30 Ağustos 2015 Pazar

BİR LENNİE-DEBİ İRONİSİ ÜZERİNE

BİR LENNİE-DEBİ İRONİSİ 

İçinden çıkılmaz gibi görünen çetrefilli durumlarda, genellikle o anı kurtarmak için ayaküstü, kolayca ediliveren kimi sözler vardır. Ne için söylendiği ve hangi sorundan hareketle sarf edildiği belli olsa da, o söylemin ne anlama geldiği ve ucunun nereye dokunduğuna pek bakılmaz.

Kulağımıza hoş gelse de, o anki ruh halimizle örtüşse de, yaşamın kendisi göz önüne alındığında, bu sözler ülke gerçekleri üzerinde teğellenmiş gibi durur. Ne var ki, söz kestirilip atılmış sapla saman karışmıştır. Kuvvetli olasılıktır ki, sorunun kaynağı ve sorumlusu olanlar badem bıyıklarının altından, utanmaz ve aşağılık sırıtmalardadır.

*  *  *
“Trafik Canavarı” en çok sözü edilen ve sıkça duyulan deyişlerden birisidir. 

O “canavar”, kapitalizmin önemli ayaklarından biri olan otomotiv sanayinde ve elbette ki bununla yakından ilintili olan, taşeron ve ihale sisteminin semizlendiği ve cirit attığı oto yollarda görülür. Ne acıdır ki yorgun tatil dönüşlerinde, neşeli bayram günlerinde bolca mesai yapar. Avrupa’da böylesi esnek ve kuralsız çalışan, artı değer üzerinden insan kanı, canı ile beslenen canavara an itibari ile rastlayan olmamıştır. O diyarlarda yolda belde bir sakatlık bir talihsizlik olsa bile bu, raporlarla ve belgelerle sabittir ki yüzde seksen teknik nedenlerle olur.  

Bizde ise olay genelde tekel karı-artı değer, özelde alkol-adrenalin ve dahi cehalet merkezlidir. Başta sermaye güdümlü kukla medya olmak üzere sistemin tüm kurum, kuruluş ve pek bi ciddi beyefendileri konunun sosyal- ekonomik merkezini yüzde yüz, paso pas geçerler. Yollardaki kaçış rampaları misali bir kaçış cümleleri mutlaka vardır. Karşıdan bakıldığında bu ülkeyi ve insanını düşünüyormuş, seviyormuş gibi bilgece edilmiş derin bir söz gibi gelir. Daima hazır ve nazırdır. Her sıkışık anda, her daim imdada yetişir: “Eğitim Şart”! 

*  *  *
“Biz adam olmayız” kaçamak sözünde de, topu saha dışına atmak gibi bir kolaycılık vardır. Ardından kimi zaman “Sallandıracaksın bir kaçını...” ukalalığı gelir. Bu adam olamamak ön yargısı ile histerik "sallandırmak" arzusu arasında mantıklı, açıklanabilir ve anlaşılabilir bir ilişki kurulmaya çalışılır. Söz konusu konuşma dili nedense altmış, yetmiş yaş üstü yurdum insanında görülmektedir.

*  *  *
Bir de “İş Kazası” kıvırtması var ki, “ bir olaya sünger çekme” deyimine verilebilecek en güzel, en sahici ve en güncel örnektir. İlk sözdeki korkak ve dolambaçlı anlatımla ikincisindeki karşı konulmaz arzu tıpatıp uyuşmakta, birebir örtüşmektedir. Sağlam ve güvenlikli üretim maddesi ve koruyucu malzeme için harcanacak, harcanması gereken parayı zarar ve müsriflik olarak gören taşeron patronunun neden olduğu cinayeti, alkollü araç kullanmaya, bir hatalı sollamaya indirgeyip önemsizleştiren anlayışa ne demeli? “İş Kazası” ha!  

“ İstem dışı, umulmayan bir olay dolayısıyla bir kimsenin, bir nesnenin veya bir aracın zarara uğraması”  diye yazıyor TDK sözlüğü… “Kaza” ha!  

Örnek verilecek olursa, yetkili mühendis uyarısına karşın güçlendirilmeyen baraj tahliye kapağının bir an gelip tonlarca suyu zapt edememesi istem dışı bir durum!  Öyle ya, kimse istemez böyle “üzücü bir olay”ı… Özellikle de yatırım sahibi... Umulmayan, “üzücü olay”lar çoğaltılabilir; düzenli bakımı öldür Allah yapılmayan inşaat iskelesinin, servisi ihmal edilen asansörünün beklenmedik(!) bir zamanda çökmesi, yatakhane, barınma amaçlı kullanılan naylon barakaların bir anda tutuşması gibi…

*  *  *
“Doğanın Gazabı”na gelince… İbret veren(!), ders çıkarttıran(!) lafızların başında geliyor olmalı. Lafazanlık yarışında dereceye giremese bile mansiyon alabilir. 
“Hopa’da doğanın intikamı korkunç oldu!” Siyah beyaz bir Yeşilçam filminden sıyrılıp gelmiş replik sanki. “Doğa intikam alıyor!” gibi başlıklar saçma diyor L.Doğan Tılıç ve sürdürüyor: “İntikam insanın işi!”

Bir çayın bir nehrin bir noktasından geçen su miktarı (hacim olarak) 15-20 dakika içinde 100 kat, ilerleyen dakikalarda 1000 kat artarsa ne olur?  

Bu sosyal problemin yanıtı, orta okul yıllarımızın terleten havuz hesabının yanıtı kadar zor değil!  Buraya kadar görünen, kendi mecrasında barış içinde, buldozersiz, betonsuz akıp duran çayın iyi hali… Bu en sıradan doğa olayına, bu doğal işleyişe yanlış ve bilgisiz debi hesaplamaları, var olan jeolojik yapının (arazi eğimleri, yapısal denge v.s.) ve bölgenin yağış miktarlarının dikkate alınmaması, sadece ama sadece bireysel/siyasi çıkar amaç güdülerek arazilerin, doğal örtünün, dere yataklarının tarıma, yerleşime açılması, özcesi rant üzerinde yükselen kent politikaları eklenince işte o zaman olan olur! 

An gelir; iyi yürekli insan azmanı Lennie’nin avucundaki minik fare soluk alamaz olur, dev adamın avucunda son nefesini verir. Fareciğin talihsiz ölümü ile “Fareler ve İnsanlar”ın kahramanı Lennie’nın dev cüssesinin ve karşı konulmaz gücünün uzak yakın bir ilgisi yoktur. Dere yatakları hafriyatla, beton yapılarla doldurulmasaydı, sulak alanlar imara açılmasaydı, dağlardan özgürce inen serin dağ sularını bakımı yapılmamış, tıkanmış menfezler, dağlara paralel uzayıp giden sahil yolu, asfalt dolgular karşılamasaydı… Ah, bunlar hiç olmasaydı.

Her doğa parçası, her coğrafya, her Fırtına deresi, bizden yana, yaşamdan yana yufka yürekli bir Lennie’dir… Her Lennie ise, biz onu dürtüklemedikçe, kendi özgür ve doğal ortamında kendi halince yaşayıp giderken, onu sıkboğaz etmedikçe zararsız çağlayıp denizlere akan bir devdir.

*  *  *

Sıcakdere coğrafyasının dağlara doğru yükselip giden ıssız bir koyağında süren, koşullara göğüs germek ve zorluklarla ile mücadele etmekle, gerektiğinde doğanın gücüne biat etmenin diyalektik uyumunu yakalamış bir yalnız yaşamın solucanlarca kımıltılarını, kıpırtılarını aşağıdaki düzlükten fark edemiyorsunuz. O serin yerde, dağın derinliğine ilerleyen o koyağın çetin koşullarında şaşırtıcı biçimde barış içinde yaşayan bir doğa adamı, bir bilge adam yaşar. Seksenine yaklaşmış olan yaşlı adam, insanı hayrete düşürecek denli dinç ve sağlıklıdır.

Elektriği yoktur; kendisi ve yetiştirdiği ağaçları için gerekli olan suyu, kulübesinin sırtını yasladığı yüksek kayanın derin yarığından sızan buz gibi sudan sağlar. Yine bir sabah, henüz tan yeri ağarmadan, kendi el emeği ağaç kulübesinde uyandığında, tahta kanepesinin altındaki manzara dışında her şey normal ve alışılageldiği biçimdedir. Taş zeminde hatırı sayılır irilikte bir yılan çöreklenmiş uyumaktadır.

Sabahın köründen akşamların ayazına dek, bilumum hayvan haşat, börtü böcekle iç içe yaşayan adamın aklından, ne az ötede asılı duran tek kırma tüfeğe uzanmak, ne de kapı eşiğinde dayalı duran kazma sapına yapışmak geçer. Davetsiz konuğunu rahatsız etmeden usulca doğrulur. Dışarı çıkar ve günün olağan akışı içinde işine gücüne bakar… İlerleyen saatlerde bir vakit, soluklanmak için kulübeye girdiğinde konuğunun gitmiş olduğunu görür.     

*  *  *

Oldum olası bana, John Steinbeck’in Lennie’siyle, bizim akarsularımızın insana ve kendisine ancak bir kelebek kadar zararı olan debisiyle çocukça oyun oynar gibi oynanmasının, dalga geçilmesinin arasındaki benzerlik ve de ilişki oldukça ironik gelir.  Her ikisi de, zamana, mekana ve ona davranış biçiminize göre, uslu bir çocuk, lambasının içinde mutlu ve huzurlu uyuyan bir dev gibidir.

Çağlar boyunca bilimin insanın ruhunu ve yolunu kararttığına tanık olunmamıştır. Ancak, bilimin ışığını yitiren ya da terk eden toplumların üzerine nasıl savaş, ölüm ve cehalet yüklü kara bulutların çöktüğünün, insanlarının nasıl açlık, sefalet, boğazlaşma ve katliamlardan kendilerini kurtaramayışlarının tanığı çoktur. 

Zıtların birliği ilkesi her daim doğruyu işaret etmiştir… Sıcakdere’li yaşlı adamın deyişiyle, “siz, siz olun bedeninizle, suyunu içtiğiniz, ekmeğini yediğiniz toprakla, altına sığındığınız damla fazla oynamayın.”

Koyaktaki cennetin çok değil birkaç kilometre aşağısındaki çınarlı kahvede papaz uçtu oynayan adama göre, yaşlı adam “delinin, yalancının teki”dir; üstelik “hikaye okumakta” ve de “bizim, uyuyan bir çöp dağını uyandırıp patlatan şanlı bir ülkenin evlatları olduğumuzu unutmaktadır.”

Hasan Oğuz Bilgen, 30.08.2015, Aliağa

4 Ağustos 2015 Salı

1980 ÖNCESİNE Mİ, 90'LI YILLARA MI DÖNELİM?

1980 ÖNCESİNE Mİ, 90’LI YILLARA MI DÖNELİM?

Her sıkıştıklarında bizlere ya da sokakta, durakta, pazarda karamsar gözlerle bakınan rastgele insanımıza, TV’lerden ya da alenen seçim alanlarında  (çoğu kez parmak sallayarak)  felaket tellallığına soyunmadılar mı?  Onca tanığı, belgeyi, fotoğrafı, reel verileri, toplum ve de siyaset bilimini hiçe sayarak, hatta aşağılayarak, utanmadan manipüle ederek… Pişkin edalarla ve insanın içine dokunarak küstahça, pespaye bir alaca karanlık atmosferi içinden “80 öncesine mi dönmek istiyorsunuz?” diye, bıktırıncaya, ürkütünceye, yürekleri karartıncaya sormadılar mı?

Gün geldi, devran döndü, savaş ve kaos politikalarıyla olacağı buydu;  siz memleketi çoktan 90’lı yıllara döndürdünüz… Şimdi, söz hakkı da, “cevap hakkı” da bizde olsa gerek.

Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey olmuyormuş gibi yapıyorlar şimdilerde… Sanki bu ülkede 8 Haziran seçimleri olmamış gibi. Türkiye halklarının, alın teri ve dahi emek güçlerinin hatırı sayılır bir bölümü, “Bu AKP sultasının palası Demokles’in kılıcı gibi başlarımızın üzerinde sallanmasın, cehalet ve nefret mimarı baş imamın padişahlığı daim olmasın” dememiş sanki!.. Aynı, sayıları ve kimlikleri sayılır insanlar, ötelenen, barajların altına gömülmeye çalışılan HDP için ise, “Sen bu, yemişi bol, havası bol, her şeyi unutmaya hazır, barışmayı hak eden vefalı ülkede yasal, özgür, onurlu ve örnek bir politika yapmayı hak ediyorsun. Barajları geçebilirsin… Buyur şöyle…” dememiş gibi sanki hiç.

Çok değil, son iki haftadır olanı biteni, puslu tuzaklarda patlayan bombaları, silahları orantısız gücün hayata geçirildiği operasyonları, aleni infazları, hüzünlü kalabalıklar arasından süzülüp gelen asker ve gencecik insan cenazelerini burada yinelemek, sayıp dökmek, insanım diyenin, hala evrensel değerlerini yitirmemiş birinin zoruna gitmesin de ne gitsin? 

Zalimin iktidar hırsı ve hegemonya sarhoşluğu, günbegün bir nebze dahi olsun eksilmeden, en korkuncu “gerideki çocuklarımızı feda ederiz” çılgınlığı sürerken… Sahillerde paralı, yakışıklı beyefendiler, Ray-Ban gözlük yarıştıran hanımefendiler mutlu mesut arz-ı endam eylerken, “terörü kazımak için”  ülkemin devlet eliyle yakılan ormanlarında ve de çakırdikenli kırsallarında kırk derece sıcağın altında kaldırılmasına izin verilmeyen genç ölülerin cenazeleri bekliyor sessiz ve sitemsiz…

Ve paramparça yüreğimde uzanmış yatıyor Suruç ölüleri… 
O ölüler ki, yaşamalarına izin verilse, lime lime, unufak olmalarının göz yumulmasa, cehennem çukuruna itilmeselerdi, sırt çantalarında götürdükleri bebe giysileri, oyuncak ve tebeşirlerle umut çölünde barış gölüne maya çalmayı deneyeceklerdi. Olmadı. Olamadı. Öyle bir barbarlık, öyle bir tahammülsüzlük ki, değil Pir Sultan, Bedrettin, birer Hoca Nasrettin olmalarına bile izin verilmedi.

Önceki gün Akçakale’de, Toma’larla gelen ellerindeki Akrep’leri insanların gözüne sokan şakiler bir evi bastılar. Bu ev, Suruç toplu cinayetinden hasbel kader kurtulan engelli bir vatandaşın eviydi. “Orada işin neydi, nasıl kurtuldun, neden ölmedin?” sorularının sahibiyse, Suruç’u değil, o cehennemden saniyelerle sağ çıkan insanı sorgulayan zihniyetti. Aynı karanlığın cüceleri, daha birkaç gün önce “Orada neden HDP’liler yoktu?” deme gafletinde bulunmamışlar mıydı? 

O ellerden düşmeyen, okumak için sıraya girilen, iyi ki de okuduğumuz, o kitabın yazarı Dimitrov’u, tam da burada anmamak, anımsamadan geçmek haksızlık olur. Faşizm denilen, paranın saltanatının en kanlı, en vahşi belası, içinden çıkılması zor girdabı böyle bir şeydir işte… Yazar çizer, aklı işleyen işlemeyen, genç yaşlı, oradan geçen geçmeyen dinlemez; akıl mantık aramaz.  

Kimi zaman akıp giden hayatın bir yerinde ya da heyecanlı bir romanın ilerleyen sayfalarından birinde akıl tutulmasından söz edilir. Çoğunlukla bu sözcüğün ne anlama geldiği, akıl sağlığı ile yakından ilintili bu olgunun ne menem bir şey olduğu basitçe ve kolaylıkla anlatılmaya çalışılır. Dahası anlatılıyor, anlaşılıyor sanılır… 

Ne kolaydır, ne süslü ne zengindir yazı dili.  Ne zordur yaşamak, katlanmaya çalışmak.

“Ey açlık!  Seni midemde, iliklerimde, kanımın yuvarlarında duydum.”  diye bitirir Baba Evi romanını Orhan Kemal… Devam eder ve şapka çıkartır insana:  
“Ve sen, benim şefik ve rahim olan soyum, insan soyu, sen ebedi tokluğu fethedeceksin!..”  

Yaşasaydı ve bu dipsiz, sonu belirsiz zifiri karanlığa tanık olsaydı üstat, açlığın yanına zulüm sözcüğünü, fethedilecek “ebedi tokluğun” yanına, büyük insanlığın ezeli hasreti barışı ve halkların kardeşliğini de koyacaktı eminim.  Ben bunu, adımın, soyadımın her hecesini, her harfini bildiğim gibi bilirim.

Hasan Oğuz Bilgen, 05.08.2015, Sıcakdere.



05.08.2015 acı tarihine dair son dakika notu:  
O, bir Köy Enstitülü idi… Bana yeniyetme yaşımda Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sını okuttu.  İyi ki de okuttu. Mustafa Fikri Bilgen'di adı... İyi ki de benim babamdı… 
Ona da şapkamı çıkarayım da, dosta düşmana cesur bir mesaj olsun.  Kıssadan hisse, sevene de sövene de selam olsun.   

3 Temmuz 2015 Cuma

KAPİTALİZMİN GÜNCEL SURETİ YUNANİSTAN

KAPİTALİZMİN GÜNCEL SURETİ YUNANİSTAN

Kurulu düzende ailesini geçindirmek, bireylerle ortaklaştıkları yaşamı sürdürebilmek için sorumluluk duyan, adeta (görevimiz tehlike) işini üstlenmiş bir aile büyüğünün darlığı ve yokluğu bir başına yaşaması ne zordur.  Bırakın gezip tozmayı, en temel gereksinim maddelerini karşılamada, en yaşamsal olanakları bireylere sunma/sunamama konusunda çekilen sıkıntılar ne menem bir şeydir? 

Ev kirasını ödeyememek nasıl bir duygudur?! Ya borç bataklarına düşmek… Üstüne üstlük işsiz kalmak insana hangi karabasanları yaşatır? Öyle bıyık altından değil, açıktan, küstahça sırıtan bir tefeciyi tutunacak, düştüğü çukurdan kendisini kurtaracak bir dal olarak görmek ne kötüdür.

Yine de, bildik hikayenin sonu da bellidir.  Kökleri oldukça derinlere uzanan böylesi trajik,  “konu ile ilgili araştırma başlatıldı” diye biten bu haberlerde, krizin krizi ve kontrolsüzlüğü nasıl tırmandırdığını, daha doğrusu çıldırtmış halini görürüz, okuruz.

Cinnet/kriz haberlerinin pek değişmeyen ortak noktası, kişiyi/ toplumu bunalımın kucağına atan, borçlandırarak muhtaç ve geri bıraktırma düzeninin başlıca sorumlularından olan tefecilikten, tefeci çetelerden öldür Allah söz etmemesidir. Klişe fotoğraftaki çatıya çıkmış yalnız ve umarsız insanın perişan ve çıldırmış görüntüsünün toplumsal bellekte yarattığı “ayağını yorganına göre uzatmayan adam” algısı hatırı sayılır yaygınlıktadır.

Tekelci kapitalizmin kan içicilerine, onların düdüğünü çalan, çanağını yalayan avenesine göre Yunanistan insanı da öyle değil midir(!)  Yorgo’lar, Helena’lar zevke sefaya, tabak çanak kırmaya nasıl da düşkündürler!.. Sabahlara kadar uzo içip, sirtaki oynamazlar mı?  Tembelliklerinin, hesapsız kitapsız yaşantılarının üzerine yoktur! 

Ne ilgisi var demeyin, bir ilgisi var elbet; eskiden siyah beyaz fotoğrafların arkalarına yazılanlar biraz buruk, biraz hüzünlü olurdu.

Açık görüş resimlerindeyse hüznü ve burukluğu sadece ön yüzünde görebilirdiniz.  Arka yüzleri ise, her bir hapishane ağacının kendi kavlince, çok kısa -birkaç dize ile- ifade ettiği, birilerinin uykularını kaçırtacak cinsten tam bir manifesto idi.

Şimdilerde paranın saltanatının neoliberalizm vitrinini bozan, tekerleğine çomak sokan ve dahi Avro baronlarının keyfini kaçıran, önümüzdeki Yunanistan fotoğrafının arkası öyle pek alelacele, ezbere karalanmışa benzemiyor. Sıkıştırılmış bir bilgisayar dosyası görünümünde duran bu fotoğraf arkalığında neler mi var?
Hadi üşenmeyip bir bakalım:
·         Ülkenin emperyalizmin II. Paylaşım savaşına kadar, kendi tarımı, turizmi ve deniz taşımacılığı ile neredeyse kendi yağı ile kavrulan bir ülke olduğu… Bu tarıma ve de gemilerine, limanlarına dayalı ekonomisi sayesinde önemli gelirler elde ettiği… Yatırımlar yaptığı…
·         Yine bu sayededir ki, o günlerdeki çalışma yaşamının kendi içindeki verimliliğin ve istihdamın, bu günün üretkenliğinden ve istihdamından fersah fersah ileride olduğu… Komşudaki insanların o günlerde de bol bol uzo tüketip, sabahlara dek sirtaki oynadığı…  
·         Albaylar Cuntası’yla birlikte ve darbenin gücünden/kültüründen beslenen neo liberal politikalar marifetiyle ciddi anlamda istihdama ve üretime dayalı tarım ve sanayi uygulamalarından aşamalı olarak vaz geçildiği…
·         İşin aslı, başa sürülecek akılları olmayan “Albaylar” sayesinde üretimden gelen özgüvenin ve özgücün yitirilişi… Tabi ki, bu vaz geçmelerin, bu terk etmelerin, yitirmelerin uzo ile, sirtaki ile, çanak çömlek kırmakla bir ilgisinin olmadığı…
·         20. Yüzyılın son çeyreğinde, kapitalizmin azgınlaşan neoliberalizm barbarlığı ile tarım alanlarının, taşımacılık sektörünün, yer altı yer üstü kaynaklarının, işgücünün talan edildiği… Bu serbest piyasacılığın doğal sonucu: %20’lerde sörf yapan hatırı sayılır bir işsizler ordusu, güvencesizleştirilmiş bir çalışma ortamı, yoksullaştırılmış bir halk, geri bıraktırılmış, uluslararası tekelci sermayeye muhtaç edilmiş bir ülke yaratıldığı… 

Detaylı finans kapital analizlerini ve isabetli/uygun akademik saptamaları konunun uzmanlarına bırakmak kaydıyla, komşunun fotoğraf arkalığından okuyabildiğimiz bunlar.

Şimdi kılıçların çekildiği siyasal arenanın bir köşesinde, kendisini “üst akıl” kabul etmiş ve başkalarına da kabul ettirmeye çabalayan Troyka (AB-Avrupa Merkez Bankası-IMF) paranın gücüne dayanarak, her zaman olduğu gibi yine paranın diliyle konuşuyor:  İşçi, memur sayısını da, ücretlerini de düşür.  Olmadı işten at!  Emekli bütçesini sınırla, vergileri yeniden düzenle (yani yükselt), sosyal yatırımları azalt… Diz çök!  Bunları yapmazsan sana Avro Bölgesini dar ederim.

Bu gözdağı ve celallenme, salt Yunanistan işçisine, memuruna, halkına, onların siyasi temsilcisi SYRIZA’ya yapılan bir tehdit ve şantajı içermiyor. Uluslararası sermaye komşumuzun emekçileri üzerinden, sosyal uyanış içinde olan İtalya’yı, Portekiz’i, İspanya’yı, bu ülkelerdeki ve tüm dünyadaki, kendileriyle hiçbir ilgisi bulunmayan düzen krizinin bedelini ödememeleri gerektiğini düşünmeye başlayan halklara meydan okuyor.  Onlar, bir araya gelip, pahalı takım elbiseleri, marka döpiyesleri ile toplu pozlar veren, mutlu-mesut-sempatik görünmeye çalışan onlar, kapitalizmin postmodern yeni barbarlarıdır.  Pençelerine geçirdikleri, aort damarlarına yapıştıkları hiçbir ülkeyi kendi haline bırakıp sömürü ağlarının dışına çıkarmak istemezler.

Neyse ki, bu kez pabuç pahalı… İktidarda, halk desteği devam eden, kapitalizmin tefeci haydutlarının tehditlerine ve dayatmalarına hayır diyen, yani önceki ılımlılar, uyumlular, teslimiyetçiler gibi “emrin olur amirim” demeyecek olan bir hükümet var.  5 Temmuz pazar günü, komşum insanı sandığa gidecek… Avro haydutlarının hegemonyasına ve dahi paranın saltanatına HAYIR diyecek…

Kapitalist sömürü mekanizmasının nasıl acımasız işlediğini az da olsa bilen birisinin rahatlıkla öngörebileceği gibi, bu HAYIR oyları önceki işbirlikçilerin ülkenin başına bela ettiği sorunlar yumağının çözülmesi için elbette yeterli olmayacak.  Büyük bir olasılıkla, çok bilinmeyenli denklemleri içeren sorun sil baştan yeniden başlayacak, kardeş işçi sınıfının, emekçi kardeşlerimizin payına yine dayanılması zor özveriler, onurlu direnişler, tarihe geçecek kavgalar düşecek.  Pespaye kandırmaca turları ve diplomatik manevralar, bilumum lobiler, fobiler, kulisler sürecek. 

Halkından başka hiçbir çevreye bağımlı olmayan, sadece işçilere, emekçilere karşı sorumluluk duyan ilerici insanlar, sosyalistler, onurlu siyasetçiler ve elbette başkan Çipras yine dimdik duracaklar. Ve kuvvetle olasılıktır ki,  “Onursuzca diz çöküp yerlerde sürünmektense onurluca ayakta kalmak ve ölmek yeğdir” sözünün, kapı komşumuzun ana dilinde de onunla örtüşen bir karşılığı vardır.

Son olarak, emeğin ve emekçinin üretimden gelen gücüne güvenelim ve inanalım ki, Yorgo ya da Mihalis, Helena ya da Lambrini, bizim sefaletimizin, acınası hallerimizin simgesi “çatıya çıkmış adam” fotoğraflarımızdaki insanımız kadar  yalnız ve çaresiz değildir.



Hasan Oğuz Bilgen, 03.07.2015, Sıcakdere

31 Mayıs 2015 Pazar

ENGELLERİ AŞTA GEL, BARAJLARI YIKTA GEL... GEL GÖZÜM GEL.

 ENGELLERİ AŞTA GEL, BARAJLARI YIKTA GEL… GEL GÖZÜM GEL.

Doğada hiçbir şeyin yoktan var olmadığını, var olanın da yok olamayacağını, her şeyin birbirine bağlı olduğunu, sosyal olayların olmazsa olmazı etki-tepki kuralının çarpıcılığını ve kaçınılmazlığını, liseli yıllarımızın okul çıkışlarında okuma sırası gelene el altından verdiğimiz o kitaptan öğrenmiştik.

Kalınca bir kitaptı. O günlerde, yeniyetmeliğimizle ayniyet ve uygunluk içinde olan dikkatimizi toplama ve bir konuya yoğunlaşma kapasitemizin, o tuğla kitabı anlama konusunda yeterli olup olmadığından pek emin değilim. Bilimi ve onun toplumsal yasalarını, kıpır kıpır bir hayatın yine canlı pratiğinin bize göstermesi, kanıtlaması ne güzel… Ne de inandırıcı. Birbirimize anlamış ve kavramış numarası yaptığımız o yasak kitabın konu başlıkları da, elbette aradan geçen kırk küsur yıl içinde, ya bizzat yaşadığımız, ya uzaktan izlediğimiz ya da okuduğumuz kim bilir kaç sosyal olayda filizlenip hayat bulmuştur?

Galileo’dan Şeyh Bedrettin’e, Spartaküs’ten bizim Gezi Direnmesi’ne... Toplum biliminin ve yaşamın diyalektiğinin doğada ve toplumlarda, olayların nicel birikimi, oluşma ve patlama (nitel dönüşüm) konularında nasıl ipuçları verdiğini, inanç ve itaat toplumlarındaki egemenliğin temeli olan yalan ve korku payandalarını nasıl salladığını görürüz. Tarihin sadece Ulubatlı Hasan’ın azmi, Battal Gazi'nin cesareti, çocuk yaştaki bir sultanın gemilerle kaydırak oynaması ile, döktürdüğü devasa toplarla açıklanamayacağına tanıklık ederiz.

Söz hazır gemiden, toptan açılmışken ( yine sözü uzatmamak ve dağıtmamak adına) son zamanların en önemli kırılma noktası Gezi’de ateşlenen direnme ve dayanışma toplarının, şimdilerde Bursa’da, Kocaeli’de, giderek Eskişehir, Aliağa-Petkim’de, 12 Eylül mirası sendikal örgütlenmenin önüne konulan barajların duvarlarını dövmesi ne muhteşem.

Onca olup bitenin sadece George Politzer’in altını çizdiği diyalektik materyalizmin yasalarının, hala yaşam içinde mayalandığının ve yaşamın pratiği ile örtüştüğünün kanıtlanması olmadığını, insanların yaşam tarzlarına tahkim edilmeye çalışılan suni dengeleri, yıllardır içlerine çöreklenmiş korku duvarlarını yıkmaya başlaması ve de yıkması ile ilgili olduğunu söylemek gerek. 

Netekim geçenlerde, savundukları sistemin çöplüğünden tarihin ebedi çöplüğüne göçen bitkisel generalin ömrü, 12 Eylül’ün sendikal barajlarının, patron ve sendika haydutlarının diktiği engellerin bir bir yıkılışını görmeye yetmedi. İşçi havzalarında ardı ardına direnişe geçen, en önemlisi de, birbirleri ile hızla dayanışmaya geçmenin zorunluluğunu ve ivediliğini gören ve kavrayan işçi sınıfı, önüne yasaları, yasakların sınırlarını değil, eylemliliklerinin önemini ve ciddiyetini, taleplerinin haklılığını koyuyor. 

Eylemlerde, attıkları sloganlarda, üç maddede özetledikleri taleplerinin, sıradan bir “istek”, yine basit bir “dilek” olmadığını, tam tersine yaşamlarının öznesi olduğunu, esas alınması gerektiğini, özellikle vurguluyor, altını çiziyorlar. Bunu, en sıradan bir mağduriyet edebiyatı yapmadan yapıyorlar üstelik. Oldukları yerde zıplayarak ya da halay çekerek “gemileri yaktık” biçiminde öfkeli sloganlar atmaları, işte tam da bu yüzden. Fabrika bahçelerine yataklarını seren coşkulu işçilerin “Ölmek var, dönmek yok” kararlılığını gel geç bir tribün hezeyanı olarak değerlendirenler, direniş şenliklerini televizyon karşısında çekirdek çitleterek seyredenler, çok değil haziran sonrasında başka barajların çatırdadığını gördüklerinde, bu gün yaşananın ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini daha iyi anlayacaklar.  

O kadar kararlılar, o kadar inançlılar ki... Ne tehditler, ne önlerine kurulan barikatlar ilgilendiriyor, ürkütüyor onları!  Akıllarında ve dillerinde sadece ve sadece kendi haklılıkları ve de haklı oluşları var. Bu çok önemli... Buradaki ayrıntıyı, iç dinamiği atlamak ölümcül bir yanılgı olarak tarihe geçmek için yeterli olacaktır.

Böyle olunca sınıfın karşısında olanlar “çağımızda ideolojilerinin sona erdiğine” inananlar, bu saf tutuşları ve tarihsel gafları altında ezilirken, onlara inananlara, her koşulda onlarla birlikte olanlara, sınıf dostlarına ise haklı olarak tatlı bir heyecan sarıyor… Bu heyecanın 12 Eylül’ün başka bir alandaki barajına doğru, kartopu gibi büyüyerek akacağını, yolun sonunda bir çığ, bir sel etkisi yaratacağını düşünmek, düşlemek bile ne güzel.

Memleketimden sıcak insan manzaralarını ve yağmur sonrası gökkuşağının tüm renklerini yansıtan Halkların Demokratik Partisi’nin adil olmayan anti demokratik engeli er geç aşacağına, düzen tanrılarının tekeline aldığı ateşi ve suyu asırlardır itilmiş kakılmış, ötelenmiş ayak takımına ve baldırı çıplaklara armağan edeceğini öngörmek ne gerçekçi. 

İnsanların olduğu gibi, ülkelerin de, ülke aydınlarının, yurtseverlerinin, gerçekten demokratlarının da önlerinde can alıcı, hatta ölümcül dönemeçler ve yol ayrımları hep var olmuştur, var olacaktır... 12 Eylül 1980 sonrasının cangılında da savaşı sürdürmek, enselendiğinizde de Vietnamvari kaplan kafeslerinde direnmeyi seçmek gibi… Şimdilerde göç etmiş generalin (Aziz Nesin’i kastederek) “ Ben ne yapayım böyle aydını?” buyurmasına, “ Biz, birileri bize bir şey yapsın diye aydın olmadık” yanıtı ile dikilebilmek gibi… Faşizmin doğrudan postal biçiminin evlere, üniversitelere, fabrikalara daldığı günlerde, parmak ısırtacak bir cesaretle “Aydınlar Dilekçesi”nin altına insanlık mührünüzü basabilmek, imzanızı çakabilmek gibi… Böyle anlar vardır işte. İnsanın başını öne eğmek ya da dik tutup göğe bakmak arasında tercih yapması gereken… Yakın geçmişimizle, anılarımızla ilintili olarak canımızı sıksa da, göğsümüzü kabartsa da, bu realite böyle.    
.   .   .

Sendikacıları zeki soruları, akıllı konuşmaları ile terleten demirci Arif Usta olaylar karşısındaki tutumu ve öngörüleri ile her zaman haklı çıkmıştır. Şantiyemizin bilgesi Arif Usta, haklılığından kuşku duyulmayan, doğru olduğuna inanılan bir konuda lafı “uzatmanın” gerek olmadığına inanan arif insanlardandır. “Laf dolandırılsa da, dolandırılmasa da yüzde on seçim barajının 7 Haziran’da yerle bir olacağını…” kendine özgü şakacı bir dille, hararetle savunur. 

Gelgelelim uzun yazılara dayanamaz… Beylik laflara belki haklı olarak sıkılıyor. “Zaten kimse okumuyor, yarım bırakıyor” diyor.  
Yere bakıyor, “Sen bile yazmış olsan…” diye sürdürüyor sıkılarak. 
Gerisini getirmiyor… 

Onun ne dediğini, umudunu, muradını dikkate almamak ne mümkün?  Bir kez olsun meramımızı kitabın orta yerinden anlatmayı denesek ne olur? O arif insanın dilince, gönlünce…

“Adam bağlamadan başka bir şey çalmıyor, kardeşim… Üstelik sesi de güzel… Oyumuzu ona vermeyecez de, ne halt edecez?! ”


Hasan Oğuz Bilgen, 31.05.2015, Aliağa-Sıcakdere  

20 Mayıs 2015 Çarşamba

"ÇOK GÜZEL ÖĞÜTLER BUNLAR..."

“ÇOK GÜZEL ÖĞÜTLER BUNLAR…”

Sporla olan ilgisi sıradan bir izleyiciliğin ötesine geçmese de hemen herkes, sporcuları çalıştıran görevlilerin yarışlar/karşılaşmalar öncesinde sporculara, son ana dek mücadeleyi bırakmamaları konusunda -tabi ki deneyimlerine dayanarak- nasıl ciddi öğütlerde bulunup, can alıcı uyarılarda bulunduklarını bilirler.

Yarışacakları mücadele alanlarına çıkmak için sabırsızlanan enerji dolu genç insanlara -özellikle soyunma odalarında- son dakika taktikleri verilirken, şu ya da benzeri laflar edilir: Son saniyeye, son düdük ötene, son gong vurana, göğsünüzle ipi koparana dek işin yakasını bırakmayacaksınız… Feleğin, dananın kuyruğu kopana dek taktığı çelmelere karşın, en son dönemeçte kendinizi insanların omuzlarında, zaferin kupasını ellerinizde bulabilirsiniz!..
.  .  .

Eski Bisan Bisiklet Fabrikası işçisi, BMC emektarı, Tekel bilgesi kaynakçı Arif Usta da 1992 yılında, haklı olduğu halde yetkili sendikanın edilgenliği ve de eylemsizliği nedeni ile çok zor ve yalnız günler yaşayan Bornova Belediye işçisine “mücadelenin asla bırakılmaması” mealinde benzer sözler söylüyordu. 

Söz konusu belediyede, yaklaşık bir yıldır işçi maaşı ödenmiyor; başkansa klasik işveren profiline ters düşmeyerek, çok çalışkan, mutlu mesut pozlarda, basınla gülüm balım ilişkiler sürdürerek günü kurtarmaya, ortalığı sütliman göstermeye çabalıyordu. Ne ki, sular ısınmış, işçiler işin doğasını kavramıştı. Halka, esnafa çarşı pazar, cadde sokak bildiriler, sinsice spekülasyon konusu yapılan “devasa”(!) maaşlara dair bordro fotokopileri dağıtıldı bıkıp usanmadan.

Biriken kira borçları, kabaran bakkal/manav veresiye hesaplarıyla birlikte, elbette sloganların da, eylemlerin de dozu arttı. Rüzgar sertleşmişti. İyiden iyiye ayranı kabaran işçi, bir gün, kendilerini zaferle taçlandıracak final yürüyüşüne başladı. Çileden çıkmış, sabrı kalmamış eşleri arkalarından bağırıyordu: Birikmiş maaşları almadan eve gelmeyin!..  
O güne dek yuvarlak ve belirsiz laflar geveleyerek vaziyeti kurtarmaya çalışmaktan başka bir şey yapmayan sendikacıları da peşine takan öfkeli yürüyüş selinin önünü kesmeye çalışan grubun içinde belediye başkanı da vardı:  “ Etmeyin, rezil oluruz! ”

Ne var ki adımlar sert, talepler netti:  “ Paralarımızı ver! ”

İçindeki korkuyu yıkmış diklenişin bekçileri, uzun bir süre ilçe meydanını haklı sloganlarla inlettikten sonra, belediye sarayının kapısına dayandı…
.  .  .

Son bir haftadır, an itibari ile saray kapılarına dayanmasa da, padişahın fincancı katırlarını ürkütecek, kronik sendikacılığın ezberini bozacak olan, hızla bir araya gelen ayaklar sert ve kararlı adımlar atıyor işçi havzalarında… Bursa halkı ve çalışanları haklılığın, direnişin ve dayanışmanın sloganlarını dinliyor pür dikkat…

Paranın saltanatını sürdürenler, zevkini sürenler, gücün ve kibrin sultanları, sevmezler böyle “tehlikeli” ve oyunbozan şeyleri… Hazır bir seçim havasına girilmişken, ninniler söylenir masallar anlatılırken… İnceden bir kayıkçı kavgası eşliğinde, iktidarın babası, muhalefetin anasınca güfteleri belli belirsiz, esnek, yuvarlak, dayanaksız, eğreti bir korodur tutturulmuşken… Renault’ta, Tofaş’ta, Ford Otosan'da, Coşkunöz’de, Mako’da işçiler hükümdarlığın ağzının tadını kaçırdı kaçıracak… İşçinin talebi yalan/talan düzenlerinin, son günlerdeki laf ebeliklerinin, deli saçması söylevlerinin göbeğine bir bomba gibi düştü önceki gün.  Çok kısa, net ve anlaşılır olan üç istek tek cümlede ifade edilmişti:
Ücretler iyileşsin, çalışma saatleri azalsın, Türk Metal Sendikası işyerlerinden çıksın.
,
Şimdilerde moda ya, birilerini bu istemi “kaynak” polemiğine denk getirip kim vurduya götürmek isteyebilir. Bu kez iş o kadar basit değil, görülen o ki, direnişe katılmaları an meselesi olan Farba, Value, STK fabrikalarının işçileri ve diğerleri var sırada.  İşçi Sınıfının gün doğumundan gün batımına çalıştırıldığı günlerden beri dili de, muradı da bir… 1992 yılının Bornova’sında olduğu gibi, 2015’in Bursa diyarında da, Kocaeli mekanında da, fabrikaların bahçelerine yataklarını sermiş işçilere eşleri aynı şeyi söylüyor:  “ Hakkını almadan eve gelme…” 

Bu kadar kesin, bu kadar net.

Sorular, sorgulamalar, bilinçli öfkeler, örgütlü ayağa kalkmalar, dikleşmeler iyidir. Her daim insana iyi gelir…  İşçiyi diri ve haklı tutar… Küme düştüğü düşeceği söylenen, hakkında varlığı ve ideolojisiyle “Artık devrinin bittiği!” rivayet olunan ve “ayak takımı” yakıştırması ile nicedir aşağıladıkları işçi sınıfı, bir gün siyaset sahnesinin final bölümünde kendisini “omuzlar üzerinde” buluverir.  

Boynunda, artık gına gelmiş sendika zorbalığının, ayak bağı karaçalıların tarihin çöplüğüne atıldığını ve eve hakkı olan ekmeği götürdüğünü simgeleyen ışıldayan madalyasıyla…   

Hasan Oğuz Bilgen, 20.05.2015, Sıcakdere


Önemsiz Not:  Siz yazının başlığındaki, suya sabuna dokunmaz duygusu uyandırabilecek alçak gönüllülüğe bakmayın…  Başlık o biçimiyle yazılmış olsa bile, kitabın orta yerinden “Çok güzel hareketler bunlar” olarak okunur ve öyle bilinir.


25 Nisan 2015 Cumartesi

DOĞUM GÜNÜ 24 NİSAN

DOĞUM GÜNÜ 24 NİSAN

Özellikle çocukların “neşe” dolduğu 23 Nisan günleri alışılmışın dışındadır kimileri için… Buruktur örneğin, acılı ve hüzünlüdür. Çocuk ruhunda travma derecesinde, nedeni/mantığı açıklanamayan, anlamlandırılamayan korkuları taşır kimi kez.

Yeni yetmeliğinin delikanlı günlerinde, caddelerini, sokaklarını eylem adımları ile arşınladıkları, tekinsiz gölgelerle köşe kapmaca oynadıkları kentin ilk yaza göz kırptığı, kıpır kıpır bir nisan gününde doğar bebek… Cümle ahalinin “Şehzadeler Kenti” olmakla övünüp, yine hatırı sayılır bir çoğunluğunun “Osmanlıya yakışır biçimde” kibirlendiği diyarın merkez köyüdür içine düştüğü çukur… Bu göz açış, elbette dünyanın Erivan’ında, Tokyo’sunda ya da dilini, iklimini bilmediğimiz her hangi bir kuytuluğunda gerçekleşebilecek hasbel kader bir durumdur.  

Bebeğin bayraklarını açarak aynı odada uyuyan kardeşlerini uyandırdığı an yeni günün ilk saati, mekansa okulun eski lojman binasıdır. Köy, tipik Anadolu sofuluğundadır. Bu doğal taşra tutuculuğu elbette anlaşılabilirdir. Kentin yerleşik halkının ve çarşı esnafının ise, köyün pamuk ninelerinin, pamuk dedelerinin tersine, neden daha bir kara sakallı ve hayli kötümser -hatta kötü- bakışlı olduğunun ayırtına, ortaokula başladığı yıllarda azda olsa varabilecektir. Birbirini izleyen yılların, her nedense hep nisan ayına rastlayan günlerinde, içinde donup kalmış üç fotoğraf karesinin verdiği rahatsızlık dünyaya ve insana bakışını biçimlendireceğini kim bilebilir?

İlk karede, sürekli homurdanıp küfürler eden ve sayıları giderek artan, elleri satırlı, sopalı kontrolsüz bir kalabalık vardır… Onların önünde ablası yaşında mini etekli, hayli korkmuş ve koşar adım bir genç kız. Öfkeli taciz mini eteğedir. Genç kız, gemi azıya almış güruhun elinden kendisini son anda kurtarıp, soluğu kentin tek banka şubesi olan eski binada alır… Nefret selinin önünde sadece tek bir kişi durur. Elinde yuvarlak börek bıçağı ile çarşının tek yürekli ve aydınlık esnafı olduğunu kanıtlayan börekçi Abdurrahman…

Çocuk bir gün önce, aynı caddede okulunun “23 Nisan İzci Grubu” içinde trampet çalarak yürümüştür. Ünlü yazarın “Vurun Kahpeye” öyküsünü çağrıştıran olayın olduğu günse 24 Nisandır.

İlerleyen yılların yine bir 23 Nisan Bayramı sonrasında, bankaya sığınan mini etekli kızın yüzündeki korkuyu ve çaresizliği, bu kez üniversitede okuyan bir ağabeyin gözlerinde görür. Serin bir nisan akşamıdır… Durmuş, ancak çalışır vaziyette bir otomobilin ölgün far ışıklarının önünde, yere yatırılmış üniversiteli bir gencin uzun saçları, yine öfkeli bir kalabalık tarafından makasla diplerinden kesilir. Kara suratlı kızgın adamlar gence Osmanlı tokatları ile “son dersini” verirler. Ardından, o an, orada anlayamadığı ciddi ve muhafazakar laflar edip, bir takım dini nasihatlerde bulunurlar.  

Hiçbir karanlık, hiçbir iç sıkıntısı sürgit yakanıza yapışıp, ayaklarınıza tıpkı bir kara çalı gibi dolaşıp durmaz… Kimi puslu, sisli günlerin karabasanlarının sonrasında pırıl pırıl bir güneşin açtığı da olur. Bir 24 Nisan gününde Köy Enstitülü baba, tıfıl öğrencinin çocuk ellerine, dünya edebiyat klasiği “Suç ve Ceza” romanını bırakıverir. Ortalık ışır… Dünyası aydınlanır.

Hayat karmaşıktır… Zıtlıkların ve karşıtlıkların bir araya gelmesiyle derinleşir, daha bir zenginleşir, güzelleşir.

Bu kez, Ergen gözleri Dostoyevski’nin dizelerinde, aklı ise kentin en büyük ve en göze çarpan alanında derme çatma kurulmuş yoksul çadırlardadır. Babası dışında herkes, o çadırlara yaklaşmamalarını ve yakınından bile geçmemelerini tembihler. Kentin gökyüzünde soğuk rüzgarlar eser… Hava kurşun gibi ağırdır.

Güncele dair açıklamanın en çarpıcısını, en ürkütücüsünü okulun hademesi yapar: Çadırlarda kalanlar “Ermenidir”…

Asla ekmek, su filan götürülmemeli, anlattıklarına, söyledikleri yalanlara kulak asılmamalıdır. Çocuk, inadına çadırların içindeki yaşamın nasıl olduğunu, orada neler yaşandığını, acınası kılıklı insanların neden ortalık yerde olduklarını, evlerinin, ailelerinin olup olmadığını düşünür…

Çok geçmez, onunla birlikte birçok insan, o çadırlarda kalanların Ermeni olmadığını, haklarını alabilmek için greve başlayan, aştan işten başka bir dertleri olmayan kentin belediyesinin temizlik işçileri olduklarını öğrenirler… İlerleyen günlerde bu doksan işçinin 44 gün sürecek 930 kilometrelik Ankara yolunu yalınayak yürüdüğünü tüm kent duyar.

*   *   *

Köy Enstitülü öğretmen babanın deyişiyle, “Nisan ayı muhteşemdir. Doğanın ve de börtü böceğin uyandığı günlerdir.”

1 Nisan, insanın kendisi ve başkaları ile barışık olduğunu kanıtladığı, kendisini ve diğer insanları hoş gördüğü bir gündür. Ol nedenle “Nisan balığı” şakasının tadına doyum olmaz…

Köy Enstitüleri’nin kuruluş tarihi olan 17 Nisan, bozkırdaki aydınlanmanın, umudun çekirdeği, büyümesine kök salmasına izin verilmeyen, yalnızlıkta açan kır çiçeğidir…

23 Nisan, ezilen ve sömürülen Anadolu halklarının kısa da olsa rahat bir soluk aldığı, saltanatın ve bağnazlığın kör karanlığından sıyrılıp, özgücünün ayırtına vardığı ve de tünelin ucunda nihai kurtuluşun ışığını gördüğü tarihtir.  

Ne ki 24 Nisan'dır... Büyünün bozulduğu tarihtir. "Kral Çıplak"sa "Çıplak"tır... Çoluk çocuk çöllere sürülen, ateşe, sırtlanlara, Hamidiye Alayları'nın önüne atılan Ermeni vatandaşlarının, kaçının soğuktan, sıcaktan, mermiden, kaçının açlıktan, susuzluktan, kılıçtan, paladan öldüğünün... Ölü sayının beş yüzbin mi, bir milyon mu, bir buçuk milyon mu olduğunu eveleyip gevelemenin... Bu cehennemin adının vahşet mi, katliam mı, tehcir mi, soykırım mı olduğu konusunda yapılan laf ebeliklerinin... Pek önemi olmasa gerek.

Ne ki 24 Nisan'dır... Kıyıma, kırıma ve dahi tüketilmeye, yok edilmeye, soyunun sopunun, köklerinin kazınmasına reva görülen bir kadim Anadolu halkının acıları, Talat Paşa’nın Cercle d’Orient Kulubü’ndeki akşam yemeği sonrasında, milletvekili Krikor Zohrap efendinin yanağına kondurduğu ölüm öpücüğünde gizlidir…( X )

Nisan ayı hoştur, güzeldir, güneşlidir. Doğasıyla kımıl kımıl, insanıyla cıvıl cıvıldır. Bir o kadar zordur, kasvetlidir. 1915 Deyr-Zor'unda, Urfa yollarında, Suriye çöllerinde, geç bestelenmiş içli bir şarkının hüzünlü dizeleri sızılanır. Güfte kendine sitemkardır. Şikayet etmez, nefret, düşmanlık içermez. Adı Sarkis'tir, bestekardır.  "Kimseye etmem şikayet" der, "Ağlarım ben halime, Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime."

Acılıdır. Aylardan nisandır. Ah ne zordur, Deyr-Zor ne zordur?

Ah, ah. Ne zordur atom çekirdeğini parçalamak... Ön yargılardan, nefret ruhundan, öfke çalılarından aklı, paçayı kurtaramamak? 

“Tanrım” ne zordur, sigara denen şu illeti bırakmak, terk etmek... Motorları maviliklere, barışın ve kardeşliğin sularına sürmek?

Ne zordur, ne zordur... 1915’in Hozat-Ergen köyü Kayışoğlu Yarması’ndan salkım saçak ölümün soğuk kucağına atılan insan kalabalığında, annesinin eteklerine yapışmış bırakmayan kız çocuğunun yattığı ölüm uykusundan uyanamamak? (XX)

Her şeye karşın, her şeye karşın… Kırılan cam, yıkılan çit için komşudan özür dilemek.  Sen de beni bağışla. Gel eskisi gibi olalım, gülelim eğlenelim, kız alalım kız verelim. Çok mu zor?

Zor olan "24 Nisan’da doğmuşum." diyebilmek.

Hasan Oğuz Bilgen, 24 Nisan 1915, Ergen Köyü-Hozat.


(X) (XX) : BİTTİ, BİTTİ, BİTMEDİ.  Vedat Türkali.  Ayrıntı Yayınları.
https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&rlz=1C1AVNG_enTR614TR614&ion=1&espv=2&ie=UTF-8&hc_location=ufi#q=bitti%20bitti%20bitmedi

11 Nisan 2015 Cumartesi

KARMAŞIK BİR YAZI: ÇUVALDIZI KİME? İĞNEYİ KİME?

KARMAŞIK BİR YAZI:  ÇUVALDIZI KİME? İĞNEYİ KİME?

Şimdilerin akıp giden sanal günlerinde hemen her şey, insan belleğinde bir “tık”lama süresi kadar kalıcı, ya da bir “beğen”me ilişkisi kadar insana yakın olabiliyor. Paylaşılan aile içi mutlu/mesut anlar… Klişe kültürün, modern hayatların göbeğine oturmuş evim evim güzel evim güzellemeleri… Rakı balık resimleri… Şu ülkede  -her şey değil, dört dörtlük değil- hiç olmazsa temel konularla ilgili hayat kendi mecrasında normal/olağan kendince akıp gitse, tüm bu pembe mutlu tablolar  güzel görünecek, daha anlaşılır olacak. Yeniyetme kızlarımızın düşlerinden eksik olmayan, şu M. Boz ya da E.Altuğ videolarının paylaşılması bile kuşkusuz daha katlanılır olmaz mı?

Bu toplum türlü oyalamalarla, “hiç”likler ve içinde kupkuru destansı lafızlardanlardan, vatan millet tekerlemelerinden başka bir şey olmayan koskoca “boş”luklar sayesinde bırakın yarını, yaşadığı gününü bile kurtarma şansını çoktan yitirdi.

Ülkenin sosyolojik arşivinde insan elinin erişemeyeceği ücra köşelerine tıkıştırılmış, analitik bilimden, eleştirel akıldan kaçırılmış, dile getirilmesi değerlerini yitirmemiş insanlar için ateşten gömlek olan, o kadar çok devlet vukuatı var ki… Neresinden tutsanız, hangi tabuya el atsanız soba üzerinde fokurdayan çaydanlık kadar riskli. İş bu halı altına süpürülmüş pisliklere dair ne zaman bir çift söz etmeye kalksanız, kırk yıldır ağabey, idol bellediğiniz aile dostunuzun bizzat elinden “vatan hainliği” madalyasını alır,  maazallah tabutunuzu da diriniz gibi elli yıllık mahalle halkına taşlatabilirsiniz !.. Tevatür değil, olan şeyler…

Anadolu’nun vicdanında/ belleğinde gün yüzüne çıkarılmayı, yüzleşmeyi bekleyen, bir yerlerinizi öylesine yakan kavuran, yüreğimizi kanırtan öyle konular var ki… Şöyle cesaretlenip, benim bunu anlatmam ya da yazmam gerek dediğinizde, eğer gerçekten vicdanınızla cüzdanınız arasında gidip gelen biri değilseniz, iç sesiniz kaleminizden önce şunu söyleyecektir: “Samimiysen söze fazla dallandırıp budaklandırmadan gir; giriş-gelişme-sonuç işgüzarlığı ile geveleme!"

El mahkum; hadi öyle yapalım… “Sözde katliam”lardan, Dersim’den, Koçgiri’den, Urfa yollarında, Der-Zor çöllerinde kırılan tüketilen insanlardan(x), Maraş’tan, Sivas’tan, Madımak’tan dem vurmayalım… Aman övündükleri muhteşem Osmanlı’nın şanına gölge düşmesin... Çarmıhından bize bakan Börklüce’den, daha dün gibi Meriç kıyılarında devlet sırrına kadem basan Sebahattin Ali’den tek bir söz dahi etmeyelim. Uslu bir çocuk olalım mesela… Ya da, “Seni sevmeyen ölsün”den başka şarkı söylemesi tavsiye edilmeyen bir sanatçı, aşk ve sadakat romanlarının dışında yazması uygun görülmeyen bir yazar gibi davranalım hadi. Olmaz, olamaz. Hiçbir şey olmamış gibi davranılamaz. 

Bir kez serde hinoğluhinlik, özde hainlik var ya... Şimdi bir kez olsun saçma sapan bir mantıkla “istisnalar kaideyi bozmaz” sözünün esnekliğine sığınalım ve de 1975 yılının Diyarbakır-Lice’sine uzanalım:

İnsanın en klişe -siz amiyane okuyun- ama en anlaşılabilir deyimle kanını donduran bir olayı, aradan geçen kırk yıla karşın, her anımsadığında aynı yakıcılıkta duyumsaması, kitabın orta yerinden bu katliamı kıyısından köşesinden anlatma ya da yazma cesareti gösterememesi ne menem bir şeydir?

6 eylül gününün Diyarbakır sıcağını, surların gölgesinde bulunan Töb-Der lokalinin bahçesinde geçiştirmeye çalışan Eğitim Enstitü’lü öğrenciler, dev surların üzerlerine gelecekmiş duygusuna kapılarak ayaklanırlar. Yerel saat 12.20’dir; sarsıntı abartısız 25-30 saniye sürer. Dakikalar sonra lokalin telefonu çalar... Telefondaki heyecanlı ve ağlamaklı ses, Lice’nin kayda değer bir bölümünün, merkez köylerinin ise tamamen yıkıldığını, tam bir facia yaşandığını anlatmaya çalışırken bağlantı kopar. Devrimcilerin harekete geçip örgütlediği gruplar, iki saat içinde Lice’ye ulaştığında manzaranın korkunçluğu karşısında şaşkındırlar. Ortalıkta rahatsız edici bir sessizlik ve anlam veremedikleri çoklukta araçlar dolusu, süngü takılı silahlarını çapraz tutmuş komando askeri vardır.

Uzaklardan, belli belirsiz iniltiler, Kürtçe bir takım bağrışmalar, çığlık ve haykırışlar gelmektedir. Askerler öğrencilerin yıkıntılara girmesini, yardım bekleyen insanlara ulaşmasını engellerler. Lice o yıllarda en çok siyasi gazete, dergi ve yayın organının, sol klasiklerin okunduğu bölge yerleşim alanlarının başında gelmektedir. Aynı günlerde çıkan Ürün dergisinin iki yüz adet sattığı abartı değildir. Lice halkının tek geçim kaynağının kaçakçılık olduğu yörenin bir diğer önemli karakteristiğidir.

Öğrenciler Lice’li devrimci gençlerin yardımıyla, özellikle de hava karardıktan sonra uzak mahallelerden bölgeye girmeyi, yaralıları, ölüleri yıkıntılardan çıkarmayı, mermi sandıklarını ve özgün ambalajları içindeki silahları askerlerden kaçırmaya çalışırlar. O kargaşada bu zorlu işi sayıları ve güçleri elverdiğince yaparlar. Kuşkulu gölgelerin dillerine ve mahallelerine yabancı oldukları yoksul bir diyarın yıkıntıları arasındaki olağanüstü çabası, askerlerin anonslarına ve uyarı atışlarına karşın, aç uykusuz haftalarca sürer. Yaşları 18, 20, 22’dir...  Diyarbakır’a Sol’la tanışmış ve ülke gerçeklerini öğrenmiş olarak gelmelerine karşın, devletin bölge halkına yaklaşımına, bölge politikasına -üstelik insani yardım gerektiren doğal afet koşullarında- ilk kez tanık olurlar.

Depremin olduğu gün cumartesidir; devletin ilk yardım ve acil müdahale çadırları, askerin konuşlanmasının tamamlanmasını izleyen ilerleyen günlerde kurulmaya başlanır. İkinci cumartesi gününde bile deprem bölgesi, Hayat Bilgisi kitaplarında görmeye alışık olduğumuz sıcak aş dağıtan, yaraları saran, Kızılay çadırlı şefkat resimlerinin ötesinde tipik bir savaş hali ve toplama kampı görünümündedir. Bu genel fotoğrafın içinde, su ve yemek kuyruklarındaki acılı insanların onca sefaletin yanında bir de asker dipçiği ile tanışması, orada günlerdir didinen birçok genç devrimcinin ezberini bozan sarsıcı ayrıntılardandır.  
Devletin açıklamasına göre, Lice bölgesinde “yitirilen insan sayısı 2385’dir”. “Ölü sayının çok olması” ise “yapı malzemesinin kerpiç olmasından ve bölgeye ulaşım imkanlarının yetersiz oluşundandır.”  
Devrimcilerin tutuklanmasına ve yoğun işkenceler görmesine neden olan, el altından dağıtılan ve gizlice yapıştırılan afişlerde ise çok farklı, tehlikeli açıklamalar vardır:  “Dayanıksız, korunaksız konutlarda yaşamını yitiren insan sayısı devletin açıkladığı sayının en az iki katıdır. Bir o kadar halkımız da, deprem sonrası devletin kasıtlı ve ve bilinçli tavrı ile ölüme terk edilmiş, katledilmiştir. Lice halkının suçu hem solcu hem Kürt oluşudur.”
Devrimci öğrenciler bölgede yaklaşık iki ay boyunca ceset çıkarma, enkaz kaldırma çalışmalarının yanında yoğun siyasal çalışmalar da yaparlar. Birçoğu zaman zaman gözaltına alınır, askeri araçlara doldurulup kent dışına bırakılır, kimlikleri alınır ve geri dönmemeleri/bölgeye girmemeleri konusunda silahla tehdit edilir.  
Yerli ve yabancı basın da, bölge de ciddi sorunlar yaşar. Öğrencilerin gazetecilerle görüşmeleri engellenmeye çalışılır. Görüşmeler, ülkelerinden gönderilen çadır ve yardım malzemelerinin akıbetini öğrenmeye çalışan yabancılarla röportajlar dere içlerinde, kuytuluklarda yapılır. Elleri ile kargoya verdikleri yardımları göremeyen yabancılar şaşkınlık içindedir.   
Depremden iki ay sonra, yardım araçlarının bölgeye ulaşmamasını ve devletin kayıtsızlığını ülke ve dünya kamuoyuna duyurmak amacıyla, Lice’den Diyarbakır iline kadar üç gün sürecek 90 kilometrelik bir protesto yürüyüşü yapılır.        
.  .  .
Siyaset ve Toplum Bilimlerinde çok açık ve net bir açıklaması olduğu bilinir ki, 1999 Kocaeli depreminden önce yaşanan onlarca dehşetli depremlerden hiçbirinde kamuoyu, Kocaeli ve Kaynaşlı felaketlerinde olduğu kadar “tek vücut- tek ses” olmamıştır… Olamamıştır.  Oldurulmamıştır. Acılar ve ölüm üzerinden siyaset yapmak, mevcut yasa ve kurumlarla meşruluk kazandırılmış kara politikanın ve kara propagandanın işidir.  Ve de bu topraklarda yaşanan hiçbir toplumsal acı birinden daha büyük, diğerinden daha değersiz değildir.

Anlatılmak istenen, zaman ve mekan söz konusu olduğunda, statükonun ve tabucu anlayışın reflekslerinin nasıl farklı görüldüğüdür. Ne alakası var demeyelim, var. Gücenip gerilmeyelim; çok daralıp rahat koltuklarda akşam keyfimizden oluyorsak yazının malum karmaşıklığına, kötü kurgusuna, dahası yazarının anlatım eksikliğine, olmadı iflah olmazlığına, kronik vatan hainliğine verelim…
.  .  .

Neyse ki, her şey yukarıda yazılanlar kadar can sıkıcı değil… İyi ve güzel, hatta şu kahrolası taşeron imparatorluğunun Bornova coğrafyasında umut verici gelişmeler de oluyor. Örgütsüzlükten ve keyfi uygulamalardan bıkan şirket işçileri, orta vadeli kurtuluşlarını sendikalarda örgütlenmekte görüyorlar.  

Aşağıdaki sorular mı ?!.. Hiçte zor ve anlaşılmaz, yanıtlarına ulaşılmaz sorular değil doğrusu.  

Si   Sizinin hiç kurtlar sofrası bir şirkette kuralsız, güvencesiz çalışan, her paydos akşamında sonraki gün iş başı yaptırılmayacağı korkusu ve sıkılı avucunun içinde tuttuğu sefalet ücreti ile evinin yolunu tutan bir arkadaşınız oldu mu?
·        
 Tüm meşruluğu ve yasallığı gıyabında yapılmış altı aylık hizmet aktinin anlaşılmaz ve esnek dizeleri kadar olan taşeron işçisine, siz hiç bir çay içimi kadar yakın oldunuz mu? 
·         
O çay içimi yakınlıkta, güvencesiz geleceksiz yaşamında ilk kez kendisi için hayırlı bir şey yapmış, korku duvarını yıkıp kendisine en yakın gördüğü sendikaya üye olmuş birisinin gözlerindeki umut pırıltısı nasıl görünür?    

Yanıtlar çok yakınımızda, bu güzel insanlar, sorunları, onurlu mücadeleleri uzansak dokunabileceğimiz yakınlıkta… Orada, hayatın içinde duruyor.  Onlarla omuz omuza verebilir, uğraşılarına gücümüzce güç katabiliriz.  

Hasan Oğuz Bilgen, 12.04.2015, Belediye Şantiyesi.


( x ) Bitti, Bitti, Bitmedi. Vedat Türkali. Ayrıntı Yayınları.
https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&rlz=1C1AVNG_enTR614TR614&ion=1&espv=2&ie=UTF-8&hc_location=ufi#q=bitti%20bitti%20bitmedi

https://plus.google.com/100270141083111534868/posts/CctufeG7zoo