12 Ocak 2016 Salı

DİZ ÇÖKMEYEN DEVRİMCİ ( SON 17 )


DİZ ÇÖKMEYEN DEVRİMCİ  (2)

1974-75 ders yılını, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünde okumak üzere, Diyarbakır’a gitmek için hazırlık yaptığım, bir yandan da heyecanlandığım günlerdi. Okul ve aile çevremde, o günlerde en çok merak edilen hedefime ilişkin, şaşkın ama daha çok kaygılı bir yüz ifadesi ile sorulan soru hep aynı soru olmuştu:  

“… Gerçekten oraya gidecek misin?!?”

*  *  *

Gorki’nin Ana’sını, Bekir Yıldız’ın Kaçakçı Şahan’ını, "Demir Ökçe" yi, “Bitmeyen Kavga”yı okumuştuk bir kez… Nazım’dan ‘Kadınlarımız’, Şeyh Bedrettin, Kurtuluş Savaşı Destanları… Ahmet Arif’in ‘Otuz üç kurşun’, ‘Adiloş Bebe’ şiirleri dilimizden düşmüyordu. Aşı tutmuştu, maya tamamdı… Özellikle, birlikte kitap okuduğumuz, tartıştığımız ve demli çaylar içtiğimiz öğrenci evlerinde, kasetçalarda Aşık Mahsuni ‘İnce ince bir kar yağar’ı , Aşık İhsani  ‘Korkuyorlar, korkacaklar’ ı okuyor, Emekçi ise ‘18 Mayıs’ı unutmam. Unutmam 18 mayısı…’ diye haykırıyordu.

Henüz 17 yaşındaydım ve o toyluğumla 1973’ün 18 Mayıs’ında Diyarbakır’da neler olduğunu, nasıl olduğunu dehşetli merak ediyordum. Kimilerinin burun kıvırarak, kuşkulu ve ikircikli  “Nasıl gidilir, nasıl yaşanır, nasıl katlanılır?” diye düşündüğü kente kararlılıkla gitme nedenlerimin en başında gelen, bilgi verilmeyen ve üzerinde

konuşturulmayan, 18 Mayıs 1973’ te devlet eliyle, polis sorgusunda -işkencesinde- işlenmiş bir siyasi cinayet olayı idi.

*  *  *

Doğu Anadolu’nun yaşam ve coğrafi koşullarının ne denli çetin ve yaşanılması zor bir bölge olduğunu, başta Fakir Baykurt olmak üzere diğer toplumcu yazarlarımızın köy romanlarından öğrenmiştik. O güne dek, geri bıraktırılmış, aydınlanmasına izin verilmemiş uzak kırsalın yoksulluğunu, yoksunluğunu ve cehaletini öğrenme fırsatı bulamamış biz ergenler için, bu yapıtlar dünya görüşümüze yön veren, dünyaya ve olaylara bakışımızı değiştirip zenginleştiren kilometre taşları olmuştu.

“Yer Altında Bir Anadolu”, “Onuncu Köy” ve diğerleri…

Deyim yerindeyse, gözümüzü açan bu etkileşim ve düşünsel oluşum sürecinde, o yılların ünlü Anadolu halk ozanlarının köyü ve köylüyü anlatan türkülerinin de, biz, yeni yetmelere verdiği olumlu katkıyı söylememek haksızlık olur.

Okudukça, öğrendikçe heyecanlanıp geceler boyu birbirimize anlattığımız, bir o kadar da duygusallaştığımız, yine birbirimize söz verdiğimiz, o tertemiz, o acemi günlerimizde, her devrimcinin mutlaka Doğu’ya gitmesi, oraları görmesi, çileli insanlarının sorunlarını, dertlerini dinlemesi gerektiğini düşünen ve savunan arkadaşlarımın başında geliyordum.  

*  *  *

Ve gittim...

Puslu bir eylül günü, Doğu Ekspresinin öğrenci bavulu ve yatak/ yorgan dengi ile ürkek/ toy yolcusuydum. Kırk saati bulan, yorucu bir sürenin sonrasında, henüz AVM ve rezidans beton yığınlarının işgaline uğramamış, sur içi ve sur dışı ikiye ayrılan, Mezopotamya uygarlığını görmüş, zulmü ve ihaneti yaşamış, o zamanlarda da pek Amed denilmeyen, daha doğrusu kentin bu adla anılmasının egemenlerce sakıncalı bulunduğu kentteydim.

Caddelerinde, sokaklarında, otomobil lastiğinden iki tekerlekli çekçek arabalarının ekmek parası derdi ile hızlıca gidip geldiği ve o güne dek, alışık olmadığım kaçak çay ve tütün kokularını duyumsadığım, sabahın erken bir vaktiydi. İşte bu çekçek arabalardan birisi, bavulumu/ yatak dengimi yüklenmiş, Bağlar gecekondularına doğru ilerliyordu.  

*  *  *

İlerleyen günlerden birinde, yoksul semt Bağlar”dan Dağkapı” ya doğru inerken gördüğüm, civarında kuş uçurtulmayan, yüksek duvarlarla ve onlarca kamera ile korumaya alınmış soğuk binanın, başta muhalifler ve devrimciler, nice insanımıza akıl almaz işkencelerin yapıldığı MİT yerleşkesi olduğunu söylediklerinde sırtımdan nasıl da terlediğimi, ürperdiğimi, direnenler ve zulme teslim olmayanlar için saygı duruşuna geçtiğim saniyeler unutulmaz.  O anın devamı olarak, yanımda bulunan arkadaşımın telaşla, “Ne yapıyorsun? Ortalık kamera dolu… Görmüyor musun?” diyerek, ceketimi sertçe çekiştirmesi bir ayrıntı gibi gelse de anlamlıdır.

*  *  *

Konuğu olduğumuzda, çay üstüne çay söyleyen, ciğer kebabı ile karnımızı doyuran, geç olmuşsa yatacak yer gösteren, değer bilir, ezik bakışlı insanlarla tanışmam uzun sürmedi.  Uzun süren, öğrenmek için can attığım konunun detaylarını saklayan bir izi, bir ipucunu bulmamdı. İlerleyen günlerde sıcak dostluklarını kazandığım çarşı esnafından öğrenmek istediğim konunun açılacağı günü sabırla bekledim.

Sonunda, halk arasında duyulan saygı gereği konuşulmayan “İbrahim Kaypakkaya Efsanesi”nin, benim içinse direnmenin, teslim olmamanın, diz çökmemenin sembolü olan cinayetin, oradaki halk üzerinde bıraktığı etkileri ile tanışacağım gün gelmişti.

Aslen Lice’ li olan terzi esnafından Ramazan’ın Sur içindeki komşusu bir hamaldı. Diyarbakır’ı görenler bilir ya… Sözünü ettiğimiz lastik tekerlekli ahşap arabaların yükünü de kahrını da gün boyu çekenlerden.

Diyarbakır sıcağının daha mayıs ayından etkisini göstermeye başladığı bir gündür. Müşteri bekleyen bu çek çek arabalarından birine üzüntüsü her halinden belli olan, sürekli çevresini, arkasını kollayan tedirgin bir adam yaklaşır… Kasketi ile tipik bir köylüdür. Sırtında tren garına götürmek istediğini söylediği, kimi yerleri pembemsi lekeleri dikkat çeken ve ıslak görünümlü dolu bir çuval vardır.

Hamal, sırtındaki yükün ağırlığı ile iki büklüm olmuş köylünün yüz ifadesinden, soğuk havasından işkillenir. Çuval sahibinin gözlerine sorarcasına bakar; bir şey demez. Adam sonunda dayanamaz:

“Oğlum” der, “Çorum’a… Köyümüze götürüp gömeceğim.”

-! ! ! ? ? ?-

O güne dek karşılaşmadığı zor bir durumdur. Çuvalda bir oğul?!.. Anlamaya çalışır.

Kaçakçılıktan gelme, eski bir mahkum olan hamal çok cansız beden görmüş olmasına karşın, manzara karşısında bir anda sarsılır. İçinden bir ürperti, üşüme gelir... Haliyle keyfi de kaçar. Bakmak istemez. Dağda, kollarında çok eşkıya arkadaşı can vermiştir.

Gepegenç bir oğul bedeninin çuvala sığdırılmış halini görmek istemez. Köylü yalan söylemediğini kanıtlamak ister gibi, görmesi için çuvalın ağzını açmıştır bile.

Oraya bakabilmek, eziyet/ zulüm görmek gibi gelir.  Genç ama sağlıklı bir bedene sahip olan cenazenin, tarak kemiklerinden sonrası -parmakları ile birlikte- kesilen ayakları morarmıştır. Dudakları, tarihin yanlış yerinde, halkın karşısında duranların duymaması ve bilmemesi gereken bir sırrı, kendisi ile birlikte sonsuza dek gömmek için, sert bir çizgi halinde kapanmıştır. Başında ve boynunda saçma izleri vardır.

“Olmaz” der, “Bu delikanlının günahları benim olsun, onu arabama yükleyemem, onu götüremem.” 

İki katı para teklif edilmesine karşın, acılı babanın çukura kaçmış gözlerinin hatırına önünde kıpırtısız el pençe divan durduğu çuvalı taşımak ona zul gelir. Uzun günler, geceler boyu uykularından çıkmayacak olan o yumuşacık yükünü, Diyarbakır tren garının kem gözlerden ırak bir yerinde incitmekten korkarcasına usulca bırakır. Konuşamayacak durumdadır. Ne, titreyen ellerle kendisine uzatılan parayı, ne de beter acıdan içlerine çökmüş bir çift göze bakamadan döner arkasını ve hızla yürür gider.

*  *  *

Sur içindeki evinin ahşap kapısından girdiğinde, taş avluda eşi ile göz göze gelir. Ayırtında değildir; dayak yemiş bir görünüşü vardır.  Kadın başka yana çeker:

“Bey, sen bele ne yapisan? Körkütük sarhoşsan. Geceler yetmedi; artık gündüzden mi zıkkımlanisan? ”

Hamal, ilerleyen suspus günlerinde, hiçbir yerde, hiçbir zaman konuşulmayan ve başka birinden duyulmayan, gazetelerde bile haber yapılmasına izin verilmeyen bu beter olayı, terzi esnafı komşusuna Suriçi’ndeki evlerinde defalarca yüreği ezilerek, kendisini kahrederek anlatır. Kesik kesik, yutkunmalarla bölünen konuşmalarında acınası hallerdedir.

*  *  *

Halk arasındaki söylencenin ikinci ve son izi, yine Ulucami civarında bir esnaf olan, eski kaçakçı Yaşar ile sürdürdüğü dostlukta belirir. Bu son izdir. Bir daha olsun bir örneğine, bir benzerine rast gelemeyecektir.  

Çevresinde sayılan sevilen, çocukların, gençlerin ve de yaşlıların arkadaşı berber Yaşar’ın amcası emniyette bekçidir. Olayı gözleri ile görmemiştir. Ne var ki mesai yaptığı camiada, onca eziyete, işkenceye karşın aman dilemeyen bir yiğit insandan söz edilir. İstedikleri gibi ifade vermemesi, konuşmaması sonrası, üzerine kurşun yağdırılmadan az önce, bu gözü pek genç adamın celladının üzerine yürüdüğü ve onun suratına tükürdüğü söylentisinin, saygıyla karışık fısıltı ile kulaktan kulağa yayıldığının canlı tanığıdır. Olay, değer bilir bekçiyi derinden üzmüştür.

Zaten suçlu suçsuz insanlara ve oraya alınıp getirilen garibanlara atılan dayakların tanığı olmaktan gına gelmiş, canına tak demiştir. Bir kezinde, gözaltına alınan kapı komşusuna, dayak faslının arasında bir cıgara sarıp verdiği için kırk yıllık amirinin kendisine parmak sallaması çok zoruna gitmiştir. Kangren olmuş ayakları kesilen cesur delikanlıya yapılan eziyet vicdanını taşıran son damla olmuştur. Zaten günü de dolmuştur. Olayın ardından düşünmeden dilekçesini verir, emekliliğini ister.    

*  *  *

Dersim bölgesinde, bir ihbar sonucu yakalandıktan sonra, uzun süre eziyet amaçlı, elleri bağlı, karda yalınayak yürütüldüğü için ayakları donduğundan kangren tanısı ile cerrahi müdahale yapılmıştır. Elbette insanı ve sağlığını düşündüklerinden değil. Ne kadar yaşamasına izin verirsek, o kadar bilgi alırız hesabı ile… Ancak, ellerinden gelen tüm işkence yöntemlerini uygulamalarına karşın, İbrahim konuşmayacaktır.

Konuşturamayacaklardır. Devrimci tavırla gelen devrimci inat, her türlü baskının ve şiddetin panzehiridir. O, siyasal hedefi devrim ve sosyalizm olan savaşçı bir partinin önder kadrosundandır. Devrimci kararlılığının kendi sonunu hazırlayan başlangıç olacağını çok iyi biliyordu.

*   *   *           

Kaypakkaya işkence tezgahlarında akıl almaz eziyetlere direnirken, en onurlu siyasi kimliği olarak kabul ettiği TKP-ML TİKKO üyesi olduğunu çekinmeden korkusuzca söylemede bir sakınca görmezken, örgütsel faaliyetlerini açıklamaz, yoldaşlarını asla ele vermez. İbo’yu konuşturamayan cellatları öfkeden kudurur... Kenetlenmiş ağzını açamadıkları bıçakla ayaklarını kesmeleri ve öfkelerini yatıştıramayıp üzerine mermi yağdırmaları olayı, göstermelik demokrasi ve parlamento maskesi altında icra edilen kurumsal faşizmin en açık bir kanıtı, en fütursuz ifşasıdır.  

İbrahim Kaypakkaya, işkenceci faşistlerin savundukları, kapıkulu oldukları sermaye düzeninin, vahşi kapitalizmin suratına inen hakikatli bir tokat, ezilen emekçi halkın okkalı bir şamarı olduğu içindir ki, hiç yaşamamış kabul edilmiş, yok sayılmış, elleri kolları bağlı katledilmesinin üzeri örtülmeye çalışılmıştır.

İbrahim Kaypakkaya’yı siyasal anlamda sahiplenmek, onu savunmak ciddi bir iş, tartışmasız bir devrimci gelenek, yine duruşunu, ilkelerini anmak ve anımsatmak

ateşten bir gömlektir. O gömleği giyemese de, onun inandığı devrimi ve sosyalizmi, umutlarını, onunla ilgili bildiklerini yoksullara, yeni nesil devrimcilere anlatmak da, hala devrimciyim diyen bir insanın boynunun borcudur.

Sorumlu olduğu yoldaşlarına kolay gelsin, selam olsun, 18 Mayıs 1973 unutulmasın.

Hasan Oğuz Bilgen, 18.Mayıs.2011, Vartinik- Mirik Mezrası.

11 Ocak 2016 Pazartesi

DİZ ÇÖKMEYEN DEVRİMCİ ( SON 16 )

DİZ ÇÖKMEYEN DEVRİMCİ  ( 1 )


Onun için çoğunlukla "Ser Verip Sır Vermeyen Yiğit" dendi. Yeni nesil onu, işte bu çok kısa anlatım ve köylü kasketi ile çekilmiş o ikonik, mütevazı fotoğrafı ile tanıdı.

O, zulmün karşısında devrimci iradesi ile diz çöktürülemeyen bir yiğitten, kasketli fotoğrafına hayran kaldığımız delikanlının ötesinde, sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız bir dünyada, Bedrettin’in deyişiyle “ezeli açların ebedi tokluğu fethedecekleri” yolu açacak olan devrime ve sosyalizme inanmış bir komünistti. 

Nazım Hikmet ustanın bir şiirinde fazlasıyla dile getirerek, bam teline dokunduğu "Sevdalınız Komünisttir." kısa ve özlü sözü, bu yazımızın konusunun özeti gibidir.

*   *   *

Diz Çökmeyen Devrimci, İbrahim Kaypakkaya'nın Yaşamı.

İbrahim Kaypakkaya, 1949 yılında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak Çorum ili Alaca ilçesi'nin Karakaya köyünde doğdu. Babası yoksul bir emekçi, annesi bir köy kadını idi. İlkokulun ilk iki sınıfını Karamahmut köyünde, üçüncü sınıfı Ortakışla köyünde, 4. ve 5. sınıflarını da Alacaköy'de okudu.

Daha çocukluk yaşlarında meraklı ve araştırmacı idi, bilgi edinmek, bilgilenmek için önüne çıkan her fırsattan, her olanaktan yararlanmaya çalışıyordu. Verilen her ödevi yapmaya çalışıyor, verilen görevden kaçmıyor, sorumluluk almaktan korkmuyordu.

Okul dışı zamanlarında, evde ağıl işlerinde, tarlada aileye yardım ediyordu. Koyun gütmeye gittiği günlerde de, yanına, ekmek çıkınını ile birlikte, defter, kalem, kitap alması yaşayan canlı tanıkların anlatımlarındandır.

Daha o yaşlarda, değişik ve alışılmadık oluşu ile yaşıtları arasından sıyrılıyordu. O, bu durumunu hiçbir zaman kuruntu kaynağı yapmaz, arkadaşlarını küçümsemezdi.

Bu yüzdendir ki, köylüler ve arkadaşları arasında çalışkanlığı, bilgisi, ağırbaşlılığı, yardımseverliği ve özverili hareketleri ile sayılıp sevilirdi. İlkokulu bitirince devlet parasız-yatılı sınavlarına girip kazandı ve Ankara-Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na yatılı öğrenci olarak alındı. Yatılı okulda okurken, yaz ayları ve diğer ara tatillerde köyüne dönüyor ve ailesine yardımcı oluyordu. 

İlk devrimci düşüncelerle Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanıştı. Sürekli okuyor, araştırıyor, kendince sorguluyordu. Kendisini geliştirdikçe dünyaya, topluma bakışı da değişiyordu. Bir gün, kompozisyon dersinde "Yeşili Sevmiyorum" adı ile bir yazı yazınca, ders öğretmeninin "Peki sen, kızılı mı seviyorsun?" sorusu ile karşı karşıya kalmış ve okul yönetiminin kuşkucu bakışları altında çok zor günler yaşamıştı.

Ondaki bu hızlı ve o güne dek alışık olunmadık değişmeler sayesinde, sadece kendi köyünde değil, komşu köylerde de sevilmeye, sayılmaya, önemsenmeye başlanmıştı. Durum böyle olunca da, jandarmanın, o günlerin söz/ karar sahibi hacının, hocanın, ağaların beylerin dikkatini çekmeye başlayacaktı.

İbrahim Kaypakkaya, Hasanoğlan Öğretmen Okulu’ ndan "pekiyi" derece ile mezun oldu. Ardından sınavlarını iyi derece ile kazanarak İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen okuluna yazıldı. Bu okula başladığında, devrimci düşünceler karakterinin bir parçası olmuştu. Buradaki siyasal gelişimi çok hızlı ilerledi, tez zamanda öğrenciler arasında sivrildi, onlarla tartışan, onlara öğreten, onları güçlendiren, örgütleyen bir devrimci olarak ön plâna çıktı. Ama o, köyle olan ilişkisini hiçbir zaman kesmedi, her fırsatta köyüne döndü, oraya dergi, gazete, kitap götürdü, yeni dostluklar ve ilişkiler kurdu. Bu faaliyetleri neticesinde polis tarafından fişlendi.

O, artık Çapa'daki devrimci çevrenin önde gelen liderlerinden biriydi. İlk bildirisini, Çetin Altan'a bir gezi sırasında gericiler tarafından saldırılması üzerine kaleme aldı. Onun devrimci saflardaki ilerleyişi günbegün hızlanan bir tempo izledi, nerede bir konferans, açık oturum, forum, tartışma, seminer varsa İbrahim oradaydı. Dinliyor, not alıyor, sorular soruyordu. Ders çalışmaya çok az vakti olmasına rağmen başarılı bir öğrenciydi.

Arkadaşlarını eğiten İbrahim, onları okuldaki çalışmayı örgütlü yürütme konusunda ikna etmişti. Verdiği emek boşa çıkmadı, Fikir Kulüpleri Federasyonu'na bağlı olarak Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü kuruldu ve İbrahim başkanlığına uygun görüldü. Derneğin kuruluş bildirisini kaleme aldı. Okulda dağıtıldı. Bildiri okuldaki bütün yurtsever, devrimci ve ilericileri, yobazlara ve faşistlere karşı birlik olmaya ve mücadeleye çağrılıyordu. Buna karşı okul yönetimi hemen harekete geçti. İbrahim ve diğer kurucu üyelere "Birer ay okuldan uzaklaştırma" cezası verdi.

Yetmedi, savcılığa ihbar edildiler. Bu bir ay içinde arkadaşlarının evlerinde kaldı. Tüm zamanını mücadele için kullanıyordu. Davranışlarında, ilişkilerinde önder bir devrimcinin sıradanlığı, doğallığı ve alçak gönüllüğü vardı. Değişik dergilere yazılar yazmaya başlamıştı; Forum, Ant, Türk Solu ve Aydınlık gibi dergilerde yazıları çıktı. FKF’ nin 2. Kurultayı'na Çapa'dan delege olarak katıldı. Okul yönetimi ve gericiler, onu, sahip oldukları tüm olanaklarla engellemeye ve etkisiz kılmaya çalışıyorlardı. Gericilerin taşlı-sopalı saldırıları artmıştı. İbrahim, boş durmadı bildiriler yazdı ve dağıtılmasında görev aldı. Yöneticiler, bu kararlı mücadelenin karşısında etkisiz kaldıklarından çileden çıkmıştı. Sonunda okul disiplin kurulu toplandı. İbrahim ve arkadaşlarının parasız yatılı öğrencilik hakları ellerinden alındı.

Kaypakkaya ve arkadaşları bu gerici, antidemokratik kararı tanımadıklarını, buna uymayacaklarını açıkladılar. Bunun üzerine faşist gericiler dışardan takviye alarak okulun önünü kestiler ve vahşice saldırdılar. Bu olayda faşistler silah da kullandı. Buna karşın, onlar faşistleri püskürtüp okula girdiler. Bunun üzerine müdür, polis çağırıp İbrahim ve arkadaşlarını okuldan attırdı.

İbrahim okuldan atılınca bir süre bir otelde çalıştı. Otelin patronuyla kavga edince oradan ayrıldı. Geçimini matematik dersleri vererek sürdürmeye çalıştı. Tüm bu zor koşullara karşın geçimini sağlayacak parayı kazandıktan sonra gerisine aldırmıyor, zamanını, tüm enerjisini devrimci çalışma için kullanıyordu. 6. Filo'ya karşı eylemler ve Kanlı Pazar gibi olaylarda en önde yürüyor, çevrede fabrikalarda, yakın köylerde örgütleme çalışmaları yürütüyordu.

1969-70 yıllarında Türk Solu dergisinde işçi ve köylü eylemleri ile ilgili bir dizi haber ve yorum yazdı. Okuldan atılmaları ile ilgili kararı Danıştay bozmuştu. Bu durumda İbrahim ve arkadaşları okula geri alınmalıydılar, ama yönetim bu kararı uygulamadı. Atılan dokuz öğrenci okula alındı; İbrahim alınmadı.

*   *   *

1970-71 yılı devrimci mücadelenin daha da geliştiği ve giderek sertleştiği bir yıl oldu. Şehirlerde ve kırlarda kitlelerin mücadele ve direnme ruhu gittikçe yükseliyordu. İbo Trakya Değirmenköy'de alın terlerini akıttıkları toprakları için ağaya karşı mücadele eden köylülerin arasındaydı. Direniş eyleminde yer alan Cihan Alptekin’le direnişten dönerlerken polis tarafından tutuklandılar ve işkenceden geçirildiler.

*   *   *

Sınıf Mücadelesi 15-16 Haziran'da doruğa ulaştı. İbrahim bu büyük direnişin sıra neferlerinden biriydi. Gece sabahlara kadar bildiri basıyor ve gündüz kavganın en yoğun olduğu yere koşuyordu. Demir-döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer, Derby… işçileri, bu büyük devrimciyi yakından tanıyorlar ve kendilerinden biri olarak görüyorlardı. 15-16 Haziran büyük işçi sınıfı direnişi, onun siyasal mücadelesi açısından önemli dönüm noktalarından biri oldu. 

*   *   *

İbrahim KAYPAKKAYA, 1971 yılı başlarında Çorum ve köylerinde araştırmalar yaptı, bazı siyasal yazılar yazdı. Bu tarih aynı zamanda 12 Mart faşist cuntasının tezgâhlandığı tarihtir. Faşist devlet, kolları sıvadı ve sıkıyönetim ilan etti. Grevler, kitle eylemleri, mitingler yasaklandı, tüm devrimci dergiler, kitle örgütleri kapatıldı. Devrimci avı başladı, onlarca devrimci tutuklandı, yine onlarcası için tutuklama emri çıkarıldı. Elbette o da arananlar arasındaydı. Zaman hızla geçer. 24 Nisan 1972'de 23 yaşındadır. Yol arkadaşları ile TKP (ML) - TİKKO' nun kuruluşunu gerçekleştirir. 24 Nisan 1972'den sonra yakalandığı gün olan 24 Ocak 73'e kadar esas olarak Malatya, Tunceli ve Antep yörelerinde örgütsel devrimci mücadeleyi örgütledi.

*   *   *

Sıkıyönetim baskılarını sürdürüyordu. Direnenler de vardı, teslim olanlar da… O, sıkıyönetim işkence tezgahlarından baş eğmeden, teslim olmadan çıkan THKP-C militanı Ömer Ayna” nın resmini yanından ayırmıyor, hemen her fırsatta yakın çevresine, yoldaşlarına gösterip "Devrimci olmanın ölçütlerinden birinin baskıya, işkenceye, zulme dayanmak olduğunu." söylüyordu.

6 Mayıs 1972' ye gelindiğinde, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, altı mayıs gününün şafağında idam edilmişlerdi. Yine aynı mayısın son şafağında da, 31 Mayıs 1972’ de Nurhak’ta, THKO'nun önder savaşçı kadrolarından Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga girdikleri çatışmada şehit düşmüşlerdi.

İbrahim Kaypakkaya, bu olaydan sonra yaptığı ciddi bir istihbarat çalışmasında Kahyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz'in, Sinan'gilin katledilmesinden sorumlu ihbarcı olduğunu ortaya çıkardı. İhbarcı muhtar,  İbrahim ve yoldaşları tarafından tutuklanıp sorgulandı, ardından suçlu görülerek kurşuna dizildi. Böylece devrimci adaletin iki ellerinin, devrim düşmanı ihbarcıların yakasında olduğunu, halkın öncü devrimcilerine ihanet etmenin asla bağışlanamayacağı, cezasız kalmayacağını dosta düşmana gösterilmiş oldu.

Çevredeki köylülerin ve tüm devrimcilerin büyük coşkusu ile karşılanan bu eylem, faşizmin azgınlaştığı bir dönemde gerçekleştirilmişti. Hitler faşizmi altındaki Balkan ülkeleri partizanlarının “Seni halk adına ölüme mahkum ediyorum” eylemliliklerini anımsatan bu eylem, İbrahim Kaypakkaya’nın devrimci dayanışmadan ne anladığını pratikte gösteren, çok çarpıcı ve sarsıcı bir eylemdi. 

Bu olaydan sonra Tunceli yöresinde devrimci çalışmalarını can yoldaşı Ali Haydar Yıldız ve Muzaffer Oruçoğlu ile yoğunlaştırdı. Faşist diktatörlük amansız bir sürek avı başlatmıştı. Fehmi Altınbilek yönetimindeki militarist güçler, devrimcileri yakalamak için, girdikleri köylerde köylülere baskı uygulayarak sorgulamalarına ve arama operasyonlarına hız veriyordu.

23 Ocak 1973 akşamı Ali Haydar, bir yoldaşı ile yiyecek bulmak için Vartinik'teki kömden akşama geri dönmek üzere ayrıldılar. Yollar, kar nedeni ile kapandığından dönüşleri gecikti. Ancak sabaha doğru köme varabildiler. Parolayı verdiler, karşılık gelmedi, tekrarladılar yine karşılık gelmedi. Tam siper, çevreyi izlemeye başladılar. Çok geçmedi; jandarmanın ağır ağır kömü sardığını gördüler. Köm kuşatılıyordu.

1973 yılının 24 Ocak sabahıydı. Oradakileri uyarmak için fırladılar. Ne ki, çemberi aşamadılar, Ali Haydar orada vuruldu kaldı. İbo ateş hattından sıyrılıp çekilmeyi denedi. O da vurulmaktan kurtulamadı. Saçmaların tümü boynuna isabet etmişti. Hızla cebindeki adresleri, notları çıkartıp yok etti. Bu sırada diğer üç gerilla, bir anlık boşluktan yararlanıp kuşatmayı yarmayı başarmışlardı. Kömü kuşatan Jandarma İbrahim’i ve Ali Haydar”ı bırakıp çatışma bölgesinden çekilmeyi başaranların peşine düştü.

İbo bir süre sonra kendine geldi. Boynu ve başı saçma yaralarından kan içindeydi. Az ötesinde yerde yatan Ali Haydar”ı görmüştü. Zaman yitirmemek için, oradan uzaklaşmaya çalıştı. Bir mağara buldu ve iki gün orada kaldı. Civar köylerde devlet terörü estiriliyordu. Bu mağarada beş gün dayanabildi. Uğramak zorunda kaldığı köyün öğretmeni azılı bir gericiydi. İkirciklenmeden ihbar etti. Ev kuşatıldı ve İbo tutuklandı.

Yakalandığı köyden Gökçe Köyü Karakolu'na kadar, karlı tepelerin buzlu derelerin içinden yalınayak sürüklendi. İlk ifadesi karakolda alındı. O'nu hemen konuşturup işini bitirmek istiyorlardı. Ne var ki, İbrahim hiçbir örgütsel konuda ifade vermedi. Bundan sonra bitmek bilmeyen işkenceler başladı. Şubat başında, önce Tunceli'ye oradan Elazığ'a, oradan da Diyarbakır'a götürülüp Savcı Yaşar Değerli' ye teslim edildi. Burada ağırlaşan yaraları yüzünden ölüm tehlikesinin belirmesi sonucu askeri hastaneye yatırıldı. Cellatlar kendilerince gerekli bilgileri almadan ölüp gitmesine razı değildiler. İbrahim, burada donma ve kangren sonucu iki ayağını da kaybetti.

*   *   *

Şubat ayı başlarında İbrahim Kaypakkaya iyileştikten sonra tekrar sorgular başladı. O'nu konuşturmak için akla gelebilecek her türlü işkence yöntemini deniyorlardı, fakat tüm çabaları boşa çıktı, şaşmaz bir kararlılıkla hiçbir örgütsel faaliyeti hakkında bilgi vermedi, işkenceciler bu durum karşısında çılgına dönüp çileden çıkıyorlardı. 

Mayıs ayı başlarıydı. Her nedense bir süredir işkence yapmıyorlardı. Bu boşluktan yararlanarak defter kalem istemişti. İlginçtir, onlar da hemen getirmişlerdi. İbrahim sorgulamanın sona erdiğini düşünmüş olacak ki, savunmasını hazırlamaya başladı. Şiir akıcılığında bir savunmaydı. Bir zamanlar, yazdığı şiirlerinden birisi gibi:

DEVRİM İÇİN HER ZAMAN ÖLECEKLER BULUNUR.

  “…gider …gider, nice koç yiğitler gider.

  Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir.

  Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki,

  Yüreğimiz kabına sığmamakta.

  Örsle çekiç arasında yoğrulduk.

  Hıncımız derya gibi kabarmakta… "

*   *   *

İbrahim Kaypakkaya, bazı özel istekler yüzünden ve görüşebilmek için babasına mektup yazmıştı. Babası, oğlunun mektubunu alınca pek çok sevinir. Aylardır haber alamadığı oğlu demek ki yaşıyordu. İstediği eşyaları bulup buluşturup, iki ayağı bir pabuçta Diyarbakır'a yola çıkar. Bundan önce de Diyarbakır'a gitmiş, fakat İbo'suyla görüştürmemişlerdi.

Ali Kaypakkaya” yı Diyarbakır'da oğlunun ölüm haberi karşıladı. Oğlunun intihar ettiğini söylediler. Tabii ki, buna inanmadı; onun oğlu güçsüz değildi ve asla intihar etmezdi. Oğlunu almaya gittiğinde, bedenindeki kurşun izlerini gördü. Bunların ne olduğunu sorduğunda görevlilerin başları önlerine eğik ve de suskundular. O andan itibaren, kapısını çaldığı hiçbir yetkili ve dahi makam sahibi ona doyurucu, mantıklı bir açıklama yapamayacaktı.

İbrahim Kaypakkaya” yı konuşturamayacağını anlayan katiller,  ilelebet susturmak için 18 Mayıs günü kurşuna dizmişlerdi.

Hasan Oğuz Bilgen. 16 Mayıs 2011. Bornova Eshot Şantiyesi. 

3 Ocak 2016 Pazar

TÜRKÜLER SUSMAZ HALAYLAR SÜRER ( SON 15 )


TÜRKÜLER SUSMAZ, HALAYLAR SÜRER…

Çat kapı derdest edilip götürülen, yılmayan parti yöneticilerinin, sıvışmayıp savaşan rejim muhaliflerinin gözaltında yitirildiği, devrimcilerin, devrimci fedailerin sorgu tezgahlarında yargısız infazlara kurban edildiği, şimdilerde ise esamisi okunmayan zamanın hatun başbakanının, eli kanlı katil  "Çatlı" faşistinin şahsında "Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de bizim huzurumuzda kahramandır." buyurduğu 1990`lı yıllardan biriydi.

Kızılırmak ve Grup Yorum türkülerinin, duyarlı ve onurlu insanlarımızın acılı yüreklerini biraz olsun serinlettiği, Ahmet Kaya`nın sazından ve sözünden, Ruhi Su`nun deyimiyle "kavga eder gibi" Metris, Mamak ve de Diyarbakır türkülerini dinlediğimiz, gerici-militarist atmosferin giderek ağırlaştığı dumanlı, boz bulanık, yeni cinayetlere ve katliamlara gebe günlerde yaşıyorduk.

Ahmet`in işte o günlerden birinde verdiği, dost sayısı hayli kalabalık ve heyecanı oldukça yüksek bir halk konserinde yaptığı konuşmayı unutamam... Oradaki sıcak ve harbici havayı hala dün gibi anımsarım. Oflamadan, ağlaşmadan bıçak kesiği gibi bitirdiği bir Hasan Hüseyin şiirinin ardından, terden sırılsıklam gömleğinin sırtına yapışmış hali ve uzamış sakalı ile, o kimi duygulandığı bildik ezik/ mahcup hali ile, bir süre dalgın baktı coşmuş kitleye... Saygı duruşunda dururcasına dimdik ayakta, onca sabır ve alçakgönüllülüğü ile, orayı inleten devrim ve sosyalizm sloganlarının dinmesini bekledi.

Sonra her zamanki çocuksu ve mütebessim hali, her boydan, her soydan çakallara kullandığı cesur üslubuyla, kitabın orta yerinden tane tane ve mermi gibi konuştu:   

" Bana ısrarla `Seni Sevmeyen Ölsün`ü söyle" diyorlar.

" Biz, seni bu yüzden sevmiyoruz. Bu yüzden nedenle başına olmadık, nahoş haller gelebilir !?

“ Böyle biline... Sen sen ol, sazına sözüne mukayyet ol."

Bu tehditkar sözleri yine tane tane, korkusuzca aktardıktan sonra, aynı korkusuz ve bir o kadar gönül rahatlığı ile, kendisini coşkulu tezahüratlarla kucaklayan, bağrına basan kitleye baktı uzunca… Ardından konserini bitirdi usulca, sonra sazını tarağını toplayıp çekti gitti. 

*  *  *

Ahmet de tıpkı Nazım usta gibi memleketim insanına ve toprağına duyduğu hasretle gurbet diyarlarında, acı ve kahırlar içinde öldü gitti… Aradan geçen telafisi olanaksız hüzünlü koskoca bir on yıldır. 

*  *  *

Yıl 2011... Oynanan oyun aynı oyun, ısrarla gözümüze sokulan aynı filmdir.

1990'lı yılların bildik kokuşmuş köhnemiş zihniyetinin aynı işkenceci ve soyguncu güruhu, aynı oligarşik diktatörlüğünü, zorbalığını pervasızca sürdürüyor.

Umudun ve özgürlüğün türküsünü bıkmadan usanmadan söyleyen Grup Yorum`a açılan onlarca dava dosyası, yüzlerce değişmeyen zorba gözaltı uygulaması, şantaj ve tehditle, ısrarla 1980'lerin "sevilen" arabesk şarkısını, -Ahmet Kaya’ya söylendiği gibi- "Seni Sevmeyen Ölsün" ü söyle deniyor...

Grup Yorum 1980`li yıllardan bugüne, yoksulun, itilmiş, ötekileştirilmiş insanımızın baş eğmeyen, onurlu sesi olmuştur. Grup Yorum halkların kardeşliği uğruna, sınıfsız sömürüsüz, sınırsız ve savaşsız bir dünya için ve inatla kararlılıkla yürünen yolda bir cesur ses, bir aykırı duruş, onurlu bir devrimci gelenektir. Bu gelenek, bu duruş tüm göz altılara, baskılara, işkencelere karşın değişmedi. Onca sayısız devlet şiddetinin getirdiği tutuklamalar karşısında da değişmeyecek.

Bıkıp usanmadan inatla türkülerini söyleyen Grup Yorum`a, tutuklanan üyelerine, on binlerce vefalı destekçisine ve yapılan basın açıklamasında yanlarında bulunan, başından beri açık desteğimi ilan ettiğim, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu adayı Sırrı Süreyya Önder`e, Pınar Sağ`a,  yazar Bilgesu Erenus`a, şair Ruhan Mavruk’a,  KESK Tüm Bel Sen Sendikası ve Çağdaş Hukukçular Derneği üyelerine bin selam olsun. 

Yılmayanların, yılışmayanların duruşuna ve de umudun türküsüne, Grup Yorum`a bin selam olsun . . .

Hasan Oğuz Bilgen, 14.05.2011, Bornova- Fen İşleri Şantiyesi. 




Yazılardaki yasal sorumluluk yazara aittir.
Yazar hakları Telif Hakları Yasası'nca saklıdır.

Yazarın Diğer Yazıları.
Hasan Oğuz Bilgen-Özgür Medya-Site İçinde-Arşiv

Haber Tarihi: 14/05/2011  
Haber Editörü: Özgür Medya  
Haber Kaynağı: Özel

Bu haber, 10.12.2011...  2219 kez okundu  
Haber Arşivim 
Bu haberi arşivime eklemek istiyorum

Bu haberi tavsiye edin 
Bu haberi arkadaşlarınıza tavsiye edin

Haberi Yorumlayın 
Bu habere yapılmış bir yorum bulunmamaktadır

İlişkili Haberler 

İlişkili haber bulunmamaktadır

BOZKIRDAN GELEN IŞIK: KÖY ENSTİTÜLERİ ( SON-13 )


                

Bozkırdan Gelen Işık: KÖY ENSTİTÜLERİ 

Günümüz siyaset arenasında suyu bulandıran, günbegün allayıp pullandırılarak insanımızın gözüne, aklına sokulan, halkımızın %47’sinin belleğine sinmiş, “havada, karada asla sönmez” bir siyasal erk algısı var. Bu yanılsamasının nedeni, şu an için parlayan -sahte- yıldız, heterojen yapısında kendisine özgü dengeler kadar, farklı ve uzlaşmaz çelişkiler taşıyan, mevcut devlet olanaklarına sırtını dayayan AKP’nin malum siyasal gücü, başka deyişle onun vahşi ve nobran oligarşik diktatörlüğüdür.

Söz konusu egemenlikle ilişkilendirilerek yapılan “Yaşadığımız coğrafyanın Moğol istilasından bu yana böylesi bir talanı, yıkımı görmediği.” haklı benzetmesi, abartılı olmasına karşın bir o kadar da çarpıcı ve ironik. Bu yakıcı yakıştırmaya  -soruna bakışımıza ve espri anlayışıma uygunluğundan- bütün samimiyetimizle katılmakla birlikte, emeğin ve emek mücadelesinin tarihine, kültürümüze, birikimlerimize, toplumsal belleğimize ve mücadele geleneğimize de fazlaca haksızlık etmememiz gerektiğini söylemeden geçemeyiz.

Anadolu’nun geçmişinden bugününe, işçi sınıfının ve ezilen halklarının ufkumuzu açan, yüzümüzü ağartan olaylarının, var olan sisteme ve de resmi ideolojiye teslim olmayan toplumsal seçeneklerin ve onurlu insanların da bulunduğunu anımsayarak biraz olsun kendimizi rahatlatabilir, umutlandırabiliriz. 

*   *   *

Sevgili ülkemiz her taşının, her karış toprağının altında faili belli bir cinayet ve kimliği örtbas edilmiş bir mezarın bulunduğu, hemen her fabrikasında işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarının yaşandığı, her işçi havzasında iş gücü gaspının olduğu, bir türlü önüne geçilemeyen iş cinayetlerinin yaşandığı, uluslararası tekelci sermayeye bağımlı tipik bir yeni sömürge ülkedir.

Genç insanlarınınsa geleceklerinin ve umutlarının bitirildiği, kadınlarımızınsa her yönden taciz ve istismar edilmesi, sömürülmesi biçiminde özetlenebilecek ucuz ama bir o kadar ağır bir korku filmine dönüştürüldüğü görüldüğünde, bu toplumun ne kadar morale, sağduyuya ve geleceğe ilişkin umutlara, mutlu/ huzurlu bir yaşama gereksinimi olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Tam da burada yarım kalmış, sevgi dolu şarkılar gibi kesintiye uğramış, önlerine set çekilmiş, ama insanlık tarihine can alıcı notları düşmeleri de engellenememiş önemli toplumsal olaylar, ışık saçan, yol gösteren aydınlık, örnek insanlar hep moral ve esin kaynağımız, gurur kaynağımız olmuştur:

·      1917 Ekim Devrimi sonrası, emperyalizmin işgalindeki yeni sömürgelere ve ezilen dünya haklarına nihai kurtuluşun yolunu yol gösteren gelişmelerden saydığımız, 9 Eylül 1922 İzmir’in kurtarılmasıyla taçlanıp sonlanmış, zaferini tüm dünyaya kabul ettiren ve ilerleyen yıllarda, çağdaş, ilerici ve toplumsal devrimlerle başarısını ve yolunun doğruluğunu kanıtlayan Anadolu Ulusal Demokratik Devrimi bir.

·       Yaşadığı zamanda ve sonrasında, yargısız infaza kurban gitmiş, sakıncalı ve vatan haini ilan edilmiş, onca kara propagandaya, düşmanlaştırmaya karşın, horlanan, ötekileştirilen ve yoksul bırakılmış, sömürülen insanlığın kalbinde, ruhunda ve bilincinde sonsuz uykusuna yatmış olan Nazım Hikmet iki.

·       Emperyalizmin güdümünde gelişen dışa bağımlı çarpık kapitalizme ve yarı feodal yapısının tutucu, gerici, bağnaz yapısına karşın, o güzel Anadolu’nun bağrında yeşererek, bozkırlarında çiçek açan Köy Enstitüleri deneyimi üç.

Tarihin motoruna hız veren bir başka deyişle egemenlerin çarkına çomak sokarak egemenleri, sistemden beslenenleri ürküten, dahası içimizi ve kararan ufuklarımızı aydınlatan, tarihimizin bu önemli kilometre taşlarını, yaşatılan karabasanlara inat bıkmadan çoğaltabiliriz. Buradan hareketle sözü uzatmadan, içinde bulunduğumuz nisan ayının da çağırışım yaptırması nedeni ile bu saydıklarımızdan üçüncüsüne değinelim dedik.

*   *   *

Kurtuluş sonrası Cumhuriyet tarihinin eğitim alanındaki en önemli ve en anlamlı olayı, “Eğitmen Kursları”nın 1936 yılında TBMM’nce çıkarılan bir yasayla kurulmuş olmasıdır. Eğitmen Kursları 1940 yılına dek, bilinen derslerin yanında, çevre, tarım, inşaat, sağlık, kültür ve sanat çalışmalarını da, yine Milli Eğitim Bakanlığının belirlediği plan ve program çerçevesinde sürdürmüştür. Bu kurslar, ileriki süreçte kitaba deftere dayalı geleneksel, ezberci öğretimin, tartışmasız/ sorgulamasız biat kültürünün yerine, iş içinde yaparak öğrenilen ve yaşamın bizzat içinde sınanan, öğrencinin bilgi, deneyim ve özgüvenini geliştirecek, beceri ve yaratıcılığını ortaya çıkaracak Köy Enstitüleri’nin temelini oluşturacaktır.

17 Nisan 1940 tarihinde, 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası TBMM”nce kabul edilir. Bu yasa, yıllar boyu ümmet toplumunun geleneksel baskıcı anlayışı, feodal değer yargıları ve alışkanlıkları ile gerici-yobaz eğitimine tutsak edilerek cehaletin dipsiz bataklığına terk edilmiş Anadolu insanı için umut ışığıdır. 

Köy Enstitülerinin başlıca kuruluş amacı, o güne dek ağanın/ beyin, cami hocası ve değeri, nın etkisinde yaşayan köylüye, çalışma yaşamının her alanında gerekli olan, bilgi, beceri ve deneyime sahip meslek ehli öğretmenler göndermektir. Anadolu insanının önceleri kavrayamadığı bu gelişmenin önemi ve değeri, çağdaş eğitim ve aydınlanma düşüncesi, yirmi bir Köy Enstitüsü ile birlikte hayata geçtikçe daha iyi anlaşılacaktır.

Kuruluş amacına uygun olarak: "Köyleri çok kısa sürede öğretmene kavuşturmak, köyün gereksinim duyduğu diğer uğraş elemanlarını yetiştirmek, yine köyü tarım, hayvancılık, sağlık, kültür ve sanat yönlerinden kalkındırmak."  için aynı yıl ülke genelinde on enstitü birden açılır.

Okullar, öğretmenlerin de bizzat çalıştığı imece ortamında, köylüyle birlikte yapılır. Yer belirlemede bölgenin tarım ve hayvancılık yapmaya uygunluğu (toprak yapısı, su durumu) doğal kaynaklarının konumu, sosyal ve ekonomik gereksinimleri göz önünde bulundurularak; insanın diline, dinine, etnik kökenine, inanç farklılığına bakılmaksızın, yer belirlemede, enstitü binalarının kurulumunda eşit ve dengeli bir dağılım hedeflenir. Derslerin %50’si temel örgün öğretimi, %25’i çağa, ülke yapısına uygun deneysel uygulamalı tarımı, ders programının geriye kalan bölümü ise teknik eğitimi (ziraatçılık, balıkçılık, arıcılık, sağlıkçılık, demircilik, kooperatifçilik, yapıcılık, çatıcılık, marangozluk.) içerir.

Derste, işlikte, tarlada, günlük yaşamın her anında ve her alanında katılımcılık, paylaşım ve dayanışma esastır. Eğitim edimi iş eğitimi ile birlikte, hayatın bizzat içinde, üretim ilişkileri içinde gerçekleşir. Öğretim programlarında ezber yoktur. Dersler bildik dersliklerin yanı sıra, işliklerde, bağ ve bahçelerde, arı kovanlarının arasında uygulamalıdır. İşte bu nedenledir ki bilgilerin, öğrenilenlerin unutulması, işe yaramazlığı, yaşamla, pratikle örtüşmemesi olası değildir.

Her Köy Enstitüsü’nün kendisine ait -öğrencilerin sorumluluğunda olduğu- bahçe bölümleri, tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları ve farklı dallarda atölyeleri vardır.

Her yeni gün sporla, birlikte çalınıp oynanan yöresel oyunlarla başlar. Bedensel faaliyetlerin ve folklorik oyunların dinlenme aralarında bile, saz, dümbelek, gitar, mandolin ve başka müzik aletleri çalınır, şarkılar, maniler, türküler söylenir.  Burada sıraladığımız günlük eğitsel, kültürel çalışmaların yanı sıra, serbest okuma, tartışma ve düşünme saatlerine önem verilir.  Ayrıcalıksız her öğrencinin, bir yıl içinde yirmi beş adet klasik dünya yapıtı okuma, not alma ve aktarma(anlatma) zorunluluğu vardır. Her biri, mandolin, saz, akordeon gibi en az bir gibi en az bir müzik aletini iyi derecede çalar.

Tarikat ezberlerinin medreselere, oradan mahalle mekteplerine uzanan geleneksel, tabu kültürünün egemen olduğu kadim topraklarda, -Cumhuriyet tarihinde- ilk kez, kız ve erkek öğrencinin birlikte okuduğu karma eğitim bu okullarda uygulanmıştır.

Hafta sonları, okul alanında müdüründen aşçısına, okulun ekmeğini yiyen herkesin katıldığı tartışma, söyleşi ve değerlendirme toplantıları yapılır. Merkezinde insanın, kolektif üretimin, ortak çıkarların ve ortaklaşmanın ve dayanışmanın bulunduğu bu toplantılardaki değişmeyen tek yöntem, eleştiri, özeleştiri ve ikna yöntemi, tartışma serbestliği ve eleştiri özgürlüğüdür.

Köy Enstitüleri Genel Müdürü de içinde olmak üzere, okul müdürleri sadece görevi gereği oradadır. Kendisine verilen görev gereği o masada oturmaktadırlar. Üzerinde klasörler, ciltlerce kitaplar ve üzerlerine ivedi olan olmayan notlar düşülmüş tomarla saman kağıtların bulunduğu mütevazi masa, ulu bir makam, bir güç ve bir ayrıcalık göstergesi değildir.

*   *   *

Eleştirmeyen, sorgulamayan, düşündüğünü paylaşmayan insan özgür, onu yaşamın içinde sınamayan yaratıcı ve üretken olamaz. Öğretmeni olsun, öğrencisi olsun hak etmediği sözü davranışı, duyan gören Enstitü’lünün, denetime gelen müfettişe nasıl itiraz ettiği ya da çat kapı il, ilçe milli eğitim müdürüne çıkıp hakkının ve doğrunun peşine düştüğü belge ve anılarda saklıdır. Anadolu’nun ıssızlığından, bilisizliğinden, ezikliğinden gelen, ürkek, suskun ve utangaç çocuk, enstitü düşüncesinin sayesinde varlığının, bilincinin, düşünme ve üretme gücünün ayırımına varmıştır bir kez. Geri dönüş yoktur.

Yaşamın içinde ve işe dayalı geçen her eğitim gününde, çocuk daha çok düşünür, öğrendikçe kendisine güven gelir. Sorguladıkça özgürleşir. Okul bittiğinde köyüne geri dönecek, öğrendiğini yine uygulamalı olarak öğretecek, bağnaz hocanın, şıhın ve toprak ağasının köylünün kafasına ördüğü örümcek ağlarını sabır ve hoşgörü ile teker teker temizleyecektir. Öyle de olur… Köylünün, kendilerinden birisi, evladı Enstitülü’den öğrendiği, kul olmadığı, bir başına düşünebilen, birlikte yapabilen, birbiri ile paylaşabilen, dayanışabilen, uzun zamanlar boyunca alışılmışa, boyun eğilene karşı çıkabilen özgür bir birey, evrensel hakları olduğunun bilincinde bir yurttaş olduğudur.

Başarılarla birlikte umutlar da güçlenir; ilerleyen yıllarda Enstitü sayısı 21’e çıkarılır. Anadolu’nun bozkırında, yaz dinlencesinde Enstitü’lerden gelen öğrencilerce inşa edilen Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, Enstitü’lerde eğitim verecek öğretmenleri yetiştirecektir. Artık ülke insanının haklı olarak övünebileceği bir köy üniversitesine kavuşulmuştur. Kuşkusuz Hasanoğlan’da da eğitimin yine üretim için olduğu ilkesi benimsenir. İş içinde sınanan, uygulanan, yaşamla örtüşen programlar uygulanır.

Sonuçları da kısa sürede alınır:

Ülke tarihinde ilk kez, öğrenciler el emeği göz nuru bir anfi tiyatro yapar. Akustik mekanda saz, keman, piyano konserleri verir, Mozart’ın ve diğer ünlü bestecilerin yapıtlarını seslendirir. Cehov’un, Moliere’nin, Gogol’un oyunlarını sergiler. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’ in öncülüğü ve katkılarıyla, bir çeviri komisyonu kurulur. İlk kez dilimize çevirisi yapılıp kültürümüze kazandırılan dünyaca ünlü edebiyat klasikleri, yine bu okulların sıralarında okunmuş, okutulmuştur.

Anadolu’nun yirmi bir farklı bölgesinde, o güne dek görülmemiş bir heyecan ve kararlılıkla başlatılan bu eğitim ve aydınlanma seferberliği, 1919 yılının mayıs ayında fiilen meşalesi yakılan Anadolu ulusal hareketinin anti emperyalist, kamucu ve ilerici  yönü ile, başka deyişle Kemalist ideolojinin o günkü, yaşanılan koşullara göre ulusal demokratik ruhu ve cumhuriyetçi ruhu ile örtüşmektedir.

Kemalist düşünceye göre, yeni bir toplumun inşası demek olan değişim ve kalkınma hamlesi köyden başlamalıydı. Köylü yurdun efendisi idi.. Ne ki, emperyalizme karşı kalkışmadan zaferle çıkan Anadolu ulusal hareketinin amaç, ilke ve hedefleri içinde kapitalizm öncesi üretim ilişkilerini tasfiye etmek, yarı feodal güçlerin egemenliğine son vermek gibi bir devrimci program yoktu, olamazdı. Bırakın böylesi bir programı, mevcut düzenin devamlılığı, dayandığı ve de üzerine oturduğu feodal payandaların sağlamlığı ile doğrudan ilgiliydi. Gerçek böyle olunca, köye, devrimci tarzı, aydınlık bakışı ve kafasındaki demokrasi kültürü ile gelen enstitülü genç öğretmenle yıldızı barışmayan, cadı kazanının altındaki ateşi vakit geçirmeden körükleyen ağa, sesini -şikayetini- siyasi erke tez zamanda duyurur. 

*   *   *

Hitler Faşizminin savaş rüzgarlarının, Avrupa’da ülkeleri kasıp kavurduğu, binlerce insanı katlettiği, ırkçı, militarist, anti komünist rüzgarlarını ülkemize dek ulaştırdığı yıllardır… Bu konjonktürün olumsuz etkisinde bulunan ülkemizin o günkü politik, sosyal ve kültürel koşulları, insanının bilinç düzeyi dikkate alındığında, halktan yana, aydınlanmacı eğitim seferberliği gerçekliğinin, Ankara’daki siyaset arenasının elitlerine çarpıtılarak bir kara propaganda ile ulaştırılması, dahası, konunun tutucu vekillerce, “komünist komplo” teorileri olarak meclis oturumlarında köpürtülmesi, Köy Enstitüleri için sonun başlangıcı olmuştur.

CHP içindeki gerici, feodal mütegallibe ve eşraf takımının bu siyasal komploya ve linç girişimine çanak tutması, konunun bir başka trajik boyutudur. Enstitü’ lere ön ayak olan, onay veren siyasiler, bu haksız suçlamalar, kara çalmalar karşısında üç maymunu oynamaktadır. İsmet İnönü, yakın çevresi, dönemin ilerici geçinen önde gelenleri, ihanet oyununun yargısız infazını, bir ölüm sessizliği içinde izlemekle yetinir.

940’ların Türkiye’sinde bütün bunlar olurken, emperyalistler arası İkinci Paylaşım Savaşı’nda da yolun sonuna gelinmiştir. Halklara kan kusturan Nazizm, Moskova önlerinde Sovyet Devrimi’nin çelikten duvarına toslamış, çok ağır bir yenilgiyi ve bozgunu yaşamaktadır.

Milli Şef” in önderliğindeki CHP yönetimi 1946 seçimlerinde DP karşısında hatırı sayılır bir oy kaybına uğramış ve  “her ne olursa olsun iktidarını muhafaza etme” derdine düşmüştür. Bu “derdin” içince elbette Enstitü” lerin feda edilmesi, hayata geçirilmeye çalışılan kıyıma göz yumulması da vardır. Yurt içinde “oy” derdi ve toprak ağalarının, gerici, bağnaz kesimlerin baskıları, dışarıda Truman Doktrini adı altında gelecek olan Amerikan yardımının güvence altına alınması telaşı, CHP”nin iki önemli baskı unsurudur.

“Truman yardımı” elbette karşılıksız yapılmayacaktı. Yürürlükte olan prosedürler, masa başında boyun bükülmüş, el pençe durulmuş prensip anlaşmaları, çok baştan kabullenmeler vardır. Teminat olarak:

En kısa sürede serbest seçimlere gidilecektir. Beş yıllık kalkınma planları ve Köy Enstitüleri gibi “Sovyet özentili uygulamalara”, “Komünizm özenmelerine ” son verilecektir.

CHP iktidarda olduğu sürece korunacağına, kollanacağına, geliştirileceğine ilişkin söz verilen, ülke tarihinde eşi dirbenzeri olmayan bu aydınlanmacı ve ilerici hamle için sona gelinmiştir. Nato'cu antikomünist zorlamalarla dinselleşme uygulamalarına göz yumulmaya, laiklik ilkelerinden ödünler verilmeye başlanmıştır. Bu siyasi tavrın adı, siyaset biliminde popülizmdir. Özellikle de, CHP'nin 1947 Yedinci Kurultayı ve ardı sıra din-devlet ilişkilerinde verilen ödünler, Anadolu bozkırında serpilip gelişen Köy Enstitüleri”ne vurulan son darbedir.

Çağdaş aydınlanmacı uygulama, çıkarılan yönetmenlik ve yasalara dayandırılarak yapılan gerici atamalarla aşama aşama, giderek yozlaştırılır. Milli eğitimin müfredat programına ilk kez seçmeli din dersi eklenir ve aynı anda imam hatip kursları açılır.

CHP'deki sağcı ve muhafazakar damarın tekrar güçlenip hayat bulmasının sonucu, gerici girişimlerin önü açılır, sol ve aydınlanma karşıtlığı yükselir. İlericilik, laiklik, kamuculuk ve aydınlanma düşüncesi düşmanlaştırılır ve düşman hukukunun önü açılır. Köy Enstitüleri " vatan haini, aileyi inkar eden komünist öğretmen yetiştiren, fuhuş yuvaları" olmakla suçlanıp, kapatılmaları için kampanyalara hız verilir. 

Daha CHP iktidarken, 1946 yılında aydınlanmanın öncülerinden, uygulayıcılarından Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Okulları Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, sorgusuz sualsiz görevlerinden alınır, “Talim-Terbiye Kurulu” üyeliklerine atanırlar.

Yine 1947 yılında çıkarılan bir yasa ile öğretmenlere verilen eğitim ve üretim amaçlı topraklar geri alınır. Öğretmen, düşünen, sorgulayıcı, yapıcı, üretici ve beceri sahibi öğrenciler yetiştirme özelliği engellenip, salt okuma yazma öğreten, ders ezberleten, eli cetvelli, kulak çeken, bakanlığın direktiflerine biat eden, tek sözcükle salla başı al maaşı türünden sıradan bir bürokrata dönüştürülür. Ardından, Köy Enstitüleri’nin amiral gemisi, yönetici/ önder kadrosunu üreten ve Enstitülere öğretmen yetiştiren Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılır. 

1947 yılı, ne uğursuz bir yıldır ki, jet hızı ile çıkarılan bir yönetmelikle, öğrencilerin okul yönetimine katılmaları engellenir. Müfredat programındaki serbest okuma ve tartışma saati, hafta sonları okul alanında, okul yöneticileri ve öğrencilerle birlikte yapılan eleştiri, öneriler ve değerlendirme toplantıları iptal edilir. Bir başka genelge ile, çağdaş ve evrensel eğitimin ana ölçütü olan karma eğitime son verilerek, kız ve erkek öğrencilerin aynı dersliklerde okumaları engellenir.

1948 yılı öncekinden farklı değildir. Yeni bir cinayet genelgesi, dünya klasiklerinden yapılmış çevirilerin sonu olur… Bir tanesi bile, bir yastık, bir sıra altında ve bir dolap köşesinde unutulmamacasına toplattırılarak, kütüphanelerden kaldırılır. Yakılır, yok edilir. Aynı yılın sonlarına doğru, -son darbeyi vuracak- öğretim programında köklü değişikliklere gidilir. “İş Eğitimi” ilkesi kaldırılarak, Enstitüler kitaptaki kuru bilgiye dayanan, ezberden medet uman eski, klasik mekteplere dönüştürülür.

Ne acıdır ki, -DP iktidara gelmesine bir yıl vardır- 1949 yılında, İsmail Hakkı Tonguç Ankara Atatürk Lisesi Resim-İş öğretmenliğine atanarak tamamen etkisizleştirilerek itibarsızlaştırılır. Gerici yobazlar avuçlarını ovuşturur. Keyiflerine diyecek yoktur… Yobazların, DP'lilerin kafasından geçenleri CHP'liler yapmaktadır. CHP tüm bunları yapar da, 1950'de gelen Demokrat Parti iktidarının ilk uygulaması İ. Hakkı Tonguç'u, öğrencilerinin diliyle “Tonguç Baba”yı alelacele bakanlık emrine alıp öğretmenlikten de uzaklaştırmak olmaz mı?

1954 yılında, zaten içi boşaltılmış ve hiçbir işlevi kalmamış olan Köy Enstitüleri, bu kez Öğretmen Okulları’na dönüştürülerek tamamen kapatılır.

*   *   *

Tarih unutmaz, olayları ve aktörlerini silinmemecesine bir yerlere yazar. Kalıcı olan, yeni nesillere bilgi sunacak ve ışık tutacak olan tarihin belleğidir, toplumsal bellektir.

Spartaküs’ün Güneş Devleti’nin, Bedreddin’in Ortak Düzeni’nin, Paris Komünü’nün sınıfsız, sömürüsüz ve kardeşlik düzeninin başına gelen ne ise, bizim Köy Enstitüleri’ nin başına gelen de odur. Egemenlerin ‘Kerim Devlet’inin Börklüce’nin, Pir Sultan’ın, Deniz’lerin, İbo’ların, Mahir’lerin boynunda sallanan palası, daha dün Sümerbank’ın, Seka’nın, Tekel’in işini bitirmiş, bugün de, ekmek, hürriyet yolundaki emekçi halkın derleyip toparlanacağı endişesiyle, işçi sınıfının ensesinde “Torba Yasa”lar v.s. olarak parlamaktadır.

İnsanoğlunun dünyaya bakışını, yaşam biçimini değiştiren, kimi kez geleceğini belirleyen önemli toplumsal olayların, -akademik metinlerin, politik yorumların düzeyine erişemese de- basit ve sıkıcı gibi gelen anlatılarla da olsa anımsanması, anımsatılması insanların belleğini tazeler. Emek mücadelesinden çıkan dersleri günceller, canlı tutar. Yenilenen bellek taze kalır, unutmaz; kavga bilincini canlı tutar, sınıf mücadelesine attığımız eylem adımlarını güçlendirir.

İşte yeni bir “1 Mayıs” önümüzde…  

İşçi sınıfının ve emekçi halkların yazgısını değiştirecek yepyeni bir mayıs ayı ve 12 haziran seçimleri yaklaşırken, bu güçlenmeye, umutları yeşertmeye ve de yeniden inanç tazelemeye önceki günden, dünden çok, çok daha fazla gereksinimimiz var. 

Hasan Oğuz Bilgen, 17 Nisan 2011, Bornova Belediyesi Fen İşleri Şantiyesi.

--------------------------------------------------------------------------------------------------

Yazılar Telif Hakları Yasası'nca Korunur. Yazı İçeriğindeki Yasal Sorumluluk Yazara Aittir. Yazarın Diğer Yazıları: Özgür Medya-Site İçinde-Arşiv. Haber Tarihi : 4/16/2011  Haber Editörü : Özgür Medya. Haber Kaynağı: Özel. Bu Haber, 10.12.2011. 9177 Kez Okundu. Haber Arşivim. Bu haberi arşivime eklemek istiyorum. Bu haberi arkadaşlarınıza tavsiye edin. Bu haberi yorumlayın. Telif Hakları Yasasınca Korunur. Yazarın Diğer Yazılarından... Yitik Zamanlar, Boduri, Kuyumcular Çarsısında Bir Gün, Dileğimdir, O, Bir "Köy Enstitülü" İdi. Moğollar ve Türkücü, Hoşçakal Gözüm, Bir Anma Konuşması Zafer'in Anısı, Devrimin 50.Yılı ya da İkon Fotoğraf, Emperyalizmin 3.Genel Bunalımının 2009 Krizi, Yüzyılın Son Amerikan İlüzyonu, Gringo Küba'ya Pardon mu Diyecek, Arka Bahçenin Yeni Haramileri, Bir Duvar, Bir Çift Ayakkabı, Bir Dosya.