17 Kasım 2016 Perşembe

FAŞİZM GÜNLERİNDE ANNA SEGHERS’İ YENİDEN OKUMAK...

EY ZALİM!.. BİZİM DE SÖYLENECEK, PEŞİ SIRA GİDECEĞİMİZ BİR ÇİFT SÖZÜMÜZ VAR UMUDA DAİR…
(FAŞİZM GÜNLERİNDE ANNA SEGHERS’İ YENİDEN OKUMAK...)
Faşizmin yakıcı günlerinde hiç aşık olunur mu?
İlk bakışta absürt gelebilecek, bu beklenmedik sorunun yanıtı, sevgili ülkemin hiç de tekin olmayan alaca karanlığında, bir çırpıda yapıştırılacak kolaycı bir “elbette”nin çok ötesinde olmalı… Yani sırılsıklam aşık olunmalı, olunabilmeli.
Hem de ısrarcı, kararlı, usanmaz/uslanmaz bir aşık gibi, umutsuz-güçlü bir sevdanın yakasına yapışabilmeli. Onca keyfilik, hoyratlık ve her türden biçimiyle despotluk hayatlarımızın her alanında paçalarımıza, eteklerimize karaçalı örneği dolandıkça daha çok, kıskanılacak biçimde umutlanmalı. Binbir özveri, yaşanan acılar ve emekle açılacak aralıktan sızacak sarı sıcak ışığın, savunmasız yalnız yaşamlarımızı, yarına dair düşlerimizi ısıtacağı unutulmamalı. İşte, -cılız da olsa- o ışığın, zaman zaman umutsuzluğa kapılabilen insanlarımıza ulaşması için çıkar yollar, çareler aramaktan asla vaz geçmemeli.
Fırtına günlerinde yangın yerlerinin yakıp kavuran alevlerinin işe yaramazlığına ve umuda dair düşüncemizi içeren yazımızın, Birgün gazetesinden Ayça Söylemez’in eşsiz ve etkileyici makalesi ile çakışıp “pişti” olması kesinlikle tesadüfi ve şaşılacak bir durum değil…
Saltanatın zulmü, bildik sorgulardaki “söyle kurtul” söylemini çağrıştıran “diz çök, itaat et, rahat yaşa” dayatması karşısında yılışıp gevşemeyen, asla boyun eğmeyip (sıcak yuvalarında, mutlu mesut torun torba arasında pembe bir yaşam sürme fırsatı varken) zor ve tehlikeli yolu seçenler, direnmenin, karşı çıkmanın, itiraz etmenin ne denli haklı ve meşru olduğunun bilincindeler.
1940’larda Almanya coğrafyasını titreten, işkence ve ölüm meleği Gestapo’nun karşısında eğilip bükülmeden karşı durmayı bilenler, 2000’li yılların Türkiyesi’nde aynı engebeli, dolambaçlı ve sarp yolu aşmanın, güneşin sofrasına ulaşmanın çabası içindeler.
Ne ironiktir ki, pes etmedikçe, teslim olunmadıkça “Yedinci Haç”ın hiçbir zaman doldurulamayacağını, umudu tüketmedikçe hep boş kalacağını, “kimsenin el uzatamayacağı, sarsamayacağı” bir direnme sembolü olarak faşizmin burçlarında çürüyüp paslanacağını çok iyi biliyorlar.
Güneşin balçıkla sıvanamayacağı kadar açıktır ki, tam da bu nedenle Anna Seghers’i tekrar okuyorlar, boş kalan/boş kalacak olan “Yedinci Haç”ı, yılmaz mücadeleleriyle, vazgeçmeme kararlılıklarıyla unutmuyorlar, unutturmuyorlar.
. . .
“Nasyonal Sosyalizm” maskesi altında kara bulutların çöktüğü 1937 sonbaharının Almanya’sı…
Yer, başta komünistlerin, ileri aydın, düşünen insanların tıkıştırıldığı Westhofen Kampı…
Halk düşmanlarının, faşistlerin emekçilerin, eşitlik, adalet ve de aydınlıktan yana insanların önüne ördüğü barikat, dünyanın hiçbir yerinde aşılamaz değildir.
Bunu, bir kez daha doğrularcasına kamptan gözü pek yedi tutuklu kaçar.
Kamp celladı Fahrenberg, yedi “bozguncu”nun da en geç yedi gün içinde, ölü ya da diri yakalanıp, yine kamp alanı içinde olan yedi çınar ağacında çarmıha gerilmesini emreder.
“ Kamp komutanı Fahrenberg, her gece olduğu gibi, bu gece de, son kaçağın bulunur bulunmaz hemen telefonla haber verilerek, uyandırılmasını emretmişti… “
. . .
“ Dışarıdan gelen en ufak sese kulak kabartıyordu… Beklediği haber, beklediği haber, beklediği haber… “
Ne var ki, “beklediği haber” gelmeyecek, gelmeyecek, gelmeyecekti… Yedinci çınar ağacındaki yedinci haç sonsuza dek dolmayacak, insan aklı, baskı altında tutulmaya çalışılan büyük insanlığın inancı, umudu, direnci var oldukça hep boş kalacaktı.
. . .
Faşizm günlerinde Anna SEGHERS’i yeniden okumak ve dahi “Yedinci Haç’ı yeniden anlamak ve anımsamak umudu çoğaltmak, yaşama ve insanlığın evrensel değerlerine daha sıkı tutunmaktır.
Soluk aldığımız, yaşama tırnak geçirmeye çalıştığımız her alanda, yaşamın sadece soluk alıp vermek olduğuna inandırmak, böylesi bir onur kırıcı yönetilme ve sürü içgüdüsüyle güdülmeyi, süründürülmeyi kabul ettirmek isteyen zulmün ve paranın saltanatı, günbegün üzerimize üzerimize geliyorken, bize ise, faşizmin yaşamı teslim alamayacağını, bizi dize getiremeyeceğini inanmaktan başka bir seçenek bırakmıyor.
Hasan Oğuz Bilgen, 17.11.2016, Soğukkuyu.

5 Kasım 2016 Cumartesi

BİLİNENİN TEKRARI “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

BİLİNENİN TEKRARI  “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

Raportör Kati Pira, Federica, Schulz gibi, Avrupa Birliği Kapitalizminin parlamenter muktedirlerinden “Türkiye’den kötü kokular geliyor… Hukuksuzluğun son perdesi: HDP’li vekiller günah keçisi oldu…” mealinde, kazan çömlek patladı dedirten zehir zemberek açıklamalar yapıldıkça, sütliman lanse edilmeye çabalanan piyasaların ve dahi egemenlerin tadı kaçıyor. “Kredi Notu” düşüyor (ne işe yarıyorsa?), yüzler ekşiyor.

Bilumum bilmem ne kıymetler borsalarının, yani piyasaların ve yüz seyirmelerinin kaynaklarına inmek için, pedagog, iletişim uzmanı filan olmak gerekmiyor. İşte tam da burada İslamcı faşizmin dış dünyaya yöneltilmiş vitrinine, uluslar arası tekelci kapitalizme dönmüş yüzüne bakmak yetiyor.  Senaryosu muhtemelen emperyalist güçlerce yazılmış filmin setinde İslamcı faşizmin führerini, öyle hemen çıplak gözle ayırtına varılamayan belli belirsiz bir telaştır alıveriyor.  

Durum böyle olunca, Batılı terecilere tere satamayan tekçi/tek adam frekansını Suudilere, örneğin Katar gibi Arap Emirliklerine ayarlıyor.

Ne diyor, Katar merkezli El-Cezire televizyonuna nafile demeçler veren diplomasız adam:  “ Demokrasinin tanımını, laikliğin tanımını yeniden yaptık…”  Yetmiyor, ders vermeyi sürdürüyor:  “ Okudukça, yaşadıkça, tecrübe ettikçe değişimi bizatihi görüyorsunuz.  Bu değişim esnasında yerinizde sayarsanız, kaybeden siz olursunuz. Ol nedenle kendimizi geliştirmemiz gerek. Biz bunu başardık…”   Neyle başarmış?  “Peygamberin yol haritası sayesinde…” Öyle diyor.

Her ne kadar şantiyede Demirci Arif Usta’yı çok sinirlendiren  “Malumun Tekrarı” biçiminde olacak olsa da,  şimdi hep birlikte bu “başarıya” ve de onun arkasındaki “değişim”de ulaşılan “takdire şayan” son noktaya bir göz atalım:

·        AKP’nin 14 yılında uyguladığı gerici/kapitalist cinsiyetçi politikalar en çok kadınlarla emekçilere vurdu.  Hasbelkader iş bulanlar hoyratça, fütursuzca çalıştırılıp sömürülürken, büyük çoğunluğu eve/mutfağa tıkılmaya çalışıldı. Aynı iktidar boyunca kışkırtan, koruyan yasa ve uygulamalarla,  nefret/kin söylemleriyle altı bine (6000) yakın kadın göz göre göre vahşi cinayetlere kurban gitti.
·        AKP-Saray iktidarının özet emekçiler açısından tam bir cehennemdi. Taşeron sistemi adeta yasal bir hal aldı, iş güvencesinin sadece adı kaldı.  Uluslar arası çalışma standartlarında en doğal hak olan grev hakkı defalarca gasp edildi. Meşhur Orta Vadeli Program sayesinde kiralık işçilik üzerinden köleci toplum tesis edildi.   
·        İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) Meclisi’nce hazırlanan son Çalışma Yaşamı Raporu’na göre, ekim 2016 yılında resmi kayıtlara geçen yüz altmış beş  (165), yine içinde bulunduğumuz yılın ilk on (10) ayında bin altı yüz (1600) işçi,  iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.  İSİG Meclisi’nin yanında SGK resmi verileri de dikkate alınarak hazırlanan aynı rapora göre, AKP-Saray iktidarı boyunca  toprağa verdiğimiz işçi yoldaşlarımızın sayısı on sekiz biz altmış yedi (1867).
·        Bu sayı ve kıyım onlara elbette yetmiyor:  AKP-Saray iktidarı inşaat alanında, tarımda, madencilikte, taşımacılıkta, ulaşımda, düşme, ezilme, göçük altında işini bitiremediği sınıf kardeşlerimizin geleceğini, geçtiğimiz hafta yayınlanan hükümetin 2017 yılı programıyla karartmaya çalışıyor.  Söz konusu program bilineceği üzere, işçinin bir yıl çalışıp hak ettiği tazminat hakkının “fon” ya da “bireysel emeklilik” adı altında gaspını “hayata geçirilmesi gereken tedbirler” olarak görüyor.
·        Sağlık alanıysa tam bir facia… Tek cümleyle, hastanın hastaneye girişinden çıkışına, ilaca erişiminden tedavinin sürdürülmesine ticarileştirilen, ihaleye ranta açılan insan ve insan sağlığının durumu içler acısı.  Bu acıyı hafifletmek amacıyla(!) olsa gerek, sağlık kurumlarında görevlendirilen maaşlı imamlar hastalara dini telkinlerde bulunuyor.
·        Eğitim yaz/boz tahtasına döndürülmüş durumda… Gençlerin girebildikleri, okuyabildikleri, devam edebildikleri bir okulları olmadığı gibi, yaşamlarını sürdürebilecekleri işleri de yok. Hal böyle olunca elbette umutları da yok. Bu durumda olan gençlerimizin oranı %30… Bu oran acıdır ki, sayısal anlamda yaklaşık 5 milyon 340 bine tekabül ediyor.
·        Çalışma alanında sadece tek bir konfederasyonun (KESK’in) bildirdiğine göre, OHAL kapsamında yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle 11 binin üzerinde KESK üyesi açığa alınırken, bin dört yüz (1400) çalışan da kamudan ihraç ediliyor.           
·        Basın ve yayın alanında ifade özgürlüğü, dolayısıyla halkın özgür ve bağımsız haber alma özgürlüğü katledildi.  Gazeteler basıldı;  çalışanları derdest edildi. Onlarca gazete, dergi ve televizyon kapatıldı. Abartısız binlerce gazeteci işsiz kaldı, yüzlercesi tutuklandı, bırakıldı;  an itibari ile yüz otuz (130) gazeteci tutuklu.
·        İnsanlığın ve hayvanların doğal yaşam alanları talan edildi, ediliyor.  Dereler, tepeler, sular, ormanlar rantçı yamyamlara peşkeş çekildi.  
·        Bu süre zarfında yoksulluk, işsizlik, göçler ve savaşlar doğalmış ve olağanmış gibi gösterildi. Toplu katliamlar kanıksatılmaya çalışıldı;  “şehadet” edebiyatı ile ölüm kutsandı.   

Devrimciler, bu ülkede yıllarca faşizmin ve savaş kışkırtıcılığının nasıl bir kaotik bir zeminde ve hangi apolitik/lümpen yığınlar üzerinden güç ve yaşam bulduğunu, faşistlerin, paramiliter güruhların ve örgütlü katillerin hangi kitle ruhuna dayandığını, yine ne tür bir kitle üzerinden can devşirdiğini, kan tazelediğini anlatıp durdular.
 
Yine devrimciler, faşizmin “geçit” verilecek ya da verilmeyecek, gelip giden bir dışsal, yapay, yasalarla, KHK’larla sınırlı, “kimi kez” konjonktürel bir olgu olmadığını, aksine kurumsallığı, sürekliliği, en fazla mevcut devlet klikleri arasında paylaşılamadığı konusunun altını çizdi durdu. Kabaca, kimi dönemlerde postal giyip apolet takmasını, bazı koşullarda da sakal bırakıp cübbeye bürünmesini, bu yüzden kavgada şamar aranmaması gerektiğini bıkıp usanmadan yazıp çizdi.

Şimdilerde bizlere düşense, faşizmin kurumsallığı ve sürekliliği esprisinden hareketle, klişe ve alışılmış bir “direnme” hakkının ötesinde, elbette süreklilik arz eden, “mağduriyet” geleneğinden sıyrılmış, dayanışmacı, olabildiğince geniş, kurumsal ve örgütlü bir mücadeleye sarılmaktır.  Aydınlanmaya ve de kurtuluşa giden yolda, başka beklentiler içinde olmak, halktan, işçi sınıfından başka güçlere bel bağlamak düşten ve yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır.


Hasan Oğuz Bilgen, 05.11.2016, Kanallar Atölye.    

BİLİNENİN TEKRARI “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

BİLİNENİN TEKRARI  “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

Raportör Kati Pira, Federica, Schulz gibi, Avrupa Birliği Kapitalizminin parlamenter muktedirlerinden “Türkiye’den kötü kokular geliyor… Hukuksuzluğun son perdesi: HDP’li vekiller günah keçisi oldu…” mealinde, kazan çömlek patladı dedirten zehir zemberek açıklamalar yapıldıkça, sütliman lanse edilmeye çabalanan piyasaların ve dahi egemenlerin tadı kaçıyor. “Kredi Notu” düşüyor (ne işe yarıyorsa?), yüzler ekşiyor.

Bilumum bilmem ne kıymetler borsalarının, yani piyasaların ve yüz seyirmelerinin kaynaklarına inmek için, pedagog, iletişim uzmanı filan olmak gerekmiyor. İşte tam da burada İslamcı faşizmin dış dünyaya yöneltilmiş vitrinine, uluslar arası tekelci kapitalizme dönmüş yüzüne bakmak yetiyor.  Senaryosu muhtemelen emperyalist güçlerce yazılmış filmin setinde İslamcı faşizmin führerini, öyle hemen çıplak gözle ayırtına varılamayan belli belirsiz bir telaştır alıveriyor.  

Durum böyle olunca, Batılı terecilere tere satamayan tekçi/tek adam frekansını Suudilere, örneğin Katar gibi Arap Emirliklerine ayarlıyor.

Ne diyor, Katar merkezli El-Cezire televizyonuna nafile demeçler veren diplomasız adam:  “ Demokrasinin tanımını, laikliğin tanımını yeniden yaptık…”  Yetmiyor, ders vermeyi sürdürüyor:  “ Okudukça, yaşadıkça, tecrübe ettikçe değişimi bizatihi görüyorsunuz.  Bu değişim esnasında yerinizde sayarsanız, kaybeden siz olursunuz. Ol nedenle kendimizi geliştirmemiz gerek. Biz bunu başardık…”   Neyle başarmış?  “Peygamberin yol haritası sayesinde…” Öyle diyor.

Her ne kadar şantiyede Demirci Arif Usta’yı çok sinirlendiren  “Malumun Tekrarı” biçiminde olacak olsa da,  şimdi hep birlikte bu “başarıya” ve de onun arkasındaki “değişim”de ulaşılan “takdire şayan” son noktaya bir göz atalım:

·        AKP’nin 14 yılında uyguladığı gerici/kapitalist cinsiyetçi politikalar en çok kadınlarla emekçilere vurdu.  Hasbelkader iş bulanlar hoyratça, fütursuzca çalıştırılıp sömürülürken, büyük çoğunluğu eve/mutfağa tıkılmaya çalışıldı. Aynı iktidar boyunca kışkırtan, koruyan yasa ve uygulamalarla,  nefret/kin söylemleriyle altı bine (6000) yakın kadın göz göre göre vahşi cinayetlere kurban gitti.
·        AKP-Saray iktidarının özeti emekçiler açısından tam bir cehennemdi. Taşeron sistemi adeta yasal bir hal aldı, iş güvencesinin sadece adı kaldı.  Uluslar arası çalışma standartlarında en doğal hak olan grev hakkı defalarca gasp edildi. Meşhur Orta Vadeli Program sayesinde kiralık işçilik üzerinden köleci toplum tesis edildi.   
·        İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) Meclisi’nce hazırlanan son Çalışma Yaşamı Raporu’na göre, ekim 2016 yılında resmi kayıtlara geçen yüz altmış beş  (165), yine içinde bulunduğumuz yılın ilk on (10) ayında bin altı yüz (1600) işçi,  iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.  İSİG Meclisi’nin yanında SGK resmi verileri de dikkate alınarak hazırlanan aynı rapora göre, AKP-Saray iktidarı boyunca  toprağa verdiğimiz işçi yoldaşlarımızın sayısı on sekiz bin altmış yedi (18067).
·        Bu sayı ve kıyım onlara elbette yetmiyor:  AKP-Saray iktidarı inşaat alanında, tarımda, madencilikte, taşımacılıkta, ulaşımda, düşme, ezilme, göçük altında işini bitiremediği sınıf kardeşlerimizin geleceğini, geçtiğimiz hafta yayınlanan hükümetin 2017 yılı programıyla karartmaya çalışıyor.  Söz konusu program bilineceği üzere, işçinin bir yıl çalışıp hak ettiği tazminat hakkının “fon” ya da “bireysel emeklilik” adı altında gaspını “hayata geçirilmesi gereken tedbirler” olarak görüyor.
·        Sağlık alanıysa tam bir facia… Tek cümleyle, hastanın hastaneye girişinden çıkışına, ilaca erişiminden tedavinin sürdürülmesine ticarileştirilen, ihaleye ranta açılan insan ve insan sağlığının durumu içler acısı.  Bu acıyı hafifletmek amacıyla(!) olsa gerek, sağlık kurumlarında görevlendirilen maaşlı imamlar hastalara dini telkinlerde bulunuyor.
·        Eğitim yaz/boz tahtasına döndürülmüş durumda… Gençlerin girebildikleri, okuyabildikleri, devam edebildikleri bir okulları olmadığı gibi, yaşamlarını sürdürebilecekleri işleri de yok. Hal böyle olunca elbette umutları da yok. Bu durumda olan gençlerimizin oranı %30… Bu oran acıdır ki, sayısal anlamda yaklaşık 5 milyon 340 bine tekabül ediyor.
·        Çalışma alanında sadece tek bir konfederasyonun (KESK’in) bildirdiğine göre, OHAL kapsamında yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle 11 binin üzerinde KESK üyesi açığa alınırken, bin dört yüz (1400) çalışan da kamudan ihraç ediliyor.           
·        Basın ve yayın alanında ifade özgürlüğü, dolayısıyla halkın özgür ve bağımsız haber alma özgürlüğü katledildi.  Gazeteler basıldı;  çalışanları derdest edildi. Onlarca gazete, dergi ve televizyon kapatıldı. Abartısız binlerce gazeteci işsiz kaldı, yüzlercesi tutuklandı, bırakıldı;  an itibari ile yüz otuz (130) gazeteci tutuklu.
·        İnsanlığın ve hayvanların doğal yaşam alanları talan edildi, ediliyor.  Dereler, tepeler, sular, ormanlar rantçı yamyamlara peşkeş çekildi.  
·        Bu süre zarfında yoksulluk, işsizlik, göçler ve savaşlar doğalmış ve olağanmış gibi gösterildi. Toplu katliamlar kanıksatılmaya çalışıldı;  “şehadet” edebiyatı ile ölüm kutsandı.   

Devrimciler, bu ülkede yıllarca faşizmin ve savaş kışkırtıcılığının nasıl bir kaotik bir zeminde ve hangi apolitik/lümpen yığınlar üzerinden güç ve yaşam bulduğunu, faşistlerin, paramiliter güruhların ve örgütlü katillerin hangi kitle ruhuna dayandığını, yine ne tür bir kitle üzerinden can devşirdiğini, kan tazelediğini anlatıp durdular.
 
Yine devrimciler, faşizmin “geçit” verilecek ya da verilmeyecek, gelip giden bir dışsal, yapay, yasalarla, KHK’larla sınırlı, “kimi kez” konjonktürel bir olgu olmadığını, aksine kurumsallığı, sürekliliği, en fazla mevcut devlet klikleri arasında paylaşılamadığı konusunun altını çizdi durdu. Kabaca, kimi dönemlerde postal giyip apolet takmasını, bazı koşullarda da sakal bırakıp cübbeye bürünmesini, bu yüzden kavgada şamar aranmaması gerektiğini bıkıp usanmadan yazıp çizdi.

Şimdilerde bizlere düşense, faşizmin kurumsallığı ve sürekliliği esprisinden hareketle, klişe ve alışılmış bir “direnme” hakkının ötesinde, elbette süreklilik arz eden, “mağduriyet” geleneğinden sıyrılmış, dayanışmacı, olabildiğince geniş, kurumsal ve örgütlü bir mücadeleye sarılmaktır.  Aydınlanmaya ve de kurtuluşa giden yolda, başka beklentiler içinde olmak, halktan, işçi sınıfından başka güçlere bel bağlamak düşten ve yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır.


Hasan Oğuz Bilgen, 05.11.2016, Kanallar Atölye.    

3 Ağustos 2016 Çarşamba

AĞLA SEVGİLİ YURDUM

AĞLA SEVGİLİ YURDUM

1970'lerin macera/komedi türünden kovboy filmleri arasında, şimdi yaşı altmışa dayanmış delikenlılarından kimilerinin üstüste birkaç kez izlediği ünlü bir vestren klasiği vardır:

Oldukça hareketli geçen filmin sonuna doğru soyguncular bir bankada kıstırılır. Soygunculardan insan azmanı olanı para kasasını kucaklamış götürmeye çalışmaktadır. Şerif adamlarının en önünde, ağzında bitmeye yüz tutmuş purosu ve kısık gözleri ile ortalığı süzer. Sesi kısık ama kararlıdır:
"Kasayı silahlarınızla birlikte yere bırakın ve yüzükoyun yatın."

Dışarıda toplanmış kasabalı suspustur. Kamera tekrar bankanın içine, çelik kasayı koca göbeğinin üzerinde tutan insan azmanına döner. Kaçacak delik yoktur, herşey bitmiştir. Goril kasayı ayaklarının dibine bırakıverir. Ahşap banka zangır zangır sallanır. Kamera bankanın sallanan devasa abajuruna yakın plan çekim yapar.

İşte o an, o sahnede izleyiciyi yerlere yatıran replik şöyledir:

"Kasa mı, ne kasası?"

* * *

DİSK Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR)'nün yayınlamış olduğı son "Sendikalaşma ve Toplu İş Sözleşmesi Raporu", son günlerde RTE-akp pompalamasıyla adeta karnaval havasına sokulmaya çalışılan buz dağını görünmeyen kısmına gönderme yapmaktadır:

* Kayıt dışı işçileri de kapsayan fiili sendikalaşma oranı (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın %11.5 açıklamasının tersine) %9.7'dir. Bu durumda sendikalı işçilerin üçte biri toplu iş sözleşmesi kapsamı dışında kalmaktadır.

* Toplu sözleşme kapsamı oranları açısından ise durum daha da vahim. İşçilerin sadece %7'si toplu iş sözleşmesi kapsamında. Özel sektördeki oran ise daha içler acısı: %4.2

* 15 temmuz darbe girişiminin ardından Aksiyon-İş Konfederasyonu'na bağlı sendikaların kapatılmasıyla, resmi sendikalaşma oranı %12'nin çok daha gerisine düşmüş oldu.

* 2016 temmuz ayında sendika üyeliği durma noktasına gelmiştir.

* Toplu İş Sözleşmesi (TİS)'in kapsadığı çalışma alanı, sendikaya üye işçilerin anayasal sendikal haklarını hangi düzeyde kullanabildiğini gösteriyor.

* Diğer ülkelerde TİS'in güvence altına aldığı işçiler, sendika üyesi işçilerden daha fazla... Yani AVRO bölgesindeki işçiler % 25-30'lardayken, TİS'in koruyucu şemsiyesi altına aldığı işçiler % 65'lerdedir.

DİSK-AR raporunun adeta "kıssadan hisse" dedirten sonuç bölümünde "Sendikalı olan her üç işçiden birisinin TİS'den yararlanamaması demek, ülkede toplu iş sözleşmesi sisteminin çökmesidir." denilmesi, çocukluğumuzda oynadığınız saklambaç oyununun final bölümü olan "kazan çömlek patladı" sahnesidir.

* * *

An itibari ile, TÜRK-İŞ başkanının ITUC (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu)'na "OHAL'in sadece darbecilere ve taraftarlarına yönelik olduğu, insan haklarında, emeğin kazanımlarında bir adım bile geriye gitmedikleri" mealinde yazdığı mektup, bizim yukarıdaki vestren filminin final sahnesini anımsatsa da, yine de zaman ve mekana pek uymuyor.

Filmdeki sahne makaranın sonundaydı. Bizler, yurtseverler, devrimciler, sosyalistler, kuvvetli olasılıktır ki daha filmin başındayız. Tavandaki abajur filan sallanmıyor, hatta yaprak kımıldamıyor. Olsun, Türk-İş' in başının söylemi ile filmin meşhur repliği uyum sağlıyor ya:

"Diktatörlük mü, ne diktatörlüğü?"

* * *

Demirci Arif Usta'nın son günlerde canı hayli sıkkın, " Filler tepişiyor biz eziliyoruz;  iki İslamcı erk arasında iktidar olma, milletin anasını belleme yarışı, hepsi bu.. Filmin özeti bu..." diyor.

"Ortalık sanki güllük gülistanlık... Kırmızı bayraklı zeminlerde düğün dernek, adeta bir bayram şenlik hali... Ağlanacak halimize gülmemize, mutlu mesut demeçlere, meydanların devlet destekli/zorlamalı karnaval cümbüşüne sokulmasına inat... Ali Baba'nın Masalları'nda ilk kez çalınacak türkünün adı Ağla Sevgili Yurdum olsun..."

Hasan Oğuz Bilgen, 03.08.2016, Bornova Tozduman Şantiyesi.

Dip Not: Ağla Sevgili Yurdum, Bir Tuncay Akdoğan başyapıtıdır...
Sevgili Tuncay. 21 Kasım 2004 tarihinde, tek başına yaşadığı evinde elektriklerin kesik olmasından dolayı bir mum yakar... İlerleyen saatlerde mumun devrilmesi sonucu evinde çıkan yangında 45 yaşında yaşamını yitirir.
Cenazesi 24 Kasım 2004 tarihinde Okmeydanı Cemevi'nde düzenlenen törenin ardından Kilyos Mezarlığı'nda toprağa verilir.
Balık beyinli kafalarda akıl tutulmasının yaşandığı şimdilerde
Sevgili Tuncay Akdoğan'a sevgi ve özlemlerimle..
  


  

29 Temmuz 2016 Cuma

DEVRİMDE SAĞLAM BİR DEVRİMCİ KİMLİK: NURETTİN GÜRATEŞ



27 Temmuz 1978 günü ekip otosu ile Adana Devlet Hastanesi’ne getirildiğinde, polis kurşunu ile karın boşluğundan hafif yaralıdır. Ciddi bir kanaması yoktur.  Adana Devlet Hastanesinin acil servisinde ölümcül olmayan mermi yarasına ilk müdahalesi yapılırken bilinci açıktır.

Sağlık görevlileri ameliyat sonrası gönül rahatlığı ile koluna serum bağlarken, sivil polisler de onu ayak bileğinden yatağına kelepçeleme telaşındadırlar. Doktorlar ilerleyen saatlerde ifade alma konusunda ısrarcı olan polislere, Hipokrat dillerince karşı çıkmaya yeltendilerse de, “emir büyük yerden” geliyordu… Doğaldır ki, çok fazla direnemediler.

Ama, Nurettin Gürateş direndi.

“THKP-C sevdalısı olduğunu, devrimcilik yaptığını, işçi sınıfı ve emekçi halk için  savaştıklarını, amaçlarının sadece devrim yapmak olduğunu, bankaya da bunun için girdiklerini…” ısrarla tekrarlayıp durdu.

Yeni doğan gün içinde emniyet tarafından olayın takipçisi olan basın emekçilerine “yaralı banka soyguncusu kurşun yarasından öldü” şeklinde basit ve kısa bir “bilgi” verilir.

O gün, o hasta servisinde görevli olan hemşirenin anlatımıysa çok açık ve nettir:  

“Yaralı hastamız normal bir insana göre biraz fazla olan kilosunun karın bölgesinde oluşturduğu yağ dokusu sayesinde, boşluğuna isabet eden 9 mm. kurşunun ölümcül etkisine maruz kalmamıştı.  Yani, saplanan kurşunun hasarı o cüssedeki bir yaralının ölümüne sebebiyet verecek kadar ciddi değildi.

“Yaralı hastamızın bilinci hastanemize getirildiği saatten itibaren açıktı… Ameliyat esnası dahil hiçbir zaman şoka girmedi. Servise çıkarıldığında, hastaneye doluşan polislerden fırsat buldukça benimle konuşmaya, bir daha zamanı olmayacakmış, olamayacakmış telaşı içinde bir şeyler anlatmaya çalıştı.

“Kısaca, devrimci olduğunu, soyguncu ve bozguncu olmadığını, bir kamulaştırma operasyonunda yaralandığını… Polislerin en az kendisi kadar kararlı ve ciddi olduğunu, kendisini ilk fırsatta öldürmeye kalkışacaklarını” anlattı.  Ardından (zaferin er ya da geç direnenlerin olacağını, sonuçta mutlaka emekçilerin, halkın kazanacağını) ekledi.

“Tüm bunları, o yaralı vaziyette, yatağına ayağından kelepçeliyken anlatırken, insanda hayret uyandıracak biçimde sakin ve soğukkanlı idi.

"Ancak adını, soyadını vermedi, doğum yerinden, memleketinden hiç söz etmedi. 

“Sadece, aslında mesleğinin öğretmenlik olduğunu, bir süre, yine yer belirtmeden Anadolu’nun bir ilçesinde Türkçe öğretmenliği yaptığını da özellikle belirtmesi gerektiğinin ısrarı içinde olduğunu fark ettim.

“İlerleyen günde bir daha onunla konuşma fırsatımız olmadı. Belki de anlatacağını anlatmıştı. Ben, yattığı koğuşa girip çıktıkça, böylesi bir gönül rahatlığı içinde bana bakıp belli belirsiz gülümsüyordu. Ertesi gün, koğuşa farklı bir sivil giyimli  -savcı olduğunu tahmin ettiğim- kişi geldi, bir şeyler konuştular ve gitti.

“Son olarak, günün ilerleyen bir saatinde, ayak bileğinden yatağına bağlı olmasına ve yarasına rağmen moralinin çok yerinde olduğunu, hatta son cümlelerinden birinde (polislerin kendisinden nasıl korktuklarını ve nasıl da panik içinde olduklarını konusunda) espri bile yaptığını söylemeliyim…

Canlı tanık hastane hemşiresinin anlatımından…
 
*  *  *
Nurettin Hocanın katledilmesini izleyen ilerleyen günlerde, "Güneş balçıkla sıvanmaz" sözünü, Adana'nın gecekondu semti Kiremithane mahallesinde oturan hayli yoksul, ne ki bir o kadar onurlu emekçi bir ailenin bu cesur yürek hemşire kızı kanıtlayacaktı. 

Karanlığın cücelerinin korku ve telaşla kaynaştığı, ölümcül fısıltıların uçuştuğu, o izbe hastane odasının yapayalnızlığında, planlı cinayet uygulamasının en ince ayrıntısına, en küçük karesine dek, bu sessiz, suskun, dahası dikkatli hemşire anbean belleğine kaydedecek, fırtınalı yılların sonrasında oluşturulması gereken yazılı tarihimizin ve ardımız sıra gelenlere emanet edeceğimiz çoğulcu/ kolektif belleğimizin isimsiz anlatıcısı, yürekli kahramanı olacaktı.

Açık Mektup Kolektifi. 27 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.   

  


25 Temmuz 2016 Pazartesi

KÖTÜ BİR YAZI DİLİ, SUSPUS BİR DİLDEN YEĞDİR…

KÖTÜ BİR YAZI DİLİ, SUSPUS BİR DİLDEN YEĞDİR…

İlk bakışta gün içindeki ilişkileri asker-kışla ilişkilerini anımsatan şantiye ortamında, ayaküstü sorulan her patavatsız soruya Arif Usta’nın yapıştırdığı yanıt açık ve nettir: “ Bizim banka hesaplarımız da, sosyal medya hesaplarımız da bellidir.  Kapatılan ve çekilen hesap yoktur. Ali Baba’nın Masalları’nda sapla saman hiçbir zaman ve asla karıştırılmamış, her koşulda hırsızsa hırsız, diktaya dikta, darbeye darbe denilmiştir.”

Sözü dolandırmadan, hemen ilk ağızdan demirci ustasından aktarmaya devam etmekte yarar var:  “ Devrimci dediğin, devede paldum ben seni aldım tarzında tepeden inme her şeye, her emrivakiye karşıdır. Bu beyanın doğrulaması, bu güne dek emeğin kazanımlarına, temel hak ve özgürlüklere her fırsatta, koşulda vurulan darbe üstüne darbelerdir. Ve elbette girişilen son darbedir.

“ 12 Mart 1971’de de, 12 Eylül 1080’de de postalın çelik burnunun kaval kemiğine vurduğu darbe dayanılmazdı. Postaldan nasibini alan iki büklüm oldu, tamam da… Dayandık mı, dayandık. ( Bu ara, siz hiç kaval kemiğinize hatırı sayılır bir darbe aldınız mı?)  15 Temmuz’daki yeşil postalsa, sahibinin TRT’yi hala kırk yıl önceki tek etkili ve yetkili borazan olarak gördüğünden olsa gerek direkten döndü. Darbe kaval kemiğini bulmadı.

“ Şimdi bunun için sırf kim vurduya gitmemek telaşı ile, darbeye karşıtı gazete ilanlarının altına adını yazdırmaya çalışmak ne denli inandırıcı, ne denli içtendir?  Alnı üç hilallisi de karşı bu kez! Oysa marifet sadece karşı olunduğunu açıklamaktan çok neyden yana, neyin, kimin yanında olduğumuz değil midir?  (Darbeye karşıyım) derken, 13 yıldır bu gün yaşananların, gelinen noktanın tek sorumlusu olan Anayasal kurumlardaki yozlaşmaya, gericileşmeye de,  her alandaki kokuşmaya, çürümeye de burnunu, kulağını, gözünü kapat!!  Ürkek ve utangaç adam her neresini kapatırsa kapatsın, gözümüzün önünde, dört bir yanımızda bir şeyler oluyor.

“ 15 Temmuz akşamı Osmanlı’daki “Urun ha!” vakıasını aratmayacak denli trajik olayların sonrasında koparılan (Saray ve AKP destekli) kuru gürültü de yabana atılır cinsten değil.  Bir gün sonra, 16 Temmuz akşamı Sarıyer’den fireni boşalmış kamyon gibi harekete geçen “darbe karşıtı” salyalı güruh, askılı-bluzlu kadınlara (Bundan sonra, böyle giyinin de görelim bakalım) çemkirmesiyle, bir siyasi elitin (Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak) iletisi nasıl da birbiriyle örtüşüyor.  Ne var ki terzi provası değil, başka bir şeylerin provası… Bu prova ile halkı test eden adamlar, sakallı-cübbeli de olsalar, sabırlı bir laborant edası ile bilimin deneme-yanılma yönteminden bir şeyler çıkarmak, bir yerlere varmak istedikleri kesin.

Bir şey daha:  Her şey 15 Temmuz akşamı başlamadı ki, (Memleket çok büyük bir felaketin eşiğinden dönmüş) olsun!  Aysbergin görünmeyen, dillendirilmeyen su altındaki kısmında, 1980 sonrası sırtların okşanması, Özal ve sonrası dönemlerde kaşınması, son on dört yıldır da anayasal kurumların yozlaştırılması var.

“ Peki malum gecenin sonrasında ne oldu?  (Hainlerin elinden kurtarılan demokrasi) alanlara, sokağa hakim kılınabildi mi?  Ortalık yumuşayıp sütliman mı oldu?  Huzur mu bulduk?  Bu basit soruların yanıtlarını, üç maymunu oynamayı hiçbir zaman asla kabul etmeyenler, özellikle de kaval kemiklerinde hala ince bir sızıyı duyumsayanlar çok iyi biliyorlar.  OHAL’in hızla kararan bir gökyüzü, el yordamıyla bile ilerlemenin çok zor olduğu sisli, tekinsiz bir hava ve önünüze çıkıveren asit kuyuları olduğunu…

Bir şeyi daha çok iyi biliyorlar;  her türlü darbeye, baskıya, işkenceye ve hak kaybına karşı çıkmaktan ve direnmekten başka bir yol, başka bir çare olmadığını…

Demirci Arif Usta, 25.07.2016, Fen İşleri Şantiyesi

KÖTÜ BİR YAZI DİLİ, SUSPUS BİR DİLDEN YEĞDİR…

KÖTÜ BİR YAZI DİLİ, SUSPUS BİR DİLDEN YEĞDİR…
İlk bakışta gün içindeki ilişkileri asker-kışla ilişkilerini anımsatan şantiye ortamında, ayaküstü sorulan her patavatsız soruya Demirci Arif Usta’nın yapıştırdığı yanıt açık ve nettir:
“ Bizim banka hesaplarımız da, sosyal medya hesaplarımız da bellidir. Bu güne dek kapatılan, çekilen hesap yoktur. Ali Baba’nın Masalları’nda sapla saman hiçbir zaman ve asla karıştırılmamış, her koşulda hırsızsa hırsız, diktatöre diktatör ve de darbeye darbe denilmiştir.”
Sözü dolandırmadan, hemen ilk ağızdan demirci ustasından aktarmaya devam etmekte yarar var:
“ Devrimci dediğin, devede paldum ben seni aldım tarzında tepeden inme her şeye, her emrivakiye karşıdır. Bu beyanın doğrulaması, bu güne dek emeğin kazanımlarına, temel hak ve özgürlüklere her fırsatta, koşulda vurulan darbe üstüne vurulan darbelerdir. Ve elbette girişilen son darbedir.
“ 12 Mart 1971’de de, 12 Eylül 1080’de de postalın çelik burnunun kaval kemiğine vurduğu darbe dayanılmazdı. Postaldan nasibini alan iki büklüm oldu, tamam da… Dayandık mı, dayandık. 15 Temmuz’daki yeşil postalsa, sahibinin TRT’yi hala kırk yıl önceki tek etkili ve yetkili borazan olarak gördüğünden olsa gerek direkten döndü. Darbe kaval kemiğini bulmadı.
“ Şimdi bunun için sırf kim vurduya gitmemek telaşı ile, darbe karşıtı gazete ilanlarının altına adını yazdırmaya çalışmak ne denli inandırıcı, ne denli içtendir? Alnı üç hilallisi bile, darbeye karşı bu kez! Oysa marifet sadece karşı olunduğunu açıklamaktan çok neyden yana, neyin, kimin yanında olduğumuz değil midir?
" Hem 'Darbeye karşıyım' de, hem 13 yıldır bu gün yaşananların, gelinen noktanın tek sorumlusu olan Anayasal kurumlardaki yozlaşmaya, gericileşmeye de, her alandaki kokuşmaya, çürümeye de burnunu, kulağını, gözünü kapat!! Ürkek ve utangaç adam!! Her neresini kapatırsa kapatsın, gözümüzün önünde, dört bir yanımızda bir şeyler oluyor.
“ 15 Temmuz akşamı Osmanlı’daki “Urun ha!” vakıasını aratmayacak denli trajik olayların sonrasında koparılan (Saray ve AKP destekli) kuru gürültü de yabana atılır cinsten değil. Bir gün sonra, 16 Temmuz akşamı Sarıyer’den fireni boşalmış kamyon gibi harekete geçen “darbe karşıtı” salyalı güruh, askılı-bluzlu kadınlara (Bundan sonra, böyle giyinin de görelim bakalım) çemkirmesiyle, bir siyasi elitin (Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak) iletisi nasıl da birbiriyle örtüşüyor. Ne var ki terzi provası değil, başka bir şeylerin provası…Bu prova ile halkı test eden adamlar sakallı-cübbeli de olsalar, sabırlı bir laborant edası ile bilimin deneme-yanılma yönteminden bir şeyler çıkarmak, bir yerlere varmak istedikleri kesin.
" Bir şey daha: Her şey 15 Temmuz akşamı başlamadı ki, (Memleket çok büyük bir felaketin eşiğinden dönmüş) olsun! Aysbergin görünmeyen, dillendirilmeyen su altındaki kısmında, 1980 sonrası sırtların okşanması, Özal ve sonrası dönemlerde kaşınması, son on dört yıldır da anayasal kurumların yozlaştırılması var.
“ Peki malum gecenin sonrasında ne oldu? (Hainlerin elinden kurtarılan demokrasi) alanlara, sokağa hakim kılınabildi mi? Ortalık yumuşayıp sütliman mı oldu? Huzur mu bulduk? Bu basit soruların yanıtlarını, üç maymunu oynamayı hiçbir zaman asla kabul etmeyenler, özellikle de kaval kemiklerinde hala ince bir sızıyı duyumsayanlar çok iyi biliyorlar. OHAL’in hızla kararan bir gökyüzü, el yordamıyla bile ilerlemenin çok zor olduğu sisli, tekinsiz bir hava ve önünüze çıkıveren asit kuyuları olduğunu…

" Bir şeyi daha çok iyi biliyorlar; her türlü darbeye, baskıya, işkenceye ve hak kaybına karşı çıkmaktan ve direnmekten başka bir yol, başka bir çare olmadığını…

Demirci Arif Usta, 25.07.2016, Fen İşleri Şantiyesi.