17 Ağustos 2022 Çarşamba

HARUN KARADENİZ’İN “KAPİTALSİZ KAPİTALİSTLER”İ…

 


HARUN KARADENİZ’İN “KAPİTALSİZ KAPİTALİSTLER”İ…

Emin olunuz ki, soyağacımızın köklerindeki "Homo Sapiens"lerin akıl ve bilimle gelişmiş, olgunlaşmış, bir üst evresi insanlık, ilkel toplum koşullarındaki komünal yaşam biçiminde, şimdilerin ışıklı, renkli spotları, parlak vitrinleri ile şatafatlı/ steril AVM yaşamlarından çok daha mutlu idi.

Homo Sapiens’in ideal tipi insanlık elbette mutlu/huzurlu değil; güven/ güvence hak getire. Kanlı kavgalı, bolca katliamlı bu ara keşiflerle, buluşlarla geçirilen altı yüz yılda üretim ilişkilerinin ulaştığı düzey, yani kapitalizmle birlikte sermayenin “temerküzü” mutluluk getirdi mi? Tükenmez denilen ve tek elde toplanan enerji kaynaklarının bulunması, tozpembe gösterilmeye çalışılan var olan sistemin yollarına mis kokularla gül yaprakları mı saçtı? (x)

İnsanlık kan ve acıyı birlikte tattığı köleci toplumdan bu güne, ilkel toplumun komün ilişki ve çelişkilerinde olduğu gibi, mutlu ve huzurlu olabileceği ve de güven içinde yaşayabileceği bir dünya arayışı içinde.

Bilim düşmanı yobazın tüylerini diken diken eden evrim, insanın ilk yetkin örneği Sapiens'le sona ermedi mutlaka. Gelişmiş ve ileri insan aklı, sınıfların/ sınırların/ sömürünün olmadığı bir başka dünyanın mümkün ve var olduğunu, değişik yer ve zamanlardaki deneyimleriyle öğrendi ve anladı. Bu evrensel/ bilimsel gerçekliği, diğer "baldırı çıplak, ayaktakımı" denilen, üreten ve yaratan emekçi insanların da anlaması için bedeller ödedi. Yine bu nedenledir ki, anlamakla kalmayıp üretimden gelen gücüyle bunu istemesini, buna hakkı olduğuna inanmasını, kendileri ile birlikte kalkışıp cenge durmasını istiyor. 

Gelişmiş Sapiens, Karl Marks'ın ünlü ve açıklayıcı deyişi ile "burjuvazinin burjuva demokratik devrimi sonrası, geminin güvertesinden attığı eşit yurttaşlık ve demokrasi bayrağını" sınıf ve örgüt bilinci gereği sahipleniyor. (xx) 

Kurulu düzenin fincancı katırları tam da bu ışıklı, güneşli günde ürküyor(!)  İnandırılmaya çalışılan film de, tam da burada kopuyor. İnsana metafizik gibi, fizik ötesi bir durum gibi gelse de, yaşanan zaman donuyor. Durağanlık anlamına gelmese de, buradaki donma olayı bir an durmak, düşünmek, siyah beyaz naif anıyı küllerinde aramak, belleğin ateşini eşelemek gibi bir durum.

Uzun sözün kısası, diyelim ki elli yıl öncesine gidiyorsunuz.

*  *  *

Adı sanı, gül cemali unutulmuş, salt ODTÜ’lü olduğu silik belleklerin bir köşesinde kalmış olan, kafası üç numara traşlı bir ağabey… Kitaplarına bakmasına izin verdiği yeni yetme tıfıl çocuğa, tarih kitabının arasında, sonradan “teksir baskısı” olduğunu öğreneceği katlanmış bir yazı veriyor. Yalnız kendisinin okuması ve bir başkasına göstermemesi kaydıyla…

Belli ki, yüzü unutulmuş ağabey, kendisinin öğrendiği bir başka dünyanın mümkün olduğuna, yeni yetmenin de bilmesini anlamasını istiyor. Ne ki bilmek, öğrenmek ve anlamak günbegün sabırla sindire sindire olacaktır.

Lise kapısından atılan, o ilk acemi adımların ardı sıra gelen günlerinde teksir kağıdına basılmış yazı, ODTÜ’lü ağabeyin güvendiği yeni yetmenin, bilgiye, öğrenmeye, sorgulamaya açık arkadaşlarına da ulaşacak;  el altından, sırayla, elden ele geçecektir. Ve ilerleyen yıllarda, basılacak kitabın başlığında “Kapitalsiz Kapitalistler” yazacak, sonunda da "Harun Karadeniz" imzası göze çarpacaktır.

Deneysel bilginin ve insan aklının bilimsel devrimlerle ve dahi işçi sınıfının evrensel değerleriyle yetkinleşmesine, bu engebeli, dolambaçlı ve sarp yolda, emin adımlarla yürüyen liseli gençlere ışık olan, örnek alınıp hayranlık duyulan Harun Karadeniz’e selam olsun.

 

Hasan Oğuz Bilgen. 15, Ağustos, 2022.  Serdivan- SAKARYA

 

(x)  Yuval Noah Hararı. Hayvanlardan Tanrılara Sapıens. İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi.            

(xx) Tuğçe Yılmaz. ODTÜ- Tarih

19 Temmuz 2022 Salı

2022'nin TEMMUZ'unda, ELBETTE YİNE NURETTİN GÜRATEŞ...



 2022'nin 26 TEMMUZ'unda, ELBETTE YİNE NURETTİN GÜRATEŞ... 

Adı geçen yılın temmuz ayına dek, Nurettin Hoca bir başına soran gözlerle bakardı, tek ekmeği, tek gömleği ve dahi tek Samsun sigarasını bölüştüğü her birimize... 

Bu kez, 2022'nin temmuz ayında, o bakış artık o bir başına bakış değil... Bu kez öyle değil! Bu kez, biricik eşi Nailan Gürateş'le birlikte bakıp soruyorlar:  

A dostlar!  Neler yaparsınız?  Ne işler görürsünüz?

İnsanı sarsıp silkeleyen zor sorular bunlar.

Alışılagelmiş, daha doğrusu şimdilerde kolayımıza gelmiş klişe deyimle, tanıdığımız tanımadığımız her bir insan, geçim/geçinme telaşı, özetle 'iaşe' derdi ile, kendi mecrasında yine kendi tercihi olan yaşam biçimi ile haşır neşir. 

.   .   .                                                                                                                                    

Urla semaları. Çatalkaya... Canım Ege'nin Karaburun açıkları. Açıklar. Onca yıldan sonra, elbet değişen çok durum var. Yine de, ufuklar boz bulanık gibi... Çatalkaya'ya bakmamızı, gözümüzü oradan ayırmamamızı, bize Bahattin amcamız belletmişti. 

Anadol kesiğinden yapılma, canımızı dişimize taktığımız uğraşımıza destek olsun deyi, yumurta/tavuk taşıdığımız kamyonette, bize şoförlüğü öğreten Bahattin Amca... Bizler, siyasal yaşamın dipsiz, bitimsiz, hoyrat girdaplarında boğuşurken ölüp gitmiş  "... Tavukçuluk"un emekli emektarı. Bizleri anlaması, hak vermesi, daha doğrusu kimi akşamlarda Anadol kamyonetin anahtarını bize verebilmesi, "biricik Yıldız"ından ötürüydü. Yıldız kızıymış. Bizim kafadanmış; kaçakmış. Bir kezinde, patrona belli etmeden kulağımıza fısıldamış, yüzünde yasa dışı hınzır bir gülümsemeyle sırrını vermişti. 

Bahattin Amca arif adamdı, bilge sözleri vardı. "Çatalkaya karardı mı, önünüze ardınıza dikkat edin... Nurettin Gürateş'i daha ilk gördüğü, onunla çok çok kısa, ilk konuştuğu gün, "Bakın bu arkadaşınız sıkı çocuk, ona dikkat edin, değerini bilin..." mealinde, kendine özgü bir çift laf etmesi, bizleri birbirimize soran gözlerle baktırtmıştı. Bahattin Amca, o siyah beyaz günlerde bizim görmediğimizi mi görmüş, bilmediğimizi mi bilmişti?!  Arif olmak böyle bir şey miydi?

Nurettin Gürateş, 1978 yılının civcivli temmuzunda... Erimiş Adana asfaltında, yoldaşına "devam edin, işinize bakın" mealinde bir el hareketi ile, tartışma ve ikirciklenme götürmeyen komutunu çakıp yüzükoyun kalakaldığında... 

Ve dahi, yürekleri kanırtan ol haberi Spil dağının eteklerine ulaştığında... Bahattin Amca"mız üç gün ne işe ne evine gitmiş! Ne yaptığını, nerelerde olduğunu, ne kahırlara gömülüp battığını, ne bilinmezlerde gidip geldiğini bilen, duyan, gören olmamış...

İnanmayan inanmasın!... Yakın tarihte ilk kez paylaşılan bu dizelerde anlatılmak istenen, gizemli abartılı bir güzelleme değil, bir tevatür, bir efsane hiç değil. Asla. Asıl olan hayatın gerçeği, bir devrimcinin ilk kez karşılaştığı sıradan bir halkım insanına, bir çay içimi süre içinde, yüreğinde, bilincinde ve gönlünde yatan ideali     -kısa/öz- ne denli anlatabildiğidir.

Nurettin Gürateş, uğruna ölümlere gidip geldiğimiz, naçizane -çok küçük, önemsiz bir şeyler olarak- bedeller ödediğimiz, bu halkın bir öğretmeni değil, öğrencisi de olabilmenin tipik ve çarpıcı bir örneğidir. Nurettin hoca, dersini iyi bellemiş sıkı bir öğrenci, sıkı bir devrimcidir. 

Diyarbakır'da Lice depreminde eşini dostunu, evini barkını yitirmiş, dünyası karamış -hem de Türkçe bilmeyen- köylünün yüreğine dokunabilen bir devrimcidir Nurettin Hoca.  

Bizim canımız ciğerimiz, kahrolası talihsiz bir dikkatsizliğin bizden koparıp aldığı "keko"muz, Davut Günay'ımızın, kaçak çaylarla demlendiğimiz Suriçi gecelerinde gönlünü fetheden tek insandır Nurettin Gürateş...

A dostlar... O Çatalkaya yine kararıyor mu ne?!  

Bir zamanların "beyaz Toros"larının adres adres dolaşıp insanlarımızı bilinmeze götürdüğü günlerde, Tansu hanımın "ölüm meleği" diye bilinenin, şimdilerde "Kurtar bizi Meral abla" diye anıldığı günler yaşıyoruz. 

Biz, yeni yetmelere Anadol'da sürücülüğü öğreten bilge adamın dediği gibi, "Önümüze ardımıza dikkat etmemiz gereken" günler... 

Bildik kapitalizmin bildik neo liberalizminin "altılı masa" illüzyonu ve dahi "güçlendirilmiş sistem" masalı ile tahkim edilmeye çalışıldığı, kararan boz bulanık günlerde, Nurettin Gürateş"imizi, Bahattin Amca"mızı, Davut Günay"ımızı anmak, anımsatmak yüreklerimize soğuk sular serpsin...

Nurettin Gürateş"e, Bahattin Amca"ya, Davut Günay"a selam olsun...


Hasan Oğuz Bilgen, 26.Temmuz 1978, Taşköprü-ADANA.

17 Temmuz 2022 Pazar

VESAYET

ÖZGÜRLÜK KUŞUN KANADINDA.

Hastane Koridoru.

Çalışan klimalara, koşuşturan görevlilere karşın, yine de bekleşen insanları boğan, sıkboğaz eden bir hastane ortamı düşleyin. Ağlaşan, mızmızlanan, sinirli gergin hastalar. Kimilerinde kaygılı, endişeli, üzgün bakışlar. Ya da takıntılı, huzursuz bir beden dili.  Diğerlerinde ise bir endişe, bir sabırsızlık, bir panik, manik-depresif durumları. Duygu durum bozukluğunu beklenmedik sert iniş çıkışlarla yaşayanlar, hemen karşısında oturan, hemde kendisi gibi bir hastaya hırlayıverecek, kalkıp ensesine çökecek gibi; o denli... 

İşte, az ötede sudan sebepten yersiz gereksiz bir ağız dalaşı. Karşıda, uzun kayıt kuyruğunda heyheylenen bir hasta yakını. Üstlerindeki kirli tek tip hastane önlükleriyle, küçük çocukların şaşkın bakışları altında karşılıklı kahkahalarla gülüp, onca insanın arasında köşe kapmaca oynayan iki genç kadın... En kötüsü, ambulanstan yaka paça indirilen yaşlı bir adamın acınası hali. Hemen arkasında ağlak yüzlü bir kadın; belki de kızı. Ardı sıra koşturan biri kız, diğeri oğlan salya sümük iki esmer çocuk. Son görüntü daha sarsıcı... Derdest edilmiş, iki görevli eşliğinde üst kata çıkarılan iri kıyım, kolları döğmeli ve jilet kesiği içinde, ne var ki, az önce acilde yediği iğneden olsa gerek kedi gibi olmuş bir babayiğit.    

Öyle kayda değer uzunlukta olmasa da, yine de sıkıntı veren bir bekleyiş düşünün. Sonra adınızın salondaki ekranda belirmesini ve aynı anda açılan poliklinik kapısından kızgınca bağırılmasını...  

*  *  *

İlgili Poliklinikte.

"Neden buradasınız?!" Daha kaykıldığı masanın karşısındaki sandalyeye oturmanızı söylemeden, alelacele soruyor sorusunu. Biraz azarlar, çokça damarınıza basar gibi. 
"Tamam" diyorsunuz, "İşte, hazırlıklı olmam gerektiği özellikle belirtilen, şaşırtma amaçlı o kışkırtıcı konuşma biçimi. Tuzak soruların hazırda beklediği nasıl da belli!.."

Uzman hekim otuz otuz beş yaşlarında. Sizinle iletişim kurdukça kuruntularınızın boş ve yersiz olduğunu anlıyor, hatta biraz da kendinize kızıyorsunuz. Hangi yılda, hangi mevsimde olduğumuzu, günlerden hangi gün olduğunu, bir binanın neyle yapıldığını soran ve aklınıza ilk gelen kuş adlarını kendisine söylemenizi isteyen, yüzden yedişer yedişer geriye saymanızı rica eden ve yüzünde gülümseme eksik olmayan psikiyatrı sevmeye bile başlıyorsunuz. 

İçinde bulunulan ruhsal duruma, bilinç altına ve olası hezeyana ilişkin önemli ipuçları veren, ilk bakışta basit, ilgisiz hatta saçma gelen sorular, birbiri peşi sıra uzayıp gittikçe diyalog eğlenceli bir hal bile alabiliyor. Aslında akıl sağlığınızın yeterli düzeyde olduğunun göstergesi, belki de kanıtı olan, psikiyatrın hiç beklemediği, hatta hazırlıksız yakalandığı, oradaki konuşmanın akışına, mantığına uygun karşı sorular bile sorabiliyorsunuz. Psikiyatr kimi kez başını hiç kaldırmadan önündeki dosyaya uzun notlar alıyor. Bir saatten fazla bir zaman sonra, son anda ayırtına vardığınız ses kayıt cihazının düğmesine sertçe basıyor. Dışarıya derin bir yorgunluk soluğu verirken gözlerinizin içine bakıp gülümsüyor. Belki de sizin kullanmanız gereken itiraf sözcüğünü o kullanmak zorunda kalıyor: 

"Pes doğrusu!.. 

Hemen yandaki odaya geçip, psikolog arkadaşımın vereceği testleri yanıtlamaya başlayabilirsiniz. Ha, sonrası da var... Bu rutin işlemler biraz zaman -hatta günler- alabilir. Ama tasalanmayın. Yemeklerimiz fena değildir. Konukseverliğimiz de ona keza."  

*  *  *

Aklından kuşku duyulup ne idiği belirsiz, bitimsiz boşluğa itilmişin düşünceleri: 

Sarsılmak... "Tedavi altına alınıp, vasiliğini isterim" tümcesi ile darmadağın olmak. Orada geçen tek bir sözcükle, "vesayet" sözcüğü ile çarpılmak... Talihsiz bir günün, kötülüğün ilmek ilmek örüldüğü ilerleyen saatlerinde. Damdan düşer gibi aniden:  "Vasilik", "Vesayet" v.s... Alt yapısında özel mülkiyet olan, mevcut sistemin üst yapısında her birinin bir anlamı, bir önemi, bir karşılığı elbette vardır. Lakin, dünya görüşünüz ve siyasal tercihiniz dayatılan düzene itiraz ediyor, "Başka bir dünya mümkün" diyorsa, bir sokak başında sıradan birisinden duysanız aldırmaz, dönüp de bakmazsınız bile. 

Şimdi.

Tut ki günü, yılı, mekanı belirsiz bir zamanın tekinsiz kuytuluklarında yürüyorsunuz. Önceki günün iflah olmaz yorgunusunuz. Belleğinizin bir yerlerinden çıkıp gelen, memur maaşı ile taksit taksit yapılmış o kagir ev. Ve o küçük, şirin evin kendisi gibi dökülen, ahşaptan penceresi. Orada görünüp yiten, hareketli sapsarı bir minik baş. Her iki yanında, iki siyah tel tokayla tutturulmuş iki tutam saç. İki sarı bukle. Tutup sevmeye kalksanız elinizde kalacak. O denli cılız. 

Bir küçük kız çocuğu. Belli belirsiz minik ağzını cama dayamış. Sanırsınız ki küçük dudakları camı öpüyor: "Babaa..."  Olmadı. Hayli uzatıyor: "Baaabaaaa.."  Yüksek, ahşap tavanlı oda çın çın inliyor olmalı.

Cam buğulanıyor. Aslında ses gelmiyor. Sokağa ulaşan öyle bir ses yok. İşe giden babanın ardından bir sesleniş var ama. Orası kesin. Genç adam bunu biliyor. "Babaa"nın ardı sıra gelen, dahası babalık duygularını karmakarışık eden, canevinden vuran sözcükleri de: "Gitme. Dön. Gel.." Cilveleniyor kız çocuğu. Cilve yapıyor kendince. Apaçık.

Adam genç. Bu ince işlerde toy mu toy. Babalığı deneyimsiz. Cesareti yok. Aldanıp dönse, sonrasında ayrılması hayli zor olacak. Eski ahşap ev gibi, o an oracıkta duyumsadıkları da kırılıp dökülüyor. Dönüp bakamıyor bile. Minik ağzın her deviniminde cam tekrar tekrar buğulanıyor. Her buğulanmada kızın yüzü silikleşip yitiyor. Acemi baba, yüzün görünmesini engelleyen yayılan buğuda "Gel. Beni al. Beni sev" yakarışını okuyor. Bu iletinin pekala ayırtında. Sokağın ortalık yerinde saplanıp kalmış, anın her saniyesini iliklerinde yaşıyor. Peşini bırakmayan, içini acıtan bir yerlerinde. Yüreğinde. Yeşil dallar kırılıyor. Dönemiyor. Dönüp bakamıyor bile.

*  *  *

Niye dağılıp uçuşuyor sözcükler? Kız çocuğu. Camın buğusu. Nereden çıktı şimdi bunlar? Sözcükler. Neden yetersizler?  Ya, ahşap ev? Sarı sıcak yuva ne halde?  Yoksul ama içten komşularınca "Yıkıldı yıkılacak! "denilen. Sinsice. Uzaktan uzağa gözlenen. Tuzaklanmış. Emniyetçe günlerce, tekinsiz gölgelerce ve de karanlığın cücelerince "Karakol" kurulan ev.  Sokağının en yumuşak kedi kıpırtısına, hoyratça çarpılan otomobil kapılarından çıkan sese kulak kabartılan uykular. Eşrefpaşa. Eski bir semttir.  Gönüllerde kadimdir. Anıları gizlidir. Yaşanmışlıklarda saklıdır. Şimdilerde dillerde pelesenk ve pek bir "mühim" anlatımlar: "Kentsel dönüşüm"... Doğrusu "Rantsal Virüs"!!!

*  *  *

Gecelerden Birinde.  
Seyrek tavan lambalarının ölgün ışığı ile sonu seçilemeyen, insan horultularına, kesif ter ve osuruk kokularına, histerik sayıklamalara boğulmuş havasız mekanda, altlı üstlü ranzalar. Koridorda ayak sesleri, koşuşturmalar... Bir takım tartışmalar. Muhtemelen ikna çabaları. Uzunca üstelemeler... Kimi kez, fısıltılı ihanet konuşmaları gibi...

Gecelerden Diğerinde.
Bir yerlerde boğuşmalara, it dalaşına varan sataşmalar, taciz... Hiçbir eşyanın olmadığı, ses geçirmeyen yalıtılmış odada, birbirine değmeyen;  değmekten, dokunmaktan sakınan kör, sağır ve sessiz gölgeler. 

*  *  *

Boşa düşmüş insan aklında, belirsiz yarına dair koordinatsız/ pusulasız yol haritaları...

Alışılmışın, bilinenin, yıllarca, geceler boyu göz bebeği gibi korunup kollananın, geleneksel olanın çözülüşü. Ve dahi tabunun, halkalı resmiyetin çöküşü. O eski ev, çatı aralıklarındaki kırlangıç yuvaları ile birlikte daha o zaman yıkılmamış mıydı?

Kem gözlerden kaçılan, demli çay sohbetlerinde soluklanılan o sığınak... Yenice mi? Yeni mi yıkıldı? Yoksa!?  Camlar artık neden buğulanmıyor?  Orada iki minik bukle. İki tutam saç.  Sarı, küçük bir baş. Yapay düşlerde de olsa, niçin bir belirip, bir yitmiyor?  Sözcükler, göz temasları neden yetersiz? Daha düne dek, belleklerimizin cefakar, fedakar, vefalı bekçileri anılar neden belirsiz? Silik? Yitik? 

Urla tarafı. Çatalkaya... Canım Ege'nin Karaburun açıkları. Açıklar... Her yer mi boz bulanık?!  Çatalkaya karardı mı, ne? Ağaçtan yapıp balkona astığım kuş yuvasında umarsız, insanın içini kanırtan cıvıltılar. Yavrular feryat figan! Anaç kuş tedirgin. Bir giriyor. Bir çıkıyor. Erkek kuş. Erkek ya! Ortalıkta değil. Görünmüyor. Varsa yoksa, anne kuş. Bir telaş. Bir telaş. Ah, herkes mi suskun? Ah, herkes mi lal olmuş!  Senin mi; yeni yetmeliğinden bu yana, sevdiğin kızdan sakındığın, uğruna ölümlere gidip geldiğin halkın için atan, yürüdüğün yolda ödünsüz, yakınmasız, canını dişine takıp taşıdığın bu yürek?!  An gelir; niçin sözden anlamaz!

*  *  *

"Heyet" Günü...
 
Eski taş binaya, devasa koğuşlarına yakışmayan, kapısında güvenlik görevlisinin beklediği prefabrik binanın önünde, birbirinden uzak öbekler halinde, fısıldaşan, tartışan, küfürleşen, ayıp laflar eden kadınlı erkekli, için için kaynayan bir insan kalabalığı...Tek takılanlar da yok değil. Başına buyruk volta atanlar, olmayacak yöne, gökyüzüne doğru diklenip sağına soluna, boşa yumruk atanlar. Tek tük koyu gölgeli ağaçların diplerinde, tespih böceği örneği kapanıp ufalmış paranoyaklar, şizofrenler... Zavallıların acınası iç çekişleri, yer yer, zaman zaman sesli çocukça ağlamaları. Benim diyen insanın yüreğini yakan bedduaları, kahreden ilenmeleri...

Üst tarafında "Sağlık Kurulu" yazan, içeriyi göstermeyen siyah camlı kapı düzensiz aralıklarla, aniden açılıp kapanıyor. Dışarıya uzanan belli belirsiz bir baş, bekleşen dağılmış, dökülmüş ve bitik insancıkları adlarını okuyarak çağırıyor. Adları okunanlar, suçlu insanların ürkekliğinde sakınarak kapının ardında kayboluyorlar.

Beklemekten sıcaktan sırılsıklam terlenen civcivli saatlerin sonunda, mesai bitimine doğru, hızla açılıp kapanan kapıdan adınız okunuyor. Diğerlerinin tam tersine, dışarıdakilerin ve de içeridekilerin dikkatlerini çekecek biçimde, oldukça sakin ve kendinizden emin klima soğuğu salona giriyorsunuz:
 
"Hocam, şu sandalyeye oturabilirsiniz..."

Hocam!?  

Sağlık kurulu başkanı, kıdemli ve uzman bir hekim değil de, girdiğiniz kahvehanede size yer gösteren sıradan, mütevazı garson sanki. Geciktirmeksizin kurul üyesi arkadaşlarına dönüyor. Vardığı sonuçtan, verdiği karardan oldukça emin bir konuşma dili ile: 

"Tüm sonuçlar önümüzde. Derin testler, tıbbi tahliller, ayrıca detaylı laboratuvar deneyleri. Bu hastanede, şu sokaklarda onca aleni, belirgin ve kronik vaka varken, bu mahkemeler bizi ne diye oyalar? Anlamak mümkün değil!  Beyfendinin eşi, hakkındaki şikayet dilekçesini analık içgüdüsü ile, asıl bipolar rahatsızlığı olan kızını korumak amacıyla vermiş. Epikriz ve tanı bundan ibarettir."
 
"Size gelince... Rapor ilgili mahkemeye internet yolu ile gidecek. Siz işinize bakın. Çıkabilirsiniz."

??!!

Kapıyı açıp yol veren görevli memur hınzırca sırıtıp, bir solukta kulağına fısıldıyor: 
 
"Hemşerim, eşin baltayı taşa vurmuş!.. Sen bu akşam, bir kadeh de benim için iç."  

*  *  *

Ek binaları, poliklinikleri, uzun saatler boyunca kurumuş susuz beton zeminine bakıp dalıp gittiği bahçedeki su havuzunu nasıl geçip, hastaneden nasıl çıktığının ayırtında olmadan kendisini caddenin karşı yanındaki otobüs durağında bulur.

"Vesayet" sözcüğünün ağırlığı ve inatçı vıcık yapışkanlığı artık üzerinden kalkmış, bir ihanet fısıltısını çağrıştıran karabasanı beynini terk etmiştir. Oracıkta, göğün maviliğinden süzülüp gelen yalnız bir kar tanesine, ani bir güvercin ürküntüsünden sıyrılmış bir kuş tüyüne dönüşüvermiştir. Günlerdir kapalı kalmış cep telefonunu açar. Neşeli bir melodi ile açılan cihaza, yine günlerdir kara çalı gibi yakasını, paçasını bırakmayan sözcüğü sorgulatır.  Ekrandaki Tdk. açıklamasında, Haldun Taner'in "Vesayet ve himaye altına giren bir devlet istiklalini yitirir." sözü belirir.  "Devletin istiklali", bireyin özgürlüğü mü ola!?

Bir Livaneli klasiği "Sevgi kuşun kanadında" şarkısını mırıldanarak, belediye otobüsünü beklemeden ve asla arkasına bakmadan yürür gider.

Kaynak: Bir Demirci Arif Usta anlatısı.

Hasan Oğuz Bilgen, 19.07.2022, Saz Mahalle-Manisa.

10 Temmuz 2022 Pazar

 


DEMİRCİ ARİF USTA: “Umutlu hissediyor”


YENİ BİR SICAK TEMMUZDA, ACIMIZI AZALTMAK İÇİN DİRENCİ ve UMUDU ÇOĞALTALIM.

Madımak yangınının otuz üç canımızla birlikte, çilekeş yurdumun milyonlarca vicdan sahibinin de ciğerlerini dağlayıp, yakıp geçtikten bu yana, faşizm her birimizi her gün, her silkinip diklendiğimizde anbean yakmakla, tüketmekle tehdit ediyor.
Bu yakıcı gerçek, insanımızın nasıl sindirilmek, korkutulmak istendiğini anlatmasının yanında, sürekli faşizmin ne denli mekanikleştiğine, bir başka deyişle kurumsallaşmasının getirildiği düzeye de işaret ediyor.
Sınıfı ve halkları tehdit eden, her fırsatta da dediğini yapan ve de uygulayan -asan kesen- kurumsal faşizmin, sermayenin en kanlı, en vahşi ve en kudurmuş biçimi olması böyle bir şey.
Var olan durum bu denli ürkütücü olunca yılgınlığa kapılmamak için umutlu olmak, bizim olanı tümüyle yitirmemek için ayakta kalmak, karşı çıkmak, seslerimizi yükseltmek seçeneği, üzerinde durulması gereken gerekli ve zorunlu olan seçenektir.
Karartılmaya çalışılan yüreklerimize biraz olsun soğuk su serpebilmek için, şantiye ve emek dostu demirci ustasına, bir kez olsun kulak vermenin yararı olabilir.
. . .

DEMİRCİ ARİF USTA: “Umutlu hissediyor”
Yangın, yalan, talan ve acının her türü.
Yetmedi; üzerine bir de yokluk, yoksulluk ve açlık. Olmadık, işitilmedik haksızlıklar, eziyet, zulüm...
Oligarşik diktatörlüğün tüm bu sonuçları, sevgili ülkemde köşe bucak, gemi azıya almış sürerken, saray duvarlarının ötesinde, sırça köşklerde, parfümlü sahillerin mutlu-mesut, pembe dizilerinde ‘steril’ yaşamlar da var elbette.
Kimi kez, kaşık havası eşliğinde gırla giden, üstelik gözümüze sokulan öyle cümbüşler var ki, vicdanını ve adalet duygusunu henüz yitirmemiş bir insan uzaktan da olsun izlediğinde inceden bir burukluk yaşayabilir. Hatta içten içe, kendi payına biraz olsun utanıp kızarabilir de.
. . .
Sefanız olsun hanımlar, beyler!
Tamam; “her şey siyah beyaz değil” !
Ya da, “moral, motivasyon” bahaneleri...
Hadi yedik diyelim.
İyi de. Yaşamın bizzat içinden çıkmış, halkımızın manidar atasözleri de yok değil hani! Anadolu”da yöre yöre, değişik ağızlardan dökülen deyişler örneğin. ‘Herkes ektiğini biçer’, ‘Son gülen iyi güler’ anlamında.
Saraylara, köşklere özgü “vur patlasın çal oynasın” lar sizlerin sefası, ortalık yere saçtığınız acılar, yalanlar ve iki yüzlülük, uğruna ölümlere gidip geldiğimiz bu halkın umut ve bereket tarlası olsun.
. . .
Çok eskidendi.
Köy düğünlerinde sarhoş ama ağırbaşlı delikanlılar, saygıyla diz çöküp kulaklarına zurna çaldırırdı. Diz vurularak oynanan zeybek oyununun “Eğilmez başın gibi dağlar bulutlu efem. Dağlar yoldaşın gibi sana ne mutlu efem” sözleri, şimdilerde “Angara’lı Turgut’un” “Angara’nın eğri büğrü tren yolu”ndan çok ama çok öte bir şeydi.
Çok eskidendi.
Ağız dolusu gülünen düğünlerde sevinç ve mutluluklar, karşılıklı oynayan, halay çeken sade, sütten çıkmışçasına süt beyazı insanların üzerinde teğellenmiş gibi durmazdı.
Gerçi “Erik dalı” o naif, o tertemiz, o mis kokan günlerde de “gevrek”ti. Ne var ki, sözlerin, ilişkilerin ve dahi yaşananların bir derinliği, bir özü, içeriği, her insanı gülümsetebilen iyimser bir yanı vardı.
Gülücükler doğaldı. İnsanlar birbirlerini dişlerinin arasındaki ekmek kırıntısına, gözlerindeki çapağa takılmadan öperdi. Görmezlerdi bile... Sadece görülmesi gerekeni, karşısındaki insanın yüreğini görür ve oradaki gerçek insan sıcaklığını duyumsarlardı.
Çalgılı çengili oyunlarda insanlar hesapsız kitapsızdı, her birinin duygu yüklü yanları vardı. İçtendi. Her ne olursa olsun her ilişki ve çelişkinin bir temeli, bir ruhu, yaşamla örtüşen bir gerçekliği vardı. Hani kavgalar, düşmanlıklar bile açık seçikti; sinsi, sahteci, içten pazarlıklı değildi.
Örnek mi? Arkadan vurulmaz, söz dolanmaz, dolandırılmazdı.
Örnek mi? Evlerde kapılar kilitlenmeden yatılır, gamsız tasasız horhor da uyunurdu.
Örnek mi? Esnaf o günlerde de camiye giderdi. Kapısının önüne sadece tahta sandalyesini koyar; gözü arkada kalmazdı. İnancı da, ibadeti de göstermelik değildi.
Genç kızların, delikanlıların birlikte sohbetleri gökten süzülüp gelen kar taneleri kadar tertemiz ve rahatlatıcı idi. Tıpkı bir papağan gibi, tekdüze “aynen, aynen”, “yok artık” ya da ortasındaki heceleri uzatıp, biraz da üzerlerine basıp “inanmıyorumm...” demezlerdi.
Tüm duygular ve düşünceler içten geldiği ve olduğu gibi, kasılıp kösülmeden, eğilip bükülmeden, yılışmadan ortaya dökülür, duygulara, yüreklere dokunulurdu.
Çok değil! Daha elli yıl önceydi; köyde olun kentte olun, nerede, ne zaman, ne olabileceği, kimden en fazla hangi sözün çıkabileceği az çok da olsa kestirilenilir, öngörülebilirdi. Hele bir de, “hasatta paranı cebinde bil” denilip, söz verildi mi !?...
Çok değil! Daha kırk yıl önceydi; insanlar birbirinin ter kokusundan iğrenmezdi. Ter kokusu işgücünün günlük yaşamla buluşması yani çalışmak demekti. Şimdilerde parfüm gibi pahalı endüstriyel ürünlerle yok edilmeye çalışılan ter, insanın üretmesinin, üretme gücünün doğal, biyolojik bir sonucuydu.
Çok değil! Daha dündü... İnsanlar ciddi paralar saçıp kendi doğası ile uğraşmaz, sağına soluna ne idüğü belirsiz şeyler sıkmazdı. Ne ise oydu. Bir telaş, bir sıkıntı, bir kasılma yoktu. Doğayla olur olmaz oynanmaz, orman, dere kurcalanmaz; ayılar rahatsız edilmez, börtü böceğin yuvasına çomak sokulmazdı.
Kapitalizmin üretim tarzının gibi, olumsuz yaşam biçiminin de değişmez ve evrensel yazgısıdır; kokuşmuşluktan, çürümüşlükten, tükenmişlikten, kendi mezarını kazmaktan kaçamaması...
İlk düğme yanlış iliklenmiştir bir kez; çivisi çıkmış düzenin oluru, olur yanı yoktur. Gömlek artık sıkmakta, dar gelmektedir. Sökmek, yeniden dikmek, elden geçirmek, “güçlendirmek”, “restorasyon”, “güçlendirilmiş sistem” çözüm değildir. Değişecektir, değişmelidir. Dip temel yenilenecektir. Tersinde ısrar; gına gelmiş mevcut çamurda patinaj, olduğun yerde debelenmektir.
Kadim Anadolu”nun kadim sözüdür: Çıkmayan candan umut kesilmez.
Bizim şantiye emektarı ustanın kendisini “umutlu” hissetmesine gelince. Bilge sözlerini bilmeyen yoktur: “Sadece ölüler üretken olamaz. Üreten insan hayata inatla, karaçalı misali yapışır. Çalışıyorsan, gün boyu kan ter içindeysen yapabilecek gücün kuvvetin de vardır, umudun da.”
02/07/2022, llıpınar- BAĞARASI.

11 Nisan 2022 Pazartesi

UTANMA DUYGUSU ÜZERİNE AÇIK MEKTUP

UTANMA DUYGUSU ÜZERİNE AÇIK MEKTUP ( 1 )

İNSANIN UTANMA DUYGUSU ÜZERİNE

Uzun uzadıya bir söylem insanı daraltıp konuyu dağıtabilir. Ol nedenle. Sözcüğü sözcüğüne: Yeni yetme yıllarımızdan tanıştığımız bir arkadaşımız, alevlenmiş çarşı pazar etiketleri, pazar esnafının ibretlik umarsızlığı ve alım gücünün tükenmişliği karşısında, kendi payına utanıp yine kendini kahretmesi, bizim de nutkumuzun tutulmasına ve de bu açık mektubu zorunlu kılmamıza yeterli nedendir. 

*  *  *

Eski arkadaşımızın emekçi halkımızın, yoksulların, bilumum pazar esnafının umarsızlığına, yoksunluk duygusuna, yoksulluğa içlenip dertlenmesi, içimizde hiç küllenmeyen devrimci duygularımızın ve vicdanımızın yeniden dağlaması ve de sesli düşünmemiz için bir kıvılcım olmuştur. 

Ne ki, çarşı pazarcı esnafının, yoksulun darlığına ve yoksunluğuna yanıp yakılması anlaşılabilir. Ancak, geleneksel bir milliyetçi kronik hastalığa sahip CHP'nin, ta başından bu yana içinden çıkamadığı tutucu konumuna kaygılanması gereksizdir.

Daha fazlasını biliyorsunuz ve ayırdındasınız ki:  Bu canım ülkenin yer altında, piyasacı yamyamların ağızlarının salyalarını akıttığı zengin madenler kadar, yer üstünde de, şimdilerde siyasal erk olan badem bıyıklıların her fırsatta sömürüp bitlerini kanlandırdıkları bir o kadar güçlü bir gerici milliyetçi damar var. Tıpkı din gibi, yirmi yıldır bu kavramın da sömürülüp yağmalanması bitmemiştir. 

Eşyanın doğası gereği biri iyi biri kötü olan, bu doğal özellik epeyce derinlerden, tarihsel ve iktisadi köklerden geliyor. Uzak coğrafyaların değişik dillerinde, yine değişik besteleri ile çalınıp söylense de, güfte hep aynı:  Fon müziğinde bildik mehteran ve 'Tek bayrak', 'Tek vatan' nakaratı eşliğinde kapkara ama yakıcı bir milliyetçilik ateşlemesi.

Diğer düzen yanlısı işbirlikçi, sermaye partilerini geçtik. Kurtuluş ve kuruluş yıllarından bu yana, yobaza/ mollaya yaslanmak zorunda kalmış, gerici/ ırkçı Ş.Sirer'den medet ummuş, Anadolu ticaret burjuvazisinin sözcücü K.Karabekir'ın sırtını sıvazlayan, H.A.Yücel, İ.H.Tonguç, S.Ali, E.Nejat gibi değerlerin linç edilmesine göz yuman, uzak değil Madımak gibi bir yangının karşısında maymunlaşabilen bir partinin ulusçuluktan etkilenmemesi beklenemezdi.

Sen hiç üzülme, utanıp dertlenme.  Sözün özü yakıcıdır. Duyumsamalarımız belleğimizin bıçak kesiği derinlerinden, devrimciliğimizin -herşeye, onca olumsuz yaşam biçimine karşın- sönmeyen ateşinden gelir. Bizim hüzünbaz, katışıksız, katıksız utangaç naif hallerimiz, siperlerde dalından yenice kopmuş  zeytin tanelerini yiyen Kuvvacı dedelerimizin, Conkbayırı'nda kalmış koca dayılarımızın anti-emperyalist ruhundandır.

*  *  *

Hani, o "Körüklü Çizme"  var ya.

Hadi bırakalım kalpaklı başkomutanın çizmesini. Hani o, emperyal şarapnellerinin cehenneminde, açlıktan kemirilen çarık.

Hani. Şimdilerde müzelere kaldırılıp, resmi tarih mağduru hasbel kader ziyaretçilerinin salya sümük, ağlak bakışlarına terk edilen o körüklü çizme, o keçe çarık...  

İşte, tam da bu günlerde, o çizmeye, o keçe çarığa ihtiyacımız var. Şöyle ki:  Sahiplerinin özgürlükçü, "yedi düvel" emperyalizmin karşısında yalın ayak, bağrını açıp durmuş insanımızın tam bağımsızlıkçı ruhuna. Sözü öyle dolandırmaya filan gerek yok. İçinde sosyalist-solun olduğu, eşitlikçi, ayrıcalıksız bir adalet hedefi, yağma ve cinayet düzeni, nefret dili/ linç kültürü ile hesaplaşma derdi olan bir üçüncü yola. Bir birleşik devrimci iradeye acilen gereksinim var.   

Bilirsiniz, yeni yetmeliğimizin hesapsız kitapsız, cansiparane kan ter içindeki günlerinde, her yol yordam aradığımızda, çözüm yolları üretmeye çalıştığımızda ağır abilerimiz, okumuş büyüklerimiz bizcileyin sıradan neferlere hep "orta yolcu", "üçüncü mevki yolcu" demişlerdi.

Ne gam!  

Kurulu düzenin onca zalimliğine ve edepsizliğine karşın, günahları kadar sevmedikleri biz devrimciler vicdan duygularımızı halen capcanlı ayakta tutabiliyor ve hala 'aklın bilimin' hedef şaşmayan yolunu önerebiliyoruz. Çarşıda pazarda, devrimin onca dolambaçlı sarp engebeli yollarında, hala insan içinde olabiliyor, insan içine çıkabiliyorsak, bir yanımız hüzünlenirken bir yanımız hak etmemeksizin kızarıp utangaç hallere bürünebiliyorsa, bu durum vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışıp kalanlardan asla olmamamızdandır. 

Anıldığı üzere bu bir açık mektuptur. Sözün özü de 'meclis dışı', 'meclis içi' her er kişiyedir. Yaşamın kendisi bizlere öğretiyor ki;  kimi ağızlara biraz fazla dolanan, uzayıp kısalıp lastikleşen "devrimcilik" sözcüğü, onca yazılanın güzellemelerin ötesinde böyle de bir düşünce.  İnsan emeğinden, üretkenliğinden yana bir tavır takınma durumu. Hiç tanımadığınız biri için dertlenmeniz gibi bir duygu. Bir seziş, bir vazgeçmezlik.  Yenilen yutulan, görülen, dokunulan, kullanılan her şeyde insan hakkı, iş gücü olduğunu unutamayan bir aidiyet duygusu. İnsanımızın alın teri, analarımızın sütü gibi temiz oylarla seçilmiş, yine aynı halkın iradesiyle derlenip toparlanmış belediyelere kayyum atanmasını rakı-balık eşliğinde bakakalmaktan... Konunun haberini televizyon karşısında çekirdek çitleterek izlemekten çok öte bir durum. 

Her ne olursa olsun, burnumuza her ne dayatılırsa dayatılsın, biraz da yel değirmenlerine, rüzgarlara karşı yürümek, bir yerlerde sıkışıp, daralıp umarsız kalmamak, başka yeni yollar, ufuk açan aydınlatan seçenekler üretmekten öldür allah vaz geçmemek. İlle de içinde solun, sosyalistin, ille de iddianamesiz kör deliklere tıkılmış, siyasi rehin alınmış, ötekileştirilmiş, şeytanlaştırılmış iradenin de olduğu seçenekleri zorlamak. 

Öyle yalandan değil, hakikatlice tam bağımsızlık derdinde, emek eksenli, halktan yana halk için bir duruş, bir tutunuş için mesele, "konu komşu ne der"  ve de "bahçelisi, bahçesizi ne buyurur" demeden.  Sorun, Kürdü ile de, Çerkez'i Ermeni'si ile de, solcusu, sakıncalısı, onca sosyalisti, komünisti ile de bir arada olup, yan yana durup, hep birlikte ağları sulardan çeker gibi, aynı yolu hep birlikte yürüyebilmekte.

*  *  *

Savunup geldiğim bir açık gerçektir ki,  1.tekil şahıs zamiri kadar "ben" diline soğuk bakışım, oldum olası benimseyemeyişim.  Kimi kez, kuralı, yasağı çiğnemek devrimcilerin doğasına özgü bir şey. Bu da, böylesi bir açık mektuba denk geldi.

Affınıza sığınarak değinilen "üçüncü yol" sorunu, kendi başına bir yazının konusu. İçtenlikle söylenecek olursa bu sorumluluğun hakkını verebilecek, güzel yazılarıyla çokça beğeni toplayan yetenekli arkadaşlarımız yok değil. Konunun siyasal/ teknik ayrıntılarını onlara bırakırken;  bırakın başkaları "kanser" olsun;  biz çarşı pazar insan içinde olalım, varsın hüzünlenip dertlenelim. Salıverin gitsin, rezil piyasanın çürümüşlüğüne, kokuşmuşluğuna asıl sorumluları kızarsın utansın,  yerin dibine girsin.

Halkımıza bitirdikleri hayvancılığın, tükettikleri hayvan soyunun bulunmayan kaymağını "şifa" niyetine önerenler, doktorumuza kapıyı gösterip, işçimizi kapı önüne koyanlar, toprağımızı kurutanlar, zeytinimizi sökenler kendi yedikleri haltların dertlerine düşsünler.

Ha. Unutmadan!  Bir üstteki paragrafta konuşma dilinin alışkanlığı ile yazımızın dilinden dökülüveren "salıverin gitsin" sözünden,  bu memleket topraklarının her santimetre karesine haksızlığı hukuksuzluğu, gözyaşını, acıyı ve ölümü ekenlerin yakalarını bırakacağımız anlaşılmasın. Yakalarına yapışmak zorunluluğu, bizlerin öznel niyetleri ilgili bir durum değil! İnsanlığın ve dahi tarihinin omuzlarımıza yüklediği bir tarihsel görev... Bir sorumluluk. 

Onca dünyayı, onca dünya nimetini yaratan o namuslu eller, işçisinden kadınına, deresinden ormanına, havasından suyuna börtü böceğine cinayet ve zehir kusanların yakalarını elbette bırakmayacaktır. Başka da oluru ve de çaresi yoktur. 

Benim sevgili, benim güzel insanım!  Dilersen bunca edilen sözü, bir kitabı rastgele açıp orta yerinden okur gibi "TEK YOL DEVRİM" anlamında da okuyabilirsin. Zararı da olmaz hani. 


Hasan Oğuz Bilgen, 10 Nisan 2022, Eynez Mevki - SOMA.

27 Mart 2022 Pazar

KIZILDERE, SEVGİLİ ÜLKEMİN GUERNİCA'SIDIR.

1972 yılının otuz mart şafağı. Niksar'ın Kızıldere'sine yağan bombaların eseri olan insan kıyımı Guernica'nın ülkeme özgün görünümüdür. Yaşanan ağır günlerin yat borusu haline getirilmiş boyalı basını, kırımı sekiz sütuna manşetle verir. Kapkara 'Şakilerin Sonu' puntolarının altında, günahları kadar sevmedikleri halkın gözüne sokarcasına verilen haber tam bir teşhir ahlaksızlığıdır. 

Tam da o günün sıcağında...

O gazetelerden biri, yeni yetmenin ceketinin iç cebinde katlanarak gizlenmiştir. Güllerin budandığı, gül çeliklerinin cemrenin düştüğü, uyanan toprakla buluştuğu günlerdi. Marttı. Renk cümbüşü ile açılıp saçılacak güllerin mevsimiydi. 

Niksar ilk güllerinin o güne dek adı anılmayan bir köyde açacağından habersiz, kırmızı tomurcukların sabırsızlığındaydı. 30 Mart'tı... "İbret-i alem için" iletisinin katliamın resmi ile birlikte, uğruna can verilen insanların yüzlerine vurulduğu bir gündü; Maraş'tan, Madımak'tan, Roboski'den çok önceydi. Dersim'den, Kırklar Dağı'ndan, Babi Yar'dan çok sonra... 

Ne ki, yeni yetmenin belleği kadar taze ve ikirciksizdi:

"Lise yolunda beş arkadaş bir an göz göze geldik. Cebimden çıkardığım gazetenin merakla, alelacele elden ele geçtiği, sonrasında hüzün/öfke karışımı duygularla oracıkta çakılıp dona kaldığımız bir garip andı. Okul zili, o sabah ders saatinin değil beklenmedik saldırının habercisiydi; nam-ı diğer boksör Nedim'in ele başılığında, sayıca bizden çok fazla bir ülkücü sürüsünün saldırısının... O an yaşadığımız şiddet, hiçbir yerlerde sürüme, tekmelenme, günün o saatinde yüreğimize oturmuş acı haberden daha korkunç ve can yakıcı olamazdı.                                                                          

Sınavımız olduğu halde, o gün dersi boykot etmemizin gerekçesi olarak yediğimiz dayağı göstersek de, biz kendi dünyamızda, bilincimizin, aklımızın yettiğince, duygu sellerimizle Kızıldere'yi yaşıyorduk."

.  .  .

Delikanlının elli yıl sonrasının yetişkin yaşında da, belleği o kadar aydınlık, o kadar açık ve duru... Bilinci de hiçbir kuşkuya ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde bir o kadar kesin:

II. Emperyalist pazar paylaşım yangınının fiilen sönmesi sonrası ABD Emperyalizmi, SSCB'nin halkçı/ düşünsel kazanımlarının farklı coğrafyalarda yaşam bulmasını önlemek için, baskı, kuşatma, komplo, hükmetme faaliyetlerini sürdürdü. Mali alanlarda çok uluslu sermaye, siyaset ve diplomaside ise CİA devredeydi. 1970'lere gelinceye dek, yerkürede Pentagon güdümlü sayısız darbe, komplo, provokasyon, türünden emperyalist müdahale vardır. Vietnam'ın zorbaca işgali ile birlikte artan Vietkong direnişi, her ülkede emek ve özgürlük eksenli bağımsızlık eylemlerini de güçlendirdi. Yayılmacı hegemonyaya karşı barışçı, antiempertalist muhalif duruş tüm dünyada, Avrupa'da ayağa kalktı. 

Bu kalkışmadan ülkemizin de etkilememesi olanaksızdı; gençliğin en ilerici, özverili kesimi boykotlarla yetinmeyip, grevlerde işçi sınıfı, toprak işgallerinde köylülükle bütünleşerek devrimci örgütlenmelerin ilk adımlarını attı.

Geleneksel solun edilgenliğine, teorik bulanıklığa, siyasal öngörü belirsizliğine son veren örgütler böyle doğdu. İşçi sınıfının, köylülüğün çektiklerine, çekeceklerine ve geleceklerine ortak olmakla kalmayıp, yükselen enternasyonalist tavrı selamlayan eylemlerle, onlara kurtuluşun asıl yolunu göstermişlerdir. Parti-Cephe anlayışı ve mücadelesi bu sürecin en teorik ve en siyasal örneğidir. Mahir ve yoldaşları, bu günün dahi politik ilişki çelişkilerine ışık tutan THKP-C'nin mimarları, ameleleri, öncü erleridir. 

THKP-C'nin Kızıldere'ye uzanan teorik ve pratik çizgisi, Türkiye Devrimci Hareketi'nin başlangıcından 1970'li yıllara gelinceye dek, kendisini salt ekonomik, demokratik ve kitlevi mücadele biçimlerine, çalışma tarzı içine hapsetmiş geleneksel sol anlayışları aşan tarihsel bir yüzleşmedir. Bu tavır, parlamenter yöntemleri esas alan ve sol cuntacı eğilimlerdeki aydın askerden medet uman görüşü, kendi dışındaki güçlere bel bağlama, başka deyişle kendi özgücüne güvenmeme anlayışını reddeder. 

O gün orada, hiçbir kişisel gelecek kaygısı taşımadan girilen çatışmanın başlama anı, tıpkı Marks' ın "Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi" alçak gönüllü ve bilgece söylemine denk düşecektir. Bu söylem, tarih önünde çarpışmanın aslında kimin kazanan ilan edileceğine işaret eden bir ön sözdür. Hal böyle olunca da Kızıldere, on yıllardır "Kerim Devlet", "Baba devlet" olarak lanse edilen mevcut devlet cihazının, aslında şiddet-gözdağı-zulüm timsali yüzünü ve uzlaşmaz karşıtlığının ceberutluğunu açığa çıkaran bir yüzleşme ve de hakikatli bir hesaplaşma arenası olmuştur. 

THKP-C'nin "Kuruluş Bildirisi"nden Kızıldere'ye varan mücadelesi, Marksizmin olayları ve dünyayı yorumlamada (yer ve zaman kavramlarının birlikteliği ve birbirini tamamladığı) ilkesinin vazgeçilmez, yadsınamaz oluşunu gözler önüne koyar. 

Mahir Çayan'ın sıcak savaşın ağır/ amansız koşullarında yazı diline döktüğü "Kesintisiz Devrim 2-3" broşüründe, başta nükleer güçlerin dünya çapında erişmiş olduğu düzey, değişen güç/ denetim dengeleri ve ilişkileri nedeniyle, çağımızda emperyalistler arası dünya savaşlarının çıkmayacağı, çıkamayacağı somut çözümlemesi, yukarıda özellikle vurgu yaptığımız Marksist dünya görüşünün temel ilkesi ile birebir örtüşür.  

Şimdi. Türkiye aydınlanmasına, devrim sürecine sunulan bu katkıyı görmeden ve dahi dillendirmeden Kızıldere'deki oligarşik devlet yapılanması ile girişilen çatışmayı destanlaştırarak, edebi güzellemelerle oradaki ideolojik ve politik yüzleşmeyi bir cesaret ve kahramanlık düzeyine indirgemek, düşen halkın devrimci öncülerini de, salt semada "Yıldızlaşan", "On" lar olarak anmak, ciddi bir siyasal zafiyet ve eksikliktir. Her eksik, arızalı ve sorunlu olan, başka bir deyişle her etik olmayan şey gibi yanlıştır. Ne Parti-Cephe savaşçıları ne de diğer devrimci örgütlerin öncüleri ya da sıra neferleri, olası sonuçlarını bilerek girdikleri savaşın mağduru değil bizzat tarafıdırlar.  

1945 sonrası, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın bitimini izleyen yıllar, sistemin yukarıdan aşağıya kurumsallaştırılıp işbirlikçi tekelci sermayenin kilit, çıkar taşlarının üzerine oturtulan yeni sömürgecilik evresidir. Ülkelerin artık çok uluslu şirketlerce -gizli- işgal edildiği bu evrenin yeni tip sömürge ülkelerinde, iş gücünü satmak zorunda olan yoksulların iyice etkisiz kılınması adına, gözdağı, tehdit gibi devletin tüm siyasal zor araçları kullanılmıştır. Yeni sömürgecilik döneminde, emekçilerin sisteme yedeklenmesinin sosyoekonomik köklerine gizlenmiş siyasal gerçek, "Kesintisiz Devrim 2-3" broşüründe çözümlemesi yapılan "Suni Denge" kavramı ile gerçek anlatımına kavuşur.

Günün en sıcak saçmalığı "Manda Yoğurdu" önermesiyle, halka yaşatılan krizin ne denli derinleştiği gözler önüne serilmiş durumda. Gelinen ekonomik iflasa, yönetenlerin yönetememesi, yönetilenlerin de artık yönetilmek istememesi gerçeğine karşın, egemen dinci devlet mekanizması ile halk katmanları arasında kurulmuş ve kurumsallaştırılmış denge esprisinin sürmekte oluşu, böylesi bir pasifikasyondur. Adı geçen belgede yapay denge olarak açıklanan kurulu düzenin kilit taşı, halen "Beştepe Sarayı'nın güvencesi, varlık nedeniyim" demektedir. 

Mahir'in deyişiyle "ceberut devlet"in soluğunun, emperyalist haydutların düzenine karşı kelle koltukta savaşan devrimcilerin ensesinde olduğu ağır günlerde, üzerinde kafa yorulan, ülke gerçeklerine ilişkin ekonomik-politik-ideolojik yorumlar içeren teorik analizlerini görmezden gelip, onları kitlelerden ve de ülke gerçeklerinden kopuk olmakla, goşistlikle, fokoculukla ve de romantik devrimcilikle tanımlamanın, onların politik amaçlarını ve hedeflerini çarpıtıp düşüncelerini revize etmek, sınıfsal duruşlarının içlerini boşaltmak anlamına gelir.

Oligarşik dikta güçleri ile süren sıcak çatışmaların ortasında, onca kitap, belge, kaynak yokluğunda yirmi dört yaşındaki bir devrimcinin, ülke gerçeğini bir siyaset, bir toplum bilimcisi yeterliliğinde ele alıp, yazıya döküp belgelemesini görmek gerek.

Elli yıl önce, şimdilerin edilgen ve durağan günlerinde düşünülemeyecek, düşlerinin bile kurulamayacağı denli mücadele koşullarında yazılan, bu günkü koşulların da doğruladığı, emperyalizmin pazar paylaşım sorunlarını geniş ölçekte savaş alanları yaratarak çözememeleri ve çok uluslu şirketlerce ekonomik entegrasyona gitmeleri realitesi kayda değerdir. Emperyalistlerin tekel karı çelişkilerinin salt bölgesel sürtüşmeler, gövde gösterileri, diplomatik blöfler, kimi zaman lokal dalaşmalarla sınırlı kalmak üzere pazarların, yeni sömürge statülerinin ortak çıkarlar doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, yerkürede birinci ve ikinci paylaşım savaşları gibi, yeni bir paylaşım savaşı çıkma olasılığını yok etmektedir. Burada akla gelecek Irak ve Ukrayna örneklerinden; ilki ABD'nin sızma ve güç alanı yaratma, ikincisi NATO'nun çevirme/ kuşatma operasyonunu durdurma amaçlı bölgesel ölçekli müdahalelerdir.

Görüleceği üzere Kesintisiz Devrim 2-3" belgesinde, ülke özeline ilişkin ayrıntılar neden-sonuç ilişkisi içinde dillendirilmiş, tartışılmış, yazıya dökülmüştür. Genel anlamda emperyalistler, özelde oligarşik diktatörlüklerin heterojen yapılanmaları içindeki antagonizmaya ışık tutan görüşler hiç de akademisyen/ entelektüel yeterliliği göstermek/ kanıtlamak kaygısıyla ya da gelgeç duygu durumlarıyla yapılmamıştır. Tam tersine Marksizmin bir doğma olmadığını vurgulayan "Kesintisiz Devrim 2-3" belgesi bilimin toplumu/ doğayı anlama ve analiz etme yöntemlerinin ülke coğrafyasının tüm sınıf ve katmanlarını etkileyen koşullara uygulanmasından ibarettir.

Uzun uzadıya, oldukça kırıcı yıpratıcı tartışmaların yapıldığı "SSCB'mi? Çin'mi?" tekdüze polemiklerinde yapıldığı gibi, belgenin, ülkenin bağımlı ekonomik/ siyasal yapısının ve "sömürge tipi faşizm" analizlerinde izlediği yol, ne Marksizmin kabul görmüş doğrularının tabulaştırılması ne dogma olarak kabul edilmesi olmuştur. Mahir, Marksist hareket tarzının, bilimden ve diyalektik materyalizmden geçtiğine inanan, düşünsel güçle eylem gücünü tam bir ayniyet ve uygunluk içinde götüren gerçek bir teorisyen, gerçek bir entelektüeldir. Mücadelenin onca orantısızlığına, yokluk ve olanaksızlıklara karşın, politikleştirmeye, ayakları üzerinde tutmaya çalıştığı devrimci savaş sürecinin çok önemli bir beyin ve irade kaybı, geleceğe akan sınıf hareketinin uzak görüşlü en ileri, öncü kadrolarındandır.

Dinci siyasal diktatörlüğün zam-zulüm-işkence, dezenformasyon/ kara propaganda şampiyonluğunu sürdürdüğü, işçi sınıfının ve emekçi halkların çözüm bekleyen sorunlarının giderek dağ gibi yığıldığı yaşadığımız günlerde, 1971 sürecinin kilometre taşlarından biri olarak, Parti-Cephe iradesinin emekçilere, yoksullara işaret ettiği zincirlerden kurtulmanın gerçek ve asıl yolu da, "Kesintisiz Devrim" yazıları da güncelliğini korumaktadır.

O nedenledir ki, yer-zaman-koşullar itibari ile geçerliliğini, gerçekliğini duyuran tarihsel belgeyi Tek Yol Devrim ve Kurtuluşa Kadar Savaş şiarı, Kızıldere'yi de sürekli ve kesintisiz devrim olarak okumalıdır.

. . .

Kızıldere'nin on kırmızı gülüne, Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna'ya ağla, sevgili ey yurdum...


Hasan Oğuz Bilgen, 30 Mart 1972, Manisa Lisesi


25 Şubat 2022 Cuma

YANLIŞ YOLDAN DÖNMENİN ÖZETİ. YA DA "ENSTİTÜ FİKRİ"NİN ÖNEMİ.

 YANLIŞ YOLDAN DÖNMENİN ÖZETİ. YA DA "ENSTİTÜ FİKRİ"NİN ÖNEMİ. 

Bağımsızlık ruhu ile emperyalizme karşı duran Anadolu halklarının demokratik halk devrimi, 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtuluşu ile taçlanır. 17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi'nde her ne kadar "İktisadiyat ve istihsal tamamen hür teşebbüse bırakılmalı" denilse de, "Yabancıların tekellerinden kaçınılması, tüm fabrikaların devlet tarafından kurulması ve milli üretimin hedeflenmesi" karara bağlanmıştır. Coşkulu ilk on yıl ve sonrasında kalkınma ve aydınlanma amaçlı, onlarca üretken "kale" inşa edildi. Fişek fabrikaları, Şeker fabrikaları, Gölcük Tersanesi, Şişe-Cam, Sümerbank, Seka, Tekel, SSK İlaç Fabrikası v.b.   Ayrıca Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Köy Enstitüleri gibi.

.  .  .

Enstitüler, genellikle bağımsız bir kuruluş olarak bilimsel araştırmalar yapan, aynı anda öğretime de yer veren eğitim ve inceleme kurumlarıdır. Hıfzıssıhha Enstitüsü, insanlarının yokluk-yoksulluk ve salgınlar içinde var olamaya çalıştığı Anadolu bozkırında tam da bunu yapıyordu. 27 Mayıs 1928'de halk sağlığını korumak, temel laboratuvar çalışmalarını yürütmek için kurulmuştu. Bu amacına da uygun olarak -onca araç gereç, alt yapı yetersizliğine karşın- tifüs, dizanteri, kuduz, lekeli humma, kolera, veba, boğmaca, tetanoz, kızıl, difteri, çiçek ve grip aşısı, karma aşılar üretti. 

Hıfzıssıhha Enstitüsü bilimsel/klinik araştırmalar, laboratuvar analizleri sayesinde, dünyanın kimi coğrafyalarında insanlar salgın hastalıklarla kırılırken, 1998 yılına dek okumayla/üflemeyle dindirilemeyen acılarımızı dindiren hizmetlere imza attı.

Temel ilkesi ve yöntemleri akıl ve bilimdi. Sonra ne oldu? Sözün özü; insan aklına ve bilime iğrenerek bakan gerici/dinci kibir tarafından, sağlığı ticari anlayışla neo liberal piyasanın yamyamlığına açmak amacıyla 2011 yılında kapatıldı. 

Yıl 2022. Covit 19 nedeniyle paçalar ve akciğerler tutuşunca, salgını yönetmekte çuvallayan bakanlık, "bir Hıfzıssıhha'mız vardı!" diyerek, konunun uzmanlarını, ilgilenenleri adeta şaşkına çevirdi. İhalesi bile açıklanmayan, yeni bir arpalıktan, maaş kapısından başka bir şey olmayan bu adımın "Yeni Hıfzıssıhha Projesi" olduğu açıklanınca şaşkınlık kısa sürdü. Olsundu!  Merkezine insanı ve sağlığını oturtmuş halkçı bir kurumun adının bile anılması manidardı. İnsanımız, enstitü kurumlarının değerlerinin anılması, doğruluğunun itiraf edilmesi ihtimalini bile sever oldu; onca nobranlık, yalan, talan sayesinde çıta o denli düştü yani.  

.  .  .

Kızılçullu Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmen baba aldığı enstitü eğitimi gereği asla, aslında talihsiz bir konuşma biçimi, kibir ve ego dili olan "ben" dilinden yana olmamıştır. Söz konusu olan olayın ya da konunun içeriğinin zorunlu kıldığı özel durumlar dışında birinci tekil şahıs zamirini asla kullanmaz. Bilgiyi kavramak. Doğru öğrenmek. Yapmak. Yaparak öğrenmek. Birbirinin içinde erimiş, iç içe geçmiş sözcükler... "Biz, enstitüde böyle öğrendik", "Biz, enstitüde böyle yaptık" söylemleri, eğitim dilinin değişmeyen tümceleridir.  Ama ille de "biz"le başlayan, ille de "sorgulama, araştırma ve üretmekle" biten... 

Çocuk bu anlam ve eylem bütünlüğü içinde olan bu yaşam ve çalışma tarzının anlatımlarını okulda, ev içinde sıkça dinleyerek büyür. Daha ilkokul sıralarında, arkadaşlarına "deney yapmak"tan, "iş yapmak"tan, "kitap okumak"tan söz eder; enstitülerden filan kendince örnekler verir. Boş arsada birlikte top oynadığı sıra arkadaşları, onun çocuk gözlerine anlamsız ve soran gözlerle bakarlar. İlerleyen yıllarda bakışlar değişir, sorular, yanıtlar anlam kazanır. Bilinci de, elbette Fikri hoca'dan öğrendiği "biz" dili ve imece ruhu ile birlikte gelişecektir.

.  .  .

Bu yüzdendir ki...  Geçenlerde asbestli gemi sökümünde, gün doğumu gün batımı çalıştırılan işçilerin dertlerine koştukları soğuk bir şubat günü: Forumlarda, teksir kağıt bildirilerde, tekinsiz sokaklarda, yürünen alanlarda birlikte emek verdiği bir dostunun "Daha hikayemizi yazmıyor musun?" sorusu, beklemediği bir zamanda olsa da, ama üzerinde epeyce çalıştığı yerden gelir. 

Şantiyelerde, atölyelerde bize öğretilen değişmez kurallardır:  Yardımlaş!  Tek başına çalışma. Ekibinle birlikte hareket et. Destek al! 

Tek elle yapılan bir iş çoğunlukla eksik ve kusurludur. Her daim özürlü-elverişsiz olma olasılığı vardır. Yalnız başına üreten ve dahi başına buyruk çalışan bir kalem duygularına kapılıp "destanlar" döktürebilir; -hakkını vermek gerek- epeyce okunan ve çokça beğenilen güzellemeler de yazabilir. Oysa ulaşılmak istenen, özlenen o değil... Durum böyle olunca, ortak bir belleğin sürekliliğinin, erişebilirliliğinin sağlanması, yakın tarihin belgelenip kalıcı duruma getirilmesi, ancak ve ancak ortak bir dil, ortaklaşılmış bir akıl ve dahi her koşulda ortaklaşılan bir üretimle olası. Ne yapıp eylediysek hep birlikte yaptık; yazmak da bireyin iradesine, öznel niyetlerine değil "biz"e düşer. 

Sevgili Fikri öğretmenim, "Biz", Diyarbakır Eğitim Enstitüsü' nde de "böyle gördük, böyle öğrendik". 

.  .  .


Ne var ki, kalemimizden çıktı bir kez. "Bir elin nesi var... " anlamında söylemiş bulunduk ya bir kez.

Hasan Oğuz Bilgen, 25.02.2022. Petkim Limanı-ALİAĞA