DİZ ÇÖKMEYEN DEVRİMCİ (2)
1974-75 ders
yılını, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünde okumak üzere,
Diyarbakır’a gitmek için hazırlık yaptığım, bir yandan da heyecanlandığım
günlerdi. Okul ve aile çevremde, o günlerde en çok merak edilen hedefime
ilişkin, şaşkın ama daha çok kaygılı bir yüz ifadesi ile sorulan soru hep aynı
soru olmuştu:
“… Gerçekten oraya gidecek misin?!?”
* * *
Gorki’nin Ana’sını, Bekir Yıldız’ın Kaçakçı Şahan’ını, "Demir Ökçe" yi, “Bitmeyen Kavga”yı okumuştuk bir kez… Nazım’dan ‘Kadınlarımız’, Şeyh Bedrettin, Kurtuluş Savaşı Destanları… Ahmet Arif’in ‘Otuz üç kurşun’, ‘Adiloş Bebe’ şiirleri dilimizden düşmüyordu. Aşı tutmuştu, maya tamamdı… Özellikle, birlikte kitap okuduğumuz, tartıştığımız ve demli çaylar içtiğimiz öğrenci evlerinde, kasetçalarda Aşık Mahsuni ‘İnce ince bir kar yağar’ı , Aşık İhsani ‘Korkuyorlar, korkacaklar’ ı okuyor, Emekçi ise ‘18 Mayıs’ı unutmam. Unutmam 18 mayısı…’ diye haykırıyordu.
Henüz 17
yaşındaydım ve o toyluğumla 1973’ün 18 Mayıs’ında Diyarbakır’da neler
olduğunu, nasıl olduğunu dehşetli merak ediyordum. Kimilerinin burun kıvırarak,
kuşkulu ve ikircikli “Nasıl gidilir, nasıl yaşanır, nasıl katlanılır?” diye
düşündüğü kente kararlılıkla gitme nedenlerimin en başında gelen, bilgi
verilmeyen ve üzerinde
konuşturulmayan, 18 Mayıs 1973’ te devlet eliyle, polis sorgusunda -işkencesinde- işlenmiş bir siyasi cinayet olayı idi.
* * *
Doğu
Anadolu’nun yaşam ve coğrafi koşullarının ne denli çetin ve yaşanılması zor bir
bölge olduğunu, başta Fakir Baykurt olmak üzere diğer toplumcu yazarlarımızın
köy romanlarından öğrenmiştik. O güne dek, geri bıraktırılmış, aydınlanmasına
izin verilmemiş uzak kırsalın yoksulluğunu, yoksunluğunu ve cehaletini öğrenme
fırsatı bulamamış biz ergenler için, bu yapıtlar dünya görüşümüze yön veren,
dünyaya ve olaylara bakışımızı değiştirip zenginleştiren kilometre taşları
olmuştu.
“Yer Altında Bir Anadolu”, “Onuncu Köy” ve diğerleri…
Deyim yerindeyse, gözümüzü açan bu etkileşim ve düşünsel oluşum sürecinde, o yılların ünlü Anadolu halk ozanlarının köyü ve köylüyü anlatan türkülerinin de, biz, yeni yetmelere verdiği olumlu katkıyı söylememek haksızlık olur.
Okudukça, öğrendikçe heyecanlanıp geceler boyu birbirimize anlattığımız, bir o kadar da duygusallaştığımız, yine birbirimize söz verdiğimiz, o tertemiz, o acemi günlerimizde, her devrimcinin mutlaka Doğu’ya gitmesi, oraları görmesi, çileli insanlarının sorunlarını, dertlerini dinlemesi gerektiğini düşünen ve savunan arkadaşlarımın başında geliyordum.
* * *
Ve gittim...
Puslu bir eylül günü, Doğu Ekspresinin öğrenci bavulu ve yatak/ yorgan dengi ile ürkek/ toy yolcusuydum. Kırk saati bulan, yorucu bir sürenin sonrasında, henüz AVM ve rezidans beton yığınlarının işgaline uğramamış, sur içi ve sur dışı ikiye ayrılan, Mezopotamya uygarlığını görmüş, zulmü ve ihaneti yaşamış, o zamanlarda da pek Amed denilmeyen, daha doğrusu kentin bu adla anılmasının egemenlerce sakıncalı bulunduğu kentteydim.
Caddelerinde, sokaklarında, otomobil lastiğinden iki tekerlekli çekçek arabalarının ekmek parası derdi ile hızlıca gidip geldiği ve o güne dek, alışık olmadığım kaçak çay ve tütün kokularını duyumsadığım, sabahın erken bir vaktiydi. İşte bu çekçek arabalardan birisi, bavulumu/ yatak dengimi yüklenmiş, Bağlar gecekondularına doğru ilerliyordu.
* * *
İlerleyen günlerden birinde, yoksul semt Bağlar”dan Dağkapı” ya doğru inerken gördüğüm, civarında kuş uçurtulmayan, yüksek duvarlarla ve onlarca kamera ile korumaya alınmış soğuk binanın, başta muhalifler ve devrimciler, nice insanımıza akıl almaz işkencelerin yapıldığı MİT yerleşkesi olduğunu söylediklerinde sırtımdan nasıl da terlediğimi, ürperdiğimi, direnenler ve zulme teslim olmayanlar için saygı duruşuna geçtiğim saniyeler unutulmaz. O anın devamı olarak, yanımda bulunan arkadaşımın telaşla, “Ne yapıyorsun? Ortalık kamera dolu… Görmüyor musun?” diyerek, ceketimi sertçe çekiştirmesi bir ayrıntı gibi gelse de anlamlıdır.
* * *
Konuğu olduğumuzda, çay üstüne çay söyleyen, ciğer kebabı ile karnımızı doyuran, geç olmuşsa yatacak yer gösteren, değer bilir, ezik bakışlı insanlarla tanışmam uzun sürmedi. Uzun süren, öğrenmek için can attığım konunun detaylarını saklayan bir izi, bir ipucunu bulmamdı. İlerleyen günlerde sıcak dostluklarını kazandığım çarşı esnafından öğrenmek istediğim konunun açılacağı günü sabırla bekledim.
Sonunda, halk arasında duyulan saygı gereği konuşulmayan “İbrahim Kaypakkaya Efsanesi”nin, benim içinse direnmenin, teslim olmamanın, diz çökmemenin sembolü olan cinayetin, oradaki halk üzerinde bıraktığı etkileri ile tanışacağım gün gelmişti.
Aslen Lice’ li olan terzi esnafından Ramazan’ın Sur içindeki komşusu bir hamaldı. Diyarbakır’ı görenler bilir ya… Sözünü ettiğimiz lastik tekerlekli ahşap arabaların yükünü de kahrını da gün boyu çekenlerden.
Diyarbakır
sıcağının daha mayıs ayından etkisini göstermeye başladığı bir gündür. Müşteri
bekleyen bu çek çek arabalarından birine üzüntüsü her halinden belli olan, sürekli
çevresini, arkasını kollayan tedirgin bir adam yaklaşır… Kasketi ile tipik bir
köylüdür. Sırtında tren garına götürmek istediğini söylediği, kimi yerleri
pembemsi lekeleri dikkat çeken ve ıslak görünümlü dolu bir çuval vardır.
Hamal, sırtındaki yükün ağırlığı ile iki büklüm olmuş köylünün yüz ifadesinden, soğuk havasından işkillenir. Çuval sahibinin gözlerine sorarcasına bakar; bir şey demez. Adam sonunda dayanamaz:
“Oğlum” der,
“Çorum’a… Köyümüze götürüp gömeceğim.”
-! ! ! ? ? ?-
O güne dek karşılaşmadığı zor bir durumdur. Çuvalda bir oğul?!.. Anlamaya çalışır.
Kaçakçılıktan
gelme, eski bir mahkum olan hamal çok cansız beden görmüş olmasına karşın,
manzara karşısında bir anda sarsılır. İçinden bir ürperti, üşüme gelir... Haliyle
keyfi de kaçar. Bakmak istemez. Dağda, kollarında çok eşkıya arkadaşı can
vermiştir.
Gepegenç bir oğul bedeninin çuvala sığdırılmış halini görmek istemez. Köylü yalan söylemediğini kanıtlamak ister gibi, görmesi için çuvalın ağzını açmıştır bile.
Oraya bakabilmek, eziyet/ zulüm görmek gibi gelir. Genç ama sağlıklı bir bedene sahip olan cenazenin, tarak kemiklerinden sonrası -parmakları ile birlikte- kesilen ayakları morarmıştır. Dudakları, tarihin yanlış yerinde, halkın karşısında duranların duymaması ve bilmemesi gereken bir sırrı, kendisi ile birlikte sonsuza dek gömmek için, sert bir çizgi halinde kapanmıştır. Başında ve boynunda saçma izleri vardır.
“Olmaz” der, “Bu delikanlının günahları benim olsun, onu arabama yükleyemem, onu götüremem.”
İki katı para teklif edilmesine karşın, acılı babanın çukura kaçmış gözlerinin hatırına önünde kıpırtısız el pençe divan durduğu çuvalı taşımak ona zul gelir. Uzun günler, geceler boyu uykularından çıkmayacak olan o yumuşacık yükünü, Diyarbakır tren garının kem gözlerden ırak bir yerinde incitmekten korkarcasına usulca bırakır. Konuşamayacak durumdadır. Ne, titreyen ellerle kendisine uzatılan parayı, ne de beter acıdan içlerine çökmüş bir çift göze bakamadan döner arkasını ve hızla yürür gider.
* * *
Sur içindeki evinin ahşap kapısından girdiğinde, taş avluda eşi ile göz göze gelir. Ayırtında değildir; dayak yemiş bir görünüşü vardır. Kadın başka yana çeker:
“Bey, sen bele ne yapisan? Körkütük sarhoşsan. Geceler yetmedi; artık gündüzden mi zıkkımlanisan? ”
Hamal, ilerleyen suspus günlerinde, hiçbir yerde, hiçbir zaman konuşulmayan ve başka birinden duyulmayan, gazetelerde bile haber yapılmasına izin verilmeyen bu beter olayı, terzi esnafı komşusuna Suriçi’ndeki evlerinde defalarca yüreği ezilerek, kendisini kahrederek anlatır. Kesik kesik, yutkunmalarla bölünen konuşmalarında acınası hallerdedir.
* * *
Halk arasındaki söylencenin ikinci ve son izi, yine Ulucami civarında bir esnaf olan, eski kaçakçı Yaşar ile sürdürdüğü dostlukta belirir. Bu son izdir. Bir daha olsun bir örneğine, bir benzerine rast gelemeyecektir.
Çevresinde sayılan sevilen, çocukların, gençlerin ve de yaşlıların arkadaşı berber Yaşar’ın amcası emniyette bekçidir. Olayı gözleri ile görmemiştir. Ne var ki mesai yaptığı camiada, onca eziyete, işkenceye karşın aman dilemeyen bir yiğit insandan söz edilir. İstedikleri gibi ifade vermemesi, konuşmaması sonrası, üzerine kurşun yağdırılmadan az önce, bu gözü pek genç adamın celladının üzerine yürüdüğü ve onun suratına tükürdüğü söylentisinin, saygıyla karışık fısıltı ile kulaktan kulağa yayıldığının canlı tanığıdır. Olay, değer bilir bekçiyi derinden üzmüştür.
Zaten suçlu suçsuz insanlara ve oraya alınıp getirilen garibanlara atılan dayakların tanığı olmaktan gına gelmiş, canına tak demiştir. Bir kezinde, gözaltına alınan kapı komşusuna, dayak faslının arasında bir cıgara sarıp verdiği için kırk yıllık amirinin kendisine parmak sallaması çok zoruna gitmiştir. Kangren olmuş ayakları kesilen cesur delikanlıya yapılan eziyet vicdanını taşıran son damla olmuştur. Zaten günü de dolmuştur. Olayın ardından düşünmeden dilekçesini verir, emekliliğini ister.
* * *
Dersim bölgesinde, bir ihbar sonucu yakalandıktan sonra, uzun süre eziyet amaçlı, elleri bağlı, karda yalınayak yürütüldüğü için ayakları donduğundan kangren tanısı ile cerrahi müdahale yapılmıştır. Elbette insanı ve sağlığını düşündüklerinden değil. Ne kadar yaşamasına izin verirsek, o kadar bilgi alırız hesabı ile… Ancak, ellerinden gelen tüm işkence yöntemlerini uygulamalarına karşın, İbrahim konuşmayacaktır.
Konuşturamayacaklardır. Devrimci tavırla gelen devrimci inat, her türlü baskının ve şiddetin panzehiridir. O, siyasal hedefi devrim ve sosyalizm olan savaşçı bir partinin önder kadrosundandır. Devrimci kararlılığının kendi sonunu hazırlayan başlangıç olacağını çok iyi biliyordu.
* * *
Kaypakkaya işkence tezgahlarında akıl almaz eziyetlere direnirken, en onurlu siyasi kimliği olarak kabul ettiği TKP-ML TİKKO üyesi olduğunu çekinmeden korkusuzca söylemede bir sakınca görmezken, örgütsel faaliyetlerini açıklamaz, yoldaşlarını asla ele vermez. İbo’yu konuşturamayan cellatları öfkeden kudurur... Kenetlenmiş ağzını açamadıkları bıçakla ayaklarını kesmeleri ve öfkelerini yatıştıramayıp üzerine mermi yağdırmaları olayı, göstermelik demokrasi ve parlamento maskesi altında icra edilen kurumsal faşizmin en açık bir kanıtı, en fütursuz ifşasıdır.
İbrahim Kaypakkaya, işkenceci faşistlerin savundukları, kapıkulu oldukları sermaye düzeninin, vahşi kapitalizmin suratına inen hakikatli bir tokat, ezilen emekçi halkın okkalı bir şamarı olduğu içindir ki, hiç yaşamamış kabul edilmiş, yok sayılmış, elleri kolları bağlı katledilmesinin üzeri örtülmeye çalışılmıştır.
İbrahim
Kaypakkaya’yı siyasal anlamda sahiplenmek, onu savunmak ciddi bir iş, tartışmasız
bir devrimci gelenek, yine duruşunu, ilkelerini anmak ve anımsatmak
ateşten bir gömlektir. O gömleği giyemese de, onun inandığı devrimi ve sosyalizmi, umutlarını, onunla ilgili bildiklerini yoksullara, yeni nesil devrimcilere anlatmak da, hala devrimciyim diyen bir insanın boynunun borcudur.
Sorumlu olduğu yoldaşlarına kolay gelsin, selam olsun, 18 Mayıs 1973 unutulmasın.
Hasan Oğuz
Bilgen, 18.Mayıs.2011, Vartinik- Mirik Mezrası.


