17 Ocak 2016 Pazar

FAŞİZMİN ÖLÜMÜNE DE, SITMASINA DA HAYIR. ( SON 10 )

   

FAŞİZMİN ÖLÜMÜNE DE HAYIR, SITMASINA DA. 

Atilla İlhan’ın o eşsiz söylemiyle, “İhanet bir bilmecedir… Bir telefondan diğerine atlar.” İlk ihanet simgesi kara saplı bıçak, tarihin hangi sayfasında saplanmış durur bilinmez. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının, kara çalı öbeğinin içine atılır gibi ihanetin çukuruna itilip Karadeniz’in mavi kara derinliklerine gömülmeleri sarsıcı ve trajiktir.

Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un, genç cumhuriyetin ilk ilerici ve çağdaş atılımı olan, demokrasi ve yurttaşlık bilincini örgütleyen, aydınlanma ve toplumsal uyanış hareketi Köy Enstitüleri’nin başlatılmasından çok değil altı yıl sonra, sinsi planlar ve kara propaganda ile aşamalı olarak, etkisizleştirilip değersiz kılınmasının, ilerleyen yıllarda kapatılmasının öğretmenlerin ve öğrencilerin yüzlerine yansıyan gölgeleri hüzünlüdür.

En son anayasa oylamasında “Yetmez ama Evet” tutumu üzerinden özgün bir politik kimliğe bürünüp bukalemunca renk değiştirmesi, halen Türkiye solu ve demokrasi güçlerinin mücadelesi içindeki dinamikleri ve dengeleri üzerinde etki gücü sürmekte olan geleneksel statükocu Kemalist anlayışın, bize bıyık altından sırıtmasından başka bir şey değildir.

Baskın sınıfın egemen sisteminin yasaları, kuralları, kolluk kuvvetleri kadar devletçi ideolojisinin Türkiye solu üzerindeki yıkıcı, sindirici ve kafa karıştırıcı etkisi yepyeni bir 1 Mayıs'a, olasılıktır ki yeni yeni oluşumlara ve yeniden siyasal biçimlenmelere, belki de kırılmalara gebe 12 Haziran genel seçimlerine doğru yürüdüğümüz sayılı günlerde de yakamızı bırakmıyor.

Kemalizm 1970’li yıllara varıncaya dek, Türkiye Devrimci Hareketinin iflah olmaz alın yazısı, muhalif aydınlara, ilericilere ve sosyalistlere soluk aldırmayan, işbirlikçi tekelci burjuvazinin dalkavukluk ve kuyrukçuluk siyasetinin oportünist çukurlarına gömen ölü toprağı idi. Hal böyle olunca 1970’lere değin, solu tekelci sermayenin izin verdiği siyasi sınırlar içindeki sığ sularda yüzmeye mahkum eden, etkisiz durumda tutan, güdükleştiren ve yorucu/bitirici girdaplara sokan bu geleneksel yazgı hiç ama hiç değişmedi.

1971 yılı ile, Türkiye solunda yeni soluklar, yeni soluk boruları arayışları görüyoruz. Bu yeni devrimci politikalarla ekonomik, demokratik, politik mücadeleye canlı ve farklı ivmeler gelmiş devrimci ufuk genişlemiştir. O güne dek oportünist lafızlarla evelenip gevelenen devrim ve sosyalizmin gerçek ve mümkün olduğunu gösteren, savaşçı çizgileri ile Türkiye halkına nihai kurtuluşlarının olabilirliğini kanıtlayan bu örgütler olmuştur. Politik mücadelenin silahlı aksiyon metodları ile sürdürülmesi demek olan silahlı propagandayı hayata geçiren devrimci hareketler, bu değişmez, “Haşa el kalkmaz, karşı durulmaz” görünen statükoya itiraz edilebileceğini ve karşı çıkılabileceğini göstermiştir.

Bu anlamda, 1971 yılı ve sonrası, devrim ve sosyalizm güneşinin nereden, nasıl ve hangi sınıf ittifakları ile doğacağının, hangi devrimci propaganda yöntemleriyle doğum yapacağının, oligarşik diktanın onca zulmüne karşın, gözler önüne serilmesi bakımından bir milattır. Bu tarihi dönüm noktasının devrimci perspektifleriyle ve toplumsal beklentileriyle örtüşen 1971 silahlı devrimci hareketi de, Kemalist düşünce tarzının oportünist, pasifist, teslimiyetçi etkilerinin etkisi göreceli de olsa kırılmasının mihenk taşı olarak yakın siyasi tarihimize can alıcı notlar düşmüştür. 1972 yılının 30 Mart’ına ve 6 Mayıs’ına gelindiğinde ise, bu politikleşmiş hesaplaşmanın sonucu bellidir. 

Doğru saptaması fiziksel, ama geçici bir askeri yenilgi olarak yapılabilecek silahlı mücadelenin galibi oligarşik diktadır. 1972 Mayısı’nın son sabahına, Nurhaklara gelindiğinde de oligarşik diktatörlük, emekçi halkın ve onun devrimci öncülerinin karşısında yine tek siyasal mali erk, tek fiziksel güç olduğunu kanıtlamış muzaffer bir komutan edasındadır.    

Devrimcilerin imhası ile zafer sarhoşluğunun zirvesine ulaşan bu kanlı gücün 30 Mart KIZILDERE ile, 6 Mayıs’la, 18 Mayıs Kaypakkaya ile, mayısın son şafağında Nurhak'ta Sinan’larla kana doymayacağı gün gibi aşikardı.        

Aynı kurumsal faşizm, 2000’li yıllara akan zaman tüneli içinde, orantısız gücünü onlarca kez gösterecektir: 1 Mayıs 1977’de Taksim’de, 1979’da Sivas’ta, Maraş’ta, 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde, 1990’larda “faili meçhul cinayet ve kayıplar” da, yargısız infazlarda, yakın tarihte, 19 Aralık “hayata dönüş” dedikleri, tutukluları fiziksel imha operasyonlarında.  Aynı egemen güç, şimdilerde henüz basılmamış kitapların yasaklanmasına, toplu KCK tutuklamalarına talimat, onlarca/ yüzlerce baskı, gözdağı ve kontra operasyonuna fetva veriyor; üstüne bu sinsi ve pervasız planların, kanlı terör eylemlerinin uygulayıcısı oluyor. 

Değişik yer ve zamanlarda belirtildiği, altı çizildiği üzere kurulu egemen sistemin    sürdürülmesi adına, işçi sınıfına ve emekçi halka yol gösteren muhalif hareketlerin etkisiz duruma getirilmesi operasyonlarında, değişmeyen klasik yöntem, gerçeğin istismar edilmesi ve demagojiye boğulması, manipüle edilip çarpıtılması olmuştur. Bilinçsiz ve örgütsüz halkın yedeklenmesine, etkisizleştirilip itibarsızlaştırılmasına, halkla oligarşik arasında kirli ve yapay dengeler kurulmasına, var olan dengelerin güçlendirilmesine yönelik anti-demokratik eylemlere onlarca örnek vermek olası…

En son olarak, oligarşinin AKP hükümetinin duyarlı yurtsever halkımıza  “Kazan çömlek patladı” dedirtip sokaklara döken ‘Veto’ fiyaskosu, buraya dek anlatılmaya çalışılan faşist ve militarist politikaların geleneksel refleks bağımlılığının küçük bir parçasından başka bir şey değildir.

Bilindiği üzere “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu” adaylarının, TBMM’ sine girmesini, emekçilerin gözü, kulağı, sesi olmasını engellemeye yönelik olan “veto kararı” başından beri politik, keyfi ve hukuksuz bir karar, egemenlerin her daim uyguladığı, bundan sonra da başvuracağı yüzlerce engellemeden, etkisizleştirme girişiminden birisiydi. Diğer yasaklar, baskı yöntemleri ve demagojiler gibi de içi boş, kof mu kof ve ciddiyetten de hayli uzaktı.

Adil olmadığı için de, halktan hak ettiği yanıtı aldı. Ekmek, barış ve demokrasi istemlerine doğrultulan silah sahibinin suratına tepti. Bazen egemenlerin bu tür ciddiyetsizliklerine, sınıfın ciddi bir iletisini gönderebilmek, bunca olumsuzluklar içinde kendimize moral yükleyebilmek için, 1 Mayıs Emeğin Bayramı’nda da, 12 Haziran’da da, al sana veto diyebilmek, emek, demokrasi ve özgürlük taleplerini daha gür dillendirebilmek, halkımızı AKP- CHP ikileminden, kısır döngüsünden kurtarabilmek gerekir. Ayrılıklarda ayrışarak değil de, aynılıklarda ortaklaşarak, ortak bir dil ve akıl kullanılarak gerçekleştirilen “Blok” tavrının, seçimlerden sonra da, siyasal konjonktürdeki olası değişiklere göre biçimlendirip zenginleştirerek sürdürülmesi gerekir. İlk bakışta biraz kaba bir üslup gibi gelse de, daha çarpıcı bir dille söylersek: “Tek Yol Devrim” diyen ve hedefe ulaşmak için farklı yollar ve farklı aksiyon yöntemleri deneyen Türkiye Devriminin değişik renkleri, sınıf kavgasına güç/ katkı veren politik örgütleri, öncüleri bugüne dek, ne yazık ki bu tarihi görevin üstesinden gelemediler, başaramadılar. Başaramadık.

Şöyle yakın geçmişine bir göz atacak olan her devrimci örgüt, oluşturulan birliklerin, yaptıkları ittifakların çoğunlukla egemenin yarattığı barajlı, engelli, bol yanılsamalı, gözdağı, şantaj dolu seçim ortamlarında, ya da seçimler öncesinde oluşturulduğunu, oligarşinin yalan rüzgarları geçip ortalık durulduğunda, yapılan bu birlikteliklerin ve dayanışmaların, ilerleyen günlerde heyecanını, coşkusunu ve amacını yitirdiğini, günlük yaşamın tekdüze ve kısır hayhuyuna yenik düşüp dağıldığını, unutulduğunu anımsayacaktır.     

Özellikle de son tümcenin altını çizmekte yarar var: Devrimci mücadelede yeni ufuklar, kısır döngülerin ve yararsız polemiklerin belirsizliklerinde yeni soluk boruları ve yeni çıkış tünelleri yaratabilmek için, Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu mutlaka ama mutlaka sürdürülmelidir. Bloğun bileşenleri işin bu boyutunda durmalı, düşünmeli, tam da burada yoğunlaşmalıdır. Bu anlamda ileriye dönük, uzun soluklu bağlayıcı ilkesel kararlar almalıdır

Bu yazıda ele alınan konu, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’ nun sonrasına ve geleceğine dair olmadığından sözü tekrar egemenin ve onun siyasal partilerinin ve sözcülerinin, kısacası var olan, kurulu düzenin geleneksel marifetlerine getirmekte yarar var.       

Mevcut devlet aygıtının sınırsız, zengin olanaklarını kullanarak, türlü göz boyama yöntemleriyle, insanların olaylara düz mantığın at gözlükleriyle bakmasını sağlamak sermayenin ve siyasal partilerinin öteden beri başvurdukları klasik bir yöntemdir. Emekçi halkımız böylesi bir düzenbazlığı “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek“ gibi özlü bir sözle anlatır. Bu yüzden, çok belirgin olarak Karaoğlan’lı yıllardan bu yana, sıkça başvurulan o ünlü “Laiklik ve Cumhuriyet elden gidiyor! Aman ola, sol oyları bölmeyelim!” ince bellek yanıltması her seçimde belirleyici olmasa da çoğunlukla tutmuştur.    

12 Haziran seçimlerinin öncesi oynanan oyunda yapılan laf kalabalığı da yine aynı kara propagandadır. Siyasi arenada sadece iki “kurtarıcı melek”, iki sihirli değnek varmış gibi, yine bu meleklerin süslü lafızları, bilinçli olarak dillerine doladıkları, yanlış algı yaratan, saçma sapan projeleri gözlere, akıllara ve duygulara sokulmaya çalışılmaktadır. Tıpkı kırk katır mı kırk satır mı özdeyişinde olduğu gibi, ya AKP ya da CHP biçiminde sunulan ikilem, sermaye çevrelerinin emekçilere, yoksul halklara on yıllardır dayattığı, artık çürümeye ve kokuşmaya, foyası ortaya çıkmaya başlamış ( Ne ki, halk indinde henüz ayırtına varılamayan ) bir seçim klasiğidir.        

“Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu”, siz ister Bizans, ister Osmanlı oyunu diye düşünün, bu madrabazlık, bu utanmazlık, bu adaletsizlik oyununu Türkiye halklarının desteğini alarak -Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Alevisi, Sünnisi ile- bu kez, bozacak, foyasını ortaya çıkaracak güç ve kararlılıkta görünmektedir.

Türkiye halkları, Türkiyeli sosyalistlerin özveri ve katkıları, davayı anlatışı ve de omuzlanışı ile önlerine konulan bozulmuş yemeği ters yüz etme sağduyusunu gösterecektir, göstermelidir. Yoksullar, üretenler, emekçiler, tarihin hiçbir koşulunda ne ölüme ne de sıtmaya tutsak değildi. Bu kez de olmayacaktır. Bunu anlatmak, açıklamak, ikna etmek, bugün itibari ile başta ezen ve ezilen ulus sosyalistleri olmak üzere, tüm blok bileşenlerinin, ortak akıl, ortak tavır üreten örgütlerin öncülerinin, devrimcilerinin tarihsel görev ve sorumluluklarındandır.         

Uzun sözün kısası şimdi devrimci eylem, yani egemenin ipliğini pazara çıkaracak devrimci çalışma zamanı. O zaman, haydi oylar, Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğunun bağımsız, sosyalist adaylarına.

Oyum, sembolik de olsa KIZILDERE’nin bayrağını mecliste görebilmek, işçilerin, emekçilerin, gençlerin, devrimcilerin sesini meclis kürsüsünden duyabilmek için Ertuğrul KÜRKÇÜ’ye.

 

Hasan Oğuz BİLGEN, 01.01.2011, Eshot Garajı- Bornova. 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

hasanoguzbilgen@yahoo.com.tr.

Haber Tarihi: 5/1/2011. Haber Editörü: Özgür Medya. Haber Kaynağı: Özel

Yazarın diğer yazıları, Özgür medya-Site İçinde-Arşiv. Haber Arşivim. Bu haberi arşivime eklemek istiyorum. Bu haberi arkadaşlarınıza tavsiye edin. Haberi Yorumlayın. Bu habere yapılmış bir yorum bulunmamaktadır

İlişkili Haberler. İlişkili haber bulunmamaktadır. Yayınlanan Yazılar Telif Hakları Yasası”nca korunur. Yasal sakıncalardan site yönetimi sorumlu değildir. 

 

++Özgür Medya++ info@ozgurmedya.org. Web Rep Overall rating.                      

GÖRÜNEN KÖY KLAVUZ İSTER Mİ?

GÖRÜNEN KÖY KLAVUZ İSTER Mİ?

Yoksulluk kader değildir?
* Kriz (açlık, yoksulluk ve işsizlik de) sömürmeye doymayan kapitalistlerin hırsı, soygun düzeninin sürmesi için karıştırdığı haltlar sonucunda çıkmaktadır. 
* O halde, krizin faturasını neden yoksullar ödesin? 
* Krizin kaynağı bizzat sistemin kendisi, kapitalizm ise; Bunca yalan, dolan, kandırmaca, iki yüzlülük, rol kesme, artistlik niye?   
* Gerçekten şaşmamak elde değil !..
* Krize düşen kapitalist yine sermayesine sarılır...
* Orada fazla kalmayacak; kendisinin kazdığı, asıl kendisinin layık olduğu çukura yoksulları, işsizleri, işçileri ve Kürt Türk ayırmadan tüm emekçi halkı çekecektir. 
* Ve aslında öyle de olmaktadır.

GÖRÜNEN KÖYE DAİR...

2002 yılından günümüze gelen Oligarşik yapının AKP erki, her ne kadar 12 Haziran seçimlerinde, dillere pelesenk olan “başarı yüzdesi” ve Gringo’nun onayı  ile  ( Obama’nın kutlama telefonu ve ardı sıra gelen görüşmeler filan.)  hegemonyasını sağlama almış, işleri yoluna koymuş gibi görünse de, ortalık yerde olup bitene bir göz atmak bile durumun hiçte iç açıcı olmadığını, direksiyon hakimiyeti ile, freni ile hiçte öyle kontrollü giden bir araba içinde olmadığımızı bize gösteriyor.

Yüzyıllardır kavimlere, uygarlıklarına kucak açmış, şu kadim Anadolu topraklarında, ne Bizans, ne Osmanlı oyunu, ne yalan, dolan, baskı, zulüm, ne katliam eksik oldu, ne de çarçur edilen insan emeği, alın teri, gözyaşı ve kardeş kanı… Düzen aynı düzen, oyun aynı oyun, insan yaşamına, doğaya yönelen felaketler ve tehlikeler hep aynı yerden, aynı kaynaktan… Baskın güçten, egemen güçten, egemenden yana olan var olan düzenden…

Planlı, kontrollü olup olmadığının soruşturulması ve kovuşturulması, konunun yetkili uzmanlarının görev ve sorumluluk alanında olan, sonuçlarına yine  ( Etnik kimliği, cinsi, dili, dini ne olursa olsun) yoksul halkın emekçilerinin ve işsizlerinin katlanacağı, katlanmak zorunda bırakılacağı üç büyük tehlike, toplumu önüne katmaya, tavşana kaç tazıya tut demeye hazırlanıyor.   
Yaşamın her alanında, hemen her türden ilişki ve çelişkisini belirleyen, birbirini bir yerlerde yakalayıp tetikleyecek, yine birbirini neden-sonuç ilişkisi içinde alevlendirecek, arıza gösteren üç büyük sorunlu alan, yani tam bir sacayağı belası, ülke gündemine tıpkı cami avlusuna bırakılan bebek gibi bırakılmıştır. En azından böyle bir duygu uyandırmaktadır insanda;  yoksa felaket tellallığı anlamında değil elbette.
  
1-) EKONOMİ: Daha henüz 2001 ve 2008  yıllarında yaşanan finans krizinin çalkantılı ve belirsiz piyasası, beraberinde gelen sınıf mağduriyetleri (Gelen zamlar, pahalılık, işten çıkarmalar, işsizlik…) için “teğet geçti” geçmedi tartışmaları yeni bitmişken, 2012 ya da 2013 yılı için öngörülen uluslararası tekelci kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının özünden, doğasından üreyen, bağrında nur topu gibi bir finans krizini taşıyan uzun süreli durgunluğun kıpırtıları mevcut sistemin arka bahçelerine dayandı bile. ( Komşu günlerdir kavruluyor, İspanya ayakta, İtalya, Almanya, Fransa aportta…)

2002 seçimlerinin yengi sarhoşluğu ile, IMF’ye “Sen kim oluyorsun da…” biçiminde sanki karşı duruluyor, itiraz ediliyor havası verilerek, 2011 sonuna ve 2012 yılının tamamına yayılarak ertelenen ve tedbirsizce hiç gelmeyecekmişçesine davranılan kredi dış borcu ödemeleri geldi çattı. Hem de, bir ceza, bir yaptırım gibi, hayli katlanmış biçimde yani çok daha yüksek faiz oranlarıyla.

2002 yılı yaptırımlarına göre, çok daha ağır külfetlerle IMF-Dünya bankası maliyecilerine ödenmesi gereken dış borç yükünün, yine aynı yıldan katlanarak gelen devlet bütçesi açığına ve özelleştirme politikalarının gereği satma-savurma sonucunda oluşan tamtakır kasalara denk gelmesi de, beklenen mali curcunanın tuzu biberi olacaktır.  Bu sıkıntılı doğum sürecinin bir de, üretim sürecinin dışında mayalanan tüketim ilişkileri ve sonuçları ayağı var. ( Bu boyutu mercek altına aldığımızda, hani şu “sorunsuz faiz fırsatları”na aldanarak borçlanan yurttaşı ve artık kanıksamaya başladığımız kredi kartı mağdurlarını görürüz. )

Kapitalistlerin, vampirin taze kan araması gibi, sıcak para araması ve bunun kaynağını yaratabilmek için de her türlü namussuzluğa başvurmayı olağan ve meşru sayması, salt bizim ülkemizde başvurulan sahteci bir davranış biçimi değildir. Bankalar, kapitalist düzenin ezilen ve sömürülen halk kesimiyle, -kazanın- başında da sonunda da, birebir temas halinde olan aracıdır. Tamponudur. Artık çarpışma anına, kart mağduru  hazır olmasa da, halka  “sıkıntısız borçlanma koşulları sunarak, kolay kredi olanağı yaratan” sistem hazırdır.   

Bir başka deyişle, madalyonun  diğer bir yüzü olarak:  “Ne paralar vardı, zaten hiç olmadılar!?” ince esprisinin hakkını veren, o fizikteki zahiri gölge örneği, o mevcudiyetsiz, o sanal, o kalem oyunları ile kağıt üzerinde gösterilen paralarla, ekonominin hatırı sayılır ölçüde çarklarının ( Konunun uzmanlarına göre ekonominin 1/4’ü -dörtte biri-) döndürülmeye çalışılması meselesi yani… Bunca açmaza, aymazlığa karşın, hala “ihracatın ve istikrarın parlayan yıldızı” olarak lanse edilen AKP’nin, çaktırmadan, arka kapıdan buyur etmeye hazırlandığı uluslararası finans krizinin külfetlerini -değişmeyen klasik yöntemle- işçi sınıfının ve emekçi halkın sırtına yüklemek isteyeceği kabak gibi ortadadır:  İşte, çalışma yaşamında sınıfın önüne konulan, henüz başımıza geçiremedikleri  Torba Yasa…

 2-) ÇALIŞMA YAŞAMI:  Bu alan da, tıpkı ekonomi gibi sistemin yarılmaya, patlamaya hazır yumuşak karnı… Siyasal arenada AKP iktidarı olarak kendini gösteren  oligarşik yapılanması, gerek Orta Doğu ve güney komşularımızla gerekse de Yunanistan krizine ilişkin Obama-Hillary takımı ile minyatür sahada tek kale maçla günü kurtarmaya çalışıyor.

Nato’ya, IMF’ye olan bağımlılığı arttırması, neoliberal politikalar eşliğinde özelleştirme, kemer sıkma, işten atma, başa çorap örme  uygulamalarındaki ısrar, sınıfa doğrudan tehdit, şantaj ve gözdağı, sokağa basınçlı su ve biber gazı olarak yansımaktadır.  Bu ısrarın içinde ne var?  Ulusal İstihdam Projesi adı altında yaşama geçirilmek istenen sinsi ve vahşi plan elbette... Ve elbette Torba Yasa ile, bu güne dek kazanılmış hakları gasp etmeye yönelik saldırı tasarıları...
  • Kıdem Tazminatlarının orta vadede, kazanılmış hak olarak uygulanmasının kaldırılması planı.
  • Asgari ücretin daha da düşürülmesinin önünü açacak “Bölgesel asgari ücret” uygulaması düşüncesi.
  • Taşeronlaştırmanın, taşeron sisteminin daha kolay uygulanabilir olmasını sağlayacak yeni hak kayıplarının devreye sokulması.
  • Kişinin iş seçme iradesini  “Özel İstihdam Büroları”na devredilmesini yasal zeminini hazırlayacak kölelik uygulamalarına geçilmesi.
  • Esnek ve kuralsız çalıştırmanın, güvencesiz bir iş ortamının koşullarının yaratılması… 
Sınıfa, emek dünyasına doğru sinsice, ama örgütlüce ve de ağır ağır, bir panter gibi yaklaşan tehlikenin çalışma yaşamı ayağında yatan bunlardır.
Gelelim son sacayağına; aş, iş ve gelecek derdinde olan toplumu yanlış ve tehlikeli bir mecrada kilitleyen, ne düşünmesine ne de sorgulamasına fırsat vermeyen etnik önyargı konusuna…

3-) ETNİK PROVOKASYON:  Devlet tarafından yapılan, olay yeri incelemesinin bittiği, sonuçlarının yakında kamuoyu ile paylaşılacağı söylenen, adamakıllı tanığı olan, ama bol tartışmalı, bizden 20 insanımızı koparıp alan Silvan yangını, bu gün itibari ile her türlü sele ve yıkıma gebe tehlikenin başka bir itirafı olmuştur.

Ne talihsizliktir ki, olaydan sonra ‘Kerim Devlet’ erkanının sağduyu, sükunet ve ortak acıyı adabına uygun bir biçimde yaşamak yerine ortalığı daha da gerici ve de kışkırtıcı (Özellikle de, vatandaşını ayırmadığını her yerde söyleyen başefendinin Kürtleri hedef gösteren) bir dil kullanması, olayın duyarlılığını ve yakıcılığını çok daha farklı bir bıçak sırtına taşımaktadır. 

Gelinen nokta neresidir? 

Gelinen nokta, Batı dünyasının seçkin müzikhollerinde kabul ve takdir gören bir sanatçımızın -her dilden şarkıların söylenip eğlenildiği bir sahnede- Kürtçe türkü söylediği için yuhalanması, taciz edilmesi ve tıpkı Ahmet Kaya gibi linç edilmek istenmesidir.

Gelinen nokta, BDP’nin, PKK’nin yaprak kımıldatmadığı ses soluk çıkarmadığı bir memleket diyarında, sanki “terörü öven” gösteriler yapılıyormuş ve “bölücü sloganlar” atılıyormuş yanılsaması yaratılarak, halkın da bu “tahrik” karşısında haklı olarak doğal tepkisini göstermesi olarak yansıtılan, ama gerçekte bir recm, bir linç atmosferinde Kürt insanına saldırıldığı, yine Kürtlere ait iş yerlerinin yakılıp yıkıldığı Zeytinburnu noktasıdır. İstanbul’un birçok varoşunda olduğu gibi, burada da farklı bölge ve etnik kimlikten gelen ve de yıllardır kardeşçe, dostça yaşayan halklar, emekçi insanlar  “bundan böyle hiç kimse iyi niyet beklemesin” sözünden hayli etkilenmiş olsalar gerek…

Emek, Özgürlük ve Demokrasi Blok’unu oluştururken buluştuğumuz duygu, düşünce ve amaç bütünlüğünde olduğu gibi, yaşadığımız acı günlerde de muradımız, herkesçe bilinen, ne olup ne bittiğine ilişkin gelişmeleri, olayları birbirimize anlatıp durmanın ötesinde, asıl önemli olanın ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiğini sesli düşünebilmek, yeni soluk boruları, çıkış yolları önerebilmektir.

Siyaset sahnesinde doğru ve ortak hedeflerle, yere basan ilke ve duruşlarla oluşturulan Bloğun, seçimde elde ettiği başarı kesinlikle bir rastlantı ya da bölgesel detay değildir. Bir kez Blok, halka fiziksel, düşünsel ve ruhsal olarak dokunabilmiştir. Halkın derdine, sorununa, acısına ve ağrıyan yerine dokunulmuştur. Halkımız “İnsanın canı ağrıyan yerindedir” der. İşçinin, emekçinin, memurun canı da, derdi de işinde, aşında, geleceğindedir. Kürt halkınınsa bunlara ek olarak, kültür ve kimlikle ilgili istemleri içeren bir ulusal derdi vardır.

Sorun buradadır.  Şimdi, şimdiye dek yaşamın sınırlı bir mecrada yaşanan, son seçimlerle ilk kez gerçek olan, halka ve sorunlarına düşünsel, ruhsal, duygusal ve fiziksel “dokunma”, yani somut ”temas” olayı, yukarıda kısa başlıklar altında değindiğimiz, arıza sinyali veren bölgelerde de yinelenebilir. Blok mantığı, blok duruşu, blok gücü bu alanlarda da denenebilir, denenmelidir. 

Ekonomide, AKP’nin dokuz yıllık “maşallah, inşallah” politikası ile, her zaman kuvvetli olasılıklar içinde bulunan bir finans krizi ya da uzun sürecek bir durgunluk sürecinde, olaylara soldan bakan, mali gelişmeleri sosyalizmin dünya görüşü ile yorumlayan yazarlar, ekonominin uzmanları, akademisyenler sistemin -deyim yerindeyse- ipliğini pazara çıkarmalı, burada da birlikte bir bakış sergilenmeli, soruna, halka yansıyan krize dokunulmalıdır. Her yerde, her fırsatta ortak açıklamalarla “Marks ölmedi; bakın kapitalizm yine krizde, yine içinden bir türlü çıkamadığı finans krizlerinden birinin içinde debelenip duruyor…” denilebilmelidir.

Keza, ekonomik, demokratik, kitlesel mücadele tarzını içeren sendikal alanda da, geniş tabanlı, işçi sınıfını ve emekçi halkı uyaran, bilinçlendiren ve örgütleyen platformların koşulları zorlanabilir, yaratılabilir.  Böylece AKP’nin gündemindeki “Torba Yasası” içinde bulunan kıdem tazminatlarını hedef alan sinsi planlar, bir tür ortak akıl oluşturularak ve bu doğrultuda tavır alışlarla etkisiz, zararsız duruma getirilip bozulabilir. Sendikal ortamın doğasına, özgün koşullarına ters düşmeyen, aksine onunla örtüşen, uyuşan, bilinç götüren, mücadeleci ve üretken birliktelikler gündemi sınıfın çıkarları çizgisine çekebilir.

Ayrıca, oligarşinin inisiyatifinde hareket eden AKP-Cemaat ve militarist güçlerince tezgahlanan, etnik önyargı-provokasyon oyunu, - gelen tehlikeyi bir iki cılız, biriken havayı boşaltma amaçlı basın açıklamasıyla geçiştirmeye çalışan sendikalar da daha mücadeleci çizgilere zorlanarak -  bozulabilir.

Buradan gelelim mevcut Blok’un konumuna:  AKP erkinin yarattığı, hükmettiği gündeme takılıp kalmak, demokrasi güçlerinin önünü tıkayan, mücadeleyi kısırlaştıran, üzerinde durulması gereken önemli bir açmaz. Özellikle, etnik önyargı-provokasyon eşiğinde, Blok yine halka birlikte, insanlara, soruna dokunmayı, ezber bozmayı sürdürmeli, sadece Sırrı Süreyya Önder’in Zeytinburnu semtini ziyareti ile sınırlı kalmayıp, durum değerlendirmesini, -belki de- rutin toplantılardan birini, gündemin kaçmasına izin vermeden, sıcağı sıcağına gidip İstanbul’un sorun çıkarılan semtinde yapmalıdır. (27 Temmuz akşam haberlerinde çıkan Blok milletvekillerinden dördünün Zeytinburnu’na gittiği haberi, bu yazıdaki önerme ile örtüşen olumlu ve umutlandırıcı bir gelişmedir.

GÖRÜNEN KÖYÜN NEDEN KLAVUZ İSTEDİĞİNE DAİR.

Konfederasyon, oda, birlik gibi geniş tabanlı şemsiye örgütlenmeler içinde, irili ufaklı onlarca, yüzlerce, yapılanın edilenin ayırtında olan, mevcut sistemin sosyal uyanışı ve örgütlülüğü sindirmeye, bitirmeye kilitlenmiş her türden kurumsal, yasal ve siyasal saldırılarına muhalefet edip karşı duran, mücadele eden kişiler, öncü gruplar, aktif-gözü pek sendikacılar, sendikalar var.  Tüm bunlar, belli ilkeler etrafında derlenip toparlanıp birlikte tavır koyabildiklerinde saldırı ve komplolara geri adım attırabilecek güç olabileceklerine inananlar, -ister aynı ister farklı iş kollarında olsunlar- şimdilerde örgütsüz olduklarından, ülkenin sorunlarına müdahale etme, hatta gündemi belirleme noktasında kendilerini güçsüz ve yetersiz görmektedirler.

Tekel işçilerinin Ankara’da, sokak ortasında, devletin zorbalığına, kuru ayazın hışmına karşı durmaları, başta entel polemikleri, aydın ukalalığını, sendikacı akıl hocalarını oldukları yere çivileyerek, bizlere, sözün, laf kalabalığının, manipülasyonun bittiği yerde ne yapılması, nasıl yapılması gerektiğini iş yaparak, iş içinde somut çözüm yolları üreterek göstermiştir. Tekel işçilerinin bu örnek direnişinin ortaya serdiği bir başka ayrıntı da, nicelik anlamda zayıf da olsa, ama kararlı ve örgütlü bir topluluğun, onca olumsuzluklara karşın ülke gündemini yakalayabileceğini, “Biz hep vardık, var olacağız.” gerçeğini egemenlerin gözlerine sokulabileceğini kanıtlanmış olmasıdır. Burada elbette “İşçi sınıfı bitmiş, sınıf mücadelesi tükenmiştir.” diyen, şimdilerde “Yetmedi ama, ne yapalım” utangaçlığını yaşayanlar da paylarına düşeni almışlardır.

Şimdi, bu kararlı ve örgütlü duruşun niceliği arttırılıp tabanı sağlamlaştırılarak, daha nitelikli, daha örgütlü bir birlik, blok tavrına ulaştırılabilmiş olsa, ne IMF reçetelerinin acı ilacının hep halka içirilmesi, ne kıdem tazminatları, ne de etnik önyargı ve provokasyon konusunda, oligarşinin AKP, Cemaat ve kontra güçleri kediler gibi hem üste çıkıp hem de, utanmadan avaz avaz bağırabilirler mi ?!

Aklı işleyen, gözü gören muhalif insanlar, yeteneksiz, güçsüz ve edilgen oldukları konusunda, hep yalnız, bir başlarına, desteksiz bırakıldıkları düşüncesi içinde, kendiliğindenci bir önyargı birliği içindedirler. Bu kendiliğinden oluşan birliktelik, tersi düşünceler, tabi ki ikna yöntemleriyle motive edildiğinde, ortaya nasıl karşı konulmaz bir güç, ne denli enerji çıkabileceğini kestirmek hiçte zor değil.

Tam burada, bir motorun devinime geçip hareketini, üretimini sürdürebilmesi için gerekli olan ilk enerjinin, bir başka enerji üretecinden -marş otomatiğinden- gelmesi gerektiği gerçeğine uygun olarak, devrimci ve sosyalistlerin de tıpkı marş motoru görevi görmesine, ana motora önderlik etmesine gereksinim olduğunu söylemek gerek. Ne ki, sosyalistlerin motivasyonu ve harekete geçiriciliği, başlangıçta ilk kez ama son kez uyarı gönderen mekanik işleyiş gibi, ya da kimyasal reaksiyondaki katalizörün işlevi gibi değil, toplumsal tepkimenin başından sonuna değin içinde olması karakteristiğindedir.  Öyle de olmalıdır.

Uzun sözün kısası, içinde bulunduğumuz toplumsal ve sınıfsal mücadelenin, Marksist bilim insanlarına, sol, devrimci ve sosyalistlere, dünden -her zamankinden- daha fazla, ivedilikle, can alıcı gereksinimi vardır. Altı özellikle çizilen bu kişisel saptamayı, sosyalistlerin de, bunların dışındaki kişi, kurum ve örgütlerin de önüne alıp düşünmesi, üzerinde kafa yorması, yetişmekte zorlandığımız akıp giden ve gündemi oligarşinin siyasal ve savaş yanlısı güçlerince belirlenen sürecin sağlığı için yararlı olabilir.

Ekonomik, toplumsal ve siyasal olaylar arasında, etki- tepki, neden-sonuç ilişkileri kurmak, hiçbir olguyu diğerinden koparmadan, olayları ve gelişmeleri maddi koşulların yeni üretim dinamikleri, devinim yasaları, piyasanın iç çelişkileri / kuralları üzerinden açıklamak ve yorumlamak, her zaman Marksizmin devrimci tarzı ve Marksistlerin de geleneksel yöntemi olmuştur.

Ve anlaşılan o ki:  
Sorunla yakından ilgilenen ve mücadelenin örülmesi gerektiğine inanan insanlara ateşten gömlek giydirilen böylesi günlerde, görünen köy de klavuz ister.

Güncel Not: Marks’ın ölmediğini, neden ölmeyeceğini ülke insanımıza ve bizlere, mücadele yaşamı boyunca ders verir gibi, bıkmadan anlatan, açıklayan sosyalist iktisatçı, bilim insanı Arslan Başer Kafaoğlu hocamızın, ölüm haberin aldığımız bu acı günde, umutlarımızın ve inançlarımızın güçlenmesi dilek ve inancı ile…    

Hasan Oğuz Bilgen, 30 Temmuz 2011  
hasanoguzbilgen@yahoo.com     


16 Ocak 2016 Cumartesi

BİRKAÇ SORUDA BEBEK KATİLİ KİMDİR, KİME DENİR?



Minik bedenini bıraktığı dedesinin sıcak ve güvenli kucağında devletin yasal mermisi ile öldürülen Miray İnce bebeğin anısına…



 
BEBEK KATİLİ KİMDİR, KİME DENİR?

“ Rahat olun, yanlışlık olursa ilgililerle ilgili gereği yapılır.” Eksiği var, fazlası yok, tamı tamına böyle… Böyle buyurmuş partisini kapatıp (-satıp) Akp’ye sığınan zat…
Yüzlerine tükürülse “Ya Rabbim Şükür” yüzsüzlükleri değişmeyecek olan siyasi elitlerin bu ya da buna benzer lafızları,  yeniyetmelerimizin “Oha”, “Çüş” refleksleriyle karşılık bulsa “pişkinlik hak ettiği yanıtı almış olur” diye düşünmeden yapamıyor insan.  Haksızlık mı desek.  Oysa sözcük belleği dar, dalgacı, laylom gençlerimizin “Oha!”, “Çüş!” v.b. gibi irade ve bilinç dışı çıkışları toplum içinde pek hoş karşılanmaz.

Yukarıda verilen “rahat olun”la başlayan arızalı kafanın arızalı tümcesi, 1982 Anayasası’nın siyasi iktidarca değiştirilmek istenmesi düşüncesi ile ilgili değil de, haftalardır zaptedilmeye, “temizlenmeye” çalışılan Güneydoğu ilçelerinde katledilen onlarca insandan biri olan, üç çocuk anası Melek Alpaydın’ın kahvaltı sofrasında parçalanması ile ilgili söylenmiş. Hasbelkader ya da bilerek, Akp’ye oy vermiş ve de halen desteğini sürdüren bir insana bu tümce, oldukça ciddi, oldukça iddialı, hatta biraz sofistik bile gelebilir.

Durum böyle olunca, kendi içinde tutarlı olmanın mantığı ve hakkaniyet kriterleri gereği, mevcut kafanın ve ağızdan çıkan sözün sorunlu olduğunu düşünene şu soruları sormak hakkı doğuyor:

Sizin ya da yakınınızın kahvaltı sofrasına, hiç bir top mermisi düştü mü? Oradakilerin bedenlerini parçalayan merminin iki pabuç büyüklüğündeki metal kalıntısının -bilimi ve kuramlarını altüst edercesine- hiç ortadan kaybolduğu oldu mu?
Sizin sokak ortasında düşüp kalmış cenazenize on gün, on beş gün yaklaşamadığınız, yaklaştırılmadığınız, ona inançlarınıza göre son görevinizi yapamadığınız, en acısı toprağa bile veremediğiniz oldu mu?
. . .

Muhtemelen onca cehenneme, yangınlara karşın “rahat olun” diye başlayan pişkin tümce, 82 Anayasası’nın değiştirilmesi ile ilintili olarak da söyleniyordur. Artık, şu canım ülkede her şeyin, her doğan yeni günün sonunun, her uygulamanın, muhalif kimliği ile burnunu kapısından dışarıya çıkaran her sıradan insanın akıbetinin ortak paydası AZAP (Ahmakça-Zalimce-Pervasızca) olduktan sonra, konuyla ilgili ayrıntıların, edilen lafızların pek değeri/ anlamı olmasa gerek.

“Darbe Anayasası”nın değiştirilip, daha demokratik bir anayasa yapılması masalına dair anımsadığım son fotoğraf karesi, rastlantı bu ya yine bir 12 Eylül gününe ait… O talihsiz günlerde tarihe not düştüğünün ayırtında olmayan, o ibretlik fotoğrafta aslan sosyal demokratlarla radikal demokratların coşa gelmiş, yollara taşmış, içine düşmüş oldukları “yetmez ama ne yapalım idare ederiz” halleri unutulası değil.

Bu günlerde olabilecekler, yaşanacaklar, hatta şimdilerde yaşatılanların kaçınılmazlığı, yani ahmakça, zalimce, zebanice, pervasızca durumlar, o günlerdeki politik teslimiyetten, tarihsel yanılgı ve yanılsamadan belliydi. Haliyle öyle de oldu… Onca tutuklama, onca yalan dolan, operasyon, komplo, ölüm, onca katliam, top tüfek, kara propaganda… Yetmedi, yetmeyecek.
Görünen, anlaşılan o ki, gerisi var, olacak.  Giden yıl içinde en az 1730 iş cinayetinin,  303 kadın cinayetinin, 2016 Cizresi’nin, Suriçi’nin ötesi, defnedilemeyen cenazelerin ve de dolan morgların daha ötesi ne olabilir?..

Resmin bütününe bakıldığında, aklını, vicdanını yitirmemiş bir insan için umutlanacak, iyimser olunacak bir neden hemen hemen yok gibidir.

Klasik bir film repliği değil; insanın kanının donduğu, insanın kanını donduran zaman ve mekan tamda burası olmalı.  Yetmez ama evet sorumsuzluğunun politik payandası ile tahkim edilen faşizmin kurumsallaştırılmasının, süreklilik ve aleniyet kazandırılmasının, neredeyse meşrulaştırılmasının 2016’da eriştiği düzey, Silopi’den, Suruç’tan, Cizre’den, Suriçi’nden yükselen kapkara dumanlar, o diyarlardan başka uzak diyarlara sıçrayıp yayılmasına belki de ramak kalmış sinsi alevlerdir.

 Tevatür değil; can kuşu uçmuş bir insan bedeninden bir hafta sonra yayılan koku dayanılmazdır. 1976’da Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nden deprem bölgesi Lice’ye koşarak yetişen yurtsever, devrimci öğrenciler, devlet babadan kaynaklı sorumsuzluğun ve pervasızlığın ürünü bu ağır kokunun tanığıdır.

2016 Cizresi’nde de 1976 Licesi’nde de yöre insanını ölümün kucağına atan, kıyımın, kırımın ve ateşin ortasında bırakan imhacı/inkarcı zihniyet aynı zihniyettir. İster zihniyet deyin, ister “kerim devletin şefkatli kolları”, yoksul, işsiz aşsız, sıvasız evlerde buluyor, yakalıyor insanı. Bu hep böyle oluyor; hiç değişmiyor. Sadece Sur’da Lice’de mi? Vurulup toprağa düşen gencecik askerlerin baba evlerinde de… İçlerinde bebeklerin donduğu mülteci çadırlarında da… Dikili, Seferihisar sahillerine vurmuş çocuk bedenlerinle… Naylondan yapılma şantiye barakalarında, güvensiz inşaat asansörlerinde…
Ha top mermisi, ha yoksulluk… Ha keskin nişancının nokta atışı, ha işsizlik…

İkisi de yakıyor ya da donduruyor. Sonuçta her ikisinin de, yoksul hanelerin eşyasız ve sıvasız,  yalnız ve sahipsiz odalarına bıraktığı şey aynı: ÖLÜM !

İlkokul mezunu bilge insan, şantiyenin demirci Arif ustası, haftalardır bakışları buğulu ve dalgın, insanı rahatsız eden bir sessizlik içinde çalışıp duruyor… Arif usta... Sorduğu soru, yürüttüğü akılla kafalarda soru baloncukları çoğaltan, sendikacıları bir anda suspus yapan insan… Solcu filan değil, hayatında tek bir kitap dahi okumamış. Kendisine ne aslan diyor, ne de demokrat. Ama komşusu açken, evinde rahat uyuyamayan da bir tip…

Uzun sözün kısası, her daim bahar dalı gibi kırılgan ve duyarlı bir yüreği var. İnsana Yunus’ca bakıyor, seviyor, hoş görüyor. Bilmeden Baba İshak gibi düşünüyor.
Haftalardır buruk bir suskunluk ve de tarifsiz hüzünler içinde.

Karşılaştık çay molasının bir vaktinde, merdiven başında. Göçmen mavisi gözleri ile baktı gözlerimin içine. Derinden…“ Komşusu açken yatan.” diye başlayan atasözünü kendi kederi içinde uyarlamış, yine kendi kavlince.
“Komşusu öldürülürken, bedeni kahvaltıda parçalanırken…” diyerek bozdu suskunluğunu. Gerisini getiremedi, belli ki düğümlendi boğazı. Sadece, “ Niye artık sesi soluğu çıkmıyor, neden yazmıyor diyorlar! Dalgalarını geçiyorlar.” diyebildi sıkılarak…
Yazıyorum işte:

Arif ustam, güvensiz, geleceksiz taşeron işçisi arkadaşım, sınıf yoldaşım; denizler durulmaz dalgalanmadan… An itibari ile tünelin ucundan küçük bir umut ışığı gelmese de, sıkılmana hiç gerek yok. Attıkları balçık güneşe yapışmıyor.

Uğruna kavgasını verdiğimiz ve özlemi ile yandığımız bahar bahçesinden iki üç çiçeğimizi koparsalar da, hayallerimizi tarümar edemeyecekler, bu topraklara baharın ve kardeşliğin gelmesini, kardeş sofrasının kurulmasını önleyemeyecekler. Cizre’ye, Suriçi’ne, cam işçisine, metal işçisine diz çöktüremeyecekler. Yıllar var; bir bebek katili ve dış güçler umacısı ile korkuttular, koşullandırdılar, soğuttular yürekleri.

En azından Güneydoğu’nun ilçelerinden ülkenin batısına yayılan ağır ve pervasız, zifiri karanlık bir kara propagandanın ayırtında olanlar için, Miray bebek dedesinin kucağında vurulmuş olsa da umutsuzluğa, karamsarlığa hiç gerek yok. Işığı örtmek, ışığı engellemek için atılan çamur güneşe yapışmıyor. Pek uzak değil; dönüp gelen çamuru tarihin tekerleğinin geriye doğru döndüğüne, dönebileceğine inanmak/ inandırmak isteyenlerin suratlarında göreceğiz.

Hasan Oğuz Bilgen, 11.01.2016, Sıcakdere.


ANAMALCI VAMPİRLERİN ATEŞLE DANSI

ANAMALCI VAMPİRLERİN ATEŞLE DANSI

1938 Dersim katliamı gibi, tarihin farklı dilimlerinde egemen devlet cihazından toplu imha ve soykırım düzeyinde sert refleksler gören Kürt halkı  -dolayısı ile ulusal sorun- kabak gibi ortalık yerde durmasına karşın, Oligarşik diktanın her türlü inkar ve asimilasyoncu, yanıltıcı ve çarpıtıcı  politikaları eşliğinde  -kimi kez de, ne idiğü belirsiz “kart kurt” açıklamalarıyla-  bu günlere gelindi.  Zaman zaman sekteye uğrasa da, halkların uzun yıllar dostça/kardeşçe yaşadığı bu topraklarda, Cumhuriyetin ilanından bu yana Kürt sorununa, her koşulda, her zaman bir güvenlik konusu olarak bakıldığından, doğal olarak,  sorun her siyasal iktidarca bir “terör sorunu” olarak ele alınıp değerlendirilmiştir. 

Bir olayı, sorunu ele alış tarzınız nasılsa,  mevcut çelişkiyi çözme doğrultusundaki hareket biçimleriniz, uygulamalarınız, kullandığınız yöntemler de buna göre biçim/ivme/fonksiyon kazanır.

1990’lı yılların başlarında, Doğu ve Güneydoğu’da on yıllardır sürdürülen bu haksız, kirli savaşın en kanlı, en vahşi, en acımasız yöntemleri, hizbul-kontra katillerince, devletin Çiller-Ağar ırkçı/faşist desteği de alınarak uygulandı… Kürt Halkının duygu, düşünce, özlem ve beklentilerinin gözü, kulağı, sesi, aklı, belleği olan, hatırı sayılır sayıda sanatçı, gazeteci, yazar/çizer, akademisyen, politikacı ya da doğal önder konumundaki ileri gelen, sevilen insanları ya gözaltında iken ya da gayrı meşru koşullarda yargısız infazlarla yok edildi.

Böylece, cümle alemin gözü önünde bir halk susturulmaya, sindirilmeye çalışıldı.
Çok uzağa gitmeden, yakın tarihe bakılacak olunduğunda: Şu talihsiz, kadim ülkenin mor sümbüllü, kardelenli dağlarında Türk ve Kürt halkından, 1984 yılından bu yana abartısız binlerce, on binlerce genç, yaşlı insan, kadın, çocuk yok yere öldü.  Ne için?  Kimin adına? Daha doğrusu kimin çıkarına, diye sorsak çok daha isabetli olur. Devletin resmi tarihinde ve literatüründe bu yakıcı soruların yanıtı  “ Düşük yoğunluklu savaş ”, “ Terörün kökünün kazınması adına” yakıştırmaları ile kaypak, esnek ve kaçamak ifadeler olarak karşılığını bulmuştur.

“Terörün kökünün kazınması adına ” sağır sultanın isyan ettiği bu gün, sorunun böyle bir nefret dilinin çarpıtmaları ile geçiştirilemeyeceğini, tam tersine temelinde ekonomik, siyasal nedenler, kültürel, sosyolojik gerçekler olduğunu söylemek için, öyle ekonomi uzmanı ya da toplum bilimcisi filan olmak gerekmediğini kabul etmekte yarar var.  Geleneksel ret ve inkar politikalarının imha ve asimilasyona yönelik uygulamaları, güzelim ülkenin bu günü, yarını insanların akıl ve beden sağlığı, eğitimi, refahı için, demokrasi için, en temel hak ve özgürlükleri için bir “tıkaç” olma esprisinden başka bir anlam taşımamıştır.

Bu gün itibari ile, ülke siyaset sahnesinin temel çelişkisi olarak baş köşeye gelip oturan, bu sorunla ilgili olarak yazılıp çizilecek çok şey olmasına karşın ( Zaten bu yazıyı okuyanlarca bilinen detaylardır)  sadece tek bir saptamayı,  konunun uzmanlarınca  zamanında yapılan “Güneydoğu’ya akıtılan askeri harcamalar toplamının  IMF’ye olan borçların faizlerini de, ana parasını da kapatacak meblağda olduğu...” saptamasını yinelemekte ve anımsatmakta yarar var. 

Özellikle 1990’lardan bu güne, emperyalist güçlerin yerli işbirlikçiliğini gerektiğince, hatta fazlası ile yerine getiren siyasal iktidarların değişmeyen borazanı yazılı ve görsel basın da, aynı ezilen ulus sorununu “güvenlik sorunu”, “terörle Mücadele”, "arama tarama amaçlı emniyet operasyonları” ve benzeri manşetlerle geçiştirmeye çalışmışlardır.  Ne ki, gerçeğinde de, masalında da mızrağın çuvala sığdığı görülmemiştir. 

“Alçak yoğunluklu savaş” sarpa sardıkça, asker cenazeleri, ölümler arttıkça, utanmadan aynı kan ve ölümler üzerinden kirli politikalarını sürdürerek, “kökünü kazımak için son darbe” ve  “Yeter! Hedef Kandil ” gibi kamuoyunu yanıltmaya, halkı, siyaset arenasını yedeklemeye yönelik laf ebelikleri ile devlet şiddetini, vahşeti tırmandırmayı yeğlemişlerdir.

Ancak gelinen nokta şu ki:  Son olarak "Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu" adayı Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi gibi aynı çözümsüzlüğü, aynı yadsımayı ve yok saymayı hedefleyen politikalar sayesinde, ülkenin ekonomisinin belirleyici parametreleri olan kısa vadeli yatırımların ve sıcak para dolaşımının mali yapıyı terk etmesi eğilimi gündem oluşturmaktadır. Bunun ekonomideki pratik karşılığı, alıştıkları sistemde göreceli bir tıkanma ve kilitlenmedir. Artık patronlar kulübü TÜSİAD’ın bile kralın çıplaklığından rahatsızlığını dillendirip uyardığı, tam bir açmazın ortalık yerindeyiz.

Kabaca kitabın orta yerinden söylenmiş olsa da, birilerinin deyişle “Bu ülke cennet olursa birlikte yaşar gideriz, cehenneme çevirirsek birlikte yanarız.” nirengi noktasıdır anlatılmak istenen…
Emperyalist-kapitalist sistemin aynı inkarcı, yanıltıcı ve çarpıtıcı yöntemleri yakın geçmişin Libya ülkesinde “sınırlı askeri operasyon” adı altında sürdürülmekteydi. Yani bizde “Alçak Yoğunluklu Savaş”,  Libya’da “Sınırlı Askeri Operasyon”!..  Bu ilginç buluşmaya, kesişmeye emperyalistlerin ateşle, kanla, gözyaşıyla dansı;  yakıcı, yıkıcı savaş politikalarının birbiri ile örtüşmesi mi diyelim?  Ya da, Oval ofis sakini Bill Clinton’un, bizdeki yargısız infazlar, faili meçhuller günlerinin karanlık vampirellası Tansu ile buluşması mı?
.   .   .

Yazılı/görsel basının sayfalarını karıştırdığımızda vampirler dansının sürmekte olduğunu, bir başka örtüşme, benzeşme, çarpıtma gerçeğini Obama’dan AKP’ye uzanan ince bir suç ve ihlaller çizgisinde nüksettiğini görüyoruz:  Bilindiği üzere, Bush yönetiminin ekonomiden dış politikaya yaptığı hata ve gaflarını  “telafi etmek” için, emperyalist aklın önermeleri ile gelen Obama da, önceki Gringo yönetiminden farklı bir şey yapmadı.  

Kısaca Kaliforniya’dan Afganistan’a aynı güfteyi farklı beste ile söyledi… Dediğim dedik çaldığım düdük, dedi.

Guantanamo'da yoğun ve sistematik işkenceye tabi tutulan tutsaklara suda boğulma anını yaşatan, yani boğulma hissi veren ve İngilizce’de “WATERBOARDİNG”olarak ifade edilen işkence yönteminin uygulanmasının duyulması üzerine,  Gringo utanıp sıkılmadan bunun “bir işkence tekniği değil” de, “ İleri Sorgulama Yöntemi” olduğunu savunmuştur.
Gringo’nun üst aklının diyarı Guantanamo cehenneminde, tutsaklara boğulma hissi yaşatan gelişmiş yöntemler bileşkesi waterboarding…   Biz de ise, aynı boğulma anının sıkıntısını ve ölümü duyumsatan, basınçlı su ve biber gazı ile, her türlü tehdit, gözdağı ve hukuksuzlukla, işçinin, işsizin memurun, çiftçinin, emeklinin, öğrencinin, sanatçının soluğunu, iflahını kesen “İLERİ DEMOKRASİ”!..

Şimdi :

Vampirler taze kana bayılır; hedef insanını seçer, ona kilitlenir ve de mutlaka ama mutlaka, gecenin bir vakti, alacakaranlığın tekinsiz bir kuytuluğunda “muradına” erişir.

Dünyanın hangi petrole ve dolara tapınan anamalcı ülkesine bakarsanız bakın, bu korkunç, kanlı filmin senaryosu değişmez.  90’lı yıllardaki iki ibretlik, yüz kızartıcı örtüşmede,  buluşmada olduğu gibi, şimdilerdeki her iki “ İleri Yöntem ” arasında da aynı tür ve içerikte bir acı, eziyet ve de çile çektirme, bir örtüşme,  ancak öncekinden farklı da bir fantezi içeren bir ateşli buluşma var.  Bu anamalcı vampir çift de, tıpkı öncekiler gibi aynı “İLERİ” gelişmiş tekniğin, yöntem ve uygulamaların tehlikeli, yakıcı ateşi ile oynuyor, dans ediyor, fütursuzca sırıtıyor, cilveleşiyor.


                                                                       Hasan Oğuz Bilgen, 25.06.2011, Karşıyaka.
                                                                       Güncelleme 16.01.2016 Fen İşleri Şantiyesi
                                                                                                            
                                                                                hasanoguzbilgen@yahoo.com.tr