30 Nisan 2014 Çarşamba

GECİKMİŞ ONURLU BİR KARARA DAİR ya da 1 MAYIS'A KATILMAK İÇİN 15 NEDEN

GECİKMİŞ BİR KARARA DAİR.

AYDINLIĞA, SÖMÜRÜSÜZ, SINIFSIZ VE DE SINIRSIZ BİR DÜNYAYA DÖNÜK, YENİ BİR 1 MAYIS EMEK, ÖZGÜRLÜK VE KAVGA GÜNÜNE DİSK-GENEL İŞ ÜYESİ OLARAK GİRİYORUM. NE MUTLU BANA.

DİSK-AR'IN 1 MAYIS'A KATILMAK İÇİN 15 NEDENİNİ, DİSK SAFLARINA KATILARAK İŞÇİ SINIFININ MÜCADELESİ İÇİNDE YER ALMAK GEREKTİĞİ ANLAYIŞINI, 24 NİSAN 2014 PERŞEMBE GÜNÜ İTİBARİ İLE HAYATA GEÇİRMİŞ BULUNUYORUM.

İŞÇİ SINIFININ BİRLİK, DAYANIŞMA VE MÜCADELE GÜNÜNE, DEVRİMİN VE SOSYALİZMİN YOL GÖSTERİCİ IŞIĞI ALTINDA, DİSK-GENEL İŞ ÜYESİ OLARAK GİRMEKTEN GURUR VE ONUR DUYUYORUM.

TÜM SINIF VE EMEK DOSTLARINA, YAKIN ARKADAŞLARIMA VE KAMUOYUNA, "GÖRÜLMÜŞTÜR" DAMGALI BİR AÇIK MEKTUP OLARAK, YÜREĞİM VE AVAZIM YETTİĞİNCE DUYURUYORUM.

H. OĞUZ BİLGEN

. . .

DİSK-AR: 1 MAYIS'A KATILMAK İÇİN 15 NEDEN
DİSK-AR / 29 Nisan 2014

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR), 1 Mayıs’a giderken kapsamlı bir rapor hazırladı. Raporda işçilerin 1 Mayıs’ta Taksim meydanında olması için 15 Neden sıralandı. Raporda iş kazalarından, çalışma sürelerine, asgari ücretten, sendikalaşmaya, işsizlikten, kadın istihdamına ve taşeronlaşmaya kadar pek çok sorun alanı ortaya konuluyor.

1- HER DAKİKA BİR İŞ KAZASI, HER SAAT BİR ÖLÜM

Rapora göre Türkiye’de her saat 80 iş kazası oluyor. Yılda 706 bin işçi ise iş kazası gerçeği ile yüzleşiyor. Her on iş kazasından yalnızca bir tanesi SGK kayıtlarına yansıyor. Son yayınlanan SGK istatistiklerinde 2012 yılı için iş kazası sayısı sadece 74 bin 871 iken TÜİK 2013 verilerine göre bu rakam 706 bin olarak görülüyor. İki veri arasında zamansal uyumsuzluk bulunsa da aradaki devasa fark kayıt dışı iş kazalarının ne kadar yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

2- HER ÜÇ İŞ CİNAYETİNE BİR YENİSİ EKLENDİ

Raporda TÜİK verilerine göre iş kazalarının sayısı SGK verilerinin yaklaşık 9,5 katı. Aynı veriye göre her 100 kayıtlı iş kazasının yaklaşık 1’i ölümlü olarak gerçekleşiyor. Söz konusu oran TÜİK verilerine yansıtıldığında 2002 yılı için iş cinayetinde kaybettiklerimizin sayısı 7 bine ulaşıyor. Buna göre her gün 20, yaklaşık her saat bir işçi hayatını kaybediyor. 2002-2005 yıllarında ortalama kayıtlı iş cinayeti sayısı 898 iken 2006-2012 yıllarında bu sayı 3’te 1 oranında artarak bin 223’e ulaşmıştır. Rapora göre her üç kayıtlı iş cinayetine bir yenisi eklenmiş durumda.

Raporda AKP hükümetleri döneminde resmi rakamlarla 11 bin 282 kişi iş cinayetlerine kurban gittiği belirtiliyor ancak kayıtdışı iş kazalarının oranları dikkate alındığında ölenlerin sayısının on binlerle anılacağından şüphe olmadığına dikkat çekiliyor.

3- FİZİKSEL VE RUHSAL SAĞLIĞIMIZ RİSK ALTINDA

Rapora göre işe bağlı sağlık problemi yaşayanların sayısı 895 bin kişi. Çalışanların yüzde 80’i fiziksel sağlığını, yüzde 9’u ruhsal sağlığını olumsuz etkileyecek etmenlerle birlikte çalışıyor. Yüzde 19 kaza riski ile çalışırken, yüzde 14 kimyasal madde, toz duman veya zararlı gazlara muhatap kalıyor. Yüze 15 ise zor duruş şekline veya harekete maruz kalıyoruz. Her yüz çalışandan 7’si zaman baskısı ve aşırı çalışma yükünün basıncı altında ruhsal sorunlar yaşıyor.

Madenciler en çok iş kazası yaşayan ve en çok sağlık sorunu yaşayanlar. Her 10 işçiden biri yıl içinde iş kazasına muhatap kalırken, her 20 işçiden biri işe bağlı sağlık sorunu ile karşılaştı.

4- ÖLÜMLÜ İŞ KAZALARININ % 94’Ü TAŞERONDA

Rapora göre Türkiye’de resmi rakamlara göre kayıtlı taşeron işçi sayısı 2002-2011 yılları arasında 387 binden 1 milyon 687 bine yükseldi. Taşeron işçi sayısı 2002-2007 yılları arasında yaklaşık 3 kat, 2007-2011 döneminde ise yüzde 50 oranında artış gösterdi. Sağlık sektöründe 2002 yılında 11 bin 685 olan taşeron işçi sayısı AKP hükümetleri döneminde 10 kattan fazla artış göstererek 2013 yılında 131 bin 201’e yükseldi.
Rapora göre madenler için 2008 yılı verisi alındığında Türkiye’de milyon ton taş kömürü üretimi başına düşen ölüm sayısı Çin’den 6 kat, ABD’den ise 361 kat daha fazla. Sektörde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Kazası İnceleme Raporlarına göre incelenen ölümlü iş kazalarında asıl işveren işçilerinin sayısı 2, alt işveren işçilerinin sayısı 30′dur. Bu verilere göre alt işveren işçilerinin toplam iş cinayetlerindeki ölüm oranı %94′e ulaşıyor.

5- ÇALIŞMAKTAN YAŞAMAYA FIRSAT KALMIYOR

Raporda resmi çalışma sürelerinin AB ülkeleri ortalamasında 38,6 saat olduğuna dikkat çekilirken. Türkiye’de bu rakam 45 saat olarak belirlendiği hatırlatılıyor. Buna göre Türkiye’de işçiler Avrupa Birliği üyesi ülkelerle karşılaştırıldığında ortalama 6,4 saat daha fazla resmi haftalık çalışma süresine sahip. Fiili çalışma sürelerine baktığımızda ise Türkiye’de tam zamanlı bir işte çalışan bir işçinin fazla mesailer dahil ortalama haftalık çalışma süresi, Norveçli bir işçinin 14,5 saat Avusturyalı bir işçinin 9,7 saat üzerinde.

6- İKİ MİLYONA YAKIN KİŞİ KÖLE GİBİ ÇALIŞIYOR

Raporda 50 saat ve üzerinde haftalık çalışma süresine sahip olanların sayısının 9 milyon 622 bin olduğu ifade ediliyor. Bu kişiler toplam iş başındaki çalışanların yüzde 40’ını oluşturuyor. Her dört kişiden biri ise haftalık 60 saatin üzerinde çalışıyor. Çalışmak haricinde bir şey yapma imkanı olmayan ve 72 saatin üzerinde çalışma süresine sahip olanların sayısı 1 milyon 611 bini, oranı ise yüzde 7’yi buluyor. Bu kişiler haftada 7 gün çalıştığı takdirde günlük en az 10 saat çalışmak durumunda.

7- TÜRKİYE YILLIK ÜCRETLİ İZİNDE 3. LİGTE

Raporda 99 Dünya ülkesi üzerinden yapılan hesaplamaya göre Türkiye 14 günlük asgari yıllık ücretli izin hakkı ile en düşük ücretli izin hakkının bulunduğu 35 ülke arasında. Buna göre Türkiyeli işçiler, Angola, Fas, Güney Afrika, Kamboçya, Cezayir başta olmak üzere söz konusu Dünya ülkelerinin 4’te 3’ünden daha az ücretli izin hakkına sahiptir. ,

8- HASTA DA OLSA ÇALIŞIYORUZ

Rapora göre Türkiye 4,6 gün ile, Avrupa ülkeleri dikkate alındığında en az hastalık izni alan işçilerin ülkesi. Bulgaristan’da hastalık izni 22 günle başı çekerken, Türkiye’de işçiler hastalansa da çalışmak durumunda. Hastalık izni kullanılan gün sayısı Portekiz’de 12, Norveç’te 10, Romanya ve Fransa’da 8, Almanya ve İtalya’da 7 gün.

9- TATİL HAYAL, EVİ ISITMAK ZOR, YOKSULLUK BİZİ BOĞUYOR

Rapora göre evden uzakta bir haftalık tatil masrafının karşılayabilecek olanların oranı sadece yüzde 14. Buna göre 63 milyon 223 bin kişi evden uzakta bir haftalık tatil yapamıyor. 41 milyon kişi iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek yiyemiyor. 27 milyon insan kışın ısınamıyor.
Rapora göre 12 milyonu aşkın kişi günlük 12 TL gelir ile karnını doyurmaya, barınmaya ve ısınmaya çalışıyor.

10- İŞSİZLİK KRONİK SORUN

Rapora göre AKP öncesi 11 yıllık dönemde ortalama geniş tanımlı issizlik oranı % 10,1, AKP’li dönemde geniş tanımlı işsizlik oranı ortalama % 16,7’dir. Bu ciddi bir artışa denk gelmektedir. AKP öncesi 11 yıllık dönemde resmi issizlik oranı ise % 7,9’dur. AKP’li yıllarda ortalama resmi işsizlik oranı ise % 10,1’dir. AKP öncesi 11 yıllık dönemde işsiz sayılmayanların sayısı ortalama 509 bin iken AKP’li dönemde işsiz sayılmayanların sayısı ortalama 1 milyon 760 bine ulaşmıştır.

11- İŞSİZİN PARASINI HÜKÜMET VE SERMAYE YİYOR

Rapora göre 5 milyon geniş tanımlı, 3 milyona yakın resmi işsizin varlığına rağmen, işsizlik fonundan sadece 255 bin kişiye ödeme yapılıyor. Mart 2014 tarihinde yapılan bu ödemelerin toplamı 129 bin TL. Buna karşın fonun toplam varlığı 73 milyar TL’ye ulaştı. Fondan aktif işgücü programları için ödenen para işsizlere ödenen paranın üstünde. Örneğin 2010 yılında hükümetin yapması gereken yatırımların önemli bir kısmı fondan karşılandı, söz konusu rakam işsizlere ödenen paranın 4 katını aştı. Fona hak kazandığını düşünen her dört kişiden biri hayal kırıklığına uğradı ve ödenekten faydalanamadı. Rapora göre Fonda biriken parayla, fona yeni ilave olmaksızın, 2,5 milyon işsize beş yıl işsizlik bedeli ödenebilir. Buna karşın fonda biriken paranın yağmalanması, sermaye kesimleri ve hükümet için kaynak haline gelmesi temel hedef haline getiriliyor.

12- AKP DÖNEMİNDE KREDİ BORÇLARIMIZ SABİT FİYATLARLA 19 KART ARTTI

Rapora göre Şubat 2014 tarihinde Tüketici kredileri toplam 332 milyar TL seviyesine yükseldi. Bu rakam devletin 2014 yılında yapmayı hedeflediği “askeri ve faiz dışı” harcamalara denk. AKP döneminde halkın kredi borçları sabit fiyatlarla 19 kat artış gösterdi Borç batağından çıkamayanların toplam borcu 10 milyar TL’yi geçti. Bu tutar 5 milyon asgari ücretlinin 2 aylık maaşından fazla.

13- ASGARİ SEFALET DEVAM EDİYOR

Raporda AKP döneminde Asgari ücret yaklaşık 3 kat artarken, asgari ücretlinin kira ve konut harcamaları 3,4 kat, ulaştırma harcamaları 6,5 kat artış gösterdi. Bu nedenle gıdaya daha az pay ayırmak zorunda kaldı. Rapora göre Eşi çalışmayan ve iki çocuklu bir asgari ücretli 2014 yılının ilk altı ayı için elde ettiği geliri ile gıdaya günlük ancak 9 lira 96 kuruş ayırabiliyor. Buna göre asgari ücretlinin üç öğün için kişi başına ayırabildiği tutar 2,5 TL olurken, öğün başına bu tutar sadece 83 kuruş düzeyinde kalmakta. Asgari ücret kişi başına milli gelir oranında bir artış kaydetseydi bugün net 1634 TL olacaktı.

14- KADIN İŞÇİNİN ÖNÜNDE DUVARLAR VAR!

Rapora göre kendisine gelir sağladığı bir faaliyette çalışan kadınların oranı ise toplam çalışabilir çağdaki kadınların sadece yüzde 18,6′sı. Ekonomik bir faaliyette çalışan kadınları yüzde 30′u ücretsiz aile işçisi ve yaptıkları çalışmanın karşılığında bir ücret almıyorlar. Yüksekokul mezunu kadınlarda işsizlik yüzde 15,2 ile yüksekokul mezunu erkeklerin yüzde 6,5’lik oranının iki katıdan Başta umudu kesik olanlar olmak üzere son 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ancak işe başlamaya hazır olduğu halde işsiz sayılmayanların % 58’i kadın. Geniş tanımlı işsizlik kadınlar için yüzde 23 oranında.

15- SENDİKAL HAKLAR GASP EDİLİYOR…

* Rapora göre tüm bu olumsuz koşullar altında sendikal haklar gasp edilmeye, dünyada emsali olmayan işyeri ve işkolu barajları ile işçilerin iradesi baskı altına alınmaya devam ediliyor.
* İşverenlerin işçi üzerindeki keyfiyetine son veren toplusözleşme düzeni tahrip ediliyor.
* Toplusözleşmeden faydalanan işçilerin oranı 1988 yılında % 22,9 iken 2011 yılında % 5,4 seviyesinde geriledi.
* Yeni çıkartılan sendikalar yasası grev hakkını kısıtlayan ve işçi işveren arasında devlet müdahalesini kalıcı kılan anlayışı ile 12 Eylül hukukunu devam ettiriyor.
* Yasanın koyduğu yetki barajları ile 5 milyon 870 bin işçi için fiili toplusözleşme yasağı gündemde.

Rosalina, 29, works in the "Turkmenbashi Tekstil Kompleksi" - the biggest textile factory in Central Asia. The new technologies used at the factory are said to be environmentally friendly and constitute no danger to the health of the population. Over 3 thousand people, 95 percent women, work in the textile factory.
" EMEĞİN GÜNDEMİ "
Sosyal Medya
BASIN AÇIKLAMALARI
www.youtube.com/user/diskinsesi
CopyLEFT © 2014
DİSK
www.youtube.com
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Basın-Yayın Dairesi...
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Basın-Yayın Dairesi Sosyal Medya ve Haber Merkezi Servisi
youtube.com

DÜNYANIN TÜM NİMETLERİNE, KAYNAKLARINA, ZENGİNLİKLERİNE YAPIŞMIŞ SÜLÜKLER...

DÜNYANIN TÜM NİMETLERİNE, KAYNAKLARINA, ZENGİNLİKLERİNE YAPIŞMIŞ SÜLÜKLER, İNSAN EMEĞİ, ALINTERİ İLE GEÇİNEN ASALAKLAR, DÜNYANIN ÇARKINI ÇEVİREN İŞÇİ SINIFINA VE ONUN BAYRAMINA SELAM ÇAKIN. 
YAŞASIN 1 MAYIS...

Yeni bir 1 Mayıs’a emperyalizmin yeni sömürgecilik sisteminin kıymetlisi ve "esas oğlan"ı yerli finans kapitalin, tekel karı ve artı değer sömürüsüyle palazlanırken, dümen suyunda özelleştirme ve ihale vurgunlarıyla semizlenen işbirlikçi yerli para babalarını da, -çok ağır da olsa- beraberinde kendi pislik çukuruna sürüklediği günlerde giriyoruz.

Emperyalist boyunduruğun yaptırımları ve dayatmaları ile geri bıraktırılmış, yeni sömürge tipi bir ülkenin yaşadığı vicdanın ve aklın yitirildiği bu günler, türlü pasifikasyon yöntemleri ve medya gücü kullanılarak toplumun algı / algılama ayarları ile oynandığı kör, sağır ve dilsiz günlerdir. Ne acıdır ki, halkımızın takdiriyle seçilmiş sermaye elitleri yasakçı ve baskıcı politikalarla giderek yüzsüzleşmekte, adeta gemi azıya almaktadır.

Kuşku ve tartışmaya yer bırakmayacak denli açıktır ki, egemen sınıfların hüküm sürdüğü tarihe bakıldığında, böylesi sözün ve aklın geçerli olmadığı günlerde, fabrikada tezgah başındakilere, işlikte, tarlada, mutfakta, fırında çalışanlara, dünyanın işini, derdini omuzlarında taşıyan emekçilere, akıl almaz zulümlerin, acıların yaşatıldığına tanık olunacaktır.

Bu iddialı söylem, halkın kendi sistemlerine uymaktan başka seçeneği olmadığını savunanların sinirlerini gerse de, yer altı / yerüstü nimetlerinin egemen sınıflara altın taslarda sunulduğu, külfetlerinin ve günahlarınınsa dünyanın çarkını çeviren emekçilere yıkıldığı yakıcı gerçeği ile örtüşmekte.

1 Mayıs 1886’da, insanca çalışmanın, iş güvenliğinin, sendika hakkının çok uzağında, Amerika’da, abartısız gün doğumundan gün batımına dek çalıştırılan işçiler, “ Sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat canımız ne isterse. ” sloganı ile yola çıkıp, yine aynı insani istemle greve giderler. İlerleyen yıllarda, oradan ta günümüze dek bir kapitalizm klasiği haline gelecek olan “ kan-barut-dipçik ” maharetini her daim elinin altında tutan Yankee devletinin, yine aynı yöntemle grevcilere saldırması sonucunda yüzlerce yaralı işçi alanları doldururken dört grevci işçi de öldürülür.

Vahşi saldırı ve sonucundaki katliam 4 Mayıs 1886’da, büyük bir mitingle protesto edilir. Gösteri olaysız dağılırken, nereden geldiği ve kimin yaptığı belli olmayan bir bombalama sonucunda yedi polis memuru yaşamını yitirir. Ardından polis devleti, yoğun bir tutuklama kampanyasıyla yeni bir saldırıya girişir. Tutuklanan işçilerden Albert R.Parsons, August Spies, Samuel J. Fielden, Michael Schwab, Adolph Fischer, George Engel ve Louis Ling -hiçbir kanıt ve tanık olmaksızın- tamamen düzmece gerekçelerle, doğrusu “ Yediye yedi ” öç alma duygusu ile idam edilir.

1889’da 2.Enternasyonal 1 Mayıs gününü, işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak kabul eder.

İşçi sınıfı da, kapitalizmin sömürüsüne, adaletsiz paylaşımına, örgütsüzlüğü dayatmasına karşılık, sekiz saatlik çalışma ve sendika hakkının kavgasını, sınıfsız-sömürüsüz bir dünya istemi ile birlikte farklı zaman ve coğrafyalarda vererek günümüze dek gelir.

Kapitalizm doğası gereği, kar sisteminin sürdürülmesi ve korunması için, işgücünden başka satacak bir şeyi bulunmayan işçilerin, güvencesiz-örgütsüz ortamlarda gün doğumundan gün batımına esprisine uygun olarak çalıştırılmaları gerekmektedir. Bu güne dek olagelen de budur; posalar çıkıncaya iliklere dek sömürülmeler, iş cinayetlerine kurban gitmeler… Yani, kapitalist sistemin özünde ve işleyiş biçiminde, 128 yıldır onca değişim ve gelişime karşın fotoğraf aynı fotoğraf…

Hiç kuşku yok ki, Adıyaman Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Günkar Tekstil’de, çalışma süresinin 12- 13 saati aşması, kapitalizmin esnek, güvencesiz, vahşi çalışma uygulamasını gözümüze sokan yüzlerce örnekten sadece biridir. ( Evrensel Gazetesi, 26 Nisan 2012 )

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2012 yılında yazılı ve görsel basına yansıyan işçi cinayetlerinin sayısı, ocak ayında 62, şubat ayında 42, mart ayında 59, nisan ayının bitiminde ise, iş ve işçi cinayeti sayısı 80’in üzerindedir.
Bu kurumsal ihmal ve hoyratlıkların gerçek sayısının, basına haber konusu olan “ölüm”lerin üzerinde olduğu tahmini bile, işgücü ve alınteri düşmanlığının, emekçi halkların geleceğine, yaşamına, onuruna yönelik hainliğin yeterince açık bir belirtisi ve göstergesidir.

Bu belirti ve göstergelerin üzerimize gelmekte olan buzdağının su yüzeyinde olan, görünen bölümü olarak kabul edersek, işçi sınıfını, emek ve demokrasi güçlerini altına alarak ezecek olan suyun altında kalan bölümü ise Ulusal İstihdam Stratejisi adı altında yaşama geçirilmek istenen sinsi ve vahşi plandır...

Ve elbette, hain planın içinde saklı “ Torba Yasa” ile… Bu güne dek kazanılmış hakları ve özgürlükleri, dahası geleceği, çocuklarımızın, gelecek nesillerin dünyalarını ve umutlarını gasp etmeye kilitlenmiş sinsi plan, şu ana başlıklar altında özetlenebilir:

* Kıdem Tazminatlarının orta vadede, kazanılmış hak olarak uygulanmasının kaldırılması planı...
* Asgari ücretin daha da düşürülmesinin önünü açacak “ Bölgesel asgari ücret ” uygulaması düşüncesi…
* Taşeronlaştırmanın, taşeron sisteminin daha kolay uygulanabilir olmasını sağlayacak yeni hak kayıplarının devreye sokulması.
* Kişinin iş seçme iradesini “Özel İstihdam Büroları”na devredilmesini yasal zeminini hazırlayacak kölelik uygulamalarına geçilmesi.
* Esnek ve kuralsız çalıştırmanın, güvencesiz bir iş ortamının koşullarının yaratılması.

Yeni bir 1 Mayıs’ın öngününde Türkiye İşçi sınıfına ve emekçi halklarına doğru sinsice, bir panter sessizliğinde, ama örgütlüce yaklaşan tehlikenin çalışma yaşamı ayağında yatan bunlardır. Yaklaşan tehlike açıksa, hedeflerimiz ve taleplerimiz de açıktır:

1. Sınıfsal, ulusal, cinsel sömürü esaslı kölece çalışmaya,

2. Sendikasızlaştırmaya, taşeronlaştırmaya, her türden hak kayıplarına, düşük ücretlere ve saldırı-zulüm yasalarına,

3. Açlığa, sefalete, işsizliğe eğitimde ve sağlıkta müşteri gibi karşılanmaya,

4. Doğal bitki örtüsünün, börtü böceğin, havanın, toprağın, suyun kapitalist haydutlarca yok edilmesine, ez cümle ekolojik katliam tasarı ve girişimlerine,

5. Ülkenin kan kaybetmesinin ve kötü karne getirmesinin başlıca nedeni Kürt Sorununun demokratik ve barışçıl çözüm yöntemlerinin önünü tıkayan "tek"çi ve "ben bilirim"ci mantığa, "ben yaparım, olur" dayatmacılığına,

6. Özcesi, kapitalizmin her türlü, her türden haydutluğuna, haramiliğine ve terörizmine karşı,

HAYDİ 1 MAYIS’ A …

EMEĞİN, DAYANIŞMANIN, MÜCADELENİN

VE ÖZGÜRLÜĞÜN BAYRAMINA …

Hasan Oğuz Bilgen, 29.04.2014

1 MAYIS KAVGA GÜNÜDÜR



1 MAYIS KAVGA GÜNÜDÜR.

Yukarıdaki başlık, en önemli belirtisi ağızdan çıkan ya da yazıya dökülen her sözcüğü polemik konusu yapmak olan çocukluk hastalığımızı nüksettirme endişesi yaratıp, inceden bir goşizm, anarşizm havası estirse de, durum o kadar hafife alıp geçiştirilecek ya da abartılarak çarpıtılacak cinsten değil...

Şimdi… Değişik dil, din, etnik özelliklere sahip bir ülke düşünün ki, suyunun üzüm gibi baskılanarak çıkarılmasına rıza gösteren insanlarının %50’si sağa eğilimli, tutucu ve milliyetçi damarları sertleşmiş olsun… Yine, nüfusunun kabaca yarısı internet kullanmıyor, hatta böyle bir iletişim mucizesiyle hiç tanışmıyor, hatta hatta bu oran, ülkenin doğusuna, güneydoğusuna doğru gidildikçe %70’lere, %80’lere tırmanıyor olsun… Bu tür bir Suudi, Molla Bedevi çağrışımlı ‘Cehiliye Devri’ tablosunun öne çıkan görüntüsü, -SS üniformalı, Adolf bıyıklı olmasa da- öfkeyle, kötü kötü bakan bir diktatör bozuntusu olmasın da, kim olsun…

Padişah Kafalı Diktatörlük, uzun süredir, kentleri, fabrikaları, parkları, alanları, dağları, ormanları, dereleri, bilcümle koca bir ülkeyi teslim almaya, rantiye mantığı ile peşkeş çekmeye çalışırken, bir yandan da akıl hocalarının yardımıyla uzmanlaştığı algı ve irade mühendisliği sayesinde, okuldan eve, atölyeden tarlaya toplumun hamuruna kafasına göre şekil vermeye çalışıyor. Aile düzeninden, çocuk sayısına, ortak alanlarda, parkta, okul sırasında insanların cinslerine göre nasıl oturması gerektiğine, mimarının, mühendisinin, kent plancısının, yani bilim insanının dünyaya ‘Kanal-İstanbul’, ‘3.köprü’ gözlüğünden bakmasına, üniversitenin hocası, öğrencisiyle Darwin’i filan karıştırmadan akıllı, uslu, itaatkar olmasına, yargıçların mümkün olduğunca birlik-beraberlik masalına uygun kararlar almasına kadar...

Çok çalışıyor yani, hummalı, sabırlı bir çalışma bu; gerektiğinde işten atıp işsiz bırakması, olmadı yetim bırakmasıyla, abasıyla, sopasıyla, olmadı, ‘Palalı’sıyla, gerektiğinde suyun hiddeti, biberin gazıyla, gerektiğinde sürgünleriyle, sürpriz atamalarıyla, süresiz tutuklamalarıyla… Adeta bir ‘İstiklal Harbi’; öyle geçiyor balkon nutkunda... Son olarak, Kayseri müftüsü kılığında, onun ağzından seslendi malum zat, hükümranlığı altındaki topraklarda yaşayan insanlara: Zinhar isyan etmeyin, ibadet edin!.. Biat geleneğinden şaşmayın. İtaatkar olun, asla şikayet ve dahi itiraz etmeyin. Türkçeye çevirirsek: Alın terinizi, emeğinizi, kadınlarınızın kimliğini, çocuk işçiliğini çaldık, çalıyoruz. Şimdiyse geleceğinizi ve umutlarınızı istiyoruz. Çark aynı çark, film aynı film denebilir. Doğrudur. Lakin, bu kez çark daha sesli ve hızlı dönmekte, filmin ikinci makarasıysa tam bir klasik "Vahşi Batı"...

Aslında, -daha doğrusu devrimciler için- yeni bir şey değil tüm bunlar. Oligarşinin iktidar erki postal çıkardı, üniforma sıyırdı, takunya, cübbe giydi; Silivri’den önce Metris vardı. Hepsi bu…

Bu ülke, bu ülkenin güzel ve aydınlık insanları, komünistleri 12 Eylül’den 12 Mart’tan önce serin suların ürpertisini Karadeniz’in derinliklerinde duydu, gecenin ayazını, falakanın hasını ‘1950 Tevkifatı’nda yaşadı. 1971 Mart’ından sonra Ziverbey Köşk’ünün tirajikomik öykülerini duymayan var mı? Taburelerini tekmeleyen üç THKO savaşçısını… Ya da Kızıldere Manifestosunu... Salya sümük Ergenekon askerlerinden önce, bu ülkenin zulüm tezgahlarından, ‘hadi öt bakalım’ denildiğinde benzersiz horoz taklidiyle sorgucunun ruh sağlığını bozan, ama Kaypakkaya’nın yüzünü de ağartan bir Hasan Şensoy geçti.  Daha, ne diktaların zindanlarını yaran, fincancı katırlarını ürküten nice isimsiz devrimciler. Hiçbiri mağdur değildi, olmadı. Orada, zincirsiz ve prangasız günlere giden yolun üzerinde, kırılması, parçalanması gereken bir devlet mekanızması vardı. Görevler belliydi.     

“Ağlak solculuk dönemi bitti” diyor, 1970’lerden bir dost M.Ender Öndeş, doğru diyor. Sözün arka yüzünü de, ben okuyorum kendi kavlimce: Aynı yılların Tercüman’ında çıkan ‘Pehlivan Tefrikaları’na taş çıkartan durum analizleri yapma, “broşür yazma” dönemi bitti!.. Bilineni, olup biteni birbirimize, ama hep birbirimize yineleyip durma dönemi sona erdi. Neticede it üreyecek, kervan yürüyecek ve dahi kavgada şamar aranmayacaktır. Aslolan artık ne yapacağımız, ne yapmamız, nasıl yapmamız gerektiğidir. Anmalarımızın, eylemlerimizin, kalkışmalarımızın içlerini gereğince doldurup doldurmayacağımızdır; bütün mesele budur. 

Sizce, ülkenin geleceği, genç nesillerin eğitimi, sağlığı, sosyal güvenliği açısından, ters dönmüş, tükenmiş bir Toma’nın görüntüsü, devamlı su sıkan ve kustuğu gazla kimyasal yayan, faal bir Toma’dan daha mı az sanatsal ve estetiktir?!  İptal olmuş bir Akrep aracı, gaz kapsüllerinin hedefi olmuş, oyulmuş gözlere daha hoş gelmez, ezilmiş ruhlara biraz olsun soğuk su serpmez mi? 

Biz bu soruların yanıtlarını düşünelim, tartışalım duralım, uzun koşunun daha başında görüşlerini heyecanla okuduğumuz ustanın, “Halkın öğretmeni olmadan öğrencisi olmalı” mealinden görüşünü kanıtlayan gelişmeler de olmakta. Nasıl mı?  Ünlü analizlerimizden, tahlillerimizden bihaber köylüler HES’lerin dozerlerine karşı ormanlarını, derelerini beklemeye başladı bile.

Yatağan işçileri Ankara kapılarında kendileri zincirlemede.. Greif işçileri sendika bürokrasisine, sendika-patron uzlaşısına karşın, çuval fabrikasının çatısında… Kazova, Feniş işçileri esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma koşullarına, taşeronlaştırmaya karşı eylem adımlarıyla yürüyüşte... Mahalle halkı parklarında, tarihi bostanlarında AVM şeytanlığını bozmak, çılgın projelerin milyonlarca kuşun katlini durdurmak için nöbette…

Belki çoğumuzun gözünden kaçan bir haber bülteninde, Karadeniz’li yaşlı bir amcayla, Muğla’lı köylü kadın oturduğu toprağa yapışmış, kendinden emin, -farklı bölgesel ağızla olsa da- kararlı bir yüz ifadesi ile aynı şeyi söylüyordu. “Değil bu derenin bir balığını, bu ormanın bir ağacını, tek bir börtü böceğini, tek bir çöpünü, dal parçasını vermeyiz, vermeyeceğiz.”  Şairin “Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım.” dediği yer, tam da burasıdır. Buradan sözü uzatmaktan çok, kıssadan hisse çıkarmaya gidilir.      

En son Kayseri müftüsü kılığında görünen egemen güç, “Şımarmayın, Taksim’den uzak durun.” derken, umutlarımıza ve geleceğimize de rest çekiyordu. Müftü postuna bürünmüş kurt, son sözünü söyledi, bam teline dokundu. Bu tehlikeli dokunuş, Marks’ın “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi.” sözünü anımsatıyor.
.  .  .
Bundan tam kırkbir yıl önce, henüz 16 yaşındaki lise ikinci sınıf öğrencisi çocuk, babasının öğretmenlik yaptığı ilkokulun müdür odasına gizlice girer. O yıllarda, defterlerde kullanılan kırmızı, mavi çerçeveli etiketlerin üzerine, okulun daktilosuyla bu yazının başlığını slogan olarak yazar. Aynı günün geç bir akşam vakti, o etiketleri mahalle bekçisine görünmeden lisenin giriş kapısına ve iç kapının camlarına yapıştırır. Ertesi gün, kentin tek polis cipi okula gelir!.. Okulda ve kahvelerde ileri geri laflar edilir; hatta ‘faili meçhul etiketler’ Cumhuriyet gazetesinde haber bile olur. Çocuğun korkmadığını söylemek yalan olur. Ne ki, kendisiyle övündüğünü, yaptığı işten heyecan duyduğunu da yazmak gerek.

Kırk yıl önce  içerdiği amaçtan, işaret ettiği hedeften habersiz, çocukça ama heyecanla, taşra kentinde hiç alışılmadık biçimde duyurulan bu slogan, 2014 koşullarıyla nasıl da örtüşüp uyuşmakta. Koca ülkenin teslim alınmaya çalışıldığı bir zaman ve mekanda, 1 Mayıs kavga günü değildir de nedir?!

H.Oğuz Bilgen, 30.04.2014, Bornova.                 

23 Nisan 2014 Çarşamba

BİR CİNAYET KLASİĞİ ve BİLİMİN IŞIĞI ÜZERİNE. ( SON 23 )

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50...

BİR CİNAYET KLASİĞİ ve BİLİMİN IŞIĞI ÜZERİNE.

*  *  *

Canik, Ne Yana Düşer Usta ?

İdealist dünya görüşünün dayandığı metafizik düşünce biçimine göre, anlaşılabilir ve açıklanabilir olmaktan uzak gerçeküstü yorumu, “ Madde ve evren, eşi, benzeri olmayan ilahi bir kudret tarafından oluşturulmuş ve yaratılmıştır.” biçimindedir.

İdealizmin bu metafizik mantığına göre, “yaratılış” sürecinde aynı ilahi varlığın sihirli sözcüğü anahtar bir rol oynamıştı. Toplam iki harften oluşan bu yüce ve mucizevi buyruk “Ol”du. Ol…

Hepsi buydu; böyle denmiş, böyle buyrulmuş, her şey böyle olmuş bitmişti. İşbu “Ol”un, “insanı uyuşturan afyon oluşuna”, “uyutmak için uydurulduğuna” dair kayda değer onca bilgi ve manifestoya karşın, aç, yoksul, cahil bıraktırılan, itilip kakılan, sömürülen insanlar geleneksel kültürlerin, dinsel ve etnik alışkanlıkların baskısıyla, bilim dışı dinsel söylem ve söylencelere de inandırılmıştı.

Sözün kısası, dağlar, nehirler, gökyüzü, ovalar, yıldızlar, tüm evren ve tabi ki insan, bilimle çakışmayan soyut, izafi süreçte oluşturulmuş, her şey bir “Ol” buyruğunun süresi içinde oluşmuştu.

Doğaüstü bakışa dayanan idealist felsefenin, su altında kalan, görünmeyen bölümü, orta çağdan bu yana egemen sınıflarca ustaca kullanılan, kurumsal yönlendirilmeye uygun olan dinsel ritüel idi. İçinde bulunulan duruma göre işlev kazandırılan, görev yüklenilen, programlanabilen bu silahın operatörünün değişmeyen yöntemi, olayları oldubittiye getirmekti. Bir de, çuvalın ağzını sıkıca tutmak; ola ki “Eureka” çığlığıyla peştamallı birisinin, “Hem yuvarlak, hem de boşlukta dönüyor” diyen Galileo’nun, dahası ölümleri “kader”gibi mistik bir kör inanca değil de, mikroskopun lamelinde gördüğü mikroba bağlayan Posteur”un ya da bir başka “kendini bilmez” in fırlayıp insanların gözlerinin önünde uluorta konuşmasını engellemek gerekti. 

Ne ki, binlerce yıl milyonlarca dünyam insanını masallarına, büyülerine inandırmış olsalar da, kör yanılsama hep böyle sürüp gitmemiş, Kawa’nın insana hediyesi ateş, Spartaküs’ün kırdığı zincirle beraber, insanlığın aydınlığı, uygarlığı ve barışı arama serüveni de başlamıştı. Aslında, öyle ilk çağlara filan gitmeye hiç gerek yok. Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin”in “ezeli açların ebedi tokluğu fethetme” çağrısına kulak verelim yeter.

Uygarlık, insanın yaşadığı doğayı iyi tanıyıp, doğa ve fizik yasalarına ters düşmeden yaşamı onlara uygun kurarak, bilimin önerdiğini, gerekli kıldığını uygulayabilmek, koşullarını insanlık yararına daha yetkin, daha kullanılabilir ve dönüştürülebilir durumlara getirebilmektir.

Bilimin diyalektik projektörünü olayların ve insanların üzerine tutan materyalizme göre, doğada, toplumda ve insanda hiçbir şey birbirinden kopuk, soyut ve birbiriyle ilişkisiz değildi. Her şey birbiriyle ilintili, her olay birbirine bağlıydı. Biri diğerinin var oluş nedeni ise başkası ötekinin doğal sonucuydu. Yeryüzünde, doğada hiçbir şey, hiçbir madde kaybolmuyor ve yoktan da var olmuyordu. Maddenin enerjiye, atomların nasıl ve kaç elektron voltluk kütle aralığında yoğunlaşarak kütle özelliği ve çeşitlilik kazandığı, şimdilik açıklanamasa da, enerji maddeye dönüşebiliyordu.

Yeniliklerin üzerinde durdukları payandaları sarsacak buluş ve icatların karşısında tepkisiz kalmayan, kimi kez cadı avına çıkan, bilgi kirliliğine, manipülasyona giden hakim statükonun resmi ideolojisi, bilim insanlarının tıp dünyasında başlattığı kök hücre çalışmaları karşısındaki suskunluğunu, ABD’ ndeki Fermi, İsviçre’ deki Cern Laboratuvarlarındaki çalışmaları izlerken de sürdürmektedir.


Burada dikkat çekilmeye çalışılan asıl konu, emperyalist kapitalist düzenin savunucularının -belki de hiçbir anlamı olamayan- sessizliği değil, bilimin, atom fiziğinin, tokmak kafalıların kuş beyinlerinde koparabileceği fırtınanın güçlü olasılığıdır. İkincisi ise, uluslararası tekelci kapitalin petrolüne, dolarına, borsasına gırtlağından bağımlı medya baronlarının, bilimsellikleri dünyaca bilinen laboratuvar çalışmalarından ve deneylerden bilim dışı argümanlar çıkartmaya, “tanrı parçası” gibi doğaüstü düşler üretmeye çalışmasıdır. Tüm bunlar, insanlığın yakasından düşmeyen gericiliğin bilimin yakasını da kolay kolay bırakmayacağının birer kanıtı olsa gerek. 

19.yüzyılın sonuna kadar, maddenin bölünemeyen en küçük parçasının “atom” olduğu, maddenin bu atomlardan oluştuğu savunuldu. 20.yüzyılla birlikte, en küçük hücre olarak bilinen atomların da içinde “nötron” ve “proton” ların bulunduğu, daha da ayrıntısına inilerek atomun çekirdek yapısını tamamlayan alt parçacıkları olduğu, bu elektronların da ana çekirdeğin yörüngesinde değişmeyen ve düzenli dairesel devinimlerle döndüğü, gelişmiş laboratuvar ortamında deneysel olarak saptanır.

Bu somut gelişmeleri izleyen yıllarda, bilimin olabilirlik esprisine ve esnekliğine aykırı ve ters düşmeyecek biçimde, -soyut anlamda da olsa- atom teorisinin içinde değerlendirilen, “hareketli protonların temel taşları olma özelliğinin ip uçlarını verebilecek quarkların olası varlığı” dillendirilir. Kanıtlanamayan “quark olasılığı elbette varsayımdan ibarettir”, ancak bilimin dışında gerçeküstü bir sav olduğunu söylemek de yapılan çalışmalara haksızlık olurdu. Bilim dünyasında önyargı ile karşılanmayan “quarklar”, böylece atom fiziğinin çalışma alanına, fizik literatürüne girmiş oldu.

Bilimin doğası gereği, düşünme ve öngörü yeteneğini olumlu anlamda geliştiren, “kozmik ışık” gibi gizemli sözlerin arkasına saklanarak, zaten karışık kafalara soru işaretleri ve doğaüstü göndermeler yapan, sabit tanrı fikrini ima eden yanıltıcı tezler dışındaki varsayım senaryolarının bırakıldığı yerde kalmaması doğaldı. 1960’lı yılların başında, maddenin doğasını kavramaya yardımcı olacak, evrene kütle olma, yer kaplama özelliği veren parçanın varlığını öne sürüp, ona adını veren (Higgs Bozonu) kuramsal fizikçi Peter Higgs “quarkları taşıyan glukonların varlığından” söz edecek, “ana çekirdek içinde absorbe edilip gizlendiklerinden de gözlenmesinin çok zor, ancak olanaksız olmadığını” ortaya atacaktır. Söylemek gerekir ki, buraya kadar hiçbir tez, kuram ve deney bizim evreni ve oluşum sürecini anlayabilmemiz için yeterli değildir. 

Buna karşın, ABD’nin Illinois eyaletindeki “Atom Hızlandırıcı” deneylerle bilgi alışverişi içinde sürdürülen Cenevre’ deki Cern Laboratuarında, kilometrelerce uzunluktaki tünelde ışık hızına ulaştırılan proton ışınlarının, aynı ışık hızıyla çarpıştırılmaları çalışmalarının, kütlenin ve evrenin oluşumlarını anlamaya, evrim teorisini geliştirmeye yönelik bilimsel çabalar olduğu söylenebilir.

Bizim uzmanlık alanımızın çok dışında olan söz konusu iyi niyetli girişimlerde, bilinmeyenin çözülemeyenin merkezine sinsice tanrı figürünü sokuşturma hevesinde olan, idealizm patentli gerici metafizik sızmaların, bilim dışı amaç ve çarpıtmaların hangi düzey ve ciddilikte olduğu ya da olmadığı yakın gelecekte açıkça görülecektir. Kaldı ki, bu güne kadar yaşanılan tarih, bilimin bağrında hiçbir bilim dışı, bağnaz ve ırkçı anlayışın ve unsurun barınamadığını gösterdiği gibi, bundan sonra da bilimin alanında tutunamayacağını çok önceleri kanıtlamıştır.

Kuvvetli olasılıktır ki, yakın gelecekte atılacak yeni adımlar, asırlardır insanın elini, kolunu, beynini bağlayan, tarihin ileriye, sınırların, sınıfların, sömürünün olmadığı bir geleceğe doğru dönen çarkına omuz vermesini engelleyen “tanrı fikri”ni ve yaradılış safsatasını toplumsal bellekten silecek, çalışmasına olanak verilmeyen algı ve düşünce kanallarını açacaktır.

Konunun kimi uzmanlarınca ya da bilinçli-bilinçsiz çevrelerce olumsuz çağırışımlar yapabilecek, “Tanrı Parçacığı” gibi yanlış ve talihsiz bir yakıştırmayla tanımlanan söz konusu araştırmalar, yakın gelecekte gerçekleşmese bile, bilim insanları doğru yolda sabırla ve kararlılıkla yürüdükçe bilimin, fiziğin yaşam alanı da genişlemeye devam edecektir. Bu da, metafiziğin ve idealist felsefenin insanların kavrama, sorgulama ve düşünce yeteneklerinin üzerindeki kaderci, mistik, gerici etkisinin azalmasının yanında, geleneksel dinsel ideolojinin de etki ve baskı alanlarının giderek daralması anlamına gelecektir.

Evrenin “Ol” buyruğunun mucizesiyle yaratıldığı boş iddiasını temellerinden sarsacak bilimsel buluşlar gerçekleştirildikçe, insanlığın akıl tutulmasından yakasını, vicdanını kurtaracağını, şimdilerde her türlü ölüme, eziyete, aşağılanmaya reva görülen Türkiye halklarının, “ben yaptım oldu”, “güzel öldüler”, “zaten teröristtiler” söylemlerinin arkasındaki politikalarla kervanını yürüten barbarlığın saltanatını yerle bir edeceğini ön görmek pek zor olmasa gerek.

Hasan Oğuz Bilgen, 07.07.2012, Yamanlar, Karşıyaka.

http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50...


126 YILDIR YAKAN GERÇEK ( SON 22 )


http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=11582

++info@ozgurmedya.org

126 YILDIR YAKAN GERÇEK

Yeni bir 1 Mayıs’a emperyalizmin yeni sömürgecilik sisteminin biriciği, yerli finans kapitalin, artı değer ve tekel karı sömürüsüyle palazlanırken onun dümen suyunda özelleştirme ve ihale vurgunlarından beslenen işbirlikçi, yerli para babalarını da beraberinde, kendi pislik çukuruna sürüklediği günlerde giriyoruz.

Emperyalist boyunduruğun onca yaptırımları ve dayatmaları ile geri bıraktırılmış, yeni sömürge tipi bir ülkenin yaşadığı vicdanın ve aklın yitirildiği bu günler, iflah olmaz dehşette kör, sağır ve dilsiz günlerdir. Algı/ algılama yeteneği yitirilmiş olup, us, duygu ve vicdan boyutunda ar damarları da çatlamıştır. Durum böyle olunca da, şimdilerde arsızlığın, politik edepsizliğin had safhaya ulaştığı, hasbelkader seçilmiş sermaye elitlerinin sözcüğün gerçek anlamı ile yüzsüzleştiği günler yaşanmaktadır.

Kuşku ve tartışmaya yer bırakmayacak denli açıktır ki, egemen sınıfların hükmettiği tarihe bakıldığında, böylesi sözün, aklın geçmediği günlerde hep yoksullara, işlikte fabrikada tezgah başında, tarla, mutfakta, fırında çalışan, dünyanın işini ve derdini omuzlarında taşıyan emekçilere, akıl almaz zulümlerin, acıların yaşatıldığına elbette tanık olunacaktır. 

Bu iddialı söylem, halkın kendi sistemlerine uymaktan başka seçeneği olmadığını savunanların keyfini kaçırsa da, yer altında üstünde ne varsa, tüm zenginliklerinin egemen sınıflara altın taslarda sunulduğu, külfetlerinin ve günahlarınınsa dünyanın çarkını çeviren işçi sınıfına ve emekçilere yıkıldığı yakıcı gerçeği ile örtüşmekte.

 *   *   *

Mayıs 1886’da, insanca çalışmanın uzağında, iş güvenliğinden, sendika hakkından habersiz, abartısız gün doğumundan gün batımına dek çalıştırılan işçiler, “Sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme ve sekiz saat canımız ne isterse” sloganı ile yola çıkarak, yine aynı en temel istemle, haklı olarak greve giderler.  İlerleyen yıllarda, oralardan günümüze dek bir işveren klasiği haline gelecek olan “kan-barut-dipçik” maharetini her daim elinin altında bulunduran Amerikan devlet güçlerinin, grevlere saldırması sonucunda yüzlerce işçi yaralanırken dört grevci işçi de öldürülür.

Vahşi saldırının sonucunda gelen katliam, 4 Mayıs 1886 günü büyük katılımlı bir mitingle protesto edilir. İnsanları saran onca kızgınlığa karşın, miting, işçi sınıfının ağırbaşlılığına uygun olarak olaysız bir biçimde dağılırken, nereden geldiği, kimin attığı belli olmayan bir bomba sonucunda yedi polis memuru yaşamını yitirir.

Aslında emek hareketini baskılamak için yeterince bahanesi olan polis devletinin, toplu bir saldırıya geçmek için, artık yeni bir gerekçesi vardır. Yüzlerce gözaltı ve tutuklama yapar. Tutuklanan işçilerden Albert R.Parsons, August Spies, Samuel J. Fielden, Michael Schwab, Adolph Fischer, George Engel ve Louis Ling, hiçbir kanıt ve tanık olmaksızın tümüyle asılsız ve düzmece gerekçelerle, ‘Yediye yedi’ öç alma duygusu ile idam edilir.

*   *   *

1889 yılında, 2.Enternasyonal ‘1 Mayıs’ gününü, “İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak ilan eder. 

İşçi sınıfı da, kapitalizmin şiddete baş vurmakta bir sakınca görmeyen sömürüsüne, adaletsiz paylaşımına, örgütsüzlüğü dayatmasına karşı, bağımsız ve ortak mücadele hattı olarak ‘1 Mayıs’a sahip çıkar. Böylece, sekiz saatlik çalışma ve sendika hakkı ile birlikte, sınıfsız-sömürüsüz-sınırsız bir dünya hedefi, farklı zaman ve coğrafyalardan günümüze dek gelir.

*   *   *

Yine de, kapitalist sistem doğası gereği, kar sisteminin sürdürülmesi ve korunması için, işgücünden başka satacak bir şeyi olmayan işçi sınıfının, güvencesiz ve örgütsüz ortamlarda çalıştırılmaları istek ve kararlılığından vaz geçmeyecektir. Bugüne dek olagelen de budur. Posalar çıkıncaya, iliklere dek sömürülmeler ve iş cinayetlerine kurban gitmeler…Uzun sözün kısası, kapitalist sistemin özünde ve işleyiş biçiminde, 126 yıldır insan onurundan ve emeğinden yana bir olumlu değişiklik ve gelişme yok. Fotoğraf, hep aynı bilinen, yani bildiğimiz fotoğraf…

Hiç kuşku yok ki, Adıyaman Organize Sanayi Bölgesi’ndeki GÜNKAR Tekstil’de, çalışma sürelerinin 12- 13 saati aşması, kapitalizmin geldiği son aşama neoliberal sistemin esnek, güvencesiz ve kuralsız çalışmasını gözümüze sokan yüzlerce örnekten sadece biridir. (Evrensel Gazetesi, 26 Nisan 2012)

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2012 yılında yazılı ve görsel basına yansıyan işçi cinayetlerinin sayısı, ocak ayında altmış iki, şubat ayında kırk iki, mart ayında elli dokuz, nisan ayının bitiminde ise seksenin üzerindedir. Var olan neoliberal sömürü sisteminden kaynaklanan kurumsal ihmal ve plansızlıkların sonucu gerçek sayının, basına haber konusu olan “ölüm”lerin, “kaza”ların üzerinde olduğunun tahmin edilmesinin bile, işgücü sömürüsünün ve emekçilerin yaşamını ve geleceğini karatan kar hırsının açık bir göstergesidir.

Bu araştırma verilerinin kanıtı olan, göz göre göre işlenen cinayetleri, üzerimize doğru gelmekte olan buzdağının, su yüzeyinde salt görünen bölümü olarak kabul edersek, işçi sınıfını, emek ve demokrasi güçlerini altına alarak ezecek olan suyun altındaki görünmeyen bölümü ise “Ulusal İstihdam Stratejisi” adı altında yaşama geçirilmek istenen sinsi ve vahşi plandır. Sermayenin sınıf düşmanı, ihanet planı, “Torba Yasa” nın içinde gizlenerek yasalaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu güne dek kazanılmış sendikal hak ve özgürlükleri, çocuklarımızın geleceğini gasp etmeye kilitlenmiş düşmanca plan, şu ana başlıklar altında özetlenebilir:  

  • Kıdem Tazminatlarının orta vadede, kazanılmış yasal hak olarak kabulünün ve uygulanmasının kaldırılması.
  • Asgari ücretin daha da düşürülmesinin önünü açacak “Bölgesel asgari ücret.” uygulaması.
  • Taşeronlaştırmanın, taşeron sisteminin daha kolay ve sorunsuz uygulanabilir olmasını sağlayacak yeni hak kayıplarının devreye sokulması.
  • Kişinin iş seçme hak ve iradesini  “Özel İstihdam Büroları” na devredilmesini yasal zeminini hazırlayacak olan modern kölelik uygulamalarına geçilmesi.
  • Esnek ve kuralsız çalıştırmanın, -bu yetmedi- daha da güvencesiz bir çalışma ortamının koşullarının yaratılması. 

*   *   *

Yeni bir 1 Mayıs’ın öngününde Türkiye İşçi sınıfına ve emekçi halklarına devlet eli ile örgütlü olarak yaklaşmakta olan tehlikenin çalışma yaşamı ayağında yatanlar bunlardır. Beden sağlığımızı, iş güvenliğimizi tehdit eden tehlike bu denli açıksa, doğaldır ki, hedeflerimiz ve taleplerimiz, bağımsız sınıf tavrımız da açık ve kesin olmak zorundadır: 

1.  *   Esnek, kuralsız ve güvencesiz koşullarda kölece çalıştırılmaya,

2.  *   Sendikasızlaştırmaya, taşeronlaştırmaya, kazanılmış hak kayıplarına, düşük ücretlere ve saldırı-zulüm yasalarına,

3.  *   Açlığa, sefalete, işsizliğe;  eğitimde ve sağlıkta müşteri gibi karşılanmaya,

4.  *   Doğal bitki örtüsünün, börtü böceğin, havanın, toprağın, suyun, gözleri doymayan                kapitalist haydutlarca yok edilmesine, başka deyişle ekolojik katliam tasarılarına ve                    girişimlerine,

5.   *   Ülke ekonomisinin kan kaybetmesinin, bizden alınan vergilerin, kesilen mesailerin, el   konulan sosyal haklarımızın ve tazminatlarımızın kirli bir savaşa gitmesine,

6.   *   Kirli ve haksız savaşın bahanesi ve çıkış noktası Kürt sorununun, demokratik ve barışçıl   çözüm yollarını tıkayan askeri ve de siyasal operasyonlara,

7.   *   Özcesi, vahşi kapitalizmin her türlü haydutluğuna, haramiliğine ve terörizmine, yer altı ve   yer üstü zenginliklerimizin yabancı sermayenin aç gözlü tekellerine peşkeş çekilmesine karşı,

 HAYDİ  1 MAYIS’A…

 EMEĞİN, DAYANIŞMANIN, MÜCADELENİN ve ÖZGÜRLÜĞÜN BAYRAMINA.


 Hasan Oğuz Bilgen, 30 Nisan 2012, Bornova Beld. Şantiyesi.

                                                   

Haber Tarihi 30/04/2012, 

Haber Editörü: Özgür Medya,

Haber Kaynağı: Özel,

++ Ozgur Medya ++info@ozgurmedya.org  

Sitede yer alan yazılar yazarlarını bağlar. 

Site yönetimi yasal sorumlu değildir. 

Telif Hakları Yasası'nca korunur.