1948'de ilk derin devlet komplosunun eseri olan Sabahattin Ali cinayeti gibi Anadolu insanın eski acılarından.
*   *   *

Kitaplarda yazılı kuru bilginin ezberlenmesi, belletilmesi, tekdüze yinelenmesi ile ilgisi olmayan, tersine bilginin işlikte, deney ve uygulama alanlarında sorgulanmasının ve doğrulanmasının öyküsü 1940'da başlamadı elbette. Emperyalistler arası birinci paylaşım savaşı koşullarında İstanbul-Moda, Kastamonu gibi çok az sayıda öğretmen okulunda geleneksel eğitim modeli ile klasik öğretmen tipi yetiştirilmektedir. İttihat Terakki iktidarından aldığı yetki ve destekle, Moda'daki okulda "Eğitimde Reform" düşüncesi ile kendi kişisel bilgilerini uygulayan dönemim eğitimcilerinden Satı Bey'dir.

Satı Bey, okuluna kaydettiği İsmail'in adına Hakkı'yı ekler; ürkek öğrenci İsmail Hakkı olarak tahta sıralardan birine ilişir. Bu Rumeli çocuğu, yıllar sonra İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç olarak anılacaktır. Mezuniyet sonrası, 1918 Eylül sonunda eğitim ve araştırma amaçlı Almanya'ya gönderilir. Savaş ortamında ortalık karışıktır. Orada Spartakistlerin devrimci eylemine, savaş karşıtı Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg'un kapitalizmin barbarlarınca katline tanık olur.

Oradaki eğitbilim arayışlarını izler; Kerschensteiner'in "Teknik eğitimin ilk gereği, gözün ve elin eğitilmesidir. Sistem pratiğe dönük olmalı, bilgi yükü azaltılarak, niteliği ve yapabilme yeteneğinin önü açılmalı" önerisini aklına yazar. Dönüş vapurunda Vedat Nedim'le, önemli eğitim araştırmaları yapan Ethem Nejat'la konuşur, tartışır. "Mesut Köy" adlı bir ütopyası olan E.Nejat, Mustafa Suphi ve on dört yoldaşıyla birlikte 28 Ocak 1921'de Karadeniz'e açılmaları zorlanarak, bir taka içinde katledilirler. İsmail Hakkı'da korkunç bir dehşet duygusu uyandıran bu devlet kumpası, yüreğinde ince bir bıçak yarası gibi yer eder. Belleğine işleyen sarsıcı ayrıntı ise, Kemalist egemen yönetimin otoriterliğine ve kendisinden başkasına yaşam hakkı tanımayışına ilişkin kocaman bir soru işaretidir.

1924 yazında, ülke ziyaretinde John Dewey'in "Eğitimin özü öğretmendir. Öğretmenlik mesleğinin yetkinleştirilmesi başlangıç olmalıdır" saptaması, onda "Enstitü" düşüncesinin kilit taşını oluşturur. İsmail Hakkı iki kez daha inceleme amaçlı Avrupa'ya gönderilir. Bavyera'da Kır Eğitim Yurdu'nu uygulayan Lietz "Tarım, yapı ustalığı, terzilik, çiftçilik, demircilik, marangozluk gibi işlerin çocukları üretici yurttaş yapacağını" vurguluyordu.

Genel anlamda eğitbilim ve özelinde iş eğitimi konularında araştımacı, pedagog, eğitimci Dewey'dan de yararlanır.

Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in de üzerinde çok çalıştığı "Enstitü" tasarısı, gerekçesi ile 17 Nisan 1940'da, gerici-tutucu vekillerin ciddi bir etkisi altında olan İsmet İnönü'nün de -pek gönüllü olmasa da- hasbelkader desteği ile Meclis'te onaylanır.
*   *   *

İlköğretim Genel Müdürü İ.Hakkı Tonguç'a göre "Köy eğitiminin amacı, güçlü yurttaş, yeni sosyal bilinçte insan ve ülkenin siyasal, ekonomik, kültürel gelişmesini omuzlayacak, doğaya tutsak değil ona egemen olabilecek iş ve üretim insanı yetiştirmek olmalıdır." Kitabi bilginin ezberlenmesine ve depolanmasına önemsemeyen, uygulamalı öğrenmenin sürekliliğini benimseyen Enstitü sisteminde, yeni insanı yaratacak olan kitap öğretimi veren klasik okul değil, gözü ve eli eğitecek, sorgulatacak, araştırtacak, üretken eğitimi verecek iş okuludur. 

Karma eğitim Türkiye'de ilk kez Köy Enstitüleri'nde uygulanır.

Bu anlayışa ve uygulamaya göre, erkek arkadaşlarıyla aynı sıralarda oturamayan, aynı masalarda gülerek, şakalaşarak yemek yemeyen, yiyemeyen kız öğrencilerin yaşamı ileri, çağdaş ve eşitlikçi bir yaşam değildir. Geleneksel ayrı gayrı ve yasakçı yöntemler geri, ilkel ve insan onuruna yakışmayan yaşam biçimidir.

*  İş eğitimi bireye, iş görme, olayları anlama, dünyayı tanıma olanakları yaratarak, köyün, köylünün gereksinimi olan öğretmeni iş içinde, iş aracılığı ile eğitme eylemidir.
*  Klasik eğitim öğretimin geleneksel ders saatlerinde iş, deney bir araçtır. Amaç üretmek değil, bilgi edinmek, bilgiye ulaşmak, bilgiyi depolamaktır.
*  Geniş anlamda iş ilkesinde ise iş, yine bir araçtır; ancak, burada nihai amaç kuru öğrenmenin de ötesinde üretmektir. Yapılan işten ürün almak, yararlanmak, haz almak, beceri ve meslek edinmek, yetenek/ustalık, sorgulayan, analiz eden, gözlemleyen bir kişilik kazanmaktır.
*  Enstitülerde eğitimin öğretimin üretme, araştırma, uygulama amaçlı oluşu, o okulların işliklerinde, dersliklerinde yaşama geçirilen iş eğitiminin temel ilkelerindendir.
*  Köy Enstitüleri'nde bir iş, bir uğraş, bir deney eğitici, öğretici bir üretimle sonuçlanmadıkça boşa zaman harcamaktan başka bir anlam taşımaz. Bu anlamda, üretime dönüşmeyen, uygulanabilirliği olmayan bilgi soyuttur. Göreceli bir kavramdan öteye geçmez. Bilgi, tohum ekmek, ürün biçmek, duvar örmek, bir tahtayı çakmak, fidanı aşılamak, arıcılık yapmak, bir müzik aletini çalmak, horon oynamak, türkü söylemek gibi somut olmalıdır.
*  Sözün kısası, "Köy Enstitüleri'nde uygulanan en geniş anlamda ve üretim amaçlı iş ilkesi, iş içinde, iş aracılığı ile iş için eğitimdir." (Tonguç)

1946 yılına dek, çağdaş ve ileri eğitim modeli, TBMM'nde gerici-kafatasçı, feodal eşraf temsilcisi partilerin kara çalmalarına, yıpratmalarına, kaynattıkları onca cadı kazanlarına karşın eksiksiz sürer. Başbakan İsmet İnönü, esnek Atatürkçü söylemlerle H.Ali Yücel'in ve İ.Hakkı Tonguç'un arkasında durur. Bir başka deyişle, durmak zorunda kalır.

Tam da burada... Olağan koşullarda ve normal süresi içinde, 1948 yılında yapılması gereken genel seçimlerin 1946 yılı temmuz ayına alınmasının açıklamasını siyaset/toplum biliminin uzmanlarına bırakacak olursak, "Enstitü Ütopyası"nın yaşama geçirilmesi, Meclis'te kızlı-erkekli karma eğitime ahlaksız dedikodular üretilmesinin, okutulan dünya klasikleri ile komünizm propagandası yapıldığı yaygarası dışında kayda değer bir engelle karşılaşmaz.

1946 milletvekilliği genel seçimlerini CHP büyük bir çoğunlukla kazanmasına karşın, 1945 yılında kurulan muhalefet partisi Demokrat Parti, 66 milletvekili ile TBMM'ne girerek kendi çapında bir başarı gösterir. Bu, o güne dek süren tek partili Milli Şef döneminin tartışmasız, alışılmış geleneği için alışılmadık bir durumdur. Yine bu alışılması ve kabullenilmesi zor gerçekliğin, hem Milli Şef'in CHP iktidarı, hem de Köy Enstitüleri için bir milat ve de sonun başlangıcı olduğu ilerleyen günlerde daha iyi anlaşılacaktır.

Şükrü Saraçoğlu hükümeti çekilir, onun yerine Recep Peker hükümeti kurulur; buraya kadar herşey yine normal, olağan görünümdedir.  "Ancak yeni hükümetin kurulmasından sonra, sanki demokrat, ilerici, dünyaya aydınlık gözle bakan Atatürkçü bir parti iktidardan düşmüş, yerine gerici, karanlığa yönelik, tutucu, Atatürk ilkelerinden ödün vermeye hazır başka bir parti iktidara gelmiş gibi bir hava esmeye başlar."(x)

1950 yılı mayıs ayına dek süren, ülkenin sırtından atmaya çalıştığı üretim biçiminin yobazlığının, gericiliğinin yeniden serpilip geliştiği, uygun parlamenter zemin bulduğu bu dönemde, yurtsever, ilerici, aydınlanmacılara saldırılmış, Kemalist yenilenmenin burjuva anlamda da olsa demokrat ve devrimci kazanımları geriletilmeye, ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bunların başında elbette Köy Enstitüleri gelmiştir. Enstitü kurumlarında uygulanan çağdaş, demokratik ve aydınlanmacı eğitim amacından saptırılmış, öğretmenleri görevlerinden alınmış, yerlerine DP yandaşı, tutucu ve yobaz memurlar atanmıştır.

İlerleyen günlerde Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış, Hasan Ali Yücel bakanlıktan, İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğünden alınmıştır.

"O güne kadar toprak reformunu dilinden düşürmeyen, 'Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlilerinden sayıyorum' diyen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bile toprak reformunu ağzına almaz, Köy Enstitülerine dönüp bakmaz olmuştur." (x) (agy)

Durum böyle olur, yiğidin göğsüne ve dahi sırtına apansız çifte hançer saplanır da, dünya klasiklerinin okunması, Sabahattin Ali öyküleri, şiirler, toplu oyunlar, müdürlü hademeli demokratik toplantılar, konferanslar, kitap tanıtımları, elle yazılan okul gazeteleri, gezi, gözlem ve tartışmalar yasaklanmaz mı? Sonuçta Enstitüler ezbere boğulmuş klasik kitap okullarına dönüştürülmez mi?

1947 yılının, havanın kurşun gibi ağır olduğu, sonu belirsiz puslu bir kasım gününde, yapılan hoyrat ve haksız uygulamalara dayanamayan, itiraz etmeyi, yanlışı söylemeyi, eleştirmeyi ve karşı çıkmayı öğrenmiş yüksek bölüm öğrencilerinin İlköğretim Genel Müdürü ile tartışması kanıt gösterilerek, Enstitülerin "zararlı ve bozguncu nümayişçiler yetiştirdiği" kararına varılır.

Hemen ardından zaten ilerci, demokratik hiçbir esprisi kalmamış olan Köy Enstitüleri tamamen kapatılır.

Tarih 26 Kasım 1947'dir. "Milli Şef" İsmet İnönü Reis-i Cumhur ve dahi CHP iktidardadır. Saygıdeğer, pek bir "vatanperver", "milli şuur" sahibi, kibar vekil beyfendiler Meclis'in rahat koltuklarında oturmaktadırlar...

Hasan Oğuz Bilgen, 17 Nisan 2019, Bağlararası-Soğuksu
 
(x) Mehmet Cihangir, Köy Enstitüleri Amaçlar-İlkeler-Uygulamalar. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı. Sf. 108

      Kaynaklar:
  *  Büyük Oğul Efsanesi, Tonguç'un Romanı. Bilgi Yay.
  *  Köy Enstitüleri, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı.
  *  Engin Tonguç, Umut Yolu. Sergi Yayınevi
  *  Köy Enstitüleri ve Ötesi, Mahmut Makal. Çağdaş Yay.
  *  Köy Enstitüleri, Can Dündar. İmge Kitabevi
  *  Köy Enstitüleri Üzerine, Sabahattin Eyuboğlu. Cem Yay.
  *  Köy Enstitüleri Yılları, Talip Apaydın. Çağdaş Yay.
  *  Hasan Ali Yücel, Yazıları-Konuşmaları. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı.
  *  Gönen Köy Enstitülü Yıllar, M.Emin Aytan. Y.K.K.E.Derneği Yay.
  *  Kavacık Köyünün Öğretmeni, Fakir Baykurt. Literatür.

12 Mart 2019 Salı

KALENİN DİBİNDE BİR TAŞ OLAYDIM, GELENE GİDENE YOLDAŞ OLAYDIM.



KALENİN DİBİNDE BİR TAŞ OLAYDIM,
GELENE GİDENE YOLDAŞ OLAYDIM.
Sözcüğün sosyal, fiziksel kesitinde "durgunluk" anlamına gelen bir mekan düşünelim. Ki bu söz konusu yerde "durgunluk" bohçasının ağzını açtığımızda, içinden ortalığa huzur, dinginlik ve gönül rahatlığı gibi olumlu duygu durum fotoğrafları saçılsın... Ayrıca burada, insan aklının ve belleğinin belirleyici ve geçerli olmadığı, yaşanılan "o an" ve duygularla çok ters, ilgisiz, uzak, ıssız ve boş bakışlar söz konusu olsun. Hatta bu yabancı bakışlar, oradaki ürpertici dinginlik ziyarete gelenleri biraz rahatsız bile etsin.
Andığımız yer, Batı Anadolu kentlerinden birinde belediyenin denetiminde olan bir yaşlı bakımevidir. Hemen karşımızda, omuza dokunma uzaklığında oturansa Arif Usta ile bana donuk ve de anlamsız bakışlarla bakan, Spil soğuğundan mustarip kentin bir zamanlar ünlü ayakkabı boyacısı “Mavili” lakaplı çingenedir.
‘Mavili’ takma adı ile anılan ayrıcalıklı kişi, işinde titiz ve müşteride seçici, soyu tükenmiş bir ayakkabı boyacısı olmanın ötesinde, genlerinden ve mutfağından aldığı ilhamla kulağı güçlü bir müzisyendir. ‘Mavili’, işini yaptığı zaman içinde müşterileri ile pek yüzgöz olmaz. Ne var ki işini de gereğince yapar ama parasını da alır… Ayakkabı boyacısı Mavili, ayrıcalıksız her müşterisi ile gönlünce, içinden geldiğince konuşur, yarenlik eder. Kimi müşterileri vardı ki, Mavili'nin gözünde çok değerlidirler. Zor bulunan bu insanlara saygıda ve hizmette kusur etmemek gerekir.
Daha çok hoş sohbet, çok daha fazla neşeli, hareketli olunmalıdır. An gelir coşar; iki elindeki uzunca ve de eğri iki boya fırçası ile ritm tutar, oynak, harekeli türküler ve gerçekten gırtlak/cesaret gerektiren şarkılar söyler. Sesi de ritm becerisi, kulak yeteneği gibi muhteşemdir.. Ol türkülerini gözü kapalı, huşu içinde dinleyen, hani "o değerli müşterileri"nden olan 'Fikri Hoca'dır. O, Köy Enstitüsü kökenlidir;  insanın, sanatın, emeğin değerini bilir. İnsana, çocuğa, kitaba, alın terine, kuşa/ börtü böceğe değer verir. Karaköy'ün Saruhanbey İlkokulu’nda görev yapar;  özgüvenli, okuyan, sorup araştıran, sorgulayan öğrenciler yetiştirmeye çabalar.
Daha çok Ruhi Su'dan dinlemeyi sevdiği “Kalenin Dibinde Taş Ben Olayım” türküsü, elbette onun da hoşlandığı türkülerdendir. Ne ki, 1972 yılının martlı günlerini yaşamaktadırlar; 12 Mart Askeri Darbesi'nin rüzgarı hız kesmeden sürmektedir. Birçok yer gibi çarşı da tekin değildir; esnaf kuşkucu ve de ihbarcıdır. Mavili umursamaz... O, anadan doğma aydınlık, hoşgörülü, sevgi dolu bir insandır. İçinde kötülük, hainlik olmadığından, çevresinde de olmamalıdır, olmaması gerekir(!) Uzun kayıklar misali eğri fırçalarını boyacı sandığının üzerinde, türkünün gelişine uygun takırdatır. " Gelene gidene yoldaş olayım..." 
Coşkusu hayli artmıştır;  Fikri Hoca'dan "ayağını değiştirmesini" ister. Keyfine diyecek yoktur.
Öğretmen ise denileni yapmaz; Mavili'nin gözlerinin içine ısrarla bakarak, ama usulca " Bu türkünün Sıkıyönetim Komutanlığınca yasaklandığından haberin yok galiba" der.
Mavili’nin yanıtı, arif olmaktan ötürü tarihe not düşer niteliktedir: “Sen de bari korkma be Fikri hoca!? Devamında bak ne de güzel söylüyor: Bacısı Güzele Phral (kardaş) Olaydım...  Ne var korkacak, a be güzel hocam?  Bundan örfi idare kumandanına ne?!"
"Gelene gidene, hesapsız kitapsız, kitabın orta yerinden, göbeğinden kardeş olmak, kardeş olmaya gönüllü olmak, yarenlik yapmak, el alem, öteki beriki, sapı çöpü, ama mama demeden barışık olmak, gönül huzuru içinde bir arada, gürültüsüz patırtısız, kayış atmadan yaşamak ne güzel be abi…”
Ayakkabı boyacısı Mavili’nin tertemiz yüreğinden çingene dilince dökülen "Phral Olaydım" sözleri, Köy Enstitüleri gibi eşitliğin, kardeşliğin, barışın, üretkenliğin okullarında okumuş öğretmenin bile içinden geçip de, -yaşanılan günlerde- öldür Allah söyleyemediği, dillendiremediği sözlerdir… Aynı 12 Mart 1972 günleri, kara trenden iner inmez, Haydarpaşa Garı'nın o ünlü tarihi merdivenlerinden ilk kez gördüğü denizi hayranlıkla izleyen köylünün, Karaköy’ün amele kahvehanelerinden birinde “Deniz’i Gördüm” demesiyle başına olmadık haller geldiği günlerdir. (X)
Yakın tarihin kamerası hızlı çekimdedir… An itibari ile yine belediyenin söz konusu vasat yaşlı bakımevindeyiz. Demirci Arif Usta hemen yanı başımda ve suspus…
Ayakkabı boyacısı “Mavili” takma adı ile ünlü, o " neşe veren, neşelendiren, eğlenceli" kişi anlamsız ve boş gözlerle bana ve demirci ustasına bakmakta.
. . .
Yaşlı bakımevinde huzuru ve dinginliği anlatan, belki durgun göllerdeki sessizliği ve ıssızlığı da içerebilen "durgunluk" sözcüğü, ekonomik literatürde özgün adıyla "resesyon" olarak geçiyor ve hiç de hayırlı bir anlama gelmiyor. AKP'nin ithalatı ve betonu esas alan, duvara toslamış kriz ekonomisinde, gözle görülür bir düşüşü yere çakılışı, çarşı da, pazar da, mutfakta yaşanan yangını temsil ediyor. Ekonomi sözlüğündeki "Resesyon" sözcüğü işsizliğin/pahalılığın artmasına, çalışanların ücretlerinin düşmesine, gelir dağılımının derinleşmesine, kurulu düzenin sınıfları arasındaki uçurumun artmasına uygun düşen bir sözcük…
Bu durum, toz pembe sahneler, mutlu mesut insanlar, bol yanılsamalı olaylar gösteren eskimiş bir filmin, eski bir yazlık sinemanın beyazperdesinde donması, giderek yanıp kopması gibi de düşünülebilir... Yaşı altmışı geçmiş insanlar çok iyi bilir; Anadolu'nun eski sinemalarında böyle birşey olduğunda, seyirciler hemen -özellikle de çocuklar- bir ağızdan "Makinist uyuma" diye bağırır, yıpranmış film şeriti ile hiçbir ilgisi/sorumluluğu olmayan zavallı adamcağızı yuhalar, ıslıklardı.
. . .
Şimdilerde yine ıslıklar geliyor kulaklarımıza... Tiz ama güçlü, hep bir ağızdan, sanki tek bir yürekten gelir gibi ıslıklar. İnsana yazılı/görsel basın zoruyla, abartısız neredeyse silah zoruyla yıllardır izlettirilen yalan filmi perdede donup kalmış, yanmış durumda. "The End"i görmeden "resesyon"u gördük. Şerit koptu ve birbirine dolandı, makara karmakarışık... Makinist bu kez şuçlu ama, hemde çok, cebince, cüzdanınca, midesince, ailesince, sülalesince suçlu. Hem suçlu hem güçlü... "Artık izleyici değil, katılanız, karışanız, karşı çıkan, itiraz edeniz" diyenlere efeleniyor, parmak sallıyor, hem de çemkiriyor.
Makinist bu kez gerçekten suçlu... Bu yüzden İstiklal Caddesi'ndeki kadınların ıslıkları bu denli çok, bu denli öfkeli, bu denli güçlü...
Hasan Oğuz Bilgen, 12 Mart 2019, Dağlararası-Sarpdere

7 Mart 2019 Perşembe

“8 MART” GÜNÜNDE BİR KENTİN “DELİ”SİNİ ANMAK…


“8 MART” GÜNÜNDE BİR KENTİN “DELİ”SİNİ ANMAK…

 Sıradan bir Anadolu kentinin siyah-beyaz günlerinde, şimdilerde adeta normal bir durummuş gibi üzerlerinde pek durulmayan yüzsüzlük-arsızlık içeriğinde olaylar asla yaşanmadığından, o tarihlerdeki bir konu, bir olay ya da bir insan, bir çocuğun belleğinde çok net biçimde canlılığını koruyabilmektedir.

1960’lı yılların sonu, Antik Spilos’un ya da anlaşılır tanımla 1917 rakımlı Spil dağının amansız soğuğunu özellikle emekçi insanların yoksul/çıplak tenlerinde hissettirdiği günlerdir… Her yılın nisan ayında tarihi mesir macunun halka saçıldığı caminin batı yakasındaki Tarzan’nın yetiştirip büyüttüğü büyük dutluk arazinin bir başka adı da ‘Bayram Yeri’dir. Bu kez o dutlukta, çocukların meraklı gözlerle aralarında gezindiği salıncakların, atlıkarıncaların ve sihirbaz/canbaz çadırlarının yerine, sisli, puslu, ıslak akşamlarında bol dumanlı ürkek ateşlerin aydınlattığı, alçak, korunmasız ve mağrur branda çadırlar kurulur. 

İlk bakışta mutlu/mesut görünümlü kent küçüktür;  telden tele atlayan, Karaköy’ün, Malta ve Dış Mahalle sokaklarının emekçi hanelerini dolaşan ayaklı gazete haberleri revaçtadır:  

Bu sakin kentin “baldırı çıplak çöpçüleri”, “kırlılar” işlerini güçlerini bırakmış, kentin muktedirlerine ve dahi pek “mümtaz” yetkililerine kazan kaldırmışlar, itiraza, inkara durmuşlardır. Kibirli, zengin beyefendiler,  süslü hanımefendiler,  grevci çadırlarının uzağından ve yakınından, kibarlıkları gereği burunlarını tıkayarak, elleriyle gözlerini siper ederek geçerler. Dağın yamacındaki mahallelerin araç girmeyen sokaklarında eşek yüküyle onca çöpü toplayan, böylece insanları salgın hastalıklardan koruyanlar, onların gözünde ‘ol hizmetliler’ yani “amele takımı, haddini aşmakta”, işin kötüsü de “ateşle oynamaktadırlar”! 

Kıyıda köşede kalmışların yaşadığı semtlerin sokaklarında ise, branda çadırlara bakış elbette farklıdır. “Adamlar haklıdır... İnsanlar durduk yerde, Spil’in bu ayazında ortalık yerde, bağdaş kurup ateş yakmaz!”

Yine de, bu Karaköy’ün, Malta’nın, Dış Mahalle’nin yoksul işçi/memur evlerinde, bir “fenalık olmasın” mealinde, çocuklara ‘gitmeyin, karışmayın’ öğütlerinde bulunulur.

Sultan Cami imamı kendi kavlince, daha ilk cuma namazında “şeytan azapta gerek” buyurur… Durum, evlerine ekmek götürmekten başka hiçbir derdi/amacı olmayan temizlik işçileri için bu denli kötü değildir elbette. Tarih, tabi ki ezilenlerin tarihi ve toplumsal olaylar, -yaşadığımız günlerde de acilen yapmamız gereken- dayanışmacı ve bölüşümcü edimlere, eylemlere tanıktır:

İnsanların çoğunlukla pek sokulmadığı, yakınından geçmemeye çalıştığı grevci işçi çadırlarının, ikirciksiz, gözü pek, hesapsız kitapsız iki müdavimi vardı: Kentin delisi “Deli Bayram” ve onun yol/yazgı arkadaşı “Elif Kadın”… Deli Bayram her daim ipe sapa gelmez, iflah olmaz bir insandır kentte. Etliye sütlüye karışmaz… Zararsızdır. Gün boyu yolları arşınlar deli divane… Hal böyle olunca onun, söz konusu “çöpçü grevine” kayda değer bir katkı verdiği söylenemez.  Delinin mektubunu okumak, meramını anlamak zordur;  o, grevcilere sıklıkla, nereden aldığı bilinmeyen ıslak pöstekiler getirir bırakır.  “Üşümeyin” der, “bunlara sarılın, olmadı birbirinize…” Bayram’dır;  bu kadardır oradaki olaya ilgisi!

Ne var ki “Elif” adı anılınca durum öyle olmaz, olmayacaktır. Sonuçta Elif bir kadın, bir “pasaklı kontes”tir.  O, farklı bir şey yapar;  hemen her gün tahta parçaları, kuru ağaç dalları getirir… Tek amacı yakılan ateşin sönmemesi, daha da büyütülmesidir. Dökülen üstüne başına, onca kirine pasına karşın anaçtır, koruyan kollayandır. Sahiplenendir. Her şey bir yana kadındır. Dur durak bilmez, yoldan belden çalı çırpı, atılmış ekmekleri toplar... Olmadık yerleri süpürür.  Sokağı kirletene, kırıp dökene, sövüp sayana kızar.

Bir kezinde, oraya hasbelkader uğrayan ve kentin tek külüstür polis cibinin önüne geçer, sözüm ona grevcilere koruyuculuk yapmaktadır. Polis memuru Tavil Amca (Tavil Sinemce) babacan, pos bıyık altı güler;  Elif’in sırtını patiler… Ne ki, 1960 sonlarında, insanlarının ‘grev nedir’ bilmediği bir uzak kentin üretimden gelen gücene bir insan, kentin delisi Elif de olsa omuz vermiş, el vermiştir artık. Haklı olan yenilmezdir. Atlanmaması, yadsınmaması ve de unutulmaması gereken gerçeklik ise, o çadırların yoksul brandasına ve dahi içlerinde birbirlerine sokulmuş titreşenlerine, akıl sağlığı yerinde olmasa da, vicdan sağlığı yerli yerinde olan bir kadının elinin değmesidir.

Çocuğun,  bir takım insanların deyimiyle  “o tekinsiz çadırların hikayesi ve akıbeti” ile ilgili bildiği ve bileceği bundan ibarettir.
.   .   .

Yıl 2019, martın sekizinci günü… Yer, bir Bornova-Doğanlar gecekondusu… Şantiye yorgunu demirci Arif usta harlı sobanın karşısında, uzatmış ayaklarını yatıyor.  Eşi fakirhanenin yoksul sofrasını kurma telaşında… Hangi anlama gelen, ne menem bir buluşmadır bilinmez, onun da adı Elif…

O, akşamın bilinen mutfak telaşındayken, bir çırpıda çocukluğumun o unutulmaz renkli fotoğrafı “çöpçü grevi”ni anlatıveriyorum.  Kuru fasulye tenceresini masaya bırakırken hareketleri ağırlaşıyor, muhtemelen gözleri de dolmuştur. Oldum olası, bildim bilesi duygusaldır.  Böylesi anlarda size bakamaz, bakmaz.  Arif usta, tahta divanda horlamaktadır.
.   .   .

2019 martı itibari ile Flormar işçileri, işçi kadınları hız kesmeden ve aman dilemeden ısrarla, dediğim dedik, ekmeğim ekmek demeyi sürdürüyor. Piyasacı ortamda birçok kozmetik ürününün bırakın güzelleştirmeyi tehlike saçtığı tespiti yapılmışken, dünyayı ancak emeğin ve kadın elinin güzelleştireceğinde ısrarcı Flormar’ın Elif’leri.
.   .   .

2019 martı itibari ile kadınlar ürettikleriyle, itirazlarıyla her yerde… Komşu İran’da öğretmenlerin grevi haftasını dolduruyor.  Çıkan fotoğrafta her nedense hep kadın öğretmenler görülüyor.  Parasız, adil, karma eğitim verilmesini,  maaşlar arasındaki uçurumun giderilmesini,  eğitim/öğretim paylarının arttırılmasını,  özlük haklarının tanınmasını, sendikal çalışmanın engellenmemesini ve tutuklu bulunan eğitimcilerin salınmasını istiyorlar.  Çok tuhaf, tam da burada “Türkiye İran Olmayacak” sloganı çok ironik kaçıyor… Hani, İranlı eğitimciler bu sloganı kendilerine göre uyarlasalar hiç de haksız olmayacaklar.
.   .   .

Yoksulluk, işsizlik, hırsızlık, güvencesizlik, iş cinayetleri günbegün artarken, yalan ve talan otobüsü yüz yirmi kilometre hızla,  yolun sonundaki beton duvara doğru uçuyor… Hazır, söz yüz yirmi rakamına gelmişken;  Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi milletvekili Leyla Güven’in sürdürdüğü açlık grevi 8 Martta yüz yirmi günün geride bırakacak. Talep edilen, uğruna ölüme yatılan isteğin, bu “güçlü”, “diz çökmez”, “tarımsal üretimde Avrupa birincisi olan” bir ülkede gerçekleşmesi, gerçekleştirilmesi çok mu zor:  “Tecridin kaldırılması ve cezaevi koşullarının iyileştirilmesi"dir, çok küçük ve önemsiz bir şey olarak istenen. 
.  .   .

8 Martta işte yine bir kadın… Boyun eğmeyi, susmayı onursuzluk olarak kabul eden barış imzacısı akademisyenlerden Füsun Üstel…  Hakkında verilen hapis cezasının İstinaf mahkemesince onaylanmasına, vardık, varız, var olacağız dercesine gülüyor. Gazete fotoğrafında elinde mikrofon, asla terk etmediği gülümseyen, güleç yüzüyle yine fincancı katırlarını ürkütecek türden, -tabi ki- yine bilinenin yinelendiği bildik konuşmalarından birini yapıyor.
.   .  .

2019 yılının mart ayında, ‘Kadın Yönetmenler Haftası’ ve  ‘8 Mart’ dolayısı ile,  kadın sinemacılar,  kadın yönetmenler İzmir’in konuğu… Belgesel, uzun ve kısa metraj film gösterimleri, pek çok panel, söyleşi ve atölye çalışmaları ile vahşi kapitalizmin erkek egemen sinema düzenine “yağma yok, biz de varız” diyorlar.
.   .   .

Elif kadın fakirhanede tabakları masaya yayarken, şantiye yorgunu demirci Arif usta derin uykularda, “martın sonunun bahar” olmadığı, karmaşık, anlaşılması ve sonuca bağlanması zor rüyalar görüyor.

Hasan Oğuz Bilgen, 08.03.2019, Yeni Bağarası-Ekşisu          

15 Şubat 2019 Cuma

WOLFGANG BORCHERT’İN ACILARI ÜZERİNDEN GÖNDERMELER…


WOLFGANG BORCHERT’İN ACILARI ÜZERİNDEN GÖNDERMELER…


“V.D. Bruyeviç. Halk Komiserleri Kurulu. Yönetim Müdürü’ne…
1 Mart 1918’den başlamak üzere maaşımın 500 rubleden 800 rubleye neye dayandırılarak artırıldığının bana bildirilmesi yolundaki kesin isteğimin yerine getirilmemesinden ve Halk Komiserleri Kurulu’nun 23 Kasım 1917 tarihli kararnamesini doğrudan ihlal eden ve Kurul Sekreteri N.P.Gorbunov’la birlikte keyfi olarak yaptığınız bu maaş artırmasının kanunsuz olmasından dolayı ve bu haksız işlem nedeniyle sizi şiddetle kınıyorum."

Halk Komiserleri Kurulu Başkanı, V.İ.Ulyanov Lenin. (Tüm Eserleri, Cilt 35,s.272. Aktaran Nadejda Krupskaya.)

.   .   .

Dolar ve petrol arsızları kapitalistlerin, günahları kadar sevmedikleri, görüşlerini her yerde her fırsatta hasıraltı yapmaya çalıştıkları Bolşevik Devrimi Önderi Lenin, yoksul halkın “bir lokma, bir hırka” misali, ama eşitlik ve özgürlük düşleriyle de yaşadığı günlerde, maaşının arttırılmasının yasal ve ahlaki olmadığını söylemekte, bunu yapan makamı kınamaktadır…

.   .   .

Yıl 1941.  Alman Nazi Saldırganlığının gemi azıya aldığı günlerdir. Yahudi’sinden aydınına, okur yazar, genç yaşlı insanların doldurduğu tren katarları, faşizmin hışmına uğramış farklı kentlerin istasyonlarından dönüşü olmayan bir yolculuğa doğru uzayıp giderler… Toplama kamplarının giriş bölmelerinde genç, yaşlı, kadın ve çocuk esirlerin bekletildikleri bölmeler ayrı ayrıdır.  Yaşlı ve hastalar duş bahanesiyle gaz odalarına, sonrasında fırınlara, genç olanlarsa cinsiyetlerine bakılmaksızın çalışma mekanlarına gönderilir.

Tümü mevcut giysilerinden arındırılmış, bavulları, özel eşyaları ellerinden alınmıştır.

Wolfgang Borchert, oracıkta diğerleri gibi yalnız ve korunmasız, henüz yirmisinde bir sıska delikanlıdır. Beraberinde getirdiği küçük sırt çantasını sinirli Gestapo şeflerine teslim ederken, kendisini bekleyen tehlikeli labirentlerin dehşetinden habersiz, sakin ve serinkanlıdır. Gestapo şefi, çantadan çıkan birkaç önemsiz eşyanın yanında bulunan, anlam bütünlüğü olmayan, birbirlerinden kopuk, küçük küçük, kurşun kalemle yazılmış notlardan ibaret olan eskimiş bir defterin ayırtına varamayacak denli yorgun ve öfkelidir.  Defterde tutulan ve gözden kaçan notlardan birisi, Nadejda Krupskaya’nın aktardığı, V.İ.U. Lenin’in maaşının  arttırılmasından ötürü sinirlenerek Halk Komiserleri Kurulu Yönetim Müdürü’nü “şiddetle” kınadığı, yapılan işlemin "kanunsuz" olduğunu belirttiği nottur.

.   .   .

1921 yılında Almanya’nın Hamburg kentinde dünyaya gelen Wolfgang Borchert, Avrupa’da faşizmin hırçın/deli rüzgarlarının estiği 1941 yılında, dünya kapitalistlerinin pasta paylaşım savaşı için askere alındığında henüz yirmi yaşındadır.

Ülkelerde insanların sınıflara bölünüp sömürülmesine, dili, dini, milliyeti nedeni ile ötekileştirilmesine, itilip kakılmasına, dahası birbirlerine yok yere düşman edilmesine, birbirleriyle savaştırılmasına karşıdır. Öfke ve nefretten, kan ve de gözyaşından, cinayetlerden ve de katliamlardan başka bir şey olmayan savaşlarla, emekçilerin, yoksulların ve de halkların uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını, her fırsatta dile getiren Wolfgang Borchert, bulunduğu birliğinde derdest edilip sığınağın bir köşesine kapatılır. Günlerce yanına kimse uğramaz.

Wolfgang Borchert, kendi vatanında esir tutulduğu sığınağın ücra köşesinde savaşın bütün acıları ile tanışır. Sarılık, difteri gibi hastalıklara yakalanır. Savaş karşıtı konuşmalarından ve söylemlerinden ötürü sorgulara alınır. “Bozguncu” damgası yer, oradan cezaevine atılır.  Cezasının bitiminden sonra tekrar cepheye, karşı olduğu ve de karşı olduğunu ısrarla belirttiği savaşın ortasına gönderilir.  

Wolfgang Borchert, cephede tekrar hastalanır. Çürüğe çıkarılır.  Sonrasında gelen bir keyfi emirle tekrar cezaevine atılır. Cezaevinde de, savaş karşıtı propagandasını ve söylemlerini sürdürür. Savaş karşıtı konuşmalarını hemen tümünü, geçmiş dünya deneyimlerinden, çekilen acılardan örnekler vererek yapar; hal böyle olunca da yeni baskı ve disiplin cezaları ile karşılaşır.

Wolfgang Borchert, zeki bir delikanlıdır… “Lenin sadece savaş ve sömürü karşıtı bir insan değildir.” der, cezaevi gardiyanlarına, gözlerini kan ve barut bürümüş savaş yanlısı radikal cahillere… “Lenin, haksızlığa, ayrımcılığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı da bir insandır…”

Az önce, kendisine linç edilmesi gözüyle bakan mahkumlar bir an duraksarlar.  Wolfgang Borchert, gergin ortamı yumuşattığının farkındadır. O anda, Lenin’in maaşının kendisinden habersiz artırılmasından duyduğu rahatsızlıktan söz eder, az önce üzerine gelenler konuyu anlamaya çalışırlarken, ortalık sus pus kesilir.

.   .   .

1945’de serbest kalınca uzun süre aç ve işsiz yaşar.  Ardından, duyarlı, aydın bir insanın yardımı ile Hamburg Devlet Tiyatrosu’nda reji asistanlığı yapar.

1946’da “Fener, Gece ve Yıldızlar” adlı şiir kitabını bastırır. 1946 sonbaharı sonlarında bir hafta içinde kaleme aldığı “Kapıların Dışında” oyunu 13 Şubat 1947 tarihinde Hamburg Radyosu’nda yayımlanıp, oldukça geniş bir ilgiyle karşılandığı sırada ağır hastadır. 

Oyununun gördüğü ilgi ona, “Bu Salı” (An diesem Dienstag) öykülerini yazma gücünü verir.

Ne yazık ki, ne bu kitabının (Bu Salı) basıldığını, ne de “Kapıların Dışında” oyununun yaklaşık otuz tiyatro sahnesinde birden oynandığını göremeden, 1947 şubatının soğuk ve karlı bir kış gününde, bir İsviçre hastanesinde yalnızlıklar içinde ölür.


Kesinlikle, hiçbir önemi olmayan bir not:   

Demirci Arif Usta, yine akşamın bir vakti iş bu onca yazılanların ve dahi yazdıklarımın hiçbir insanoğlu tarafından okunmadığını, her zamanki mahçup, bilge haliyle utanarak söylediğinde, ben dağdan yeni gelmiş, bahçede zeytin delicesini dikmekle meşguldüm. “Olsun” dedim, “Ustam benim, sen okuyorsun ya…” 

“Bak, bu böyle olmayacak” dedi, “senin elindeki Wolfgang Borchert’in, DE yayınlarından 1965 birinci baskısı (An diesem Dienstag-Bu Salı) kitabı var ya…  Bu kitabı, yukarıdaki yazıyı beğenen insana gönderelim.  “Tamam” dedim. “Kitapların ilk baskısı değerlidir;  insana ve dahi emeğe değer verdiğimizi gösterelim. Senin canın sağ olsun…”

Bizim demirci arif bir adam; ülkem insanına, okumaya, okuyucuya, sorgulamaya ilişkin mutlak bir bildiği var.

8 Şubat 2019 Cuma

ALLENDE’YE, CHAVEZ’E, MADURO’YA, ‘ŞANTİYE ÇAYCISI’NA DAİR BİRKAÇ SÖZ…


ALLENDE’YE, CHAVEZ’E, MADURO’YA, ‘ŞANTİYE ÇAYCISI’NA DAİR BİRKAÇ SÖZ…



Hani, hastane koğuşundaki son görüşmemizde “merak etmeye başladım senin şu Usta’nı, tanışmak istiyorum…” dediğin, Şantiyedeki Demirci var ya…  Soluğu ensemden eksik olmasa, yukarıda adlarını yazdığım değerler üzerinden sana bir inceden gönderme yapacağım ve de sapla samanın bilinçli olarak karıştırıldığı şu günlerde kendi kavlimce iki çift söz edeceğim filan yoktu.

Yaklaşık iki yıldır şantiyelerden bedenen ayrı olmama karşın, gün aşırı aramaları, soruları, uyarıları, sıkıştırmaları sayesinde, sağ olsun hemen her gün beraberiz. Dün akşamın bir vakti:  “Maduro’ya ve onun halkına saldırıyorlarmış, ellimizden bir şey gelmiyormuş, bir şey yapamıyormuşuz, yapmıyormuşuz, v.b ”  mealinde verdi veriştirdi, yanıp tutuştu telefonda.

Sonra mı?

Konuştukça duruldu. Uslu bir çocuğa döndü; aynı mahçup, aynı bilge hallerine. Sonra  “haklısın” dedi… Kırılmasına oldum olası dayanamam;  elbette teşekkür ettim, diğerlerinden farklılığı, duyarlılığı için. Yazıp paylaşırız, dedim;  için ferah olsun.

Sevgili Mehmet, Arif Usta enteresan bir adam, reis havalarındaki muktedirlerin günahları kadar sevmeyeceği birisi.  Lafın gelişi, “soğan stokçuluğu”,  “fiyatları yükselten açgözlü marketçi fırsatçılığı” türünden laf kalabalıklarına takılmaz da, kalkar,  yeryüzünün neresinde olduğunu dahi bilmediği bir ülkenin ümüğünün sıkılmasına, şamar oğlanı yapılmasına içi yanar, isyan eder. 

Anlatmak istediğim, ne var ki, şu anda adını anımsayamadığım  “küçük beyinler kişilerle, olağanüstü beyinler sistemlerle uğraşır”  bilimsel saptamasını yapan bilim insanı pedagog, bizim Arif Usta gibi bir kişilikten haberdar olsaydı nasıl karşılardı acaba?  İnanıyorum ki, öyle uzun boylu abartıp önemsemese de,  en azından bilimsel sunumlarından birinde, onu klinik bir örnek olarak aktarırdı eminim.
.   .   .

Soğuk mesai günlerinde, şantiye çalışanlarına sıcak, demli çaylar dağıtmaktan zevk aldığını ve dahi arkadaşlarına bu hizmetten gurur duyduğunu söylediğini unutursam yüreğim kurusun…

Futbolu ne çok severdin… Doksan dakika top peşinde koşulan yeşil sahalarda futbolcusundan hakemine, malzemecisinden top toplayanına, çimini sulayan emekçisine, amigosuna, emektarına… Nasıl da sınıf penceresinden, emeğin adı sanı anılmayanların dünyasından bakardın.

En çok hangi emekçisini severdin?  Nasıl unuturum;  tabi ki Lefter Küçükandonyadis’i…Hani, şu futbolun resmi ve meşru tarihinde gayrı Müslim bir Ermeni oluşundan asla ve haşa söz edilmeyen futbol dehasını…

Ha, bir de "Boduri" lakaplı, Aleksandr Nikola Büyükvafiadis vardı... İstanbul'un -fi- tarihinde -1940'larda topun destanın yazan ve hiç hak etmediği hazin sonu, bir "memleket hastanesi"nin fakir ve yalnız koğuşlarından birinde zatülcenpten olan.

En son olarak; futbolun -alışılmışın, ezberlerin çok dışında olan- bilinçli hocasını, Metin Oktay'ı severdin. Dahası örgütlü duruşundan, futbola kirli paraların kokuşmuşluğundan, çürümüşlüğünden bakmadığı için elbette. 

Şimdi bu sohbette, bu kara propaganda dünyasında, bu yalan/talan ortamında konu futbol mu?!  Ben sadece, senin bizim ellerimizi bıraktığın 23 Ağustos 1917 gün aralığından bakıldığında,  -senin hiç dilinden düşürmediğin deyimle-  topun gelişine göre vurmak istedim. Hepsi bu.

Diyelim ki, konu futbol. Hem de, senin de hep karşı çıktığın paranın, sermayenin futbolu. Yani haksız futbol… Diyelim ki konu, haksız, adaletsiz maçlardan biri… Seyircisine, taraftarına destek, tezahürat olanağı verilmeyen, sahası çamurlu bir maç.  Bunun adı bir final maçı olsun; hani ezeli rakiplerin ölüm kalım mücadelesi dedikleri nitelikte. Ölümcül karşılaşma da Venezuela’da olsun. 

Konuk takım Amerikangücü. Bizim Ankaragücü’nün çok çok gerilerinde ama. Siz, yine de siz olun Amerikangücü adını komplogücü, işgalgücü olarak okuyun. Önder Maduro ve yoldaşları çok eksik bir takımla, hayli orantısız cansiperane bir maç yapıyorlar. Tribünler ve tribünler ötesi dünyalar sağır ve dilsiz.  Şimdilerde duyabilenlerin,  konuşabilenlerin hatırı sayılır çoğunluğu üç maymunu oynuyor.
Saha da, hava da ağır mı ağır...  Hugo’nun sevgili anavatanının, Venezuela’sının semalarında görmemenin, duymamanın, bilmezden gelmenin kahredici hüznü olsun bir de.  

Üstüne üstlük maçın hakemi Donald Trump denilen, ar damarı çatlamış ve gemi azıya almış bir çatlak.

Ve her şey kötü olacak, kötüye gidecek değil ya:

Tribünlerde, kış ortasında bir güneş gibi doğan hiç beklenmedik bir pankart:

1970’LERDE ŞİLİ-ALLENDE… 2010’LARDA VENEZUELA-MADURO…

Duyarlı hafızalarda dalgalanan düş zengini bu pankart, kırk yıl çok uzun gibi bir zaman dilimine işaret ediyor gibi görünse de, aslında  “Gezi Günleri”nde kendi kaçınılmaz yazgılarına ilişkin söylemiş oldukları  “Tencere tava, hep aynı hava” amiyane tekerlemesinin gün yüzüne çıkıp, çürük, kokuşuk, ahlaksız bir sistemi deşifre etmesinden ibarettir.

Ve…

1970’lerde henüz yeniyetme bir devrimci olan lise öğrencisinin gözünde donan Şili fotoğrafı,  parlamentonun ve devlet başkanlığı binalarının bombalanmaya başlamasının hemen ardından, geç de olsa  -aslında başından beri gerekli olan-  kaleşnikof silahını omuzlamış S.Allende ve yoldaşlarının endişeli yüz ifadelerini yansıtan anın belgesidir.  

Fotoğrafın arka fonunda,  sermaye mühendisliğinden başka bir şey olmayan “Kamyoncu Grevi”nin caddeler boyu uzayıp giden yalana bulaşmış ihanet araçları …  

Şili’de, parlamenter/barışçıl yollardan çözüme gidildiğinden olsa gerek, hedefe konulan ve amaçlanan ne ölçüde gerçekleşmiştir?  Yine de, Allende’nin başarılı adaylığı arkasında durmuş olan politik partilerin koalisyonu Unidad Popular ne yapmıştır?  Neyi gerçekleştirmiştir dilimizde anılan adıyla ‘Halk Birliği’?
 
  • Emperyalist güçlerin ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden petrole ve dolara bulaşmış ellerini çekmelerini. Mücadelenin devamında, ulusal özkaynakların millileştirilmesini.
  • Şili ülkesinde halkın özgür iradesinin ve de egemenliğinin tesisini.
  • İnsan emeğinin ve onurunun ürettiklerini/üretkenliğini eşitçe, hakça ve adilane paylaşılmasını.
  • Uzun sözün kısası, Şili halkının özgürlüğünün, Şili ülkesinin bağımsızlığının dünya kamuoyunda kayıtsız şartsız kabullenilmesini.
Peki, başta kıta Amerikası’nın semalarında gemileri karşılayan, pek bi özgürlük timsali(!) ‘Mrs. Amerika’ olmak üzere uluslar arası tekelci sermaye, ezber bozan bu değişimi hazmedip kabullendi mi?  ASLA… 

Öncesinde olduğu gibi şimdilerde de:

Dünyanın hemen her coğrafyasında emperyalist yamyamların dolar ve petrol bürümüş gözleri, vantuzladıkları ya da vantuzlamaya çalıştıkları ülkelerin yer altı ve yerüstü zenginliklerinde. Hala ülkelerin egemenlik haklarına salya akıtıyorlar. Ve hala hayasızca saldırıyor, taciz ediyorlar…  Ne ki, madalyonun diğer yüzü de var;  yalnız kendi iradelerine, haklılıklarına, güçlerine güvenen halklar ve onların önderleri ise, bu barbarlığa direniyor.  Dik duruyorlar. Ne aman diliyor, ne de el etek öpüyorlar.  Devrimin önderlerinin izlediği sarp, engebeli, tuzak dolu yolları dikkatle geliştirmeye, zenginleştirmeye çalışarak izliyorlar:
 
  • Kastro adı, hızını hiç kesmeyen hırçın bir Latin rüzgarının adı… Emperyal güçlerin sömürgeciliğine, saldırganlığına inatla direnen bir sıcak rüzgar. Hala, Domuzlar Körfezi’nden dağılmış düşmana nanik yapıyor, dalgasını geçiyor. Kastro adı, on yıllarca “dikta” anlamında, “diktatörlük” adı olarak lanse edilmeye çalışıldı.  Son Kastro Raul, devlet başkanlığını  -halkına ve yoldaşlarına güvenip-  özgür iradasi ile bırakarak,  bu utanmaz ve büyük yalanı ortalık yere,  gözler önüne sermiş oldu.  Yıllarca “diktatör” olduğu iddia edilen Kastro adının son temsilcisi Raul’un devrimden, halkından ve sosyalizmden yana içi olabildiğince rahat.  Küba’nın sınıfsız ve sınırsız bir dünyanın örneği ve önderi olabileceğine,  önceki günden çok daha fazla inanıyor. 
  • Chavez adı da, gücünden hiçbir şey yitirmeyen, uslanmaz ve muhalif bir başka Latin rüzgarının adı… O da, kapitalizmin ürününden başka bir şey olmayan bedenini sarmış kanser hücreleri ile dalgasını geçiyor, paranın saltanatını küçümsüyor gittiği yerden.  Halkına inanıyor ve güveniyor. O da Raul gibi, özgür ve eşit bir dünyanın var olabileceğine inanıyor.  

Chavez’den devraldığı Bolivar geleneğini sürdüren Maduro da, bu yağmacılığın, yayılmacılığın karşısında yerini almış. Ama görünün o ki, Karayiplerin iklimi hayli sert ve acımasız, Latin dünyasına çökmüş ABD illüzyonu epeyce vefasız.

Demirci Arif Usta’nın sabırsızlanması, ne desen ne yapsan yerinde duramaması da bu yüzden. En çok da haklı savaşların ortalık yerinde, her şey ayan beyan göz önündeyken, çakalların suyu bulandırmasından ve umut tacirlerinin bulanık suda avlanmaya çalışmasından rahatsız. Türkçesi, sırça saraydaki reisin  “Maduro’nun yanında olduğunu”  belirten açıklamasından çok ama çok rahatsız…

Doğaldır ki, halkının derdinde, canı burnunda Maduro’nun ise bu traji-komik durumlardan, bu talihsiz/pespaye,  magazin değeri bile olmayan mesajlardan haberi bile yok. Hasbelkader haberi olsaydı, onca işi ve sıkışıklığı içinde eminim bizim tez canlı, sabırsız Demirci Usta’mızı teselli eder, sıkışmış yüreğine soğuk sular serperdi: 

“Dert etme Dostum!” derdi.
“Bizler, o güzel dünya şairinizi bilenlerdeniz. Ve dahi o güzel atlara binip, sürüp gidenlerdeniz. Demem şudur ki, biz at izini de, it izini de iyi biliriz.  Ve dahi asla birbirine karıştırmayız.”

  .   .   .

  Bizim ülkemizde ise ne mi oluyor?

 Yerkürenin geri bıraktırılmış ülkelerinin yoksul ve suskun tribünlerinde, hala o sarsıcı  “1970’LERDE ŞİLİ-ALLENDE… 2010’LARDA VENEZUELA-MADURO..." pankartı dalgalanırken, bizim ülkemiz bulanık yerel seçim havasının spekülatif sularında yelken açmış, yeni   kara propagandalara ve kirli siyasete doğru hızla, ama kontrolsüz bir biçimde yol alıyor.

 

Önemli Not: Bu yazının amacı, devrimin önderlerine asla bir güzelleme yapmak değildir... Bu metinde yazılmak, anlatılmak istenenler, yüreklerden geçenlerin milyonda biri bile değildir.

                                  
                                           Hasan Oğuz BİLGEN, 08.02.2019, Dağlararası-Ekşisu.



15 Ocak 2019 Salı

BİR DOĞUM GÜNÜNE, BİR ÇOCUKLUK ANISINA DAİR


"Süper baba..Doğum günümü bekler oldum..." diye yazınca, ben de "Unutursam yüreğim kurusun" sözünü belleğimin bir kenarına iliştirmiştim. İşte beklenen gün bu gündür ve sözümüzü yerine getirmek boynumuzun borcudur.

BİR DOĞUM GÜNÜNE, BİR ÇOCUKLUK ANISINA DAİR…
Hep birlikte verilen naif pozların fotoğraf kartonlarında siyah beyaz olarak suret bulduğu zamanları yaşadık.
Yosun ve iyot kokulu günlerdi.
Çok sevdik, çok sevildik; her şey nasıl da temizdi. Her yer ve de herkes nasıl da tertemizdi?! Ekmeği bisikletinin arkasına bağladığı kasada satan fırıncı… Bahçesinde, kuyu suyu ile yetiştirdiği mis kokan yaz sebzelerini at arabasıyla satan bahçıvan… Ve tabiî ki deniz. Hiç biri daha fazlası olmayacak, olamayacak kadar olağan ve doğaldı. Ya denizin dibi? Ne denli şeffaf, ne denli berraktı.
Belleğim beni yanıltmıyorsa Özel İdarede memur olan İsmail enişte? Eşi, halamız Sevim Kayıkçı… 
Bir insan bu kadar mı şakacı ve sevgi dolu, bir insan bu kadar mı içten, hesapsız pazarlıksız olurdu?
O siyah beyaz steril günlerde, evlerin ardı sıra uzayıp giden dağ yamaçlarında iş makinelerinin dört döndüğü, beton mikserlerinden birinin gidip birinin geldiğini düşünmek, düşünü kurmak bile olanaksızdı. Tütün tarlaları -şimdilerin hazır beton işgaline uğramış tatlı eğimli arazi- o tarihlerde serin çardaklara, şeker çuvallarından dikilmiş, insan kokan masum çadırlara kucak açar, (tıpkı Sevim halanın bize yaptığı gibi) yaz boyunca ev sahipliğinin, konukseverliğin en alasını, en vefalısını yapardı.
Bir traktörün geçebileceği genişlikteki tozlu yol, masmavi denizle eski taş evi birbirinden ayırarak koyun sonundaki, en küçük bir çöp, bir kesekağıdı parçasını bulamayacağınız bakir kumsala dek uzanırdı.
Yani yolun hemen altı insan ıssızlığında hemen atlayıp girebildiğimiz denizdi. Çığlık çığlığa martılar, biz çocukları günün olur olmaz saatinde serin suların koynuna çağırırdı.

* * *
Yosun ve iyot kokulu günlerdi…
İlişkiler ve komşuluklar, iyot ve yosun kokulu havalar gibi tertemizdi. İlçenin ana kente yolcu taşıyan, sıcak günlerde hareket etmek bilmeyen, içinde buram buram terlediğimiz, topu topu iki üç otobüsü gibi tertemizdi. Bizi okullar kapandığında sabırla beklediğimiz denize kavuşturan, uzak tepelerinden ilk uzak mavilikleri gördüğümüzde bize bir alkış tufanı kopartan ilçe otobüsleri…
Denizin dibi… Nasıl derler? 
Cam gibi, içi özenle düzenlenmiş, bakımı yapılmış abartısız bir akvaryum… Yosunlar, uzayıp giden kumullar, hatta kayaları, taşlık yerleri ve dahi denizkestaneleri… İri kulaklarıyla, kum rengi ve de sarı yeşil bodur boylarıyla, her daim hareketli sularla birlikte dalgalanan deniz yosunlarının arasında bulduğumuz para ile çarşı esnafından bir kesekağıdı dolusu çekirdek aldığımız dakikalarda, korkudan dizlerimiz titrerken tertemiz duygular içindeydik.
Taş evin okullar kapanır kapanmaz artan nüfusu ile birlikte, insan kımıltıları, insan kıpırtıları da, şen şakrak sohbetler, yarenlikler, ağız dolusu gülmeler de çoğalırken, mutfağında, bahçesinde, az ötede denizinde ortamların ısınmasını sağlıyordu.

* * *
Böyle, bol çocuk çığlıklı, bol şamatalı bir yaz günü tutuştu boş arsadaki kuru otlar… Biri kız diğeri oğlan çocuğu iki kafadar, epeyce uzun bir süre, beceriksizliklerinden dillerini dışarı çıkarıp, dış dünya ile bağlarını kopararak, nasıl da uğraşmışlardı ellerinde kalan son kibrit çöpünü yakabilmek için?! 
Çömeldikleri kuru otların içinde çıplak ayaklarını gıdıklayan, ısıran iri karıncalar, tepelerinde kaynayan bir güneş…
Kibrit çöpünün tutuşması hiç beklemedikleri bir anda, birdenbire oluvermişti. Aslında, baştan beri amaçları arsayı ateşe vermek, ortalığı yangın yerine çevirmek değildi. Sadece ve sadece kibrit çöpünün nasıl yanacağını meraklı çocuk gözlerinin görebilmesiydi.
Ne var ki, her şey göz açıp kapayıncaya olmuştu. Dikili kaldıkları yerde, zaman zaman insan boyu yükselen, meşhur Foça rüzgarının azizliği ile eğilip yatan alevlerin bitişikteki boş alana doğru hızla ilerleyişine, korku dolu gözlerle bir süre bakakaldılar.
Apansız ortalığı yayılan ve komşu arsaların dört bir yanını saran küçük çaplı yangının nasıl söndüğünü de, kimler tarafından söndürüldüğünü de, iki afacandan hangisinin korkudan altına kaçırdığını da, bu güne dek duyan bilen olmamıştır. Şu an büyükleri yaşamayan iki aile arasındaki söylenti odur ki, Foça halkı ayağa kalkmış(!), İsmail enişte müdüründen izin almayı bile unutup, iki ayağı bir pabuçta alelacele yangın yerine koşmuştur(!)

* * *
Eğer hala itiraf samimiyetten geliyorsa ve bu itiraf ceza indirimi için yeterli nedense, taş evin dört bir yanını yangın yerine çevirmede suç(!) ve sır ortağım, halamın ortanca kızı Sevgül Kayıkçı Hünerli’dir.
Kısa, askılı pantolonlu, kıvırcık saçlı, esmer tenli, tombul yanaklı, kol gücü bir erkek çocuğuna eşit (laf aramızda, biraz da bu yüzdendi ondan çekindiğim), oğlan çocuğu bakışlı, boyumuzdan büyük kabahati el birliği ile işlediğimiz, unutamadığım ilk çocukluk arkadaşım…
İyi ki seninle o günleri, dolu dolu, cıvıl cıvıl, ağız dolusu yaşadık… Yüreklerimiz ağızlarımıza gelmiş olsa da, iyi ki o arsayı yaktık.
Bana o zevki, o heyecanı ve o çocukça korkuyu yaşattığın için sana ne kadar teşekkür etsem azdır.
Doğum günün kutlu olsun, mutlu ol senelerce…

Ha, unutuyordum… Geçenlerde Yeni Foça’da, işsiz güçsüz gezinirken büyükçe boş bir arsa gördüm. Belli ki, yıllardır bakan ilgilenen olmamıştı. En önemlisi dört yanını saran otlar, bizim o zamanlardaki boylarımızı çoktan geçmişti…

Hasan Oğuz Bilgen, 24.06.2016, Bornova.

9 Ocak 2019 Çarşamba

DEMİRCİ ARİF USTA'dan MÜHENDİS MEHMET KARCI'ya...



DEMİRCİ ARİF USTA'dan MÜHENDİS MEHMET KARCI’ya . . .

Bornova Belediyesi’nin uzun ve dahi dolambaçlı şantiye yollarının, levhasında “Bşk.Yrd.Mehmet Karcı” yazan kapıdan sonra başlayacağından elbette habersiz, karmakarışık gidip gelmeler içinde, bir an mütereddit durup kaldı ahşap eşikte…
Sonra belli belirsiz tıklattığı mütevazı kapının ardından gelen tok ses, girmesini buyuracaktı.
İlk görünümüyle işgal ettiği koltuktan ve görevinden emin ciddi bir adamdı. Sessiz sakin odasında oturduğu yerden ve yakın gözlüğünün üzerinden, ikircikli, ürkek, karşısında bekleyen basit giyimli genç adama uzunca baktı.
Düzenli bir görüntü veren çalışma masasının boş bir köşesinde duran masa takvimi 1991’in on beş ocağında unutulup kalmıştı.
Basit giyimli genç adam artık uzatmamalı düşüncesiyle, kitabın orta yerinden “eski hükümlü statüsünden başkan tarafından işe alındığını, fen işlerine gitmek istediğini” söylerken, özgeçmiş dosyasını masaya bıraktı usulca.
Kendinden hayli emin ciddi adam yakın gözlüğü altından bakışını sürdürdü bir süre… Karşısında dikili duran genç adamın işe giriş statüsüne takılıp kalmıştı besbelli…
. . .
Genç adamın iddiasız, alçak gönüllü çok kısa özgeçmiş açıklamasından sonra, ciddi adam yakın gözlüğünü masaya bırakıp usulca ayağa kalkar. Tıpkı iş isteyen adamın yaptığı gibi kitabın orta yerinden konuşur :
“ Sizin bu ülkeyi, bu hayatı derleyip düzenlemenize izin vermediler; bari git şantiyenin ambarını düzenle…”
. . .
Genç adam karşı konulmaz bir gücün itkisiyle, ciddi adamın koca gövdesine sarılır bulur kendisini… Ciddi adamınsa genç adamın sıska cılız sırtını bir süre patilemekten başka bir şey gelmez elinden.
Sadece “ Şantiye şefine selamımı söyle, sorun olursa haberim olsun” der, başka bir şey diyemez…
. . .
Çalışma odasının kapısında “Başkan Yardımcısı” yazan ciddi adam, anlaşılacağı üzere Mehmet KARCI”dır…
Ve dahi yıl 1991”dir.
O gün bu gündür…
Mehmet KARCI adı her daim insan emeğinin, insan onurunun yanında yazılır olmuştur…
. . .
Bu gün onu Manisa’nın Kula’sında bir sonsuzluğa uğurladık, sırtımızı pat patlamasının sıcaklığını duyumsayarak.
Tüm Bornova Belediyesi Şantiyesi ve dahi işçi kardeşleri adına, Bayraklı Tepekule Kongre Merkezi’nde açılan anı defterini yazmasını Demirci Arif Usta’ya bırakırken huzur içindeydim.
. . .
Mehmet Ağabey için açılan anı defterine, “ Sayende Bornova Belediyesi’nde kendimizi hiç yalnız ve de güçsüz hissetmedik.” diye yazmış Demirci Arif Usta…

Ne güzel yazmış… Ne de güzel yazmış, benim emek dostu güzel abime…
Karcı abim, güzel abim, Mehmet abim… Ben seni çok özlerim…
Sırtımı sımsıcacık sıvazlamanı, pat patlamanı çok, çok özlerim…
“ Hadi git şantiyede çalış… Gücümüz o kadar, bari orayı derleyip düzenle…” demeni…
Çok, ama çok özlerim…

Hasan Oğuz Bilgen, 09 Ocak 2019, Ekşisu- Y.Foça