16 Mayıs 2014 Cuma

SOMA MADEN CİNAYETİNDE, DÖRT GÜNLÜK SÜRECİN ÖZET RAPORUDUR.




SOMA MADEN CİNAYETİNDE, DÖRT GÜNDÜR İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ ACININ ÖZET RAPORUDUR.


Yıllarca kamu eliyle üretimin yapıldığı, Soma-Eynez kömür madeninin 2009 yılında çalıştırma hakkının ve serbestliğinin özel sektöre devredilmesi, bir bakıma sonun başlangıcı olmuştur. Ocağın girişini karşınıza aldığınızda, solunuzda kalan iki katlı binanın üst katındaki, sendika eğitim uzmanlarınca uzun yıllar madenciye bilinç götürmenin alanı olarak değerlendirilen “Eğitim Salonu”, 2009'un ilerleyen günlerinde, bilinçli olarak boş muhabbetlerin körüklendiği çene çalınan, tavla atılan dama oynanan sıradan bir lokale dönüştürülür.

 

Aynı binanın hemen giriş katında bulunan “Lambahane”, o yıla dek amacına uygun bir düzen ve disiplin içinde kullanılır. Şöyle ki: devlet işletmesinin o günkü klasik kontrol mantığı ile denetim altında tutulan Lambahane, madencilerin kafa lambalarının şarj edildiği ve düzenli sıralar halinde asılı olarak bulundurulduğu büyükçe bir salondur.

 

Vardiya girişinde madenci, üzerinde kendi kask numarasının yazılı bulunduğu şarj olmuş kafa lambasını kaskına takarak galerilere girer. Hiçbir madenci, kendisine ait olmayan lambayı asla almaz ve kullanmaz. O madenci ki, bu bilinci almış bir kamu emekçisidir. Herkesin, mutlaka kendisine ait olan lambayı kullanmasının, acil bir durumda, madene kimlerin girdiğinin, galerilerde hangi sicil numaralı işçilerin bulunduğunu saptamanın ilk pratik yolu olduğunu bilir.

 

Ocağın özelleştirilmesinden sonra, bu pratik basit kontrol mekanizması, yöneticilerin ve vardiya amirlerinin ciddiyetsizliği, işlerin günü kurtarma mantığı ile aceleye getirilmesi, sadece işin/ işlerin görülmesi için yukarıdan aşağıya salt kar amaçlı bir anlayışın yerleşmesi ile giderek uygulanmaz olur.

 

Israrla, alelacele soyunup giyinmesi tembihlenen ve işe koşar adımlarla başlamaya koşullandırılan madenci, lambası mavi yanan -şarj olmuş- gözüne ilk ilişen lambayı arkadaşından önce kapma telaşındadır. Önceleri sendika “hocası”nın onlara öğrettiği “üretim içinde rakip olacağınız, rekabet edeceğiniz en son kişi, yanı başınızdaki kader arkadaşınızdır.” özlü sözü, artık çoktan unutulmuştur. İşverenin ekmeğine yağ süren aynı yarış ocakta da sürer. Bu, süreç içinde sendikacının da madencinin de içine düştüğü ölümcül hata, işverenin kolay ve zahmetsiz yönetmesinin başlangıcıdır.

 

Ardı sıra gelen günlerde “işlerin hemen bitirilmesi” kurgusu üzerinden aceleyle yapılan hızlı ve yoğun çalışmalar, doğal olarak dağınık ve denetimsiz, esnek ve kuralsız, en kötüsü güvencesiz bir üretim biçiminin de öngünü olmuştur. Devlet kurumu iken, çok da kabul edilemeyecek düzeyde, işçi sağlığı ve iş güvenliğine uygun çalışma koşullarında bir üretim yapılmamış olsa da, en azından 18 yaşından küçük sigortasız işçi çalıştırılmıyordu. Bu doğru kural, 2009 sonrası hızla bozulmuş ve uygulanmaz olmuştur.

 

Son birkaç gün içinde görüşülen, çok genç işçilerden kimilerinin, askere gitmezden önce bu madene girerek, “asker ocağı”nda gerekli olacak olan parayı biriktirmeye çalışmasını, hatta çalışmayan arkadaşlarıyla, “askerde çay parası bulamayacakları” konusunda nasıl dalga geçtiklerini anlatması ibret vericiydi.

 

Eynes Madeni’nde, şimdilerde Ulusal İstihdam Stratejisi adı altında yürürlüğe konulmuş bulunan post modern kölelik uygulamasının en önemli madde başlığı olan “Esnek Çalışma” ile karşılaşmamız, Soma madenlerinde aylardır izini sürdüğümüz, yumuşak karnını keşfetmeye, açmazlarını anlamaya çalıştığımız taşeron sisteminin en çarpıcı detaylarındandı. Çevre köylerden gelen, özellikle evlenme derdine düşmüş, güçlü kollarından başka bir avantajları olmayan işsiz gençler, sabahın çok erken saatlerinde, gün doğumundan gün batımına çalışmak üzere, ocak girişinin hemen önündeki geniş alanda öbekler halinde bekleşirler. Bu bekleşenler, bölgede tarım yapma olanakları ellerinden alınıp üretimden koparılarak issiz bırakılan genç insanlardır.

 

Görevliler, yüzlerine bakmaksızın genç bedenlerde kazma sallayıp sallayamayacaklarının ölçütlerini aramaya başlarlar. Trajedi burada da kalmaz; o gün, orada görevlinin gözüne girmeyi başarabilmiş talihlilerden kimilerinin çalışabileceği, falanca galeride sadece iki saatlik, filanca galeride sadece dört saatlik ya da beş saatlik iş vardır. Durum böyle olunca, emekleyerek ilerleyecekleri tekinsiz dehlizlerde nasıl soluk alıp vermeleri ve hareket etmeleri, ellerine tutuşturulan alet edevatı hangi biçim ve yöntemle kullanacakları, omuz başında çalışan arkadaşının neden kollamasının gerektiğine, yani işin tekniğinin öğretilmesine ayrılacak zaman yoktur! İşveren dalkavuğu bir vardiya postabaşısının deyişiyle "gerek de yoktur."

 

İLO ‘nun evrensel ölçütlerine göre, diğer işyerlerinde olduğu gibi, maden ocaklarında da yapılması zorunlu olan “Acil Eylem Planı”, “Yangın Tatbikatı” ve işyerinin koşullarına özgü lokal uygulamalar gibi eğitim amaçlı hiçbir plan ve tatbikat, katliamın yaşandığı madende yapılmamıştı.

 

Olağanüstü koşullarda, yeterli donanıma sahip yaşamın sürdürülmesini olanak verecek kaçış ve çıkış yolları, sığınma odaları yoktu. Alt yapı malzemeleri, elektrik aksamı, payandalar ve eklentileri çok eskimişti, yetersizdi. Soma Linyitinin kendine özgü tutuşma derecesinin düşüklüğü özelliğinden ötürü her an yangın ya da karbon monoksit salımı olasılığı vardı. Bu yüzden, bundan önceki şirket “Yüksek Yoğunluklu Riskli Ocak” saptaması ile bu madeni terk etmişti.

 

Özellikle elektrikli araç kullanılması gerektiği halde, içerde karbon monoksit gazı saçan dizel araçlar kullanılıyordu. Yaşamını yitiren madencilerin oksijen maskeleri yoktu. Ne acıdır ki, oksijen maskeleri, sedyelerle madenden çıkarılan cansız bedenlerin ağızlarına gelişigüzel ve alelacele takılıvermişti. Maskenin hortumunun diğer ucunda bir oksijen tüpünün olmaması, maske hortumlarının boşta sallanması trajikomiktir.

 

Mandencilik tarihine “kömürün kızışmasıyla hızla artan karbonmonoksitin

galerilerde çalışan işçileri zehirlemesi” olarak geçen Eynez maden cinayeti

öngörülemeyecek, önlenemeyecek bir facia değildi. Yeraltındaki kömürün kızışma ve yanma özelliğinin olduğu, kamu kuruluşu olan ve ruhsat sahibi Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) yıllardır biliniyordu. Bildikleri ve yapmak zorunda oldukları bir şey daha vardı. Kömürün kendiliğinden kızışma ve yanma özelliğinin zorunlu kıldığı, yeni ve önleyici yatırımların maliyetinin yüksek oluşu… İşte TKİ bu maliyetten kurtulmak için, 2006 sonrası yeraltı üretiminden vaz geçip, bu işi hizmet alım sözleşmesi ile taşeronlara ihale etmiştir.

İlk şirket, kömürün yanıcılığına karşılık güvenli işletme/ üretim maliyetinin kazancını düşüreceğini görerek, başlamadan bırakmıştır. 2009 yılında, yılda 1,5 milyon ton üretim planlayan, ilerleyen günlerde üretimi ve işçi sayısını vahşi bir biçimde artıran başka taşeron şirket gelir. Çıkarılan kömüre peşin para ile alım garantisi veren TKİ, aşırı kar hırsı ile işin tekniğine uymayan çalışmaları görmezden geldiğinden, yeterli ve gerekli kamusal denetim de yapılamamıştır. Olup biten, düpedüz işçi sağlığını/ güvenliğini hiçe sayan, uzun çalışma saatleri, kötü ve ağır çalışma koşulları, maliyet olarak görülüp alınmayan önlemler ile kapasitenin üzerinde bir üretim zorlamasıdır. Tüm bu sıraladıklarımız sonun başlangıcı, toplu cinayetin habercisi olmuştur.      

 

Soma-Eynez Toplu Katliamının sorumluları, kuralsız, esnek ve güvencesiz çalıştırma koşulları nedeni ile galerilerde çalıştırdıkları işçinin sayısını bile saptayamayanlardır. Çalıştırdığı, daha doğrusu ölümün üzerine sürdüğü işçi sayısını bilmeyen, “işletmede her türlü koruyucu önlem alınmıştı” diye açıklama yapabilen, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaysa “ele avuca gelen, gözle görülen bir ihmale rastlanmamıştır.” diyebilecek kadar alçalan vahşi zihniyettir. On beş yaşında çocuğun ölüm haberi ile ilgili, araştırma yapmaksızın mevzuata aykırı bir durum olmadığını açıklayan, bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’dır. Kayıtlara geçmiştir. Belgelidir.

 

Soma-Eynez Toplu Katliamının sorumluları, onca yazılı ve sözlü bildirime, ciddi uyarılara karşın:

Soma’da bu tür iş belalarından, ilkel çalışma şartlarından canını ve yakasını kurtarabilen işçilerin tedavisine ve bakımına dönük devlet tarafından yapılmış özel bir sağlık birimini onca ısrarlı uyarıya karşın kurmayanlar, kuramayanlar ve hastanelerde yanık tedavi ünitesi açmayı gereksiz bir maliyet, yük ve külfet olarak görenlerdir.

Yürütme erki boyutunda: Katliamın faili, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği yasasıyla, yer altı kaynaklarındaki alanları da özelleştirerek doymak bilmeyen holdinglere, kontrolsüz piyasaların yamyamlarına peşkeş çeken, uyarılara ve sunulan onca bilimsel verilere karşın bu alandaki denetim yetkisini bağımsız emek ve meslek örgütlerine vermeyi reddeden siyasal parti ve onun sermaye yanlısı yönetimidir.

Soma-Eynez Toplu Katliamının sorumlusu, daha önce değişik madenlerde yaşanmış iş cinayetleri sonrasında, “Güzel öldüler”, yetmedi “Bu mesleğin fıtratında ölüm vardır.” diyerek yeni katliamları meşrulaştıran, hatta yeni cinayetlerin sosyal ve etik zeminlerini hazırlama telaşında olan, ilgili önergeyi altı ay boyunca gündeme almayan, geçtiğimiz sene dokuz iş cinayetinin yaşandığı Soma madenleriyle ilgili önergeyi 2 hafta önce reddeden AKP yönetimi ve onun bakanlar kuruludur.

Taşeron çalıştırmayı yasaklamayan, madenleri yeniden kamulaştırmayan, iş güvenliği yasasını çöpe atıp tüm denetim yetkisini, başta TMMOB olmak üzere, TTB gibi ilgili meslek örgütlerine vermeyenler, yeni katliamlar için yola devam ettiklerini ilan etmiş bulunmaktadır. Bu yüzden Soma Eynez’de yaşanan bir “doğal afet” olamaz.
"Kaza" ve "Takdir-i İlahi" safsatası ile geçiştirmeye çalıştıkları gerçeklik, göz göre göre davetiye çıkarılan bir toplu iş cinayeti, resmen ilan edilmemiş, ama bizzat devlet erkinin olanakları ile, kara propaganda yöntemleri ve ince manipülasyonlarla üzeri örtülmeye çalışılan toplu bir katliamdır.

 

Bu katliamın faili özelleştirme ve taşeronlaştırma politikalarını hayata geçiren, burjuvazinin ahırı parlamentonun baş yakanı, bakanları, bakmayanları, uzaktan bakanları, ihale tüccarları ve dahi emek hırsızlarıdır.

 

Bilineni yinelemek, tüm açıklığı ve sarsıcılığı ile ortalık yerde duran sefil ve vahşi manzarayı farklı ifade biçimleriyle birbirimize anlatıp durmak, siyaset ve toplum bilimi açısından tek başına bir şey ifade etmemektedir. Tarih sınıf mücadelelerinin tarihiyse, işçi sınıfının nihai hedefi meşruiyet sınırları içinde hapsolmuş tekdüzeliği (fasit daireyi) elbette inkar edecektir.

 

Üzerinde büyüyüp, ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz toprakların omuzlarımıza yüklediği görev ve sorumlulukları, hiçbirimizin yaldızlı ve duygusal lafızlarla, itibarsızlaştırmaya, içini boşaltmaya ya da unutturmaya hakkı yoktur. O zaman, asıl olan elbette insanına ve insan emeğine karşı sorumluluk sahibi herkesin, bulunulan mahallerde birlikte dayanışma bilincini güçlendirmek, bu siyahi ruhun, insan haklarının ve evrensel değerlerin gereği mücadele etmek, var olan gerçekleri anlatmayı (her aracı ve olanağı kullanarak) yaygınlaştırmaktır.  

DİSK ve DİSK’e bağlı sendikalar, KESK, TMMOB, TTB ve diğer işçi ve emek dostları, işçi katillerini affetmemek, unutmamak ve hesap sormak için mücadeleyi, her daim ve her alanda yükselteceklerdir. Yükseltmek zorundadırlar. Sıkılan onca basınçlı sular, kimyasal gazlar, malum "cuma hutbe" lerindeki timsah gözyaşları ve aşağılık resmi demagojiler, yaşanan ve yaşanmakta olan toplumsal gerçekleri ülkemiz insanlarına, kamuoyuna duyurmamıza engel olamayacaktır.

 

Eynez Canavarı’nın hala kesif ve ağır bir karbon kokusunun geldiği, dumanların yükseldiği karanlık ağzında, bizzat tanığı olduğumuz, üç gündür aç, susuz, uykusuz kederler içinde, ama inatla, umutla bekleyen Emine ana bağrına vura vura, bunca yazının özetini özetliyordu:

“NEDEN DÜŞÜNMEDİLER ? ”, “ÇARESİ YOK MUYDU ? ”

KAHROLSUN VAHŞİ KAPİTALİZMİN TAŞERON SİSTEMİ.
YAŞASIN İNSAN EMEĞİ… YAŞASIN EMEKÇİ HALKIMIZ.

 

                                                                 

Hasan Oğuz Bilgen, 16.05.2014, Soma-EYNEZ

 

6 Mayıs 2014 Salı

BİR DUVAR, BİR ÇİFT KARA LASTİK, BİR DOSYA ( SON 12 )



BİR DUVAR, BİR ÇİFT KARA LASTİK, BİR DOSYA.

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=9759

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=9349

http://www.evrensel.net/news.php?id=4023

 

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin uygulayıcıları ve tetikçileri general eskileri, 2011/1 no: lu dosya ile başlatılan "hukuki işlem" le "soruşturulacak" mış!  En önemlisi de dosya numarasından da anlaşılacağı üzere “hazırlık yılbaşından beri sürüyor" muş! (Basından) 

*   *   *

Bir Duvar, Bir Çift Kara Lastik, Bir Dosya.

Genç yaşına karşın, o güne dek onlarca, yüzlerce kez işittiği, hatta kendisinin bile kullandığı “zifir/ zindan gibi” deyiminin ne anlama geldiğini, insanı ne beter ruh hallerine soktuğunu, tıkıştırıldıkları o dar koğuşun pencerelerinin askerler tarafından tuğla ile örüldüğü, böylece, gün ışığından yoksun bırakılan onca insanın yirmi dört saat boyunca kırk vatlık, üç beş soluk bir ampule mahkum edildiği gün anlar.

1983 yılının yazıdır.

Dayatılan “tek tip elbise” uygulamasına karşı, ülke genelinde siyasi tutukluların örgütlenip sürdürdüğü direniş eylemi nedeni ile dokuz aydır görüş hakları da dahil, mektup, kitap ve kantin her şey yasaktır. Bu keyfi, baskılamaya ve cezalandırmaya dayalı görüş yasağı, avukatları da kapsadığından savunmalar da yapılamamaktadır. Mektup, gazete, her türlü giyim eşyası v.s verilmez. Banyoya götürülmedikleri gibi revire de çıkamamaktadırlar. Sıkış tepiş koğuşta don tuman, şort atlettirler.

Gün içinde üç kez, idare tarafından “sayım” yapılır. Bu da günde üç kez sayım vermeme eylemi, üç posta salkım saçak yerlerde sürünmek, topluca dakikalarca dayak yemek demektir. Havalandırma hakları da engellendiğinden, yemekhane bölümündeki altı metrelik boşlukta, öbekler halinde sırayla volta atarlar. Abartısız sahip oldukları tek özel eşya, karavanaya topluca salladıkları tahta kaşıktır. Belli ki televizyon için yapılmış raf, duvarda boş durur. Kitap, kağıt, kalem, dergi, gazete çoktan unutulmuştur. Bunun da anlamı, cezaevindeki bir tutuklunun belli başlı uğraşılarından olan, mektup alma/ mektup yazma, resim yapma, karikatür çizme, çerden çöpten, kağıttan basit el işleri gibi, oyalayıcı ve üretken -üstelik, mekanın dar zamanın olduğu bir yer için yaşamsal anlamı/ önemi olan- çalışmaların yasaklanması demektir.

Yıllarca, yirmi dört saat, eşyasız/ giysisiz, başları özellikle sıfır numara tıraşlı aynı insanlarla cam bir fanusun içindesiniz. Sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla, dış sesin sadece hoparlörlerden gelen açıklama ve buyrukların olduğu, aklınıza ve iradenize sızılmaya çalışılan bir yalıtılmışlık hali. Yıllar sonra buranın bir tanığı, yazılarında bu ortamı, insanların belleği ve genetiği üzerinde deneylere zorlandığı, fantastik bir film platosuna benzetecektir.

*   *   *

Öyle ki, bir gün duvarların çok ötesinden kulaklarına ulaşan bir eşek anırması, onlara çok değişik, çok sıcak, yeni, sevecen, dahası ulaşılmaz gelir. Bir inşaat, bir tarım işçisinin gücü, dayanıklılığı ve şikayet etmez hali ile ile özdeşleşmiş bu vefalı hayvan, hemen hepsine, uzun süre etkisinden kurtulamayacakları duygusal anlar yaşatır. Günde üç öğün asker sopasından, yasaklardan, yoksunluklardan artık, her hangi bir acı/ üzüntü duymaz olmuş, her ne olursa olsun bir başka sese, dokunuşa, kımıldanışa, bir devinime hasret kalmış, o genç insanların birbirlerine sarıldıkları, coşkuyla tokalaştıkları, soluk koğuş lambalarına -yine de umutlu- gözlerini dikip ağız dolusu küfürler savurduklarına, kanatırcasına yumruklarını sıktıklarına tanık olunur.

İçlerinden, olur ya sulu gözlülerinin gözlerinin dolduğu, bir ranzanın ıssızlığında, arkadaşlarının -ola ki- anlamasından çekinip başını yastığa gömdüğü olmuş mudur, o pek bilinmez. Doğrusu, böylesi duygusal durumlar, o koşulların “sert adamları” arasında pek konuşulmaz, zayıflık belirtisi olmasın diye dillendirilmez.

*   *   *

Aylardan temmuzdur.

Tutsaklarının bunaltıcı sıcaktan birbirine değmemeye özen gösterdiği 16. koğuşun kapısı sadece karavana saatinde açılır; ancak 10-15 saniye açık kalan bu kapıdansa içeriye ışık ya da temiz hava değil, maltanın rutubetli havası ile askerin ter kokusu gelir. Sular ise “güvenlik” gerekçesiyle, gece yarısı -bazen sabaha karşı- yarım saat kadar, o da sıçankuyruğu gibi akar.

Bu yüzden, şimdilerde her yaz mevsimi geldiğinde ve dahi insanlar sıcaklardan yakınmaya başladığında, “16. Koğuş” taki devrimci tutsakların terden yapış yapış olmuş yataklarında yatamadığını, gece yarıları sınırlı dakikalarda, acele etmeden, asla birbirinin sırasına saygısızlık etmeden, paylarına düşen bir tas su ile sadece koltuk altlarını ve apış aralarını yıkadıklarını anımsar.

*   *   *

İşte o, zamanın bol mekanın dar olduğu, güneş ışığının geldiği her pencerenin tuğla ile örüldüğü, hava ve de ışık gelen her bir deliğin özenle sıvandığı yaz günlerinden birinde, aynı kavgaların verildiği, aynı şiddetli çatışmaların ve onurlu direnişlerin yaşandığı bir başka Anadolu kentine, Diyarbakır’a -sıkıyönetim savcılığının talebi ile- iki dava arkadaşı ile birlikte sorgulanmak için götürülür. Yirmi dört saat süren yolculuk boyunca, ellerinden ve ayaklarından zincirlidirler. Molalarda, o zincirlerle tuvalete götürülürler. Kadınlar, çocuklar, gördükleri karşısında, endişe ve şaşkınlık içinde onlardan uzak dururlar. Çekinceli bakışlarla, olup biteni anlamaya çalışırlar.

Rahatlamak üzere oturduklarında tuvaletin kapısının kapatılmasına izin verilmez… Ayak bileklerinden bağlı oldukları zincirlerinin bir ucu, ‘emir kulu’ olduğu söylenen polisin elindedir. Tam da bu durumda, -gözlem altında- rahatlamak, işlerini görmek zorundadırlar…  

*   *   *

Ayak bilekleri, elleri morarmaya yüz tutmuş yirmi dört saatin sonunda, Seyrantepe üzerinden Amed’e, gecenin yıldızsız geç bir saatinde girerler. İlk konakladıkları ve ilgili yetkililere teslim edildikleri yer, yıllar sonra ölümcül işkencelere, tutuklulara insan dışkısı yedirme olayına haber konusu olacak Devegeçidi’dir.

İnsan aklının alamayacağı, düşlere sığmayan Diyarbakır’ın o gerçek zindanında, geldiği Şirinyer Askeri Cezaevi'nin 16.koğuşunu Antalya sahillerini, Muğla’nın Ölüdeniz’ini, Foça’nın mavi koylarını arar gibi anımsar.

Otuz gün boyunca gözbağı sorgu saatleri dışında, hücresine tekrar kapatıldığında açılır; ne var ki orada da kayda değer bir gün ışığı olmadığından, bu hiçbir bir işe yaramaz. Hücre arkadaşı da onun gibi, arkadaşlarını ve kaldıkları evleri ele vermesi için, gündüzlerin gecelere karıştığı sonu gelmeyen saatlerde işkence görmektedir.

Bir vakit, hücre arkadaşının sorguya götürülmesinin üzerinden kaç saat geçtiğini, belleğini ne kadar zorlasa da bir türlü kestiremez; uğuldayan beyni zaman kavramını yitirmiştir. Kaç zaman sonra, arkadaşı yumruk ve küfürlerle, ite kaka geri getirilip hücreye boş bir çuval gibi atıldığında sırılsıklamdır, kolları “Filistin Askısı” nın etkisi ile cansız ve duyarsızdır. Hücre kapısı gürültü ile kapanır kapanmaz, arkadaşının kıpırtısız bedenini yokladığını, işkencenin sonuçlarını anlamaya çalıştığını, kollarının durumunun ayırtına varınca da ona masaj yaptığını, bu sırada onun uzamış kıvırcık sakallarını, sıcak soluğunu duyumsadığını, onunsa, içinde bulunduğu duruma aldırmaksızın kulağına, hırıltılı ve ürkütücü bir sesin yarım yamalak Türkçe'siyle:

“Teslim olmadığını, ölüm de olsa sonucuna katlanacağını ve teslim olmayacağını” fısıldadığını, kendisine de  “ korkmamasını, yılmamasını...”  öğütlediğini anımsar.

Zifiri karanlık tabutlukta ve onun bir duvar ötesinde, dışarıdaki insana dayanılmaz gibi gelen, amansız sorgu yöntem ve teknikleri ile dolu dolu saatler, günler, haftalar geçer. Dipsiz, bitimsiz ve boz bulanık zamanın fısıltı ile konuştukları bir anında, kıvırcık sakalı uzamış ve sıcak soluklu, esmer tenli genç adam bir sır verir gibi aniden:

"Beni götürecekler. Bir not ele geçirmişler, bir randevu notu… Beni muhtemelen canlı yem olarak kullanıp, ateşin içine, çatışmanın ortasına atacaklar…” der.  “ Senden dileğim, eğer bir gün sağ salim geldiğin yere geri dönebilirsen… Oradaki arkadaşlarımıza, yoldaşlarımıza, devrimcilerin bu diyarda da cuntaya direndiğini, faşizmin karşısında diz çökmediğini, her ne olursa olsun savaşı sürdürdüğünü anlatmandır...”

Ardından hiçbir şey söylememiş, hiçbir şey olmamış gibi, çok kısa sürecek, ürkek, tedirgin, eğreti ama karşı konulmaz, arsız bir uykunun kollarına bırakır kendini.

*   *   *

Devrim ve sosyalizme, onlarla gelecek güzel gülerin inanılan bütün değerlerine dair sıcak düşlerle, sancılı genç bedenin yaralarını sağaltmaya çalıştığı bir anda, hücrenin kapısı hoyratça açılır. Yüzünü görmediği, adını bile sormadığı, hiç tanımadığı, dilini bilmediğinden ancak yüreğini paylaşabildiği devrimcinin, ateşin içine atılmak üzere götürülme anıdır.

O an bedeni önüne geçilmez titremelerle sarsılan devrimciye lastik ayakkabılarını giydirirken, “ Titremem korkudan değil. Çaresizliktendir. ” gibisinden belli belirsiz bir şeyler söylemeye çalışmasından, onun eksiklendiğini, kendince biraz da mahcup olduğunu anlar. Onun rahat olması için uzamış, kıvırcık sakalına dokunur.

Cellatlarına belli etmeden usulca vedalaşırlar. İnsana duyumsattığı, yaşattığı coşku, hüzün, kahır ve çaresizlik; sayfalarca anlatılabilecek o dokunuş, o yüreklendirme o ayrılış anı, saniyeler içinde başlar ve biter. Dediği çıkmış, alınıp götürülmüştür işte. Uzaklaşan ayak sesleri kesildiğinde dayanılmaz bir acıyla yüreği sıkışır, içi daralır. Daha şimdiden özlemeye başladığı o Kürt insanı, darbecilerden ve işkencecilerden aman dilemeyen, adı sanı bilinmeyen, dahası hiç bilinmeyecek, anlatılmayacak olan onlarca, yüzlerce devrimciden sadece birisidir.

*   *   *

Karabasanlarla dolu bir uykuya daha yenice dalmış gibi gelse de; saatler geçmiştir. Yarı uykulu yerde kıvrılmış yatarken kapının demir kilidi döner. Sahibinin arsızca sırıttığını duyumsadığı bir el, üzerine yumuşak bir cisim atar.

“ Al işte. " der,  “ O pislikten geriye kalan… Çok sıkışırsan içine işe, benden sana izin... ”

Seslice gülüp, ağır küfür/ hakaretlerle söylenerek hücrenin demir kapısını sertçe çarpar. Bir süre havayı dinler… Giderek yiten ayak seslerinden ortalığı anlamaya çalışır. El yordamı ile alelacele ne olduğunu öğrenmeye çalıştığı yumuşak cisim, burun boşluğuna dolan sıvının pıhtılaşmaya yüz tuttuğu bir lastik ayakkabının tekidir.

*   *   *

Oligarşinin -12 Eylül 1980- açık faşizm döneminden bugüne gelen halka karşı, demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklerine karşı örülmüş duvarlar, üzerimize atılan kanlı kara lastik ayakkabılar. Bunların toplum üzerinde yarattığı travmalar, duygusal kopuşlar.

O güne dek, kazanılmış anayasal, demokratik ve de sendikal hakların, cuntanın zoru ile gasp edilmesi. Sonrasında uygulanan liberal sistemle halka ait olan kamu kurum ve mülkiyetler el konulması, kamucu uygulamaların tasviye edilmesi. Aynı piyasacı anlayışla, tüm çalışma alanlarının, yurdum insanlarının, sağlık ve eğitim sisteminin üzerinden silindir gibi geçilmesi.

Paçalarımıza karaçalı örneği dolanan gericilik ve şovenizm. Baskı, korku, yıldırma ve türlü politik sihirbazlıkla, oligarşik dikta ile halk arasında kurulmuş suni dengenin giderek dengenin giderek güçlendirilmesi ve kurumsallaştırılması, açıldığı söylenen "2011/1 no" lu Alicengiz dosyasının neresindedir.

Çakma dosyanın gerçeğinin, açık faşizmin "mağdur" larınca değil bizzat muhatapları tarafından hazırlanacağı, kalıcı ve kesin hesabın, duvarları, çarmıhları, sürgünleri ve askıları/ baskıları duvarları,  çarmıhları,  sürgünleri, askıları-baskıları görenlerce, bu havanın, bu suyun, bu toprakların gerçek sahibi Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkları tarafından, salt darbecilerden değil darbenin kaynağı olan var olan kurulu sistemden bir gün mutlaka sorulacağı umut ve inancı ile..

Hasan Oğuz Bilgen, 08 Nisan 2011, Bornova Beld. Şantiyesi.

İlk Haber Tarihi : 08.04.2011

Bu Haber, 10.12.2011... 1554 Kez Okundu

Son Haber Tarihi : 23.06.2011

Bu Haber, 10.12.2011... 1896 Kez Okundu

Haber Editörü : Özgür Medya

Haber Kaynağı : Özel

Yazarın Diğer Yazıları

Özgür Medya-Site İçinde-Arşiv

Haber Arşivim

Bu haberi arşivime eklemek istiyorum

Bu haberi tavsiye edin

Bu haberi arkadaşlarınıza tavsiye edin

Haberi Yorumlayın

Bu habere yapılmış bir yorum bulunmamaktadır

İlişkili Haberler

İlişkili haber bulunmamaktadır

++ Ozgur Medya ++

info@ozgurmedya.org

Sitede yer alan yazilar yazarlarını bağlar.

Site yönetimi sorumlu değildir.

Telif hakları yasasınca korunur.

30 Nisan 2014 Çarşamba

GECİKMİŞ ONURLU BİR KARARA DAİR ya da 1 MAYIS'A KATILMAK İÇİN 15 NEDEN

GECİKMİŞ BİR KARARA DAİR.

AYDINLIĞA, SÖMÜRÜSÜZ, SINIFSIZ VE DE SINIRSIZ BİR DÜNYAYA DÖNÜK, YENİ BİR 1 MAYIS EMEK, ÖZGÜRLÜK VE KAVGA GÜNÜNE DİSK-GENEL İŞ ÜYESİ OLARAK GİRİYORUM. NE MUTLU BANA.

DİSK-AR'IN 1 MAYIS'A KATILMAK İÇİN 15 NEDENİNİ, DİSK SAFLARINA KATILARAK İŞÇİ SINIFININ MÜCADELESİ İÇİNDE YER ALMAK GEREKTİĞİ ANLAYIŞINI, 24 NİSAN 2014 PERŞEMBE GÜNÜ İTİBARİ İLE HAYATA GEÇİRMİŞ BULUNUYORUM.

İŞÇİ SINIFININ BİRLİK, DAYANIŞMA VE MÜCADELE GÜNÜNE, DEVRİMİN VE SOSYALİZMİN YOL GÖSTERİCİ IŞIĞI ALTINDA, DİSK-GENEL İŞ ÜYESİ OLARAK GİRMEKTEN GURUR VE ONUR DUYUYORUM.

TÜM SINIF VE EMEK DOSTLARINA, YAKIN ARKADAŞLARIMA VE KAMUOYUNA, "GÖRÜLMÜŞTÜR" DAMGALI BİR AÇIK MEKTUP OLARAK, YÜREĞİM VE AVAZIM YETTİĞİNCE DUYURUYORUM.

H. OĞUZ BİLGEN

. . .

DİSK-AR: 1 MAYIS'A KATILMAK İÇİN 15 NEDEN
DİSK-AR / 29 Nisan 2014

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR), 1 Mayıs’a giderken kapsamlı bir rapor hazırladı. Raporda işçilerin 1 Mayıs’ta Taksim meydanında olması için 15 Neden sıralandı. Raporda iş kazalarından, çalışma sürelerine, asgari ücretten, sendikalaşmaya, işsizlikten, kadın istihdamına ve taşeronlaşmaya kadar pek çok sorun alanı ortaya konuluyor.

1- HER DAKİKA BİR İŞ KAZASI, HER SAAT BİR ÖLÜM

Rapora göre Türkiye’de her saat 80 iş kazası oluyor. Yılda 706 bin işçi ise iş kazası gerçeği ile yüzleşiyor. Her on iş kazasından yalnızca bir tanesi SGK kayıtlarına yansıyor. Son yayınlanan SGK istatistiklerinde 2012 yılı için iş kazası sayısı sadece 74 bin 871 iken TÜİK 2013 verilerine göre bu rakam 706 bin olarak görülüyor. İki veri arasında zamansal uyumsuzluk bulunsa da aradaki devasa fark kayıt dışı iş kazalarının ne kadar yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

2- HER ÜÇ İŞ CİNAYETİNE BİR YENİSİ EKLENDİ

Raporda TÜİK verilerine göre iş kazalarının sayısı SGK verilerinin yaklaşık 9,5 katı. Aynı veriye göre her 100 kayıtlı iş kazasının yaklaşık 1’i ölümlü olarak gerçekleşiyor. Söz konusu oran TÜİK verilerine yansıtıldığında 2002 yılı için iş cinayetinde kaybettiklerimizin sayısı 7 bine ulaşıyor. Buna göre her gün 20, yaklaşık her saat bir işçi hayatını kaybediyor. 2002-2005 yıllarında ortalama kayıtlı iş cinayeti sayısı 898 iken 2006-2012 yıllarında bu sayı 3’te 1 oranında artarak bin 223’e ulaşmıştır. Rapora göre her üç kayıtlı iş cinayetine bir yenisi eklenmiş durumda.

Raporda AKP hükümetleri döneminde resmi rakamlarla 11 bin 282 kişi iş cinayetlerine kurban gittiği belirtiliyor ancak kayıtdışı iş kazalarının oranları dikkate alındığında ölenlerin sayısının on binlerle anılacağından şüphe olmadığına dikkat çekiliyor.

3- FİZİKSEL VE RUHSAL SAĞLIĞIMIZ RİSK ALTINDA

Rapora göre işe bağlı sağlık problemi yaşayanların sayısı 895 bin kişi. Çalışanların yüzde 80’i fiziksel sağlığını, yüzde 9’u ruhsal sağlığını olumsuz etkileyecek etmenlerle birlikte çalışıyor. Yüzde 19 kaza riski ile çalışırken, yüzde 14 kimyasal madde, toz duman veya zararlı gazlara muhatap kalıyor. Yüze 15 ise zor duruş şekline veya harekete maruz kalıyoruz. Her yüz çalışandan 7’si zaman baskısı ve aşırı çalışma yükünün basıncı altında ruhsal sorunlar yaşıyor.

Madenciler en çok iş kazası yaşayan ve en çok sağlık sorunu yaşayanlar. Her 10 işçiden biri yıl içinde iş kazasına muhatap kalırken, her 20 işçiden biri işe bağlı sağlık sorunu ile karşılaştı.

4- ÖLÜMLÜ İŞ KAZALARININ % 94’Ü TAŞERONDA

Rapora göre Türkiye’de resmi rakamlara göre kayıtlı taşeron işçi sayısı 2002-2011 yılları arasında 387 binden 1 milyon 687 bine yükseldi. Taşeron işçi sayısı 2002-2007 yılları arasında yaklaşık 3 kat, 2007-2011 döneminde ise yüzde 50 oranında artış gösterdi. Sağlık sektöründe 2002 yılında 11 bin 685 olan taşeron işçi sayısı AKP hükümetleri döneminde 10 kattan fazla artış göstererek 2013 yılında 131 bin 201’e yükseldi.
Rapora göre madenler için 2008 yılı verisi alındığında Türkiye’de milyon ton taş kömürü üretimi başına düşen ölüm sayısı Çin’den 6 kat, ABD’den ise 361 kat daha fazla. Sektörde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Kazası İnceleme Raporlarına göre incelenen ölümlü iş kazalarında asıl işveren işçilerinin sayısı 2, alt işveren işçilerinin sayısı 30′dur. Bu verilere göre alt işveren işçilerinin toplam iş cinayetlerindeki ölüm oranı %94′e ulaşıyor.

5- ÇALIŞMAKTAN YAŞAMAYA FIRSAT KALMIYOR

Raporda resmi çalışma sürelerinin AB ülkeleri ortalamasında 38,6 saat olduğuna dikkat çekilirken. Türkiye’de bu rakam 45 saat olarak belirlendiği hatırlatılıyor. Buna göre Türkiye’de işçiler Avrupa Birliği üyesi ülkelerle karşılaştırıldığında ortalama 6,4 saat daha fazla resmi haftalık çalışma süresine sahip. Fiili çalışma sürelerine baktığımızda ise Türkiye’de tam zamanlı bir işte çalışan bir işçinin fazla mesailer dahil ortalama haftalık çalışma süresi, Norveçli bir işçinin 14,5 saat Avusturyalı bir işçinin 9,7 saat üzerinde.

6- İKİ MİLYONA YAKIN KİŞİ KÖLE GİBİ ÇALIŞIYOR

Raporda 50 saat ve üzerinde haftalık çalışma süresine sahip olanların sayısının 9 milyon 622 bin olduğu ifade ediliyor. Bu kişiler toplam iş başındaki çalışanların yüzde 40’ını oluşturuyor. Her dört kişiden biri ise haftalık 60 saatin üzerinde çalışıyor. Çalışmak haricinde bir şey yapma imkanı olmayan ve 72 saatin üzerinde çalışma süresine sahip olanların sayısı 1 milyon 611 bini, oranı ise yüzde 7’yi buluyor. Bu kişiler haftada 7 gün çalıştığı takdirde günlük en az 10 saat çalışmak durumunda.

7- TÜRKİYE YILLIK ÜCRETLİ İZİNDE 3. LİGTE

Raporda 99 Dünya ülkesi üzerinden yapılan hesaplamaya göre Türkiye 14 günlük asgari yıllık ücretli izin hakkı ile en düşük ücretli izin hakkının bulunduğu 35 ülke arasında. Buna göre Türkiyeli işçiler, Angola, Fas, Güney Afrika, Kamboçya, Cezayir başta olmak üzere söz konusu Dünya ülkelerinin 4’te 3’ünden daha az ücretli izin hakkına sahiptir. ,

8- HASTA DA OLSA ÇALIŞIYORUZ

Rapora göre Türkiye 4,6 gün ile, Avrupa ülkeleri dikkate alındığında en az hastalık izni alan işçilerin ülkesi. Bulgaristan’da hastalık izni 22 günle başı çekerken, Türkiye’de işçiler hastalansa da çalışmak durumunda. Hastalık izni kullanılan gün sayısı Portekiz’de 12, Norveç’te 10, Romanya ve Fransa’da 8, Almanya ve İtalya’da 7 gün.

9- TATİL HAYAL, EVİ ISITMAK ZOR, YOKSULLUK BİZİ BOĞUYOR

Rapora göre evden uzakta bir haftalık tatil masrafının karşılayabilecek olanların oranı sadece yüzde 14. Buna göre 63 milyon 223 bin kişi evden uzakta bir haftalık tatil yapamıyor. 41 milyon kişi iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek yiyemiyor. 27 milyon insan kışın ısınamıyor.
Rapora göre 12 milyonu aşkın kişi günlük 12 TL gelir ile karnını doyurmaya, barınmaya ve ısınmaya çalışıyor.

10- İŞSİZLİK KRONİK SORUN

Rapora göre AKP öncesi 11 yıllık dönemde ortalama geniş tanımlı issizlik oranı % 10,1, AKP’li dönemde geniş tanımlı işsizlik oranı ortalama % 16,7’dir. Bu ciddi bir artışa denk gelmektedir. AKP öncesi 11 yıllık dönemde resmi issizlik oranı ise % 7,9’dur. AKP’li yıllarda ortalama resmi işsizlik oranı ise % 10,1’dir. AKP öncesi 11 yıllık dönemde işsiz sayılmayanların sayısı ortalama 509 bin iken AKP’li dönemde işsiz sayılmayanların sayısı ortalama 1 milyon 760 bine ulaşmıştır.

11- İŞSİZİN PARASINI HÜKÜMET VE SERMAYE YİYOR

Rapora göre 5 milyon geniş tanımlı, 3 milyona yakın resmi işsizin varlığına rağmen, işsizlik fonundan sadece 255 bin kişiye ödeme yapılıyor. Mart 2014 tarihinde yapılan bu ödemelerin toplamı 129 bin TL. Buna karşın fonun toplam varlığı 73 milyar TL’ye ulaştı. Fondan aktif işgücü programları için ödenen para işsizlere ödenen paranın üstünde. Örneğin 2010 yılında hükümetin yapması gereken yatırımların önemli bir kısmı fondan karşılandı, söz konusu rakam işsizlere ödenen paranın 4 katını aştı. Fona hak kazandığını düşünen her dört kişiden biri hayal kırıklığına uğradı ve ödenekten faydalanamadı. Rapora göre Fonda biriken parayla, fona yeni ilave olmaksızın, 2,5 milyon işsize beş yıl işsizlik bedeli ödenebilir. Buna karşın fonda biriken paranın yağmalanması, sermaye kesimleri ve hükümet için kaynak haline gelmesi temel hedef haline getiriliyor.

12- AKP DÖNEMİNDE KREDİ BORÇLARIMIZ SABİT FİYATLARLA 19 KART ARTTI

Rapora göre Şubat 2014 tarihinde Tüketici kredileri toplam 332 milyar TL seviyesine yükseldi. Bu rakam devletin 2014 yılında yapmayı hedeflediği “askeri ve faiz dışı” harcamalara denk. AKP döneminde halkın kredi borçları sabit fiyatlarla 19 kat artış gösterdi Borç batağından çıkamayanların toplam borcu 10 milyar TL’yi geçti. Bu tutar 5 milyon asgari ücretlinin 2 aylık maaşından fazla.

13- ASGARİ SEFALET DEVAM EDİYOR

Raporda AKP döneminde Asgari ücret yaklaşık 3 kat artarken, asgari ücretlinin kira ve konut harcamaları 3,4 kat, ulaştırma harcamaları 6,5 kat artış gösterdi. Bu nedenle gıdaya daha az pay ayırmak zorunda kaldı. Rapora göre Eşi çalışmayan ve iki çocuklu bir asgari ücretli 2014 yılının ilk altı ayı için elde ettiği geliri ile gıdaya günlük ancak 9 lira 96 kuruş ayırabiliyor. Buna göre asgari ücretlinin üç öğün için kişi başına ayırabildiği tutar 2,5 TL olurken, öğün başına bu tutar sadece 83 kuruş düzeyinde kalmakta. Asgari ücret kişi başına milli gelir oranında bir artış kaydetseydi bugün net 1634 TL olacaktı.

14- KADIN İŞÇİNİN ÖNÜNDE DUVARLAR VAR!

Rapora göre kendisine gelir sağladığı bir faaliyette çalışan kadınların oranı ise toplam çalışabilir çağdaki kadınların sadece yüzde 18,6′sı. Ekonomik bir faaliyette çalışan kadınları yüzde 30′u ücretsiz aile işçisi ve yaptıkları çalışmanın karşılığında bir ücret almıyorlar. Yüksekokul mezunu kadınlarda işsizlik yüzde 15,2 ile yüksekokul mezunu erkeklerin yüzde 6,5’lik oranının iki katıdan Başta umudu kesik olanlar olmak üzere son 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ancak işe başlamaya hazır olduğu halde işsiz sayılmayanların % 58’i kadın. Geniş tanımlı işsizlik kadınlar için yüzde 23 oranında.

15- SENDİKAL HAKLAR GASP EDİLİYOR…

* Rapora göre tüm bu olumsuz koşullar altında sendikal haklar gasp edilmeye, dünyada emsali olmayan işyeri ve işkolu barajları ile işçilerin iradesi baskı altına alınmaya devam ediliyor.
* İşverenlerin işçi üzerindeki keyfiyetine son veren toplusözleşme düzeni tahrip ediliyor.
* Toplusözleşmeden faydalanan işçilerin oranı 1988 yılında % 22,9 iken 2011 yılında % 5,4 seviyesinde geriledi.
* Yeni çıkartılan sendikalar yasası grev hakkını kısıtlayan ve işçi işveren arasında devlet müdahalesini kalıcı kılan anlayışı ile 12 Eylül hukukunu devam ettiriyor.
* Yasanın koyduğu yetki barajları ile 5 milyon 870 bin işçi için fiili toplusözleşme yasağı gündemde.

Rosalina, 29, works in the "Turkmenbashi Tekstil Kompleksi" - the biggest textile factory in Central Asia. The new technologies used at the factory are said to be environmentally friendly and constitute no danger to the health of the population. Over 3 thousand people, 95 percent women, work in the textile factory.
" EMEĞİN GÜNDEMİ "
Sosyal Medya
BASIN AÇIKLAMALARI
www.youtube.com/user/diskinsesi
CopyLEFT © 2014
DİSK
www.youtube.com
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Basın-Yayın Dairesi...
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Basın-Yayın Dairesi Sosyal Medya ve Haber Merkezi Servisi
youtube.com

DÜNYANIN TÜM NİMETLERİNE, KAYNAKLARINA, ZENGİNLİKLERİNE YAPIŞMIŞ SÜLÜKLER...

DÜNYANIN TÜM NİMETLERİNE, KAYNAKLARINA, ZENGİNLİKLERİNE YAPIŞMIŞ SÜLÜKLER, İNSAN EMEĞİ, ALINTERİ İLE GEÇİNEN ASALAKLAR, DÜNYANIN ÇARKINI ÇEVİREN İŞÇİ SINIFINA VE ONUN BAYRAMINA SELAM ÇAKIN. 
YAŞASIN 1 MAYIS...

Yeni bir 1 Mayıs’a emperyalizmin yeni sömürgecilik sisteminin kıymetlisi ve "esas oğlan"ı yerli finans kapitalin, tekel karı ve artı değer sömürüsüyle palazlanırken, dümen suyunda özelleştirme ve ihale vurgunlarıyla semizlenen işbirlikçi yerli para babalarını da, -çok ağır da olsa- beraberinde kendi pislik çukuruna sürüklediği günlerde giriyoruz.

Emperyalist boyunduruğun yaptırımları ve dayatmaları ile geri bıraktırılmış, yeni sömürge tipi bir ülkenin yaşadığı vicdanın ve aklın yitirildiği bu günler, türlü pasifikasyon yöntemleri ve medya gücü kullanılarak toplumun algı / algılama ayarları ile oynandığı kör, sağır ve dilsiz günlerdir. Ne acıdır ki, halkımızın takdiriyle seçilmiş sermaye elitleri yasakçı ve baskıcı politikalarla giderek yüzsüzleşmekte, adeta gemi azıya almaktadır.

Kuşku ve tartışmaya yer bırakmayacak denli açıktır ki, egemen sınıfların hüküm sürdüğü tarihe bakıldığında, böylesi sözün ve aklın geçerli olmadığı günlerde, fabrikada tezgah başındakilere, işlikte, tarlada, mutfakta, fırında çalışanlara, dünyanın işini, derdini omuzlarında taşıyan emekçilere, akıl almaz zulümlerin, acıların yaşatıldığına tanık olunacaktır.

Bu iddialı söylem, halkın kendi sistemlerine uymaktan başka seçeneği olmadığını savunanların sinirlerini gerse de, yer altı / yerüstü nimetlerinin egemen sınıflara altın taslarda sunulduğu, külfetlerinin ve günahlarınınsa dünyanın çarkını çeviren emekçilere yıkıldığı yakıcı gerçeği ile örtüşmekte.

1 Mayıs 1886’da, insanca çalışmanın, iş güvenliğinin, sendika hakkının çok uzağında, Amerika’da, abartısız gün doğumundan gün batımına dek çalıştırılan işçiler, “ Sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat canımız ne isterse. ” sloganı ile yola çıkıp, yine aynı insani istemle greve giderler. İlerleyen yıllarda, oradan ta günümüze dek bir kapitalizm klasiği haline gelecek olan “ kan-barut-dipçik ” maharetini her daim elinin altında tutan Yankee devletinin, yine aynı yöntemle grevcilere saldırması sonucunda yüzlerce yaralı işçi alanları doldururken dört grevci işçi de öldürülür.

Vahşi saldırı ve sonucundaki katliam 4 Mayıs 1886’da, büyük bir mitingle protesto edilir. Gösteri olaysız dağılırken, nereden geldiği ve kimin yaptığı belli olmayan bir bombalama sonucunda yedi polis memuru yaşamını yitirir. Ardından polis devleti, yoğun bir tutuklama kampanyasıyla yeni bir saldırıya girişir. Tutuklanan işçilerden Albert R.Parsons, August Spies, Samuel J. Fielden, Michael Schwab, Adolph Fischer, George Engel ve Louis Ling -hiçbir kanıt ve tanık olmaksızın- tamamen düzmece gerekçelerle, doğrusu “ Yediye yedi ” öç alma duygusu ile idam edilir.

1889’da 2.Enternasyonal 1 Mayıs gününü, işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak kabul eder.

İşçi sınıfı da, kapitalizmin sömürüsüne, adaletsiz paylaşımına, örgütsüzlüğü dayatmasına karşılık, sekiz saatlik çalışma ve sendika hakkının kavgasını, sınıfsız-sömürüsüz bir dünya istemi ile birlikte farklı zaman ve coğrafyalarda vererek günümüze dek gelir.

Kapitalizm doğası gereği, kar sisteminin sürdürülmesi ve korunması için, işgücünden başka satacak bir şeyi bulunmayan işçilerin, güvencesiz-örgütsüz ortamlarda gün doğumundan gün batımına esprisine uygun olarak çalıştırılmaları gerekmektedir. Bu güne dek olagelen de budur; posalar çıkıncaya iliklere dek sömürülmeler, iş cinayetlerine kurban gitmeler… Yani, kapitalist sistemin özünde ve işleyiş biçiminde, 128 yıldır onca değişim ve gelişime karşın fotoğraf aynı fotoğraf…

Hiç kuşku yok ki, Adıyaman Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Günkar Tekstil’de, çalışma süresinin 12- 13 saati aşması, kapitalizmin esnek, güvencesiz, vahşi çalışma uygulamasını gözümüze sokan yüzlerce örnekten sadece biridir. ( Evrensel Gazetesi, 26 Nisan 2012 )

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2012 yılında yazılı ve görsel basına yansıyan işçi cinayetlerinin sayısı, ocak ayında 62, şubat ayında 42, mart ayında 59, nisan ayının bitiminde ise, iş ve işçi cinayeti sayısı 80’in üzerindedir.
Bu kurumsal ihmal ve hoyratlıkların gerçek sayısının, basına haber konusu olan “ölüm”lerin üzerinde olduğu tahmini bile, işgücü ve alınteri düşmanlığının, emekçi halkların geleceğine, yaşamına, onuruna yönelik hainliğin yeterince açık bir belirtisi ve göstergesidir.

Bu belirti ve göstergelerin üzerimize gelmekte olan buzdağının su yüzeyinde olan, görünen bölümü olarak kabul edersek, işçi sınıfını, emek ve demokrasi güçlerini altına alarak ezecek olan suyun altında kalan bölümü ise Ulusal İstihdam Stratejisi adı altında yaşama geçirilmek istenen sinsi ve vahşi plandır...

Ve elbette, hain planın içinde saklı “ Torba Yasa” ile… Bu güne dek kazanılmış hakları ve özgürlükleri, dahası geleceği, çocuklarımızın, gelecek nesillerin dünyalarını ve umutlarını gasp etmeye kilitlenmiş sinsi plan, şu ana başlıklar altında özetlenebilir:

* Kıdem Tazminatlarının orta vadede, kazanılmış hak olarak uygulanmasının kaldırılması planı...
* Asgari ücretin daha da düşürülmesinin önünü açacak “ Bölgesel asgari ücret ” uygulaması düşüncesi…
* Taşeronlaştırmanın, taşeron sisteminin daha kolay uygulanabilir olmasını sağlayacak yeni hak kayıplarının devreye sokulması.
* Kişinin iş seçme iradesini “Özel İstihdam Büroları”na devredilmesini yasal zeminini hazırlayacak kölelik uygulamalarına geçilmesi.
* Esnek ve kuralsız çalıştırmanın, güvencesiz bir iş ortamının koşullarının yaratılması.

Yeni bir 1 Mayıs’ın öngününde Türkiye İşçi sınıfına ve emekçi halklarına doğru sinsice, bir panter sessizliğinde, ama örgütlüce yaklaşan tehlikenin çalışma yaşamı ayağında yatan bunlardır. Yaklaşan tehlike açıksa, hedeflerimiz ve taleplerimiz de açıktır:

1. Sınıfsal, ulusal, cinsel sömürü esaslı kölece çalışmaya,

2. Sendikasızlaştırmaya, taşeronlaştırmaya, her türden hak kayıplarına, düşük ücretlere ve saldırı-zulüm yasalarına,

3. Açlığa, sefalete, işsizliğe eğitimde ve sağlıkta müşteri gibi karşılanmaya,

4. Doğal bitki örtüsünün, börtü böceğin, havanın, toprağın, suyun kapitalist haydutlarca yok edilmesine, ez cümle ekolojik katliam tasarı ve girişimlerine,

5. Ülkenin kan kaybetmesinin ve kötü karne getirmesinin başlıca nedeni Kürt Sorununun demokratik ve barışçıl çözüm yöntemlerinin önünü tıkayan "tek"çi ve "ben bilirim"ci mantığa, "ben yaparım, olur" dayatmacılığına,

6. Özcesi, kapitalizmin her türlü, her türden haydutluğuna, haramiliğine ve terörizmine karşı,

HAYDİ 1 MAYIS’ A …

EMEĞİN, DAYANIŞMANIN, MÜCADELENİN

VE ÖZGÜRLÜĞÜN BAYRAMINA …

Hasan Oğuz Bilgen, 29.04.2014

1 MAYIS KAVGA GÜNÜDÜR



1 MAYIS KAVGA GÜNÜDÜR.

Yukarıdaki başlık, en önemli belirtisi ağızdan çıkan ya da yazıya dökülen her sözcüğü polemik konusu yapmak olan çocukluk hastalığımızı nüksettirme endişesi yaratıp, inceden bir goşizm, anarşizm havası estirse de, durum o kadar hafife alıp geçiştirilecek ya da abartılarak çarpıtılacak cinsten değil...

Şimdi… Değişik dil, din, etnik özelliklere sahip bir ülke düşünün ki, suyunun üzüm gibi baskılanarak çıkarılmasına rıza gösteren insanlarının %50’si sağa eğilimli, tutucu ve milliyetçi damarları sertleşmiş olsun… Yine, nüfusunun kabaca yarısı internet kullanmıyor, hatta böyle bir iletişim mucizesiyle hiç tanışmıyor, hatta hatta bu oran, ülkenin doğusuna, güneydoğusuna doğru gidildikçe %70’lere, %80’lere tırmanıyor olsun… Bu tür bir Suudi, Molla Bedevi çağrışımlı ‘Cehiliye Devri’ tablosunun öne çıkan görüntüsü, -SS üniformalı, Adolf bıyıklı olmasa da- öfkeyle, kötü kötü bakan bir diktatör bozuntusu olmasın da, kim olsun…

Padişah Kafalı Diktatörlük, uzun süredir, kentleri, fabrikaları, parkları, alanları, dağları, ormanları, dereleri, bilcümle koca bir ülkeyi teslim almaya, rantiye mantığı ile peşkeş çekmeye çalışırken, bir yandan da akıl hocalarının yardımıyla uzmanlaştığı algı ve irade mühendisliği sayesinde, okuldan eve, atölyeden tarlaya toplumun hamuruna kafasına göre şekil vermeye çalışıyor. Aile düzeninden, çocuk sayısına, ortak alanlarda, parkta, okul sırasında insanların cinslerine göre nasıl oturması gerektiğine, mimarının, mühendisinin, kent plancısının, yani bilim insanının dünyaya ‘Kanal-İstanbul’, ‘3.köprü’ gözlüğünden bakmasına, üniversitenin hocası, öğrencisiyle Darwin’i filan karıştırmadan akıllı, uslu, itaatkar olmasına, yargıçların mümkün olduğunca birlik-beraberlik masalına uygun kararlar almasına kadar...

Çok çalışıyor yani, hummalı, sabırlı bir çalışma bu; gerektiğinde işten atıp işsiz bırakması, olmadı yetim bırakmasıyla, abasıyla, sopasıyla, olmadı, ‘Palalı’sıyla, gerektiğinde suyun hiddeti, biberin gazıyla, gerektiğinde sürgünleriyle, sürpriz atamalarıyla, süresiz tutuklamalarıyla… Adeta bir ‘İstiklal Harbi’; öyle geçiyor balkon nutkunda... Son olarak, Kayseri müftüsü kılığında, onun ağzından seslendi malum zat, hükümranlığı altındaki topraklarda yaşayan insanlara: Zinhar isyan etmeyin, ibadet edin!.. Biat geleneğinden şaşmayın. İtaatkar olun, asla şikayet ve dahi itiraz etmeyin. Türkçeye çevirirsek: Alın terinizi, emeğinizi, kadınlarınızın kimliğini, çocuk işçiliğini çaldık, çalıyoruz. Şimdiyse geleceğinizi ve umutlarınızı istiyoruz. Çark aynı çark, film aynı film denebilir. Doğrudur. Lakin, bu kez çark daha sesli ve hızlı dönmekte, filmin ikinci makarasıysa tam bir klasik "Vahşi Batı"...

Aslında, -daha doğrusu devrimciler için- yeni bir şey değil tüm bunlar. Oligarşinin iktidar erki postal çıkardı, üniforma sıyırdı, takunya, cübbe giydi; Silivri’den önce Metris vardı. Hepsi bu…

Bu ülke, bu ülkenin güzel ve aydınlık insanları, komünistleri 12 Eylül’den 12 Mart’tan önce serin suların ürpertisini Karadeniz’in derinliklerinde duydu, gecenin ayazını, falakanın hasını ‘1950 Tevkifatı’nda yaşadı. 1971 Mart’ından sonra Ziverbey Köşk’ünün tirajikomik öykülerini duymayan var mı? Taburelerini tekmeleyen üç THKO savaşçısını… Ya da Kızıldere Manifestosunu... Salya sümük Ergenekon askerlerinden önce, bu ülkenin zulüm tezgahlarından, ‘hadi öt bakalım’ denildiğinde benzersiz horoz taklidiyle sorgucunun ruh sağlığını bozan, ama Kaypakkaya’nın yüzünü de ağartan bir Hasan Şensoy geçti.  Daha, ne diktaların zindanlarını yaran, fincancı katırlarını ürküten nice isimsiz devrimciler. Hiçbiri mağdur değildi, olmadı. Orada, zincirsiz ve prangasız günlere giden yolun üzerinde, kırılması, parçalanması gereken bir devlet mekanızması vardı. Görevler belliydi.     

“Ağlak solculuk dönemi bitti” diyor, 1970’lerden bir dost M.Ender Öndeş, doğru diyor. Sözün arka yüzünü de, ben okuyorum kendi kavlimce: Aynı yılların Tercüman’ında çıkan ‘Pehlivan Tefrikaları’na taş çıkartan durum analizleri yapma, “broşür yazma” dönemi bitti!.. Bilineni, olup biteni birbirimize, ama hep birbirimize yineleyip durma dönemi sona erdi. Neticede it üreyecek, kervan yürüyecek ve dahi kavgada şamar aranmayacaktır. Aslolan artık ne yapacağımız, ne yapmamız, nasıl yapmamız gerektiğidir. Anmalarımızın, eylemlerimizin, kalkışmalarımızın içlerini gereğince doldurup doldurmayacağımızdır; bütün mesele budur. 

Sizce, ülkenin geleceği, genç nesillerin eğitimi, sağlığı, sosyal güvenliği açısından, ters dönmüş, tükenmiş bir Toma’nın görüntüsü, devamlı su sıkan ve kustuğu gazla kimyasal yayan, faal bir Toma’dan daha mı az sanatsal ve estetiktir?!  İptal olmuş bir Akrep aracı, gaz kapsüllerinin hedefi olmuş, oyulmuş gözlere daha hoş gelmez, ezilmiş ruhlara biraz olsun soğuk su serpmez mi? 

Biz bu soruların yanıtlarını düşünelim, tartışalım duralım, uzun koşunun daha başında görüşlerini heyecanla okuduğumuz ustanın, “Halkın öğretmeni olmadan öğrencisi olmalı” mealinden görüşünü kanıtlayan gelişmeler de olmakta. Nasıl mı?  Ünlü analizlerimizden, tahlillerimizden bihaber köylüler HES’lerin dozerlerine karşı ormanlarını, derelerini beklemeye başladı bile.

Yatağan işçileri Ankara kapılarında kendileri zincirlemede.. Greif işçileri sendika bürokrasisine, sendika-patron uzlaşısına karşın, çuval fabrikasının çatısında… Kazova, Feniş işçileri esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma koşullarına, taşeronlaştırmaya karşı eylem adımlarıyla yürüyüşte... Mahalle halkı parklarında, tarihi bostanlarında AVM şeytanlığını bozmak, çılgın projelerin milyonlarca kuşun katlini durdurmak için nöbette…

Belki çoğumuzun gözünden kaçan bir haber bülteninde, Karadeniz’li yaşlı bir amcayla, Muğla’lı köylü kadın oturduğu toprağa yapışmış, kendinden emin, -farklı bölgesel ağızla olsa da- kararlı bir yüz ifadesi ile aynı şeyi söylüyordu. “Değil bu derenin bir balığını, bu ormanın bir ağacını, tek bir börtü böceğini, tek bir çöpünü, dal parçasını vermeyiz, vermeyeceğiz.”  Şairin “Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım.” dediği yer, tam da burasıdır. Buradan sözü uzatmaktan çok, kıssadan hisse çıkarmaya gidilir.      

En son Kayseri müftüsü kılığında görünen egemen güç, “Şımarmayın, Taksim’den uzak durun.” derken, umutlarımıza ve geleceğimize de rest çekiyordu. Müftü postuna bürünmüş kurt, son sözünü söyledi, bam teline dokundu. Bu tehlikeli dokunuş, Marks’ın “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi.” sözünü anımsatıyor.
.  .  .
Bundan tam kırkbir yıl önce, henüz 16 yaşındaki lise ikinci sınıf öğrencisi çocuk, babasının öğretmenlik yaptığı ilkokulun müdür odasına gizlice girer. O yıllarda, defterlerde kullanılan kırmızı, mavi çerçeveli etiketlerin üzerine, okulun daktilosuyla bu yazının başlığını slogan olarak yazar. Aynı günün geç bir akşam vakti, o etiketleri mahalle bekçisine görünmeden lisenin giriş kapısına ve iç kapının camlarına yapıştırır. Ertesi gün, kentin tek polis cipi okula gelir!.. Okulda ve kahvelerde ileri geri laflar edilir; hatta ‘faili meçhul etiketler’ Cumhuriyet gazetesinde haber bile olur. Çocuğun korkmadığını söylemek yalan olur. Ne ki, kendisiyle övündüğünü, yaptığı işten heyecan duyduğunu da yazmak gerek.

Kırk yıl önce  içerdiği amaçtan, işaret ettiği hedeften habersiz, çocukça ama heyecanla, taşra kentinde hiç alışılmadık biçimde duyurulan bu slogan, 2014 koşullarıyla nasıl da örtüşüp uyuşmakta. Koca ülkenin teslim alınmaya çalışıldığı bir zaman ve mekanda, 1 Mayıs kavga günü değildir de nedir?!

H.Oğuz Bilgen, 30.04.2014, Bornova.