30 Nisan 2020 Perşembe

SEKİZ SAAT İŞ, SEKİZ SAAT UYKU, SEKİZ SAAT KEYFİMİZE GÖRE...




SEKİZ SAAT İŞ, SEKİZ SAAT UYKU, SEKİZ SAAT KEYFİMİZE GÖRE... 

Kavgalı haliniz, kavga nedeniniz, uğraşıp didinmeniz virüs gibi küçük bir nedenle de olabilir. Mevcut devlet mekanizması gibi, ilk bakışta baş edilemez gibi görünen devasa, ceberut, esaslı bir nedenle de...

Yer ve zaman, koşullar ve gerekçeler her ne olursa olsun, uluslararası düzeyde tek kutlama, anma, and içme günü 1 Mayıs'ın -her fırsatta geçiştirilmeye, içi boşaltılmaya çalışılmış olan- değişmeyen anlamı ve önemi kavga günü oluşudur.

Bu evrensel karakteristik özellik, yaşlı kürenin hemen her yerinde ve zamanında, fincancı katırlarının sırtındakilerini de, biat edip peşi sıra gidenleri de ürkütmüştür.


*  *  *

Çekiç insanı tutsak eden zincire indiğinde… Yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şeyi üreten çarkların şalteri kapandığında, 'ayak takımı' dedikleri insanların nasıl da yaşamı yaratan bir güç olduğu görülür.
İstenilen şey aslında fazla bir şey değildir. 

Bir şeye benzetemedikleri, ‘asla olmaz’, ‘mümkün değil’ dedikleri, ayaklar baş olacak, güneş bir kez de baldırı çıplakların yüzüne gülecektir. Beyfendilerin sinek ısırığı kadar bir yerleri acımayacaktır. Olup bitecek olanın hemen hepsi budur.
Fazla bir şey değil istediğimiz.

Yarattımız değerlerinin karşılığını, sadece hakkımız olanı ve aslında bizim olanı istiyoruz. Çekiç zincire vurduğunda ve ana şalter indiğinde daha başka ne mi olacak?

Beslendikleri savaş ve kaos politikaları son bulacak,  kan ve barut, vahşi sömürü düzeneği ve tüm bunların toplamı demek olan paranın saltanatı hak ettiği yere, sakallı adam Marks’ın sözüyle “çıkrığın ve baltanın yanına”, tarihin çöplüğüne atılacaktır.
Fazla bir şey değil istediğimiz. 

Üreten büyük insanlığın, sınıfsız/komünal toplumdaki serbestliğini ve eşitliğini istiyoruz sadece. Böyle bir dünya olur, olmuştur. Yaşanmaktadır da. ‘Ceketimin kibrit cebi kadar değil’ deyip akıllarınca alaya aldıkları, o küçük ada ülkesi, yer kürenin insanlarına “asker” değil “doktor” göndermektedir.

Gecelerinde aç, açık yatılmayan, gündüzlerinde işsiz olunmayan başka bir dünya olur. 
Fazla bir şey değil. Sekiz saat iş, sekiz saat uyku, sekiz saat keyfimize göre. 
Öyle çok şey değil. Özgürce.


Hasan Oğuz Bilgen, 30/04/2020, Ilıpınar.



23 Nisan 2020 Perşembe

YENİ BİR "24 NİSAN", YENİDEN VEDAT TÜRKALİ...




"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime,
  Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime..."





Neo-liberalizmin dünyaya bakışın ve olayları ele alışın yöntemi olarak baş tacı yaptığı, dayattığı popüler kültür, işine geldiği konunun ya da olayın içini boşaltarak manipüle etmesi, canını sıkanı, keyfini kaçıranı ise yok sayması, yok etmesi Zati Sungur ustanın kemiklerini sızlatacak cinsten… 

Bırakalım politikayı, genel kültür ölçülerinin çok uzağında olan birisinin dahi anlayabileceği üzere, "Cherokee" örneği ilginçtir. Beyaz adam, ağzının salyalarını akıtarak bakir topraklarda "yeni dünya" nın temellerini attığını söylerken, bunu uygarlık adına yaptığını ima ediyordu. Ne var ki, toplum bilimi, aynı beyaz adamın, zengin ve bereketli topraklarından sürerek canlarına ot tıkadığı, soykırıma uğrattığı, doğaya ve insana ancak bir karınca kadar zararı olan Cherokee yerlisininin varlığını ve de tarihini yok hükmünde kabul ettiğini yazar. 

Yıllar sonra, sömürgeci atalarının izinden ayrılmayan emperyalizmin savunucuları, katlettikleri bir halkın adını -Cherokee adını- güç, özgüven ve dayanıklılık timsali olarak- 4x4 Jeep’lerine vermekten zerre kadar utanmayacaktır. Popülist kültürde, Cherokee adı, "gurur", "yılmazlık", "yenilmezlik" ve "lider-öncü" sözcükleri ile birlikte anılır.

Uzak topraklardaki Kızılderili dostlarımızın hüzünlü öyküsünden, coğrafyamızın uzak ya da yakın tarihinde yaşananlara bakıldığında da bu yakıcı gerçeğin değişmediğini görürüz. 
"Çağ açıp çağ kapatanlar" olarak özellikle öne çıkarılan isimler ya da olaylar, planlı olarak yaratılmış değerler resmi ideolojinin müsamere sahnesinde, altlarında yatan gerçeği asla günışığına çıkarmayan, açıklanmayan durumların yinelenmesi gibi fasit daireler olarak döner dururlar.

Bol parfümlü Lions gecelerinde ağlak yüzlerin yapay gözpınarlarını harekete geçiren ünlü Sarı Gelin türküsünün, asıl adının “Sari Gyaln” olduğu, soyuna sopuna kibrit suyu dökülmüş ve dahi bacaları tütmemecesine ocakları söndürülmüş, kana baruta, hasretlere sürgünlere reva görülmüş bir çilekeş halkın kültüründen geldiği gerçeği bu çözümsüz dairelerin içinde kaynar gider.

Ya “Dersim Dört Dağ İçinde" türküsü!?.. 
Ona ne denebilir?  Azıcık tarih bilgisi olan, vicdanı kurumamış birisi onun hakkında ne yazabilir? Aynı vicdan sahibi insanlar bu ağıt/ türküyü olur olmaz bir mekanda her duyduğunda ne hisseder?
Güçlü olasılıktır; "Magazin Gazetecileri Gecesi" tıkınmalarının, tıksırmalarının birindeki kılıç kalkan, çatal bıçak meraklılarını bile duygulandırıp terennüm ettirebilir! Ne ki, Dersim’in kaç dağ içinde, kaç cendere altında olduğunun, sözlerinin ve ezgisinin tarihin hangi karanlık, soğuk ve vefasız kesitinden damlayıp geldiğinin hiç, ama hiç önemi yoktur!

Toto Karaca eşsiz ve "mühim" bir "tiyatro oyuncusu"dur. 
Nubar Terziyan "meşhur" bir “Türk” sinema sanatçısı… 

Hepsi budur, burada durulmalıdır. Bu sanatçıların, sahne ve sinema emekçilerinin kimliklerinden hiç bir zaman, hiç bir yerde söz edilmemelidir. Zaten edilmez... Bu anımsadıklarımızın adları insan aklına ilk gelenlerdendir; elbette daha başka kimlikleri, aidiyetleri unutturulmak istenenler de vardır.  

İnsanların ait oldukların sosyal doku, geldikleri yerler, geçmişleri ve yaşadıkları her daim bir sır, bir ayıp gibi saklanmaya, perde arkasında tutulmaya çalışılmıştır. Maazallah farklı toplumsal köklerden, kültürlerden, etnik kimliklerden konuşmak insanı vatan hainliğine kadar götürebilir. 

Bir de, bizim el yordamı terazi becerisi çıraklığından gelen, mimarlık yeteneği uzak diyarlara ulaşmış yapı ustamız var ki, anmamak haksızlık olur. 
O ve ekibi emekçiler inşa işlerini yapmışlar,  övünmek Osmanlı’ya kalmıştır. Mimar Sinan'dan söz ediyoruz. Yapı sanatının muhteşem mimarisinin eşsiz baş yapıtlarında yıllarca yaşamasını sağlayan Ermeni mimarından... Diğerlerinde olduğu gibi, Sinan’ın da Kayseri’li bir Ermeni ailenin biricik oğlu olduğunu söylemek, pehlivan tefrikalarıyla büyüyüp, Battal Gazi aksiyonu ve Ulubatlı Hasan heybeti ile yetişmiş bir yurttaşa “affedersiniz” ya da “estağfurullah”
çektirebilir. Çektirir de.

Sonuçta yüzleşme cesareti gösterilemeyen ve halının altında saklanmaya çalışılan bir konuda, siz ne derseniz deyin, söz konusu kişi tarih kitabının okuma bölümünde geçiştirilen “Yüz Türk Büyüğü”nün ötesinde bir anlam ve önem taşımayacaktır.

Denilebilir ki toplumda kabul görmüş, sineye basılmış, evrensel değerlerle kanıtlanmış bir sanatçının etnisitesinden söz etmek neyi değiştirir ya da neyi kanıtlar? Elbette hiçbir şeyi… Ancak insanların ait oldukları, alışkanlıklarını, değerlerini, geleneklerini, dillerini, inançlarını taşıdıkları toplumlar, bizzat mevcut devletin baskın gücü tarafından itilmiş sürülmüş, soyulmuş sövülmüş, topluca ya da bölgesel anlamda yok edilmeye çalışılmış toplumlarsa önemlidir elbette.  

Tarih ve toplum biliminin belgeleri, yazılı kayıtları kanıtlayacaktır ki, Tanzimat döneminde kısmen ya da temsili anlamda elde ettiği eşit ve adil yurttaşlık hakkını,  sonradan İttihat ve Terakki’nin devletçi ve statükocu anlayışının denetim ve kontrolüne teslim edecek olan Ermenilerin, bu topraklardaki kadim varlığı, tarihin epeyce derinliklerinden, yerkürenin M.Ö 6 ’ncı Yüzyıl kesitinden gelmektedir. Köklerini tarihin işte bu kesitinden alarak, sarsıcı bir sarmal içinde Cumhuriyet dönemine getiren usta yazar, Vedat Türkali  -Farklı kimliklerin barış içinde bir arada yaşaması, eşit, adil ve güven dolu bir geleceği kurabilmek adına- iki yüz sayfayı bulmayan bir çalışmayla yıllarca sığ sularda, kirli, paslı söylemlerle körüklenen düşmanlığın ve ayrımcılığın insanlara ne bedeller ödettirdiğini göstermiştir.

Güçlü bir roman kurgusu içinde kısa, öz ve sade anlatımla önümüze dikilen olayların tarihsel verilerle desteklenmesi, kitaba yadsınamayacak türden belge niteliği de kazandırmaktadır.

Vedat Türkali, bir belge niteliğindeki yapıtı “ Bitti, Bitti, Bitmedi ” adlı romanı ile, ancak sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir başka dünyanın mümkün olabileceğine inanan bir sosyalistin, hala tabu olarak kabul edilen bir konuyu gözlerimizin önüne bir gerdanlık gibi saçabileceğini kanıtlıyor. Yani büyüyüp ekmeğini yedikleri Anadolu topraklarına “ana yurdum” demeyi içine sindirebilmiş Ermenilerin hala yüz yüze gelemediğimiz, yazmaktan çekinilen, boğazımıza düğümlenen hüzünlü özgeçmişinden söz ediyor cesurca.

Yapıt, salt  -yalın anlatım tekniği gibi- yazınsal değeriyle değil, ağırlıklı olarak siyasal, toplumsal geçmişimize mercek tutup bizi kendimizle, birbirimizle yüzleşmemize, tekrar tanışmamıza neden olduğu, söylenemeyenleri söylediği, yok sayılanı, unutturulmaya çalışılanı anımsattığı için kayda değer... 

Vedat Türkali ağabey, resmi ideolojinin ve resmi tarihin en süslü hikayesi, en iflah olmaz iki yüzlü teranesi olan “ Farklılıklarımız zenginliğimizdir”  klişe nakaratının içini gerektiği gibi doldurmuş, gözlerimizin önüne çok dilli, çok dinli, çok kimlikli ve çok kültürlü bir eser getirip bırakmıştır.

Hem de “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette, hizmetçi ve köle olma hakkından başka hiçbir haklarının olmadığı.” kelamını buyuran dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’u anımsatarak.  Adını, gururla bir hava limanına verdiğimiz, "Dersim Fatihi" olması ile övündüğümüz, "Türk Kuşu" pilotu Sabiha Gökçen bombardımancısını konuşturup, devlet kayıtlarını boşa düşüren samimi itiraflarına yer vererek.

           Kitapta daha neler yok ki:
  • 1914 yılının haziran ayında Talat, Enver ve Cemal Paşa’lara suikast yapılacağı asılsız ihbarı ile Sosyalist Hınçak Partisi’nin 120 üyesinin tutuklanması, Ermeni katliamının  ilk sinyalleridir. 
  • 15 Haziran 1915’te derdest edilen sosyalistlerden, aralarında Paramaz adlı halk önderinin de bulunduğu 21 yurtsever güzel insan idam edilir. İdamların tek canlı tanığı Kalust Boğosyan’ın yazılarında Paramaz’ın üzerine çıktığı sehpayı tekmelemeden önce “Yaşasın Sosyalizm” diye bağırdığını belgeler.
  • 1915 yılının başlarında bırakalım yazar çizer, aydın, gazeteci, hukukçu tutuklamalarını, milletvekili Krikor Zohrab alıkoyulanlar arasındadır. Onun felaketi, İstiklal Caddesi Cercle d’Orient Kulübü’ndeki akşam yemeği sonrasında, Talat Paşa’nın yanağına kondurduğu ölüm öpücüğü ile birlikte gelir. Zohrab çok şaşırmıştır,  
  • “ Bu ne iltifat ” diye sorar. Paşa “ İçimden geldi ” der. Birkaç gün sonra, Urfa yolu üzerinde Erzurum milletvekili Vartkes beyle birlikte başları ezilmiş, parçalanmış biçimde bulunur… 
  • Ölüm öpücüğünden sonra verilen yargısız infaz talimatını yerine getiren, İttihat tetikçisi Çerkez Ahmet’tir. Bizzat İttihatçı Talat’ın keyfiyetiyle, bir milyona yakın Ermeni insanının kırıldığı Dery-Zor’da Suriye çöllerindeki kıyımdan kurtulan ve yaşadıklarından, gördüklerinden akıl sağlığını yitiren, karşısına çıkan ağaçları üzerine gelen Osmanlı askerleri olarak gören, besteci, müzikolog ve orkestra şefi Rahip Gomidas’tır.
  • 1915’te Anadolu’nun dört bir yanından devlet talimatı ile sürülenlerin ortak yönü Dery-Zor çölleridir. Kimi kafileler eksile eksile de olsa Suriye içlerine varırlar. Ne var ki, kimileri onlar kadar şanslı değillerdir; hastalar, yaşlılar ve çocuklar hiç ulaşamazlar… Golgotha yolunda, Kürtlerden oluşma Hamidiye Alayları’nca öbek öbek öldürülüp, yol boylarınca bırakılırlar. Kimilerini doğa kıyar. Açlıktan, susuzluktan ve hastalıklardan ölürler.   
  •  Abdülhamid’in 1864’de ve 1866’da toplam iki yüz bin Ermeni insanını Urfa’dan kırsal alana çıkarıp, dağlara sürüp kıydırtması... Bölge Kilise kayıtları, kıyıma uğrayan insan sayısının üç yüz bin olduğunu belgeliyor. Adı geçen katliamla ilgili, Abdülhamid’e muhalif olan, ne var ki İttihatçı da olmayan Tevfik Fikret’in, Talat Paşa’nın uzattığı elini  “ Ben bu kanlı elleri sıkmam…”  diyerek geri çevirmesi “Yüz Türk Büyüğü” masalının büyüsünü bozan cesur çıkışlardandır.
  •  Hozat’ın Ergen Köyü  -yeni adı Geçimli- Kayışoğlu Yarması…
  • Orada sıkıştırılan ahaliyi öldürmeye kurşun yetmeyeceği anlaşılınca, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın bellerinden birbirlerine bağlanarak, uçuruma zorlanırlar… Görgü tanığı, aynı köyden Kamer Ağa'dır...  Kamer ağa, o insanın kanını donduran canhıraş hengamede, küçük bir kız çocuğunun annesinden ayrılmamak için eteklerine yapışmasını, onu asla bırakmamasını ve  onun da diğerleri ile birlikte, salkım saçak yardan aşağı uçtuğunu anlatır.
  • “ Musa Dağ’da Kırk Gün” kitabının Türkçe çevirisi yoktur. Belgesel roman Franz Werfel tarafından Fransızca yazılmıştır. Sözcüğün gerçek anlamıyla insan sefaletini, bir halkın yok oluşunu, yok edilişini anlatan bir eserdir. 1933’te yayınlanır, yankısı güçlü olur. Yahudi Gettolarında da okunmaya başlanınca, bunun salt Ermenilerle ilgili olmadığı, savaş tamtamları ile Avrupa’da yaklaşmakta olan Yahudi soykırımının müjdecisi olduğu yayılır. Bu tarihsel öngörü, Goebbels’in yasaklama kararıyla karartılmış olacaktır. Kitabın başına gelenler bile çarpıcı, sarsıcı bir ironi, Yahudi halkının başına geleceklerin habercisi gibidir.
  • " Musa Dağ’da Kırk Gün”den Vedat Türkali’nin aktardığı ilginç ayrıntıda, tüm halkların barış içinde yaşama hakkı olan bu topraklarda yıllarca hamaset nutuklarıyla insanları birbirine düşman eden siyasetçilere Tarih Babanın parmak sallaması gizlidir:  İstanbul hükümetini tehcir kararından döndürmek isteyen, insan dostu Alman Papaz Johannes Lepsius, Enver Paşa'yı ikna etmeye çalışır. Somut tarihsel bir veri olarak tarihe geçen o talihsiz görüşmedeki Enver Paşa'nın sözleri, bu güne kadar yapılan tüm polemiklerin, temcit pilavı misali önümüze sürülen tüm tezlerin pabucunu dama atmaya yeterlidir:
  • "Ekselans” der Papaz Johannes Lepsius, “Kurmak istediğiniz imparatorluğun temelinde Ermeni halkının cesedi olacak… Bu hayır getirir mi? ”  Paşa’nın yanıtı epeyce serttir:  “İnsanla veba mikrobu arasında barış olmaz.”   Johannes de sözünü esirgemez; ancak onun bu medeni cesareti onun da, görüşmenin de sonunu getirecektir:  “ Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yok etmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz? ”

.   .   .

Canımızı sıkan, olasılıktır belki tadımızı bile kaçırmış, hatta sokağa çıkmanın yasak olduğu bir günün sıkkın akşamında, yukarıdaki “iç karartan” bunca ayrıntıdan sonra, bir sanat eserinin öyküsünden söz etmek iyi gelebilir.

Uzunca bir aradan sonradır... 
Bestekar, kemani Sarkis Efendi, o nahoş öpücüğün atıldığı İstiklal Caddesi'ndeki Cercle d’Orient Kulübü’nde demlenmektedir. Nezih ve gösterişli salonun pahalı masalarından birinde son kadehini yuvarladıktan sonra, günlerdir beklediği ilham perisi de kemanının tellerine konuverir. Vuslat anıdır… Üstat Sarkis Efendi, Vedat Hocanın kitabında anlattığı yaşananlarla ile haşa, uzaktan yakından ilgisi ve bağlantısı olmayan (!) “ Kimseye etmem şikayet; ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime ” şarkısını besteler.
.   .   .

1915’in, bir halkın dağların kuytuluklarında, yol boylarınca salkım saçak kırılmasının üzerinden yüz beş yıl geçmesine karşın, bizim hala, çoktan kabullenilmesi gereken bir sosyal travmayı kanıtlamaya çalışıyor olmamızı, derin bir hüzün ve çokça şaşkınlık hali içinde izleyen bir bestekar Sarkis Efendiyi gözlerimizin önüne getirebilsek bile, onun, 2020'nin virüs ikliminde nasıl bir beste yapabileceğini düşlemek zor.


Hasan Oğuz Bilgen, 23 Nisan 2020, Hozat-Ergen Köyü.

14 Nisan 2020 Salı

BİR SINIF, BİR ŞANTİYE DOSTU...


BİR SINIF, BİR ŞANTİYE DOSTU...
ZULAYA BİR DERİN ACI DAHA.



Kanıksanan 'nükleer, kanser, kuraklık' gibi, bildik 'iş cinayetleri, kadın kıyımı, işsizlik' gibi, neoliberalizm barbarlığının insanlığın başına musallat ettiği son bela, Çin Seddi'ni aşıp kapıları çalmadan bacalardan daldı. Geldi, baş köşeye oturdu. Güçleri yoksul, savunmasız halklara yeten emperyalistler, işçiye, gazeteciye efelenen petrol-dolar baronları, nereden çıkıp aksırtıp öksürteceği ve hangi muzırlığı yapacağı belli olmayan miroskobik bir canlı karşısında şaşkın...

İktidar borazanı yazılı ve görsel basında, köşe bucak, ekran ekran, hayatın gerçeği, çalışanın dünyası, insanın aklı ile alay eden "mühim" lafızlar, nasihatler...Uslu çocuk ol, ellerini yıka, eve kapan, bu ara bir yolunu bul işe de git. "Hijyen"ini, mesaini ihmal etme. Bozgunculuk, bölücülük yapma üretimi aksatma... Buraya kadar davulun sesi uzaktan kulağa hoş geliyor. Efendilerin keyfini kaçıransa zurnanın zırt dediği yer: 

"Güvenceli iş", "Ücretsiz tedavi", "Ücretli izin" talep edildiğinde ortalık suspus, balta kesmez buz oluyor...
.  .  .

Adına "Tekstil atölye"si denilen bodrum katlarında kaçak göçek, sıkış tepiş onlarca, yüzlerce kadın nasıl çalışır? Bilen bilir. Ya, heybetle inşa edilen bir yapıda, örneğin yirminci katında, kuş bakışı-karınca misali, günü yere çakılmadan bitirmek, yani bitirebilmek nasıl bir duygudur? Bunun da, ne menem bir duygu olduğunu ancak vicdanını henüz yitirmemişler tahmin edebilir. Emek dostları, sınıf dostları ve şantiye tozu yutmuş bir insan da çok iyi bilir.  Sakallı adam "Kapital" de işin mantığını da, artı değerin tıkırdayışını da açıklıyor, biliyoruz. Peki, anamalın müritlerinin iş bu konuda ne dediğini bilen, duyan var mı? 

Sadece tek hecelik tabiat taklidi bir ses: Tıss...

Şimdi bu vahşi kapitalizmin on saatlik, on iki saatlik, olmadı gün doğumu gün batımı engelli koşu temposuna bir de 'Covit-19' olarak kodlanan virüs eklendi. Yani, ekiplere dalaşmadan, virüslere bulaşmadan "gel" pozisyonu... Pardon, çalış !

Geçenlerde, malum minik şeytanla ilgili 'mühim' insanların, 'mühim' açıklamaları ve öğütleri arbedesinde, o "baldırı çıplak", "amele takımı" dedikleri taraftan gelen bıçak gibi sözler kuru gürültüye gitti. Duyan duydu, alan da ne aldıysa aldı. Galataport şantiyesindeki -güvensiz ne kelime- tuzaklarla dolu hiç de tekin olmayan çalışma ortamı ile ilgili, çok doğal topun gelişine vurur gibi, çarpıcı açıklamayı yapan sendikanın temsilcisi Hasan Oğuz adında, henüz on dokuzunda bir gençti. Gencecik yaşamı gibi, kim vurduya giden yakıcı açıklamasında şöyle diyordu:

" Yemekhane ve şantiye girişlerinde, çıkışlarında haliyle yığılmalar oluyor. Bize, sürekli (Maske takın, birbirinizden uzak durun) diyorlar. Oraya buraya yazılar da  astılar. Birlikte bir iş yapılıyor, öyle uzak durarak nasıl olur? Nasıl yapacaksın? Tamam, ekmekler poşetlerde, sular pet şişelerde geliyor da, soyunma odalarında, yemek kuyruklarında yine dip dibeyiz. Virüse yakalanan arkadaşlarımızı önceden duymuştuk. İkaz ettik. Oralı olmadılar, hatta İnkar ettiler!  Siz işinize bakın, dediler. Günler geçti, bir değişiklik olmadı, iş durdurulmadı. Hastayım diyene, ücretsiz izin verildi. İnşaatta ücretsiz izin, hastanede ücretli tedavi !?  
Tek çare birlikte mücadele etmek..."

Hasan Oğuz, bu konuşmayı yaptıktan dört gün sonra, şantiyede, güvencesizliğe, hoyrat çalıştırılmaya, işverenin nobranlığına meydan okurcasına, kemerinin sağ yanında ucuz şerit metresi, inşaat duvarlarına tırmanırken kalp krizi geçirdi. Yoğun bakımda müdahale edilen ve tam bir hafta sonra yaşamını yitiren Hasan Oğuz'un raporunda ölüm nedeninin 'bulaşıcı hastalık' yazdığı söylendi. Bu durum, Hasan Oğuz'un üyesi olduğu Dev Yapı-İş Sendikası tarafından da doğrulandı. 
.  .  .

Helin Bölek için söylenen  "Her konuda konuşanlar, çok bilmişler... Bir an için susun!.." kestirip atması ve ardı sıra gelen  "Bazen konuşma dili gibi yazı dili de yetersiz ve gereksizdir." yumruk sözü, aslında bizim şantiye emektarı Demirci Arif Usta'nın tarzı ve dayatması idi.  Ve de doğruydu.  

Kuşça iki can, Helin de Hasan da olmayası şeyler mi istediler? Azıcık aş onurlu bir baş! Hepsi buydu; iki masum dilekti. Birbirlerini tanımasalar da, yaşamın değişik alanların da sistemle boğuşmak zorunda bırakılmış olsalar da, bıkmadan usanmadan doğru ve güzel olanı talep ettiler. Konserlerimiz yasaklanmasın. Bırakın türkülerimizi söyleyelim. Derneğimizin kapısı her gün, koçbaşı ile yıkılmasın. 

Aç açık yatmadığımız, işsiz kalmadığımız -ziyanı yok- sessiz sakin bir küçük dünyamız olsun.  Bırakın güven içinde, korkusuz, endişesiz çalışalım.  Naylondan yatakhanelerde yanmayalım.

Helin ve Hasan, bir yerlerde sızan iki derin yara. Artları sıra çoktan ağıtlara durmuş, sızlanan ama acındırmayan, iki taze toprak yığınına kapanmış iki ana... Dağdan düzdeki zorbalığı süzen iki kaçakçı suskunluğu. Oynanan trajik oyunu adabı ile, sessizce izleyen iki eşkiya, iki bilge insan.

Helin Bölek için acımız ne denli derin, ahdimiz ve dahi kavlimiz ne denli büyük, ne denli mahremse, Hasan Oğuz için de bir o kadar acıların derinliğinde, kederlerin kuytuluklarında, kan ter içindeyiz.

En güzel, en delifişek on dokuz yaşım... Kendimiz için hiçbir şey, büyük insanlık için yaşanabilir, başka, bambaşka, koskoca bir dünya istediğimiz delikanlı yaşım.  Benim güzel, benim aslan adaşım uğurlar ola... 

Hasan Oğuz Bilgen, 14.04.2020...



24 Mart 2020 Salı

KAPİTALİZM BATIRIR, SOSYALİZM TEMİZLER.



KAPİTALİZM BATIRIR, SOSYALİZM TEMİZLER.

Süregelen düzenin korunup kollanması durumu demek olan statükoyu, tanımama duruşu, kurallarını çiğneme tavrı, dünya görüşünün zorunluluğu ve de yansıması olmakla birlikte,  muhalif bir kimliğin ruh sağlığına da kimyasına da her zaman iyi gelmiştir...

Bu ciddi ve sıkıntı yaratabilecek gayrı resmi söylemin, şu günlerde evde kurtlanan Rıdvan amcanın anlayacağı biçimi şöyledir:  İki sokak ötende, kapı komşum diyebileceğin, kelimenin tam anlamıyla güngörmüş 80'lik bir dostun varsa, "evde kal" çağrısına uymayıp, soluğu onun yanında alabilirsin!..

Kötü örnek olma olasılığını da göze alarak, böyle bir sığınmanın başka yararlarının da olabileceğini itiraf etmek gerekir... TV şarlatanlarının malum virüs külliyatı ile ilgili otuz iki kısım tekmili birden zırvalıklarından geçici bir süre kurtulmuş oluyorsunuz; bu bir...  İkincisi, daha önemli. Yasağı göze alıp evine sığındığınız insan, okul kitap görmemiş, dağdan taştan öğrenmiş bir hayat insanıysa eğer, hayatı ve mantığını başka bir anlayışla kavrama şansını yakalıyorsunuz.

Surkent"te Enstitü okuduğumuz yıllardan, örneğin Lice depreminden biliriz; evine buyurup sofrasına oturduğunuz, bize inanan/güvenen halkım insanları, önce bizim ne dediğimizi önemsediğinden susar, sorarak gözlerimize bakar... Başka bir dünyanın var olduğuna dair konuştuğunuzda da, gözlerinin içi güler, yüzünde güller açar...

80'lik komşumun depo olarak kullandığı evinin alt katındaki sobalı odada yaşadığımız da, aynı filmin aynı karesi gibidir. Bir farkla; önce o konuşacak benim yüzümde güller açacak!  Rıdvan amca, benim ketum halime takılmayıp, ikirciklenmeden dalıyor muhabbetin orta yerinden:  Önce, bir ölünün fazla oyalanıp işlem görmemesinin, bir an önce gömülmesinin yararlı olacağından dem vuruyor. Bu nu da "çok yıkarsanız ya gaz kaçırır, ya başka bir şey" sözü ile bağlıyor.  Muzipçe gözlerimin içine bakıyor.
Soru sormama fırsat vermeden, kendince bağlantısı olan bir başka konuya atlıyor: Geçtiğimiz yıllarda İstanbul Beykoz'da domuzların mahalle içlerine inişinden... Arif bir insanın, ilk bakışta ilgisi yokmuş gibi gelen iki konusundan tek bir sonuç çıkıyor: Bu yaşanası dünyanın doğasını da, hayvanını da, taş
ocağınla, termiğinle, nükleer santralınla, liberal kar anlayışınla, kimyasalınla ve endüstriyel tarımınla rahatsız etmeyecek, kurcalamayacaksın.

Rıdvan amcayı düşündürme sırası bu kez bana geliyor. Orta okulda, tarih öğretmeninin "Kastro'nun ilacı olsa kendi başına sürer" talihsiz sözünü, bu gün sanal aleme düşen "Küba'lı Doktorlar İtalya"da haberini  yapıştırarak aktarıyorum. Bu kez düşünme, kafasını kaşıma sırası onda. Ne var ki, Rıdvan amca arif adam:  "O öğretmen halt yemiş, ben o doktorların korona morona demem, iki gözlerinden öperim." der demez, ikimizin de yüzün de güller açıyor...

O tarih öğretmeni şimdi nerede?
Fidel Kastro sınıfsız, sömürüsüz, insanca bir yaşam derdi ile öldü. Halkını ve dahi dünya halklarını düşünmekten kendi başına ilaç sürecek fırsatı bile olmadı. Şimdi, onun yolundan ilerleyen evlatları, torunları aynı dertle, büyük insanlığın sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünya derdi, kapitalizmin içine ettiği bir dünyayı temizleme derdi ile yanıp kavrulmakta...


Hasan Oğuz Bilgen, 24/03/2020, Ekşisu-Y.FOÇA


11 Mart 2020 Çarşamba

ASLINDA ADNAN SELÇUK MU MIZRAKLI, CEBERUT DEVLET Mİ?

ADNAN SELÇUK MU MIZRAKLI, CEBERUT DEVLET Mİ?

Asla ölümü kutsadığımdan filan değildi, "Şu ölesim gelen memleket toprağında" diyerek konuya ön yargısız girişim. Böylesi sevilen bu ülkede, egemen sistem daha ilkokulda 'sana dokunmayan yılan...',  'her koyun kendi bacağından...'  söylemleriyle geleneksel anlayışın boyun eğme kültürünü aşılar. İşte dünün çocuklarının iş güç sahibi olduklarında da, kendilerine kapı kulluğuna ve biat etmeye yaraşır bir yaşam biçimi kurmaları şaşırtıcı değildir.

Böyle olunca, bürokrat, siyasetçi, yargıç, bilim insanı isen, halkın ne istediğine ne dediğine bakmadan cüzdan/vicdan arasında sıkışmayıp bol akçeli tekliflere kulak vereceksin. Sanatçı ya da gazeteciysen  egemenin oyununu bozmayacak, tersine düdüğünü çalacaksın. Ses sanatçısı isen,  "Dersim Dört Dağ İçinde" sana gelecek sağlamaz.  Sen sen ol, "Seni Sevmeyen Ölsün" şarkısından asla şaşma.  Yetmedi, kalabalığı yarıp muktedirin elini öp, saraylardan gelen çağrıya git, katıl;  buyruğa uygun davran yeter.

Bir başka anlatımla, ya bu sınıflı, sömürülü düzeni sevecek ya da "Terk edeceksin".
Tarih, kimden ve nereden geldiği, ne idüğü belirsiz bir "Urun ha!" Osmanlı deyişiyle savaşların koptuğunun ve yoksul halk çocuklarının başlarının havada uçuştuğunun ötesinde  "sınıf savaşlarının tarihi" ise, orada bir duruyoruz. Durduğumuz yer, "ilk"  lerin yaşandığı bir çözümsüzlükler coğrafyasıdır.

Konu Çanakkale'de "yedi düvele" nasıl direndiğimiz konusu olsa kolaydır; "Kürdü, Türkü, Çerkezi ile..." der geçersiniz. Kabul. Yakın tarihte, emperyalizme topyekun kalkışıp direnmek bir ilktir.  Ne var ki, sonrasında gelen, bir başka rahatsız edici "ilk"ler de vardır. Ama bu 'ilk'lerden önce, ülkenin coğrafi de olsa yedi bölgeye bölünmesi gibi... Biz, yeni yetme delikanlılar, bu ülkenin bölünmesi olayını ilk kez bakanlık onaylı coğrafya atlaslarında gördük.

Şimdi... Bu yedi bölgeli coğrafyanın "Doğu" ve "Güneydoğu" bölgeleri dışında, kaç iş insanı "düzene uymuyor, yasa dışı örgüte yardım ediyor" iddiası ile gecenin bir vakti, yatağından alınıp götürülüp, yok edildi?  Hala vicdanını yitirmemiş ve yüreği kurumamış insanlar için dehşet verici sorular içeren, tadsız "ilk" ler çoğaltılabilirÖzellikle bu iki bölge dışında, 1990'lı yıllardan bu yana kaç politikacının, yazarın, çizerin, gazetecinin, öğrencinin, yetmedi köylünün, çobanın adresi, pardon mezarı belli değil?

Bırakalım komünistini/devrimcisini, utanmadan "faili meçhule gitti" dedikleri, bedenlerinde açık seçik işkence izleri; soru sormak, araştırmak, itiraz etmek gibi 'zararlı' alışkanlıkları olan kaç muhalif/aydın kişi vardır?  Ya da, daha trajik olanı mı? O da var: Ege kırsalının kaç kör kuyusunda, üzerlerine asit dökülerek yakılmış sıradan köylü yurttaşların lime lime olmuş giysileri çıkmıştır?

Belki de yataklarına aç girmiş, yoksulhanenin bir odasında derin, masum uykuların kollarındayken, haneye davetsiz  -olasılıktır, belki de öfke ve nefretle-  dalan zırhlı aracın altında ezilip ölen kaç çocuk olabilir?

Açıklaması çok zor, çok ağır olsa da... Şimdiki bir matematik ya da bir hukuk sorusu olabilir mi? Babası ile birlikte evinin önünde yaylım ateşine tutulan Uğur Kaymaz'ın cansız bedeninden çıkarılan kurşun sayısının on üç olması ile yaşının on iki olması arasında ters ya da düz nasıl bir orantı vardır?  Kanıtıyla tanığıyla ortalık yerde olan ve üç yıl süren davada yargılanan dört polisin de beraat etmesi, Makbule ananın mı yüreğini daha çok dağlamıştır, "elinde adalet terazisi tutan kadın"ın mı?  Sönmeyen ateşin hala dumanlarının tüttüğü yer, Mardin'in Kızıltepe'sidir...

Şu gülünüp eğlenilmesi gereken dünyada daha fazla canınız sıkılmasın, tadınız kaçmasın... Son soru: Yaşanmaya ancak fırsat bulunabilmiş yine bir on iki yaşın, yaşanmış öyküsü... Diyarbakır-Lice ilçesi Şenlik köyü Hambaz mezrasında Yayla Karakolu'ndan atılan havan topu mermisi ile,  yaşayamadığı ömrünün on ikinci yılında öldürülen Ceylan Önkol.
. . .

Bilinenler tekrar edildi diye, kimselerin canı sıkılıp keyfi kaçmasın. Hani, hep bir yerlerde unutursak yüreğimiz kurusun demiştik ya!  Bu iş öyle, yaldızlı şatafatlı lafızlarla filan olmuyor.  Ez cümle, unutmayacağız ve dahi unutturmayacağız.
. . .

Selçuk Mızraklı'nın başına gelen, abartısız yüz binlerce halkın iradesini omuzlamış, sövülmüş, itilmiş kakılmış ve hapsedilmiş yüzlerce bölge siyasetçisinin yaşadığıdır. Yerine kayyum atanan ve de hapse tıkılan Sur eşbaşkanı Cemal Özdemir'e değil de, on binlerce Diyarbakır halkının özgür iradesine verilecek olan 22 yıl -yirmi iki yıl- ceza yoldayken, 9 -dokuz-yıl  4 -dört- ay hapis cezası Selçuk Mızraklı'ya geldi...

Hani şu, yerine atanan devletin kayyum efendisinin 2,5 milyonla makam odasının hemen arkasında yaptırdığı mermerli banyoyu ve suit odayı sosyal medyada açığa vuran ve de reklam eden belediye başkanı... Tutuklu bulunduğu hücre hanesinin kapısına 9 -dokuz- yıl 4 -dört- bir ceza müzekkeresi asılmış. Bir söz vardır, şu canım toprakların sözlü kültüründe "Yiğidi öldür, hakkını yeme" diye...  Ne ki şimdilerde öyle olmuyor, egemenlerin kabından yemeyenlerin canına da okuyorlar, hakkını da yiyorlar.

Gerçekten "Adnan Selçuk mu mızraklı, ceberut devlet mi?" diye sormadan edemiyor insan. Adamın sadece soyadında olan, devletin, saray erkanının elinde Demokles'in kılıcı gibi Türkiye halklarının başında her daim sallanan, örseleyen, yaralayan ve de dürten tehditkar bir silah...

Unutmayacağız... Unutturmayacağız...

Hasan Oğuz Bilgen, 11.03.2020, Katin-Çaytepe.










7 Mart 2020 Cumartesi

AMANSIZ AYAZ ZAMANLARI


'AMANSIZ AYAZ' DAN ÖNCE BİRKAÇ SÖZ.

Her defasında pat diye ortalık yere saçtığı incileri.
Dilinden düşürmediği  "Atölye tezgahlarında eğilirim, başkaca eğilmem" sözü.
Can çıkar huy çıkmaz; ustalığı ile ilintili işlere, ilgi alanının uygun konularına, gözüne kestirdiği sorunlara bodoslama daldışı.

Ama her koşulda, mekanda şaşırtan, düşündüren biri olması nedeniyle, çoklukla şairin  "topraktan öğrenip, kitapsız bilen"  köylü fotoğrafını çağrıştırıyor insanda. Akşamın erken vaktinden bu yana hayli keyifsiz;  bir o kadar gergin ve huzursuz.
Çok sürmez... Bir bakarsınız çözülüvermiş;  yine sayıp, döküp döktürmelerdedir.

Tek sanatçıları var mı? Gıpta edilecek düzeyde demek istiyorum. Destekleyip önlerini açtıkları tek yazar, çizer, akademisyen? Nobeli yakalamış edebiyatçıları örneğin. Peki yetiştirdikleri, omuzlarına aldıkları bir müzik, bir bilim insanı? Bir başarı, bir buluş, bir üretim hikayeleri? Her şey bir yana Kral Çıplak diyen biri çıksın... İçlerinde bunu söyleyebilecek mangal yüreklileri var mıdır?

Durum bu denli vahim, ortalık bu denli çölleşmiş, çölleştirilmişse... Övünülecek geçmişleri kadar umutlanacakları yarınları da olanların daha söylenecek, yazılıp çizilecek çok şeyi olmalı. Öyle ki...

Hani hüzünlü arkadaşlarınız, arkadaşlıklarınız vardı ya? Hani sabahın bir vakti, sağ salim öğrenci evine geri dönüşlerinizde, mahalle fırınından aldığınız ekmeğin avuçlarınızı yakışı?.. Teneke sobanın başında bağdaş kurup buğusu çıkan ekmeğe 'sana yağı' sürüşleriniz mesela. Gözlerine bakmaya çekindiğiniz, elinde gevrekle kız arkadaşınızın dişlerinin arasındaki susam tanelerine aldırış etmeden ağız dolusu gülüşü bile olabilir. Ayıp kaçmaz, abesle karşılanmaz yani. Hatta kızını yazmalısın. Bebekliğini. Onu bir an olsun bırakmayan, yere koymayan annesini... Karanlığa karşı, el yordamıyla onlar da yürümedi mi?  Dar zamanları yaşayıp paylaşmalarda onların hiç mi payı yok?

Zorunlu hizmetin uzak diyarındaki yokluk zamanları... Maaş gününde Surkente inişleri. Hemen daha ilk alışverişlerde paranın tükenişi.  Araçsız köyde günlerce yiyecekleri ekmeği, dönüş yolunda küçük kızın annesinin ardı sıra yürürken, ona belli etmeden köyün çoban köpeklerine verişi. Karınları yapışmış zavallı hayvanların 'şehir ekmeği'ni daha çiğnemeden soluksuz yutuşları. Bozkırın ayazı... Yokluğun, açlığın dehşeti, anlatılamazlığı... Olmaz mı? "Siyasi Gündem"in havasını mı dağıtır; "hafif" mi kaçar? Zaten politik ve de ciddi bir yazı dili 'malumun tekrarı' gibi algılanabiliyor son günlerde; 'rakı-balık' paylaşımları kadar ciddiye alınmayabiliyorlar.

Tam da burada kesiyorum sözünü.


Sf. 2

Bundan sonra alınacaklar!  Şaşırma sırası bu kez onda... Şaşırma sırasının bu kez onda olduğunun üzerine basa basa yineliyorum: Bundan sonra ciddiye alınacaklar!  An itibari ile, yazı-çizi dili daha fazla izlenip denetlenecekmiş!  Özellikle de sanal ortamlarda yayınlananlar... Anlayacağın sevgili ustam, jet hızı soruşturmalarla köklerimize kibrit suları, defterlerimizi dürmeler... Yazılanların daha mürekkebi kurumadan derdest durumları felan...

Kaynak çapağı gözlerinde endişeden eser yok; hatta gözbebekleri hınzırca, çocuksu parlıyor bile.  Olsuun! diyor.  Adım gibi biliyorum ki, 'Olsun'u özellikle, bile bile uzatıyor: Bulgur pilavını çok severim, onunla büyüdüm. Boşuna heveslenmesinler. Ona hiç sırtımı dönmedim. Dönmem. Dönemem.  Tahta kaşığımı da hiç kimseciğe kırdırtmam!

.  /  .  .

Amansız Ayazdı.

Kız.

Bir baştan bir başa kesip biçiyordu, çarşılar dolusu, caddeler dolusu insanı. Sessiz edilgen, teslim olmuştu sanki her biri. Uzunca bir zamandır, kendisi de öyle değil miydi? Eylemsizliğinin, iş görmezliğinin tutsağı olmamış mıydı?  Halen çalışır göründüğü şirketle, henüz yeni bir sözleşme yapma olasılığı bile yoktu.

Son kez, yanlarından ayrılırken "Biz seni ararız" demişlerdi. "Önümüzdeki günlerde yepyeni, ayrıca benzerlerinden farklı bir canlı yayın programı çekmeyi tasarlıyoruz. Bu çalışmada da bizimle birlikte, tabi ki yine sen olacaksın. Hiç kuşkun olmasın." Sorunu ustaca bağlayıvermişti yönetmen yardımcısı.   Konuşma şansı tanımamıştı.  Kısa yoldan kesmiş, kırıp dökmeden nazikçe kapıyı göstermişti. Göğsünün tam orta yeri ile yutağının arasına denk gelen noktaya tenis topu büyüklüğünde bir cisim oturmuştu. Telaşla yutkunmaya çalışırken, bir şeyler söylemeye çalışmış, aynı anda da vazgeçip teşekkürle yetinip çıkmıştı. Çıkış o çıkış.

Boş, bomboştu işte. Saçma sapan, adını koyamadığı bir boşlukta asılı kalakalmıştı. Öylece teğellenip tek kişilik teknesine;  günler boyu, geceler boyunca çalkalanmış durmuştu. Her sokak başını dönüşünde, çarşı içi kaldırımları bir aşağı bir yukarı, boydan boya her arşınlayışında, karşısına çıkıveren her insan yüzüne, yanı başında aniden duran ve kapıları hoyrat hareketlerle açılan kapanan her otomobile kuşku ve tedirginlikle, ürkerek, hatta korkuyla baktı. Hepsi, ama herkes karşısında, tam karşısında duruyordu. Bunca sokaklarca, binalar dolusu insan içinde birlikte yol aldığı, yan yana yürüdüğü tek bir kişi bile yoktu. Bu yüzden yerli yersiz, zamansız patavatsız, sinirli savunalardaydı ya? Her an, her şeye tepki verebilirdi. Haklı da olabilirdi, haksız da... Pek önemli değildi; rahatlıkla aşırıya bile kaçabilirdi. Onarımı olanaksız kırılmalara, dökülmelere, parçalanmalara neden olabilirdi.


Sf.3

İşsiz kaldığı günden beri dağıtıyordu. Doğan her yeni günde, 'duvara bir tuğla, dokumaya bir ilmek' oyununu oynayamıyordu artık. Kitaplardan, yazı makinesinden olabildiğince uzağa, derinliklere, sorumsuzca göklere, bulutlara fırlatmıştı kendini. Boşlukta kalakaldığı günden bu yana, uçuşan duygularını toparlayamıyor, didindikçe onlarla birlikte, bu kez, o da onlarla birlikte dört bir yana dağılıyordu.

Sığındığı bu puslu soğuk, buzlu yollarıyla, zulalarında neler olup bittiği bilinmeyen bu içinden çıkılmaz kentte, içinde kopan fırtınaların uğultusundan, ıslık tonunda inlemelerinden başka konuğu olmamıştı. Birden bire, içten içe kabaran, ruhunun derinliklerinden esip gelen üşüme duygusu ile sarsıldı.   Yok, önce içini, ardından tüm bedenini sarmalayan ürperti sıradan bir duyumsamadan öte bir şeydi.

Önünden dizlerine dek sarkan, uçları abartılı püsküllü uçuk kaçık atkısını boynuna, sıkıca bir kez daha doladı. İki eliyle iki ucunu kızgınca, aynı anda çekiştirdi. Alev alevdi püskülleri, kan kırmızısı. Ateşlenmiş ağlamaklı yüzüne haince çarpan soğuğa aldırmadan;  anlamsız, ağırdan alarak yüzünü gökyüzüne çevirdi. Önce ağzını, sonra ayazdan kamaşan dişlerini araladı. Boğulacak gibi olmuştu. "Hava alacak yer kalmadı. Lahanaya döndüm." derken, öksürük krizi ile sarsıldı.

Lise yıllarında öğrenciyken de böyledi. Aldırmaz, umursamaz, dağılır, çarşı pazar kendini yitirirdi. Ardına bakmaksızın. Günün her saati, peşi sıra okulun en hızlı en bıçkın delikanlıları... Rahat mı rahat, kendinden emin yürüyüşü, zaman zaman tökezlese de, çarpsa da bir yerlere, ama hiç yıkılmadan düzgün duruşu okullardan sonraki yıllarda da bozulmadı. Çalıştığı sektörde, küçük de olsa en sıradan bir minnet duygusuna saplanıp kalmamanın, bir 'Allahın kuluna' borçlu yaşamamanın verdiği yürek dinginliği ile, güvençli, gönençli, yılmaz gözlerle baktı yukarılara, ta yukarılara... Yolun karşı kenarındaki elektrik direklerinin tellerine kuşlar dizilmişti. Tek sıra. Hepsi de, daha ilk bakışta anlaşılabilecek denli huzursuz, ikircikli. Hızla bulutlanan, yer yer kararan gökyüzüne ince, narin boyunlarını uzatarak merakla bakıyorlardı. Direğe yakın en baştakinin kanatları yarı açık, heyecanlı, uçtu uçacak!
Heyy kuşlar!!!  Bir tekinizin bile tek kuruş alacağı yok ki benden!  Size niye gıpta edeyim? Yanından geçen yaşlı teyze şaşırmış bakıyor. O, utanmış gibi yapıyor; teyzeye sessizce gülümsüyor.

Yavruağzı bereli başını iki omzunun arasına gömdü. Yine üşüyordu işte. Adımlarını sıklaştırırken bir kez daha titredi, ayaklarına çöktü soğuk, parmak uçları buz kesti. Burnu gülünç derecede kızarmış olmalıydı;  üstelik oradan süzülen damlalar tam önüne damlıyordu. Son ikisinin botunun burun ucuna düşüşünün ayırtına varırken, böyle bir şeyin nasıl olabileceği düşünmeden edemedi. Çok mu önüne bakmış, elleri cebinde gereğinden fazla mı içine kapanmıştı?


Sf.4

Dedesinin sözü geldi aklına. Böyle durumlarda "Yere bakma toprak çeker" derdi yaşlı adam. Daha ne günışığı görmemiş sözleri vardı. Yeri geldiğinde, onlardan "yakası açılmamışlar" diye söz ettiğini anımsadı. Kuru soğukla böylesi kavgalıyken şimdi durup bunları düşünmek anlamsızdı. Ne var ki, yere bakmakla ilişkin olanını unutması olası değildi. Önce dedesine üzüldü; onun bir nevruz günü, kırgın, küskün, hüzünlü yolcular misali, bu vefasız, bu unutkan dünyadan kaçar gibi çekip gidişine... Hakkını vermek gerekir ki, aslında her yaşlı insana nasip olmayan bir yaşta onları bırakmak zorunda kalmıştı. Dalya dediği yıl çok mutluydu. Ona neşeli, pastalı-börekli, bol şamatalı eğlenceler yaptılar. Çocuklar gibi şendi, çok ama çok eğlendi, her birine ayrı ayrı teşekkürler etti, gözlerinden öptü... Kendisine yapılan sevgi gösterilerine, bu biçimde kendine özgü karşılık vermesi bir ayrılış, bir kopuş ritüeli anlamındaydı. Bunu, oradakilerin hiçbiri hiçbir zaman bilemeyecekti.

İnsanı şaşırtacak derecede sağlıklı ve mutlu sayılırdı. Son dört yılını kanser belası ile, sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla boğuşarak, cebelleşerek geçirmişti. Sürgit kendi başına ve öz güvenle doğruldu yatağından. Bastonsuz ayağa kalktı. Yardım istemeden -hatta reddederek- yürüdü. Helaya kendi oturdu. İstemdışı kirlettiği iç çamaşırını tuvaletin lavabosunda yıkamaya çabalarken yakalandığı da oldu. Annesi, kimi kez de teyzeleri ona, sırf bu yüzden sitem edip paylarken; o ses etmedi, maviş gözlerini kırpıştırdı.

Belli belirsiz huzursuzluğundan, sıkıntılı bakışlarından belliydi ki, en çok zoruna giden şey ziyaretine gelen konuklardan gizlediği sondasıydı. Bir de, son günlerde altının bağlanması... 1900'lü yıllarda Yunanistan'daki çete savaşlarına tanık olmuş, eşkiya geleneği ile tanışmış bir çınar için bunun ne büyük bir işkence olduğunu, ancak o bilebilirdi. Kendisine yakın hissettiğinden olsa gerek, bu "zul gelme" konusunu damadının kulağına fısıldadığı olmuştur. 2004 yılıydı, dört yıl önce dalya demişti. Anımsadıkça hala kederleniyordu. Dedesinden sonra gelen dünyanın onca vefasızlığına, insanların, sözüm ona dostlarının tek sözcükle edepsizliklerine... Artık kimsenin oturmadığı, çocukluğunun kuzularla, av köpekleriyle en güzel günlerinin geçtiği, arkasında büyük bir zeytinliği olan yer evinden av tüfeklerinin çalınışına... Atkısı düzenli aralıklarla dizlerine çarparken işte yine üzülüyordu. Daha çok da dedesi adına.

Ne güzel de yakıştırmıştı "Kahvede puşt sesi, dağda kuş sesi" derken. Bu "kahveye gidip, dedikodu, palavra ve de yalan dinleyeceğime, doğaya karışırım, doğruluk, iyilik ve güzellikler içinde yaşarım" demekti. İbrahim Çavuş'un kendine özgü siyasi içerikli nükteleri de vardı; "Taş devri, tunç devri... Kenan Evren devri puşt devri" gibi.


Sf.5

O, genç kızlığında annesinin yüzünü kızartan ağız dolusu küfürleri savururken, kimseleri incitmeyen, hatta güldürebilen, nükteli sözler eşliğinde doğaçlama söylevler veren, gün görmüş bir hayat adamı idi. Çarşı esnafından kahırı çekilir bir gönül dostu, bir cuma günü -tam da namaz vakti- ona takılır. Çavuş dayı" der, "daha cumaya bir hayli zaman var. Sana bir tek vereyim, keyfin yerine gelsin."

Laf lafı açar; "bir tek" iki tek olur. Bu ara insanlar cuma namazına başlamışlardır. Çavuş son anda toparlanır. Bacası tutuşmuşçasına, iki ayağı bir pabuçta camiye vardığında namaz bitmiştir. Belinde eksik etmediği silahı çeker, dağılmakta olan onca insanı, gerisin geriye tekrar camiye sokar. Cami hocasına da komutunu vermeyi ihmal etmez: Cuma namazı tekrar kıldırılacaktır. Ve kıldırılır.

Şimdi içindeki boşlukların, içini en çok acıtanı onun gidişi ile oluşan devasa boşluktu. Tekrar üzüldü asırlık çınara, onun ulu gövdesine, erişilmez yaşına karşın usulca yıkılışına, onca yaşamında hiçbir şryden yakınmamasına, hiç kimseye sitem dahi etmemesine... Boğazı düğümlendi. Islak gözlerinin önünden, beynini uyuşturan, damarlarından kanını çeken ağır kurşuni bulutlar geçti. Dumanlandı her iki yanı... Ortasına düştüğü belirsizlikte Selanik göçmeni yaşlı adamın, sadece Balkan insanına özgü, sıcacık, bilgece kırpışan camgöbeği gözlerini gördü.

Toprak çeker sözünde, tanımlayamadığı, adını koyamadığı ve onu ürperten bir şey vardı. Uyarı amaçlı bu sözü ondan her duyuşunda kendi ölümünü değil, onunkini düşünmüştü. Gitmek, nasıl bir bitişti, ne tür bir finaldi? Gök mavisi gözleri bıcır bıcır, sevimli ihtiyarın gidişinden o güne, bunu, bu denli yakıcı biçimde kimselerden duymamış, hiçbir yerde işitmemişti.
.  .  .

Bu soğuk da bu denli arsız olamazdı. Direncinin en zayıf gününde yakalanmıştı; karaçalı gibiydi. Akşamın alaca hüznü çöktükçe kaldırım taşlarına, bir o kadar acımasızlaşıyordu. Yanı başında hoyratça duran semt dolmuşunun kapısı çarpıldı. Muavini avaz avaz.  Annesini anımsadı. Çocukluğunda bir an olsun onu yere koymayan, kimselere bırakamayan, onun yakıştırmasıyla 'çanta gibi her yere taşıyan' , o güzel insan dikildi karşısına... Kocasız kadın, zamanından önce on yaş fazladan yaşlanmışsa, bu onun 'şeytan çekici' özelliğinden olsa gerekti. Severken 'şeytan çekicim' diyerek mıncıkladığını anımsadı:  Yüzü belirsizdi kadının; yine de kollayan anaç gözlerinin üzerinde olduğundan emindi. Daha fazla ilerleyemedi; düşecek oldu. Az ötesindeki köşebaşında soluklandı. Aynı anda telefonu çaldı uzun uzun. Arayan babasıydı. Büyükbabasının deyimiyle, oldu olası, her kezinde alacaklı gibi çaldırırdı.
.  .  .



Sf.6

Kimsesizlik Halleri.

Anne.

Dört yaşına daha yeni girmiş kızını, hastaneye gelirken gönülsüzce amcasına bırakmıştı. Bu konuda, randevu tarihinin belli olduğu gün, yaklaşık yirmi gün önce anlaşmışlardı. "Ne olacak canım? Sırtıma binecek değil ya!  İşyerinde onu oyalayacak o kadar çok şey var ki. Sen, o konuyu dert etme." 

İlk anda, mış' gibi yapıldığının pek ayırtına varamadığı kaygılanma çocuktan yana olunca,  bu sözlerden sonra kim olsa rahatlardı. O da öyle yapmıştı. Yirmi gün sonra, o kahreden hastane randevusu gelip çattığında, hiç mi hiç sıkılmayacakmış, korkmayacakmış, telaşlanmayacakmış gibi yaptı. Ne ki, sorun yokmuşçasına davranmak, rahat görünmeye çalışmak hiç düşünmediği şiddette yormuştu onu. 

İlk günler önemsememiş, kayınbiraderinin ettiği sözler üzerinde durmamıştı. Dahası sevinmişti bile. Öyle ya, 'ne olacak?' demek, bir anlamda  'sen öyle basit konulara kafanı takma' da demek olmalıydı.  Aslında, öyle mi demek istemişti?  Daha fazlası, kendisine karşı duyulmasını çok, pek çok istediği, hatta buna dehşetli ihtiyacının olduğunu düşündüğü ilgi de mi vardı sözlerinde. Eklemeli miydi: "Ama bak sen de önemlisin!  Kendine de bakmalı, sağlığına dikkat etmelisin. Sen varsan, bu kız çocuğu da var. O gün, orada yanında olacağız, ne gerekiyorsa yapacağız. Asla yalnızlık hissetmeyeceksin..." O ise, salt yeğeni ile ilgili konuşuyor.  Kendisinden kızını merak etmemesini isterken, bir yandan da sakinleştirmeye çabalıyordu.

Henüz yirmi altısındaki annenin  altı aydır sağ göğsünde oluşan sertlikten ötürü, içinde, onu derinden derine kemiren nedenini bilemediği ince bir sızı vardı. Her geçen gün, gecenin bir vaktinde nedensiz, niçinsiz bölünen uykularını dolduran yeni yeni karabasanlarla tanışıyordu. Gündüzlerse gecelerin sürgit endişe ve hüzünlenmelerinden ibaretti. 'Nereye gidiyorsun, ne işin var, sen iyi misin' den çok, 'bırak çocuğu git' deniyordu, ha bire. 'Emanet' edilen çocuk, içi pamukla kaplanmış kristal sürahinin güvenli ortamında özenle korunacak, zamanı geldiğinde de erişilmez bir gönül dinginliği içinde sahibine teslim edilecekti. Böylece üstlenilen 'görev' tamamlanmış olacaktı. Ah, bir de hastanede ne işi olduğu sorulsa... Neden haftalar önce randevu verildiği? Orada birilerine gereksinmesi olup olmayacağı? Hepsini geç, yol parasının olup olmadığı...
.  .  .

Sf.7


 Kız.

Sırtnı dayadığı köşe başı, az önce insan koşuşturmaları ile başını döndüren, yorgun düşüren caddenin tersine hayli sakindi. Mimari estetikten uzak, ruhsuz, abartılı betonarme gövdesiyle, karşısındaki binanın soluk aldırmayan poyrazın delice esmelerini kestiğini duyumsadı birden. Sol omuzunu kaldırarak telefonunu kulağına iyice yapıştırdı. Babasının konuşması bildik bir kitaptan paragraflar okur gibiydi.


   Baba.

Ayakkabılarını çıkarırken, salondaki bilgisayarın başından klavye tıkırtıları geliyor. Anlaşılan daha dün kaynağı belli olmayan bir virüs nedeni ile yazılımında değişiklik yapılan bilgisayarın tanımadığı yazıcısı ile başı yine sorunluydu. Alt dudağını öne çıkararak bıkkınlık soluklarını alnına doğru savururken önüne düşen saçları dağıtmaya çalışıyor, bir yandan da konuşuyordu.

Gözlerini ekrandan ayırmadan:  "Seni çok bekledim. Çok da açıktım; çalışmayan yazıcının da eziyeti işin tuzu biberi... İşimiz iş, ders planları yine kalacak!"  İki önce yakasına yapışmış sıkıntıdan bir an önce kurtulmak istediği çok açıktı. "Sen üstünü değişirken ben de duşu aradan çıkarayım. Yemek ocakta pişmiş durumda; dilersen başlayabilirsin..."  İçinden çıkmakta zorlandığı sorunlarıyla ciddi kavgalar yaşadığı anlarda, genelllikle böyle davranırdı. Yanıtımı, kararımı beklemez, elindeki işi sürdürür, yapacağını yapardı. Bense, bu tutumunun onun kişiliğine, bakışına, yaşama yöntemine uygun davranış biçimi olduğunu, görüşlerime değer vermediği anlamına gelmediğini bilir, ses etmezdim. Soyunup mutfağa geçtiğimde, dışarıda ağır aksak başlayan, sonra birden bire hızlanan sağanak yağışın kiremitlerdeki tımbırtı cümbüşü, banyodan gelen su seslerini boğuyor, onları etkisiz kılıyordu.

Ocakta üzeri örtülü duran tencerenin kapağını kaldırır kaldırmaz gözlüğümün camları buğulanıyor.  Olduğum yerde, öylece kalakalmışım. Camların buğusu geçer geçmez tencerenin dibinde etsiz pişen patates yemeğinin iri tanelerini görüyorum.


Sf.8

Kapak elimde, ocağın başında, en zifiri, en kederli halimle, hareketsiz... Ne olursa olsun beklemeliyim. Gastritten mustarip midemin çeperlerinde dayanılmaz bir kazınma/yanma duygusu... Hayır.  Bu kez, yüzümün buruşmasına neden olan, günün belli saatlerinde meydan okurcasına kendini duyuran, 'buradayım' diyen kronik asit hareketliliği değil. İçimin acıması, yanması ondan değil, biliyorum. Başka bir şey. Her yorgun iş gününün sonunda olduğu gibi işte yine okuldan telaşla gelmiş, akşam yemeğini yetiştirmiş.  Pilavı köftelik bulgurdan yapmış ama. Pilavlık malzemenin tükenmiş oluşundan habersiz olmam, eve/mutfağa duyarsızlığım ne kötü. İçimin acıması bundan.

Masaya oturmamla, bir tülün yere düşüşü gibi mutfağa usulca süzülüşü aynı anda oluyor. Sıcak suyun etkisiyle olmalı, yüzüne ateş basmış, yanakları al al. Oldum olası çok beğendiğim gözlerinin kahve rengi, suyun ısısına yenik düşmüş, kızarmış. Bayıldığım, açık kumrak parlak, gür saçlarının taramaya fırsat bulamayıp uydurduğu nasıl da belli... Masa başında, çaktırmadan onun sevdiğim bu hallerini süzerken, suçluluk duygusundan yorulduğumu, yumuşadığımı ve de hamur gibi olmaktan öte ezildiğimi duyumsuyorum.  "Ben beklerdim"!

"Olsun, durduk yerde gastritini azdırmayalım."  Ben dahil kimseler bilemez ki, belki de sabun köpüğünden kızardığını ima ettiği gözlerini tabağından ayırmadan, nasıl da tane tane konuşabiliyor. Orada, yemeğinin başında, sıradan ve sıkıcı büro işlemlerinin zorunluluklarının yerine gelebilmesi için, tepeden tırnağa suskunluk içinde bekleşen insancıkların akıl almaz, ama gereksiz dinginliğini taşıyordu. Ben onun, hüzün denilen tutsak edici güçlü duygu karşısında, ilk gördüğümde dikkatimi çeken dudaklarından tek bir sözcük düşürmeden, bir an olsun sendeleyip zayıflık göstermeden uzun süre öylece kalışını hiç beceremedim.

Bir yandan tabağımın soğumasını bekliyorum, bir yanda da düşünceli haliyle lokmalarını ağır ağır yutuşunu izliyorum. Başımı çevirmeksizin, sanki anlamasını, ayırtına varmasını istercesine, açıktan yüzüne, üzgün bakışlarını tabağına düşürmesine, çenesinin belli belirsiz devinimine, gözlerindeki nemlenmeye bakıyorum. Bunu, karşısında durmuş göstere göstere yapıyorum. Üstelik her an bakışlarının bakışlarımda asılı kalacağı düşüncesiyle heyecanlanarak.

Yutmaya çalıştığım lokmalarımın boğazımda düğümlenmiş olabileceği sanısını uyandırabilmek için usulca öksürüyorum. Beni duymuyor bile. Sıyrılsa gelse iç dünyasının labirentlerinden, ona ne diyeceğim? "Paydos saatinden önce kızımızı aradım, dolu dolu konuştuk. Yine bir takım televizyon kanallarına, yapımcı firmalara özgeçmişini bırakmış.  Her şeye, tüm sıkıntılarına karşın, yine de umutlu gördüm onu. Konuşmanın sonunda birbirimizi öpücüğe boğarken, her zaman olduğu gibi yine yüreklendirdi beni. Ona, önceki günden daha fazla inandım, umutlandım" mı demeliyim?


                                                                               Sf.9

Zaman kavramını, o an, oradaki anlamını yaşadığım mekanda yitirmek üzereyim. En sonunda her daim sevecen bulduğum, beni hep inceden inceye büyülemiş olan, kımıltısız, ketum duruşlarında gizli soru işaretlerinin yanıtlarını aradığım, nedense bir türlü bulamadığım dudak çizgisi aralandı:

Okulun en genç kadın öğretmenlerinden, sarışın ve uzun saçlı olanının, o gün, aylar önce göğsünde beliren kitlenin üniversitesi hastanesinde alınışından çözdü sözün yakasını.  Ameliyat sonrasında henüz narkozun sersemliğinden kurtulamamışken, annacında elinde bir demet kır çiçeği ile görünce kendisini gözlerinden nasıl yaşlar boşaldığından söz etti.  Sabırsızlanarak beklediğim konuşmasına, bir nehir romanın kalın ciltlerinden birini gelişigüzel orta yerinden ayırıp, kederli ve de ağır bir tören havası içinde okur gibi başlamıştı.  Serum hortumlarıyla karmaşık hasta yatağının başucundaki duygu yüklü görüşmeyi anlattıkça durgunluğu da arttı. Meslekdaşının "Ameliyata girmeden önce, kendimi o kadar yalnız, o kadar umarsız ve de sahipsiz hissettim ki anlatamam.  Neşter altında kor ateşlerde yandıktan sonra, gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm kişi sen olunca, ne şanslı bir insan olduğumu anladım... Tamam dedim, kurtuldum işte" deyişini aktarırken gözleri doluverdi.  Yutkundu. Boğulur gibi oldu...

"Sen de ona anlattın mı?"

"Hayır, asla... Ne yeri ne de zamanıydı. Belki daha sonra.  Hem ne önemi var şimdi, benimkisi yıllar önceydi. Acı yaşandığı anda yaşanılan boyutta, kimsesiz yapayalnız yaşanıldığında acı oluyor. Delik deşik, lime lime ediyor insanı. O haliyle insanın içini kıyan, dilimlere ayıran özelliği ile hiç kimse ile paylaşılamadığında, anlatılacak tek bir insan oğlu olmadığında bir anlamı oluyor. Acı, işte o zaman güzel... Diğer durumlarda önemini yitiriyor, tavsıyor, sıradanlaşıyor..."

Boncuk boncuk olmuştu gözleri. Birazdan sicim sicim gözpınarlarından taşacak, sarsıla sarsıla ağlayacaktı. İşaret parmağı ile orta parmağının ilk boğumu arasındaki sigaranın külü uzamış, yere doğru bükülmüş... Ateşini duyumsamış olacak, kolunu kıpırdatmadan külü ile birlikte bıraktı yere. Dudakları arasına telaşla iliştirdiği ikincisini çakmağın alevine uzattı. Fazlasıyla derin bir iki nefesle yarıladı. Bir sigara içimi zaman için girdiği hastane tuvaletinden çıkacak gücü kendinde bulamıyordu. Koridorda bekleşen hasta yakınlarından yaşlı kadın, az önce, 'a kızım sen buralara bir başına mı geldin' derken, iki yanı keskin bıçak gibi konuşmuştu. Ve bahçedeki çiçeklenmiş kayısı dalları gibi daha başka çarpıcı sözler... Kimi, kimsesi yoktu işte!  İçinden 'doğru değil bu' demek geçmişti. Tıbbi atıklarla dolu plastik kovanın yan tattığı, kan ve ilaç bulaşığı pamukların yere saçıldığı tuvalette en kimsesiz haliyle bir başına değil miydi?  Güçsüzlüğünden kurtulmak için kirli lavaboya tutunup tutunmama kararsızlığı arasında gelgitleri yaşarken, koridorda görevli hemşirenin adını anons ettiği hoparlörün mekanik sesi yankılandı.


                                                                               Sf.10

Birazdan bıçağın altına yatacak olmak, Suriçi'nde kaçakçıdan aldığı ucuz saatini, parasız cüzdanını, tek varlığı alyansını emanet edebileceği ve de 'hakkını helal et' diyebileceği bir insanının olmamasından daha yakıcı değildi.
Sese doğru yürüdü. Gösterilen yere yattı. Gözlerini yer yer badanası dökülmüş tavana dikti. İnsan sıcağından yosun olmanın içine oturan burukluğu, insan özleminin yakıcılığı operatörün yetenekli parmaklarının arasındaki ışıltılı neşterden önce saplanmıştı göğsüne. 
.  .  .

Adam daha fazla direnemedi. Küçük ve sevimli elleri avuçlarının içine alıp ısıttı. Gözlerini gözlerine dikip sevecen, 'Haydi ama, yapma öyle' dedi. 'Bak yemeğin buz gibi oldu. Hem artık yanındayım ya işte. İstemeden uzaklarda, sizden ayrı kalmış olsam da selamsız, sevgisiz, mektupsuz bırakmadım ki...

Altının ne zaman yakıldığını anlayamadığım bir çaydanlığın fokurdamasının, belki de ilk kez, bu denli yeri gelmişken, insan yokluğunun yakıp kavuran özlemi ile insansız hücrelerde nasıl bir başıma yaşadığımı, dertlerimle, hasretlerimle geceler boyu ve dahi şafak sökmelerine dek nasıl paramparça olduğumu anlatmama engel olacağı aklımın ucundan geçmezdi.
.  .  .

Annen son günlerde haddinden fazla duygusal. Dedenden sonra, sanki içinden çıkmakta zorlandığı bir boşluğa yuvarlandı. Üstüne üstlük, senin derdin de migreninin tuzu biberi... Onu yalnız bırakmak içimden gelmiyor. Sadece bu nedenle, sürpriz yapıp yanına, İstanbul'a gelmekten vazgeçtim. Ben yokken sen onun elini hiç bırakmadın; şimdilerde onun ellerinde benim ellerim var. Sonraki mektupta ayrıntılarını yazar postaya veririm. İkinizi de çok seviyorum. Öptüm.

Kız dakikalardır kulağında hareketsiz tuttuğu telefonu ile kaskatı donduğunu, bacaklarını harekete geçirip yürüyüşünü sürdüremeyeceğini sandı. Akşamın karanlığının yanı sıra gurup vaktinin son dem kızıllıkları da körfezin ve rafinerinin üzerine ağır aksak çöküyordu. Tellere dizili bekleşen kuşlar bir polis sireniyle kanatlarını patırdatarak havalandılar. Bir teki bile ayrılmamacasına diğerlerinden, son kızıllığında akşamın hep birlikte yitip gittiler.
.  .  .

Kız telefonunu çantasına yerleştirdi. Önü sıra haramileşip giden alaca yalnızlık, akşamın tekinsiz sisi ile ağız birliği edip sokak başlarını çoktan tutmuştu. 

İçinde insan sıcağının olduğu bir ev düşledi.  Arkasına bakmadan yürüdü.
                       
Doğum günün kutlu olsun, m
utlu ol senelerce...
Karşıyaka, 25-Mart-2005


Hasan Oğuz Bilgen, 08-03-2020, Ulamış-S.HİSAR





13 Şubat 2020 Perşembe

"BATI CEPHESİ'NDE YENİ BİR ŞEY YOK"TU, HİÇ OLMADI...


KORE'DEN İDLİB CEPHESİ'NE DE "YENİ BİR ŞEY YOK!"

.  .  .

"Ağaç dallarında ölüler sallanıyor. Çatal bir dalda çıplak bir asker!?  Miğferinden başka hiçbir şeyi yok... Sadace yarısı, gövdenin üst kısmı duruyor ağaçta... 
Burada ne olmuş böyle? diyorum.  
Mayın böyle bir şey, giysiyi soyuyor, hava basıncından oluyor, diyor Tjaden.
.  .  .

"Karşı saldırı. Şiddetli patlamalar... Bir insan bedeni tüm ağırlığı ile çukura düşüp üstümde kalıyor. Düşünmeye, karar vermeye zaman yok. Bıçağı saplarken yabancı bedenin titrediğini duyumsuyorum. Dakikalar geçiyor... Yanımda yatan karaltıda hırıltılar var. Aydınlatma fişeği tepemizde. Yüzünü aydınlatıyor; genç bir adam...
"Ölmüş olması gerekir, ama hayır... Baş doğrulmaya çabalarken hırıltı da artıyor. Korkulu bakıyor. Alnını okşarken gözlerini yumuyor. Dudaklar kupkuru... Siperin dibindeki çamurlu suya daldırdığım mendilimi emdiriyorum.
.  .  .

"Öğleden sonra üçte öldü... Şu anda karısı onu düşünüyordur. Az öteden koşsaydı, şimdi karşıdaki siperde karısına mektup yazacaktı. Şimdi senin de tıpkı benim gibi bir insan olduğunu görüyorum... Sizlerin de tıpkı bizler gibi insanlar olduğunuzu, analarmızın bizler için korku ile titreştiklerini, aynı acıyı paylaştıklarını, hepimizin aynı ölümü tatdığımızı bizlere, önceden neden söylemezler?
.  .  .

"Bağışla beni arkadaş!  Ah şu silahlarla üniformaları fırlatıp atabilseydik; seninle Albert'den, Tjaden'den farksız bir kardeş olabilirdik!  Al benim yirmi yıllık ömrümü de kalk haydi! İstersen daha fazlasını da al! 
 Bu ömrü bundan böyle ne yapacağım, ben de bilmiyorum...
.  .  .

"Savaş kötü bir şaka, sıradan bir rüya gibi sona eriyor... Almanya'ya dönüyoruz. Bizlere, yağmurdan solmuş bir iki pankartın (hoşgeldiniz)i ile yetinmek düşüyor. Oysa dönüşü bambaşka düşünmüştük...
"Yaşlı bir kadın, yanımız sıra yorulmadan koşuyor. Oğlunu soruyor; 'Schmidt !' diyor, 'Schmidt ?'...
.  .  .

Emperyal haydutlararası birinci paylaşım barbarlığının dehşetini, getirdiği her türlü yıkımı ve insanları birbirine nasıl düşmanlaştırdığını anlatan Erich Maria Remargue,  çok değil yirmi yıl sonra yeniden bir pazar hesaplaşmasının büyük insanlığa tekrar yaşatılacağını bilemezdi.
.  .  .

Yerde uzanmış ödev yapan çocuğun önüne bırakılan Suç ve Ceza'nın iki cildi, yeni yetme yaşında ona okutulan ilk kitaplardandı. Köy Enstitülü baba sıksık, başka eserlerle de tanışmasının gerekliliğinden, örneğin "Batı Cephesi"nden haberdar olmasının öneminden dem vuruyordu.

Anlattığına göre, anamalcı vampirlerin fitillediği haksız savaşlar, hiçbir zaman, hiçbir ülkede olumlu/yararlı bir şey getirmemişti. Savaşlar insanların gözlerinin önüne hep aynı vahşeti, aynı acılarla örülü bildik öyküleri koymuş, belleklerine silinmesi zor izler bırakmıştır. Hepsinin de ortak teması açlık ve sefalet, gözyaşı ve ölüm olmuştur. Fikri hoca, her fırsatta bu ve buna benzer konulardan söz ederdi.

Yasalarını, kurallarını kendilerinin koydukları düzende egemenliklerini ilan etmiş, bir avuç mutlu azınlığın dayattıkları, değişik zaman dilimlerinde, ama hep yoksul insanlara, emekçilerin çocuklarına yaşattığı öykülerdir. Yoksulların içine çekildiği ölümcül girdaba ilişkin yazılanlar, anlatılanlar insanlık tarihinin ibretlik özetidir. Derslerde ve ders dışında öğrencilerine, haksız savaşların açlıktan ölümden başka şey getirmediğini, körüklenen her haksız kavganın öncekinin aynısı olduğunu, yeni bir şey olmadığını anlatmaya çabalar: Ona göre "Yoksul insanların yüzü ancak kalıcı bir barışta gülecek, toplum dostluk ve kardeşlik günlerinde huzur bulacaktır."

Geceleri yataklara aç ve işsiz girilmediği, eşit ve adil yaşanılan bir dünya kurulana dek, ne gözyaşı ne kan kan dinecektir. Batı Cephesi'nde Alman Breyer'le Fransız Lucien'i karşı karşıya getiren de, Anadolu'nun yoksulunu Yemen çöllerine süren de aynı barbarlık, aynı savaş politikalarıdır. Kore'ye asker gönderilmesi, savaş örgütü Nato'ya girebilmek için verilmiş bir rüşvettir. Böyle der.

Böyle düşünür, böyle anlatır. Kızılçullu Köy Enstitüsü çıkışlı, biraz ezik, gereğinden fazla alçak gönüllü bir sınıf öğretmenidir. Toplumu, doğayı ve dünyayı anlamada tek objektif yöntemin deneysel bilgi ve eleştirel akıl olduğu olduğu öğretilmiştir bir kez. Bu nedenle, İstanbul'u on altı yaşında tüysüz bir yeni yetmenin teslim aldığını, Battal Gazi'nin "kafirin askerleri"ni nasıl tokuşturduğunu, Zaloğlu Rüstem'in nasıl esip gürlediğini, başı üstünde salladığı gürzü ile nasıl destanlar yazdığını anlatan resmi tarihe bıyık altından güler geçer.

Bu gün yaşasaydı, Remargue'in Batı Cephesi ile bu günün Suriye Cephesi'nin birbirine ters, birbirinden farklı olmadığına ilişkin, -kusursuz bir öngörü yeteneği ve tarih bilgisi ile- bilinçli bir gönderme yaparken, bir zamanlar ülke dışındaki bir camide cuma namazı fantezisi kuran Zaloğlu Rüstem zihniyetinin şimşeklerini üzerine çekmek konusunda duraksar, kararsız kalır mıydı? Arif Usta'ya sorarsanız kalmazdı. Çünkü onlar, bozkırın köy çocukları "topraktan öğrenen kitapsız bilendi."

İşte tam da buradan hareketle:

"BATI CEPHESİ'NDE" DE "YENİ BİR ŞEY YOK"TU. VE HİÇ OLMADI...

Hasan Oğuz Bilgen, 25.02.2020, Çömeç-Burhaniye.