22 Nisan 2023 Cumartesi

“24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR - 1

“24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR ( 1 )

Konumuz olmasa da, bir önceki gün, pespembe, cıvıl cıvıl, okullu çocukların “neşe” dolduğu bir gündür. Yüksek bir okul kürsüsünden “23 Nisan” başlıklı heyecanlı ve coşkulu şiirler okunur. Bu güzellemeleri büyükler de yapar farklı süslü kürsülerden. Ama, yıllardır belletilen ezberin bozulmamasına azami özen gösterilir:  Bu, kendinden olmayanı düşmanlaştıran hamasi nutuklarda "Her Türk asker" doğmakla kalmaz, bir başına "dünyaya bedel" olur. Bu böyle söylenmeli, aynı mektup okunmalı, aynı ezber tekrarlanmalıdır. Tam bağımsızlık ruhu ile, anti emperyalizm eksenli bir yurtseverliğe, demokrasi ve yurttaşlık bilincine pek denk gelemezsiniz.

Ne var ki, konumuz bir sonraki gündür. O, hep “neşe” dolunan günden sonra gelen, o buruk, kırılgan, dahası birilerine ateşten gömlek olarak biçilen gün 24 Nisan... Ardı sıra gelen değişik zamanların, değişik mekanların 24 Nisan’ ları. 

*   *   *

İlki…

Uzak tarihlerden ‘biz hep buradayız/ burada olacağız’ diyecek olan diğerlerine göre, çok daha masum, çok daha olağan, tamamen biyolojik bir durumdur, 1956 yılının nisanı. 

Her birinin başında kavak yelleri estiği, zıpırlık yaptıkları, ilk gençliklerinde caddelerini eylem adımları ile geçtikleri, uzun ve tekinsiz gecelerinde kovalamaca oynadıkları kentin ilkyaza göz kırptığı yeni gününde bir doğum anıdır... Dünyanın Erivan’ında, Sidney’inde, dilini inancını bilmediğiniz her hangi bir kuytuluğunda da olabilecek, gerçekleşebilecek bir uyanış durumu.

El kadar ciğer parçasının bayraklarını açarak aynı okul lojmanı odasını paylaştığı kardeşlerini uyandırdığı an, 23 Nisan'ı izleyen yeni günün ilk saatidir. "Kardeşimiz 23 Nisan'da gelecek" diyerek, günlerdir, haftalardır sevinç içinde yatıp kalkan kardeşleri üzen de, düş kırıklığına uğratan da budur... Heyecanla ve de sabırsızlıkla bekledikleri doğumun, o “neşe doldukları” günde, “23 Nisan”da olmaması…

Tek odalı lojmanının içine düştüğü merkez köy, tipik Anadolu sofuluğunda, taşra ve varoş tutuculuğundadır. Toplum bilimine göre bu gerçeklik elbette anlaşılabilir ve açıklanabilir. Yakın tarihte ‘AP kalesi’ olarak bilinen kentin uzak emekçi mahallelerinin hoşgörülü, sevecen insanlarının, köylüklerinin pamuk ninelerinin, tonton dedelerinin yanı sıra, yerleşik halkının özellikle de, kara sakallı çarşı esnafının, ne denli örümcek kafalı, gerici/ tutucu, kötü bakışlı, hoşgörüsüz insanlar olduklarının ayırtına ortaokul yıllarında az da olsa varabilecektir.

Farklı yılların, rastlantıdan başka bir şey olmayan hep nisan günlerinde, belleğinde donup kalmış üç fotoğraf karesinin ruhuna verdiği rahatsızlık, dünyaya, topluma ve insana bakışını biçimlendireceğini, ilerleyen yıllarda siyasal kimliğini belirleyeceğini kim bilebilirdi.

*   *   *

Ve sonrasında sarı saçlı çocuğun ilkokul yıllarında yaşadığı ve tanık olduğu 1966 Nisanı... Çocuk gözlerinden gitmeyen o ilk fotoğraf.

Yer ‘Sarı Binası’ ile ünlü ‘Şehzadeler Kenti'. "Milliyetçilikleri ve dine bağlılıkları" ile kendilerini yere göğe sığdıramayan akçeli işlerin çıkar ilişkileri içinde boğulmuş çarşı esnafının, özellikle de eşraf takımının mehter marşı ile avundukları, padişahın Mesir macunu ile kibirlendikleri, övündükleri 60’lı yılların sonudur.  

O karede sürekli homurdanıp küfreden, sayıları giderek artan, elleri sopalı, sıkılı yumrukları ve öfkeden pörtlemiş gözleri ile kontrolsüz, öfke dolu bir kalabalık vardır. Beyaz Fil binasının önleri…

Sevgiden nasibini almamış öfke selinin önünde, ablası yaşında, koşar adım genç bir kız. Ağzı salyalı taciz, ilk bakışta mini eteğe gibiymiş gibi görünse de, aslında insan onurunu, kadının özgür yaşam biçimini tehdit eden planlı bir nefrettir. Bir ürküntü, bir panik hali, bir heyecanlı kovalamaca... Kız korku ve ne yapacağını şaşırmış durumda kaçıyor. Havada dayanılmaz, kahreden bir linç, bir infaz kokusu.

Gemi azıya almış gerici yobazın elinden kendisini son anda kurtarıp soluğu kentin tek banka şubesi olan eski binasında alır. Olayı görmüş/ yaşamış ve halen yaşayan tanıklardan bilinir ki, kudurmuş güruhun önünde sadece tek bir yürekli kişi durur. Elinde, o bildik yuvarlak börek bıçağı ile dikilerek, çarşının tek cesaretli ve aydınlık esnafı olduğunu kanıtlayan, değer bilir, hoşgörü sahibi börekçi Abdurrahman.

Bizim Ali Rıza" larımız, Halil Ducan" larımız, henüz yaşları yetmese de, meydan öyle boş, sahipsiz değildir. Öfke selinin önünde bir Kubilay, bir Hasan Tahsin yürekliliği… İnsana sevgiden ve kadına saygıdan ödün vermeyen  -başta Manisa Tarzanı- parası olmayanın, dükkanın uzak bir köşesinde reklamını yapmadan, düzenli olarak karnını doyuran, hak hukuk düşkünü börekçi Abdurrahman amca. Hiç geri durur mu? Başının üzerinde döndürdüğü bıçağın ışıltısı… “Dağılın ulan” diyor, “Dağ başı mı bellediniz?”

Çileli güzel yurdum! Caddesinin taşına Ali Rıza’mızın kalkmamacasına düştüğü “Beyaz Fil Binası” yıkık dökük de olsa orada duruyor. Ne ki, siyasal iklim aynı iklim; linç aynı linç… Umutsuzluk mu? Asla!  Öyle yağma yok... Mini etekli kız sinip kaçmıyor artık. Korkak, ezik, suskun değil. Şimdilerde madencisiyle, çiftçisiyle, emeklisiyle diğerleri de öyle; itilen, kakılan, horlananlar. Her birinin cesur yürek başlarının üzerinde içimizi aydınlatan o bildik börek bıçağının ışıltısı.

*   *   *

İkinci silik fotoğraf.

Çocuk, dağılmış bir durumda bankaya sığınan kızın gül beyazı yüzünde gördüğü korkuyu ve de çaresizliği, bu kez üniversiteli bir ağabeyinin çakır gözlerinde görür. Caddenin ortalık yerinde durdurulmuş, ancak çalışır durumda bir kamyonun ölgün far ışıklarının önünde, İspanyol paçalı/ uzun favorili gencin uzamış saçları öfkeli bir kalabalık tarafından makasla diplerinden kesilir.

“İbretlik olsun” diye, göz önünde/ cadde ortasında yapılan “ense traşı” gösterisi sona erince, arbedenin orta yerinden fırlayan resim hayli travmatiktir. Gözdağının final sahnesinde gözleri kararmış hoyrat, kızgın adamlar, tespih böceği biçimini almış genci kıvrılıp kaldığı yerden doğrultup “Osmanlı tokatları” ile “son dersini” verirler. Ardından, ilk kez duyduğu edepsiz sözler edip, anlamadığı bir takım “dini nasihat”lerde bulunurlar. (Adı geçen, bağrı açılmamış edepsiz sözcükler, mahalli gazetenin olayla ilgili haberinde kullanılan sözcüklerdir.)

*   *   *

Hiçbir karanlık, hiçbir iç sıkıntısı sürgit yakanıza yapışıp, ayaklarınıza bir karaçalı misali dolanıp durmaz. Kimi puslu, sisli günlerin karabasanlarının sonrasında pırıl pırıl bir güneşin açtığı da olur.

Yine bir nisan gününün akşamında, Köy Enstitülü baba okul yorgunu çocuğun önüne ‘Suç ve Ceza’ klasiğinin iki cildini birden bırakır. “Onuncu Köy'den sonra, bunu da mutlaka oku” der, “Bitirdiğinde sınayacağım. Bundan böyle okuyan, sorgulayan, araştıran ve de öyle aklı hemen çelinmeyen, körü körüne inanmayan bir insan olacaksın.”

 Rodion Romarovich Raskolnikov’un yaşlı kadını hangi geçici duygularla, niçin öldürdüğünü anlamasa da, bir insanın canına kıymanın nasıl korkunç bir şey olduğunu görecektir.  Sonrasında, okumanın/ anlamanın etkisiyle dünyaya bakışının merkezine insanı ve onurunu oturtacaktır. Ortalık ışıyacak, giderek büyüyen, ufku genişleyen dünya daha da aydınlanacak ve renklenecektir. 

*   *   *

                .    .  /  .      

                                        .    .  /  .      

Metnin devamı; “24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR ( 2 )

14 Nisan 2023 Cuma

ENVER HOCA ÖĞRENCİSİ BİR GÖÇMEN... KAZİM KAÇUPAY.

 


ENVER HOCA ÖĞRENCİSİ BİR GÖÇMEN... KAZİM KAÇUPAY. 

Onurlarını korumak, üretimden gelen güçlerini sahiplenme pahasına iş güçlerinden başka satacak ve zincirlerinden başka kurtulacak bir şeyleri olmayan insanlarımızın soy/sop/inanç/mezhep ya da kısacası aidiyetletleri üzerinden hakarete uğradıkları, töhmet altında bırakılmaya çalışıldıkları bir vahşi ve adaletten uzak bir coğrafyada yurttaş olmak, yaşamak ne menem bir şeydir? 

Hiç hak etmediğiniz, insanım diyenin aklına gelmeyecek, üstelik bir suçlama ve iftira ile soslanmış bir aşağılanma ile karşılaşmak, insana neler duyumsatır?

*  *  *

Turgutlu'nun tuğla/kiremit toz dumanının hayhuyu içinde okul okumaya, öğrenim görmeye olanak bulamayan Kazim Bayer... Her daim övündüğü ve gurur duyduğu -tıpkı Erkan Baş gibi- asla gizleyip saklamadığı soy adı ile Kaçupay Kazim.

Manisa-Turgutlu'nun emek cangılı yetmez;  yaşamını sürdürme, sırf ayak ayakta kalmak adına iş gücünü, önce Suudi diyarında, Irak topraklarında, sonrasında da sınıfsız ve sömürüsüz başka bir dünya gerçekleştirme derdindeki Sovyet ellerinde bilerek, isteyerek satar. 

Kazim ağabey emekçi bir insan olmanın olgunluğuna daha çocukluktan erişmiş, sınıf terbiyesini ve çalışma ahlakını, çalıştığı şirketin Soma şantiyelerinde almış bir işçidir. Erkenden kalkar, işinin, tezgahının başında olur;  işverenine borçlu/ gebe kalmaz, yeri ve zamanı geldiğinde masaya da yumruğunu vurur, sınıf yoldaşlarını düşündürmeyi de, etkili söylem ve söyleşilerle ajite etmesini, harekete geçirmesini de bilir. 

Çalışma saatleri dışında ailesini de, can dostlarını da asla ihmal etmez, ağız dolusu güler, renkli/ heyecanlı söyleşiler yapar. Bir Balkan göçmeni oluşundan olsa gerek, paylaşımcı, değer bilir, enternasyonal bir belleği/ devrimci bir kimliği vardır. 

Nazi işgalinde anavatanlarını canları pahasına savunan Sovyet partizanlarının, Nadya'ların, Sergey'lerin özverilerini ve de anılarını ruhunda yaşar. Tatil günlerinde, Lenin'in ve Nazım'ın gömütlüğünde, bu yurtseverlik duygusunu bilincinde, ruhunda duyumsar. Bizzat kendi anlatımıdır:  Bir pazar sabahı, Kızıl Meydan'ın sakin bir saatinde, faşizme direnmiş, teslim olmamış, onuru ve yurdu için canını vermiş, hiç tanımadığı yurtsever insanlar için, alnı yukarıda gözleri kapalı kıpırdamaksızın dakikalarca selam durmuşluğu vardır.. 

*  *  *

Alnının akı ve emeğinin hakkıyla çok sevdiği yurduna, toprağına, Soma'ya geri döner. Ailesine düşkündür; biricik kızları Elif'in, Açelya'nın, Deniz'in biricik babasıdır. Ait olduğu geçmişin, engin Balkan kültürünün ve evrensel değerlerin insanı, devrimcilerin dostu ve de Bedrettin Şınnak'ın kadim yoldaşıdır. 

Kaçupay Kazim, hasbelkader akademide dirsek çürütmemiş, -alaylı da denebilir- doğal bir devrimci ve dahi bir halkım insanıdır. Kendi hali ve kavlince bir bilgedir. Rübaileri bizlerde saklıdır, el yazmaları değerlidir. En değerli hazinelerimizdir.

*  *  *

Kazim Bayer, "çevre" demez "doğa" der. "Çevre" sözcüğünün, "çevre" anlatımının, insanın kendisi için uğraş verdiği, iyileştirmek için didinip kavga ettiği bir "konfor alanı"ndan ibaret olduğunu bilen insanlardandır. Bu yüzden Kazim ağabey 'doğa' der, 'çevre' demez. Tam da bu nedenledir ki, sokağından geçen bir ayı oynatıcısını durdurup, onun iş ortağına dans teklif edecek incelikte harbi bir hayvan dostudur. Mahalle halkının, dostlarının ve de çok sevdiği çocukların şaşkın bakışları altında sonlandırdığı muhteşem gösterisinin ardından, Romen vatandaşın üstünün kirine gözünün çapağına bakmadan sarılıp yanaklarınnıkarıdan öpecek kadar değer bilir, içten ve alçak gönüllü bir insandır. Kazim ağabeyin o boz ayı ile, bir ritüel tadında yaptığı dansının tanıkları, suskunluklarını koruyor olsalar da halen hayattadırlar... 

Kaçupay Kazim, halkın dostu, devrimcinin destekçisi olduğu kadar, gerçek bir doğa, sıkı bir ayı dostudur. Şarabını da öyle bardaktan, kadehten filan içme kibarlığını göstermez. Her gülün bir dikeni vardır, o da bunun kusurudur!  Şarabın hasını, hem de kırmızısını, -tıpkı memlekette "Şaban aga"nın ayranı başına diktiği gibi-  testiden içer. Testisini de kucağından ayırmaz;  son damlasına dek bölüşür de.  Baldan tatlı sohbetlerinin de, yurt dışı şantiye anılarının da tadına doyamazsınız. Çok zor da değildir hani. Yeter ki ona yarenlik edin. Sözcüğün gerçek anlamıyla 'hayat insanı'dır. Bilgedir, adildir, hoşgörülüdür. Çoğu zaman sessiz, durgun, düşüncelidir. Kimi zaman sitemlidir... Ne var ki, incitmez, kırıp dökmez. "Ben sizi hiç bırakmadım, destekledim. Sizler de yanımda olmalı, beni desteklemelisiniz." der geçer. Sözü uzatmaz. Gönül koymaz. 

Kaçupay Kazim, hiç bir zaman hiç bir koşulda yalnız, çaresiz ve umutsuz değildir. Elbette savunduğu dünya görüşünden ve inandığı evrensel değerlerden dolayı...    

Kazim ağabey, iyi ki seni tanıdım. Dostluğunu kazandım. Testinden kırmızı şarabını içtim. İyi ki... İyi ki... 

Şimdilerde sana, "Enver Hoca artığı" ve de "Arnavut ajanı" dendiğini duysaydın?.. Adamakıllı hangi sunturlu, gün ışığı görmemiş sözü ederdin? Tahmin etmek zor değil;  seni tanımış ve seninle yaşama şansına erişmiş insanlar pekala bilecektir.

Gözlerinden, gül yanaklarından... Her birinin altına, göğsünü gere gere ve gururla "Kaçupay" imzasını attığın, o inanılmaz rubaileri yazan ellerinden öpüyorum.

Hasan Oğuz Bilgen. 15-04-2023. Eynez Gama Şantiyesi- SOMA. 

31 Mart 2023 Cuma

YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK - 1

 



YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK ( 1 )

*  *  *

Öğretmen baba enstitüde aldığı eğitim ve görev bilinci gereği üreticiliğini, öğretim yılının sona erdiği yaz tatilinde de sürdürür. Okullardaki eskiyip sallanan sıra, masa gibi ahşap eşyaları onarır; "maarif"ten tek bir kuruş ek ücret istemeden. Elbette çocuk da onu yalnız bırakmaz, ona çıraklık yapar.

Bir yaz günü. Sıcaktır.

Öğle vakti eline okulun demirbaşı cam sürahiyi verip, yayla suyunun aktığı mahalle çeşmesinden soğuk su getirmesi için gönderirler. Dönüş yolunda cam sürahi elinden kayar ve kırılır. Korku içinde koşarak okula gelir.  Sürahinin, aralarında kavga eden çocukların attığı bir taşla kırıldığını söyler.

Okulun hademesi, "Bekçi Murteza"nın tekidir. Alnının terini silmeye çalışan babanın gözüne girme işgüzarlığı ile, "Çocuğun kendisinin cam sürahiyi düşürüp kırdığını" gördüğünü söyleyerek, aklınca çocuğun yalanı ortaya çıkarır.   

Çocuk sarı başını yana yatırır, suspus önüne bakar. Baba bir şey demez, diyemez. Eve gittiklerinde, sarı başın minik kulağını usulca büker:  "Bak" der, "Sen sen ol. Asla yalan söylemeyeceksin. Kamunun değerlerine ve de halkın malına zarar vermeyeceksin. Bunları yaparken Çanakkale’nin Conkbayırı sırtlarında yatan, annenin iki koca dayısını asla aklından çıkarmayacaksın."  

Öğüt alınmıştır bir kez; yetinilmemeli uygulanmalıdır da:  1982 ayazında, Askeri Cezaevi’nde zorla giydirilmeye çalışılan, "kamu malı" tek tip elbiseye zarar verme pahasına, don fanila Şirinyer Ask. Cezaevi Savcısı Yrb. Hacı Mirza'nın huzuruna çıkarıldıklarında da asla yalan söylenmeyecek;

"Yırttık parçaladık işte. Dara da gönderseniz, tek tip tek ölçü biçtiğiniz, bize canımız pahasına dayattığınız faşizmin elbisesi devrimcilere dardır ve kabul edilemez.” denilecektir.

Aynı askeri cezaevinin hasbelkader izin verilmiş, pek nadir yapabildikleri bir açık görüşünde, ağır havayı dağıtmak ve şakaya boğmak için:

Babaya "nasihati" anımsatılır. "Öğretmenim... Verdiğin öğütü tutuyoruz ve asla yalan söylemiyoruz" denilerek, sıkıyönetim mahkemesindeki bu "elbise" olayı anlatıldığında... Boncuklanan ve dolan gözleri saklamak sırası, bu kez "Köy Enstitülü" öğretmen babaya gelecektir.

*  *  *

Nadejda Krupskaya... Rus kadın devrimci. Sosyalist Ekim Devrimi'nin lideri, ayak takımını ve baldırı çıplakları söz/karar sahibi yapan Sovyetler Birliği' nin kurucusu Lenin' in eşi.  SSCB Eğitim Halk Komiseri.  SSCB Bilimler Akademisi onursal üyesi Nadejda... Ana dilimizde iki cilt halinde yayınlanan anılarının bir yerinde:  Maaşını durduk yerde arttıran kararı, ilgili komisyona "tekrar gözden geçirilmesi için" geri gönderen Lenin'in;  ayrıca, kararı kendisine bildiren sorumlu hükümet komiserinin eleştiri içeriğinde ivedi olarak soruşturulması isteminde bulunduğundan söz eder. 

Henüz ortaokul sıralarında, "Beşinci Kol" kara propagandası ile, biz yeni yetmelere öcü gibi korku objesi yapılan Vladimir İlyiç Ulyanov... Yani, o bilinen adıyla Lenin. Ömrü yetseydi de, şimdilerde kamudan 8-10 maaş alma utanmazlığını gösteren, ar damarı çatlamış, bizim arsızları görme talihsizliğine erişebilseydi, eğer?  Bu ceberut, bu nobran anlayışın yüzsüzlüğünü nasıl karşılar, ne derdi?

*  *  *

Uzun sözün ana fikri.  Menderes'ten Demirel'li "Ilımlı İslam"a, oradan Tayip soslu BOP başkanlığına evrilip gelen oligarşinin kurumsallaşmış sürekli/ örtülü diktası, enstitü anlayışından ve kamucu düşünce biçiminden on yıllarca boşuna ürkmedi, boşuna refleks vermedi.

Uzun sözün kısası. Bizim belediye şantiyesinin, sadece tezgahlarda eğilen, sözünü esirgemez ustası demirci Arif'e göre: “İnsan ürkmesi hayvan ürkmesine benzemez.”

Uzun sözün ironisi. Lenin ne mi derdi?  

Bir kez, bir kez olsun kamucu sosyalist terbiyesini bozup,  yedi göbek sülalelerinin kulaklarını çınlatacak -aslında Türkçe'nin kahvehane ağzıyla hak ettikleri- sunturlu bir kalayı, Rusça söyler, hatta tekrarlar geçerdi kesin. 

Hasan Oğuz Bilgen. 30 Mart 2023. Manisa-Horoz Keuı. 

Yıllar önce tarihe düşülmüş küçük bir not: Köy enstitülü öğretmenin ilk maaşı ile bir cam sürahi alıp, diğer öğretmenlerin önünde okul müdürüne verdiğini, utangaç çocuk bir başka cezaevinin yine bir görüş gününde -yine babasının anlatımı ile- öğrenecektir.

30 Mart 2023 Perşembe

YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK - 2

 


YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK ( 2 )

Kızıldere, 30 Mart 1972 yılı… O ‘Perşembe Günü’ nün anısına.

*  *  *

Manisa Lisesi. 1971-72 ders yılı.  Kem gözlerden uzak bir duvar dibinde, suspus üç tıfıl öğrenci:

Yıllar sonra, aynı kentte kanser illetine yenik düşecek olan, bir heyecan bir heyecan, güvercin ürkekliğindeki inşaat mühendisi Atilla Evrenosoğlu.

Aynı kentte çok sonraları, yani ilerleyen yıllarda Almanca öğretmenliğinden emekli olacak olan İsmail.

Üçüncü genç, her üzücü bir haber aldığında hala çocukluluğunun kırılan o cam sürahisinin hüznünü ve utangaçlığını yaşayan yeni yetme.

*  *  *

Atilla etrafına bakınır… Sonra katlanmış ‘Yeni Asır’ gazetesini ceketinin iç cebinden çıkarır; sekiz sütuna manşet kapkara puntolarla gözlere sokulan o acı haberi gösterir. Yeni yetme yaşlarında, alışık olmadıkları bir toplu kıyımın canlı tanığıdırlar. Hemen oracıkta, bir göz teması süresinde derslere girmeme kararını hiç tartışmadan alırlar. Bu kendilerince bir boykottur.  Kıyıda köşede kararlaştırılmış ‘illegal’(!) bir boykot.

Tamam. Dersler boykot edilecektir de… Üçüncü genç ikirciklidir. Diğerlerinin gözlerine bakmadan acemi ve çocuksu mırıldanır: 

“Mahir ağabey ve arkadaşları, devletçiliği ve kamu düzenini savunmamışlar mıydı? Şimdi. Biz kamu düzenini bozmuş olmuyor muyuz?

İsmail lider pozlarında; heyecanla sözü Atilla’nın ağzından alır.  Her zamanki sert duruşu ve o kalın yeni yetrme sesi ile konuşur: 

“Saçmalama. Özlenen devletçilik, bize yutturulmaya çalışılan bu kamu düzeni değil ki!..”

Uzatmaya gerek yoktur; anlatılmış ve anlaşılmıştır. Haydi o zaman öğrenci kantinine…

*  *  *

Utangaçlığından sarı başını hep omuz başına yatıran, aile içinde bir zeytin tanesini iki küçük lokmada yemesiyle şaka konusu olan çocuk, eğrilmiş çiviyi doğrultmaya çalışırken işaret parmağı çekiçten nasibini alır. Dolan gözlerini, sallanan okul masa ve sıralarını onarmaya dalıp gitmiş olan babasından saklamaya çalışır. Çalıştıkları yer, Horoz Köy İlk Okulu'nun şimdi yerinde rant yelleri esen eski taş binasıdır. 

Aldığı ilk öğüttür: İşe yaramaz diye yere atılan her çivi halkın alın teri ve bir kamu değeridir. Eğrilenler düzeltilmeli ve yeniden çakılmalıdır. Çocuğun çektiği acının başından beri ayırdında olan 'Köy Enstitülü' öğretmen Fikri baba yanına gelir, yere çömelir. Tıpkı dersliklerde yaptığı gibi, anlaşılır bir biçimde, ders verircesine tane tane konuşur: 

"Üreten insan acındırmaz, ağlamaz. Yaramaz çivi yoktur, yaramaz usta, ayıplı işçilik, eğri iş vardır. (Düşen çivi yerden alınmaz) tutumu, kibirli marangozun iflah olmaz değer bilmezliğindendir.  

“Küçük adam… Sen sen ol!  Okulun malına, kendi aklına, kitabına, çekicine sahip çık. Okul sıraları gibi, eğitim de üretim içindir.  Her zaman her yerde, her koşulda bıkmadan usanmadan çalışmak, gözden çıkarılmış her bir çivi tanesini yerden alıp düzeltmek bile üretmektir.

Yukarıdaki sözlerin sahibi,  demiryoluna komşu, bu günün paha biçilmez bağı için "Hocam gel sana bu bağı satalım. Dert etme. Maaştan maaşa ödersin" denildiğinde, "Ben bu halkın, bu devletin memuruyum. Sonra hakkımda ne konuşurlar" diyen,  eğitimciliği ile, çocuklarının babası olmakla yetinen ve bundan da mutluluk duyan enstitülü öğretmendir.

*  *  *

Öğüt alınmıştır bir kez; yetinilmemeli uygulanmalıdır da: Belediyede görevini sonlandırıp emekli olduğu şantiye işliklerinde, her molada ve her seminerde, kibirli ustaların yanılgısı konusu açıldığında, enstitülü babanın ders veren deyişlerinden bolca söz edilir: 

“Üretimden gelen gücünü bilen er kişi, ancak sınıfının tezgahlarında eğilir.” 

Ve sadece o düşen çiviyi yerden almak, onu doğrultmak ve üretime katmak için…

. . / .

                       . . / .

                                              . . / .

*  *  *

Hasan Oğuz Bilgen. 30 Mart 1972, Perşembe. Manisa- Horoz Keuı.


3 Mart 2023 Cuma

VAHŞİ DÜZENİN AMED ENKAZINA GÖMDÜĞÜ ZİLAN TİGRİS' E...


ERMENİ DENGBEJ ZİLAN TİGRİS’İN ARDINDAN…

Çok da duyarlıdırlar; ellerine su dökülmez, sözlerine söz yetişmez, bulunmaz hint kumaşı entel dantellerdir.  Bitmek tükenmek bilmeyen sanat projelerinin üstüne yoktur. Ucu ceberut ve zalim devlete dokunan konulardan, itiraz eden aykırı sesleri anmaktan, konuşmaktan özellikle kaçınırlar. O denli bir acıdır ki, yazı dillerinde, en az diğerleri kadar anılmayı hak eden değerli insanlarımızın bir metin değeri bile olmaz. 

Elbette acılarımızı yarıştırmıyoruz. "Üç Maymun"u oynama becerisinde, yazılı ve görsel basının yeteneğini de anmadan geçmek kendilerine haksızlık olur! 

Dirençleri elbette başımızın üstüne; inatla/ısrarla susturulmak istenen muhalif basını bu konuda ayrı tutup,  ‘konuşmasak olmaz’ deyişlerinden esinlenerek, bizim de yazmasak olmaz anlamında bir söylemimiz, bir hakkımız olsa gerek.

Ellerini sımsıkı tutamadığımız, Diyarbakır'ın bir kuytuluğunda, bir zamanlar eylem adımları ile geçtiğimiz Ofis semtinin kayıtlara geçmeyen bir yitik adresin enkazında umarsız bıraktığımız gül kokulu bir dost; 'Ermeni dölü' hakareti ile aşağıladıkları insanlardan bir Zilan vardır. Ermeni dengbej Zilan Tigris. Ve de oyuncu eşi Çağdaş Çankaya.

.  .  .

Eğitim Enstitüsü’ de okuduğumuz, 1975 güzünde kente gelip miting yapmak isteyen kafatasçı başbuğ’a karşı Dağkapı Meydanı’ndan, Ofis ve yoksulun Bağlar semtinin sokaklarından sabaha dek ayrılmayıp sloganlar attığımız Diyarbekir…

Fis Kayası'nın dibinde verilen bir mola anında fısıltıyla yapılan sakıncalı sohbetler. Bağlar semtinin Mavi Köşe durağındaki Şeho’un kıraathanesi. Kaçakçı gediklisi Seyhmus’la yarenlik edip, onun asla gülmeyen sert/esmer yüzünü bıyıkaltı gülümsettiğimiz Diyarbekir. Ertesi gün ne mi oldu?  Belediye hoparlöründen, “Türkoğlu Türk kardeşlerim varken, kuyruklu Kürt’lere mi kardeşim diyeyim” ırkçı söylemi ile ünlü, ‘Başbuğ’ dedikleri o kafatasçının kente gelmeyeceği ve mitingin iptal edildiği duyurulmuştu da, koca kent bayram yerine dönmüştü.

Sonrası; Dört Yol’unda, yatıp kalkıp üç öğün mercimek çorbası içilen “bol kepçe talebe lokantası”.  Kırk yılda bir; memleketten para geldiğinde yani;  Nurettin Gürateş’in şaka ile karışık günün tarihini, okuduğu kitabın bir kenarına kurşun kalemle not ettiği günlerde gidilen ve çiğer/ekmek yenilen o “Cigerci Mekanı”. 

Meraklısını Japon Pazarı’nın normal akışta pek ulaşılmayan kaçakçılarına ulaştıran çarşı esnafından terzi Ramazan. Bizi, Suriçi’nin bilinmeyen yalnız sokakları ile tanıştıran ezik gülüşlü adam…

Ve elbette, bir gece vakti usulca tahta kapısını çalıp, yer yataklı odasını paylaştığımız Berber Yaşar. O yoksul evindeki firari uykularımız. Her sözümüzü, anlattıklarımızı dikkatle dinleyen, her zaman bir Yılmaz Güney suskunluğunda olan, bizim hüzünlü Yaşar abimiz. Şu yaşadığımız kahreden günlerde, her ikisi de, bizim güzel Zilan’ımızla birlikte aynı kederli sonu paylaşmışlar mıdır?

.  .  .    

Sonrası… Sen oyun çağındaydın.  Suriçi’nin taş sokaklarında oynuyor, Tahir Elçi’nin katledildiği dört ayaklı minarenin önünden, küçük başının iki yanında iki tokalı saç babanın elinden tutmuş seke seke geçiyordun. Sesinin daha o çocuk günlerinde çok güzel olduğu söylenir durur.

.  .  .

1976 Haziranı. Lice Depremi. Sol kültürün/dayanışmanın güçlü olduğu, unutulası değildir ki, bir sosyalist yayının hatırı sayılır sayıda sattığı Lice… Kaçakçının Bingöl’e açılan kapısı. Bu gün Maraş’ta, Hatay’da tanık olunan devlet eliyle örgütlenmiş ihmal, işlenen toplu cinayet/ kıyım,  1976 yazında Lice’de de oldu. Daha ilk günden Töp-Der’li hocalarla ve enstitülü arkadaşlarla insanlarını yıkıntılarından kurtardığımız ve enkazlarında çalıştığımız köylerinde… Sen dört yaşındaydın. Annenin, komşu kadınların göğüslerini döverek söylediği Kürtçe ağıtları belleğine yazdın.

.  .  .

Uğurlar ola, mazlumun özgür ve en hüzünlü sesi kızı Zilan. Abartısız elli yıllık dostluklarımızda gücümüz birbirimize yetti de, sana yetemedi. Gül kokulu ellerini tutmaya, seni o göçüklerden alıp çıkarmaya yetmedi.

İnan ki mahçubuz Tigris... İnan ki, seninle birlikte o devlet enkazlarında, o günahkar ruhlarımızın artçılarındayız Zilan.

Kırar döker geçer gideriz havasındaki, birlikte kaçak çaylar içtiğimiz Davut Günay’lı, Nurettin Gürateş’li çatık kaşlı sert bakışlı ağabeylerini bağışla... 

Bil ki, seni ve biricik eşin Çağdaş’ı yitirişimiz kadar zor ve dayanılmazdır;  bu gerçekliği, bu çaresizliği itiraf etmek...

Ekmeğini yediğimiz ve suyunu içtiğimiz kadim Amed'e, devrimcilere evlerini açıp yatacak yer gösteren yoksullarına/dost insanlarına selam olsun. Nasıl olup da bağışlayacaksan ve de her nasıl olacaksa başımız sağ olsun. Ya da olmasın!  Niceleri gibi bu kahırlı ölüm de, birbirimize sahip çıkamama, bir arada duramama gibi iflah olmaz durumlarımıza ders, seni enkazlara gömüp o güzel sesini susturanlara dert olsun.

Hasan Oğuz Bilgen. 03.03.2023. Diyarbekir- Ofis.

 

 

22 Şubat 2023 Çarşamba

HANİ 'KANSIZLAR' DİYORDUNUZ YA?!

 

HANİ ‘KANSIZLAR’ DİYORDUNUZ YA!?

Bırakın yaşamasını ve yaşanmasını… On yıllardır ‘baldırı çıplaklar’, ‘ayak takımı’, ‘kansızlar’ deyi hakaretler ettiğiniz bizlere söylemesi bile zor gelen, sevgili halkımın gül kokulu bir deyişidir; "Bir musibet bin nasihatten iyidir” özlü sözü…

Ya da, Simavna kadısı oğlu, "Yarin dudağından gayrı her yer şeyde, her yerde" diyen Bedrettin’imizin “gayrı uzatmamalı sözü…” mealinde, halkımın “fazla söz aşık usandırır” sözü gibi.

Gün gelir. Yine, “bir gece ansızın gelebiliriz” deyip parmak salladığınız, on yıllardır kız alıp kız verdiğimiz komşum insanının, vahşi düzeninizin enkaza gömdüğü halkıma kan vermek, can vermek için sıraya girdiği dayanışma anlarını görürsünüz.

Yaşamın canlı pratiğinin kendisidir. Yobazın kelamına kurban ettiğiniz insan aklıdır, bilimin şaşmaz ışığıdır; kafanıza vura vura gösterir, öğretir. Ne var ki cefasını, çilesini çeken halkım insanıdır.

Gün gelir, Küba'nın yoldaş Henry Reeve Tugay’ının dost eli Kahramanmaraş’a, Osmaniye’ye değin uzanır. O, ‘Gomünist’ dediklerinizden kurulu, Covit-19’un başından beri 27 ülkeye yetişen sağlık tugayı… Daha 12 şubatta bölgedeydi; Küba’nın Türkiye Büyükelçisi Diaz Palacios eşliğinde… Otuz iki ‘Gomünist’!.. Yirmisi doktor. Hemşire, epidemiyolog ve diğer uzmanlar. Bizim saraylıların, pek sevdikleri inşaatlara hemen başlayacaklarını söyledikleri önümüzdeki günlerde, onlar bölgedeki köylerde sağlık taraması ve koruyucu hekimlik hizmetleri yapmayı planlıyor. Alın yazısının ölüm planını değil, insanca sağlıklı bir yaşamın planını...

.  .  .

Gün gelir, kız alıp kız verdiğimiz, güzel Lamprini’yi gelinimiz ettiğimiz komşumun, İşçilerin Militan Cephesi PAME”nin ‘Goministleri’nin yalnız temel gereksinimleri için değil, kan bağışı için kuyruğa geçtiğini görür bu gözler…

“Yunanistan’da büyük trajedilerin acı deneyimlerine sahibiz. Dayanışma bizim kanımızda var. Ya hep beraber ya da hiç birimiz… Hükümetimiz ve komşumuz Türk hükümeti NATO teçhizatı için halklarımızın parasını havaya savuruyor. Bizim alın terimizi, NATO’yu ve ABD’nin harekat yeteneğini güçlendirmek için, fırkateynlerde,  F-16’larda görmek çok trajik…” açıklaması, yine bizim Yunanistan’lı dostlarımıza, Yorgo’larımıza, Lammprini’lerimize ve yatıp kalkıp küfrettikleri o komünistlere ait.

.  .  .

Sadece tezgahlarda eğilen, bizim şantiye emektarımız demirci Arif Usta’nın “Uzatma bizim oğlan, söyle geç. Seven sevsin, beğenen beğensin, söven sövsün…” nasihatine uymak da aldığımız sınıf terbiyesinin gereğidir. Uyarız. 

Uzun sözün özü de kısası da bize aittir. Söylemek de, yazmak da boynumuzun borcudur.

Bu halkın öğrencisi olmak, öyle laf salatalarıyla, pehlivan 'tefrikaları', Battal Gazi-Ulubatlı Hasan güzellemeleri ile olmuyor. Bu halkın öğrencisi olmak öyle pek de kolay değil. 

Yine aslanlar gibi yatar çıkar. Uğruna asılır, dersini alır, sineye çeker gideriz. 

Hasan Oğuz Bilgen. 23.02.2023. Kahramanmaraş-Pazarcık.

5 Şubat 2023 Pazar

"TEK YOL DEVRİM"; KAVEL RUHUNDA/BEDRETTİN İNADINDA GİZLİ.

 

Sınırsız/sömürüsüz başka bir dünya düşünün mümkün oluşu, başka bir deyişle, ancak "Tek Yol Devrim" seçeneği ile ulaşılabilecek insanlığın nihai zaferin sırrı, Kavel ruhunda/ceberut zorun önünde diz çökmeyen Bedrettin inadında gizlidir.

*  *  * 

Şubat 1963, Sarıyer. Kavel Kablo Fabrikası. 

Bir Vehbi Koç mülkü ve saltanatı olan Kavel’de, Amerika’dan ithal genel müdürün, işçilerden sendikadan istifa etmelerini istemesi, ardından fazla mesai ücretinin ve yıllık ikramiyelerinin kaldırılması sonun başlangıcı gibidir. Henüz o günlerde, 1961 Anayasası’da işçilere grev hakkının tanınmasına karşın, bu sınıf hakkını bağıtlayan bir grev yasası yoktur. Sınıfın öfkesini patlatan dinamitin fitili, o yılın ilk ayının 28. gününde Maden-İş Sendikası’nın işçi önderleri tarafından ateşlendi.  Üretimden gelen yaratan güç iş bıraktı ve fabrika kapıları kaynaklandı. Tarihinde, her daim ayak takımı diye alaya güç, kendisini ekmek tekneleri olan fabrikaya kilitledi.   

Tarih, emeğin gücünün ve sınıf mücadelelerinin tarihidir ki, asla adalete ve güçler dengesine izin vermez. Kavel’de de böyledir. Bir yanda, olanca zorbalığı/barbarlığı ile devlet ve de sermaye. Bütün olanakları ile örgütlü polis ve hukuk gücü; yasalar, yasaklar. Diğer yanda, henüz köylülükten kurtulamamış, yılgın sendika beylerince yalandan desteklenen işçiler. Bu işçilerin iradesi, birliği, dayanışması ve hak arama kararlılığı.

Kavel grevinin, sınıf temelinde dört önemli ayağı vardır: Kendi örgütlü özgücüne güven. Kadınların inadı ve direnci. Sınıf dayanışması. Halk desteği.

İlkini yazmaya gerek yok; zaten yazının tamamında bu nirengi noktası var.

İkincisi: İşçi eşleri. Her zaman bir grev klasiği olmuştur ki; burada da üretilen mal kamyonlarla kaçırılmak istenir. Çevreden kadınlar ve işçi eşleri barikat kurar. Aynı klasiğin devamı olarak polis vahşice saldırır, yaralanan, tutuklanan kadınlar olur.

Üçüncüsü: General Elektrik Fabrikası işçileri kampanya başlatır ve diğer işçileri de dayanışmaya çağırır. İş yeri iş yeri, ev ev imza toplar. “Türk Demir” işçileri de, bu onurlu çağrıya yanıt verir: Şimdi değilse ne zaman?!  Sakal bırakma eylemi başlar. Öyle ki, fabrikadan sokaktan gözaltına alınan sakallı işçiler karakollarda sopa yer. Onca eziyete/çekinmez baskılara karşın, işçiler inatla haftalarca sakallarını kesmez.

Dördüncüsü: Bu denli bir zorbalığa, İstinye halkı daha fazla dayanamaz. Toplanıp, Sarıyer-İstinye sokaklarında yürüyüşe geçer, baskılara itiraz eder. "Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?" nidaları ile ortalığı inletir. 

28 Ocak 1963’de başlayan, 4 Mart 1963’de fiilen sona eren Kavel işçisinin direnişi, sermayenin “işçinin ücretini de hakkını da biz veririz” ezberini de, “grev hakkını Karaoğlan verdi” masalını de bozar. Patronun, Eco’nun karizmasını çizen, aynı yılın temmuz ayında yürürlüğe giren 275 sayılı yasada yer alan ve yargılanan işçilerin davalarını düşüren “Kavel Maddesi”dir. Bu anlamda Kavel, Türkiye işçi sınıfının kutup yıldızı, mücadelesinin de kilometre taşıdır.

*  *  *

Yaşadığımız günlerde, “esas oğlan/ortak aday kim ola?” ve de “masanın altında kim var?” hayhuyu içinde, görmezden gelinen, haber konusu bile olamayan bir dizi işçi direnişi oldu bitti. Bu sınıf fırtınası, Kavel direnişinin 60’ıncı yılında sınıf mücadelesini güncelleyen ve sınıfın geleneğini anımsatan Bekaert ve Schneider grevleridir. Bekaert ve Schneider işçileri, şanlı Kavel Grevi’ne en şanlı giysisi işçi tulumuyla esaslı bir işçi selamı çakmıştır.  

*  *  *

Şubat 1982, Adana. İşkence/sorgu dehlizleri. Yüz yıllardır "Bedrettin" adından öfke duyulan, savunduğu düşünceden, sözünden ve eylemlerinden ötürü, aylardır köşe bucak hırsla aranan bizim Bedrettin Şınnak... Sonunda planlı/ sinsi bir operasyonla yakalanır.  Can çıkar huy çıkmaz.  Bizim göçmen oğlunda da, sadece tezgahlarda eğilen Kavel işçisinin kararlılığı vardır.

Sorguya alınışının ilk anından itibaren,  en kaba, en sorgusuz sualsiz vahşi dayağa çekilen, Balkan göçmeni Şınnak Ana'nın oğlu Bedrettin, aldığı bilinç gereği bir gün başına gelebileceklerin ayırtındadır... Salya sümük üzerine çullanan ceberut devlet zoru, Manisa ve Karaburun üzerinden Aydın ellerine yürüyen şehzade ordusunun hoyratlığından farksızdır.   Şehzade ordusunun o besili atları ki, Edirne Sarayı'nda semizlenmiştir. Şimdi, yarin gül yanağından gayri her bir şeyin paylaşıldığı kardeş sofralarını ve dahi komün topraklarını çiğnemektedir.  Tıpkı Adana dehlizlerinin kuytuluklarında kan kusturdukları ve celladına inatla diklenen Bedrettin'imizin çiğnendiği gibi... 

Bizde aile geleneğidir;  taraf olmanın bedeli olarak her birey bir gün, o düğün-derneği görecek ve de o şenliği tadacaktır. Bedo da, bu onurlu finale içten içe hazırlanan mütevazı arkadaşlarımızdandı. Kendine özgü yaşamında farklı olan o alçak gönüllü halkım insanı, kuşkusuz eziyetin tezgahında da farklı olacaktı. Öyle de oldu. Acı duyulduğunda dudaklar mühürlendi, sözünü etmek abesti. Abartı değil, belki doğru da değildi:  Eşi ile günlerce konuşmayıp surat asan çaresiz insanın acısı, şimdilerde yine aynı acıdır... Bundan da emin oluna.   

‘Asker Ocağı’ denilen yerde komando olduğundan bedenen güçlü olan. Ne ki ‘kalp yetmezliği’ raporu verilen. Oysa, katillerinde olmayan bir sağlam yüreğe, bir yürek yeterliliğine sahip olan Bedo’muz. Elbette, sadece işkencecisine kafa ile dalan, gözü pek bir yiğit değildi.  Hala omuzlarımızda taşıdığımız anısının, uzlaşmaz tavrının bir başka yönü, bir sonraki metnin satır aralarında olacaktır.  

Aynısını beceremesek de;  Kavel işçisinin diz çökmezliğine, baş eğmezliğine, Bedrettin’in devrimci inadına selam duralım, yeter. Fazlasını da istemezlerdi zaten…

Hasan Oğuz Bilgen, 05.02.2023, İstinye-S.yer.