27 Mart 2022 Pazar

KIZILDERE, SEVGİLİ ÜLKEMİN GUERNİCA'SIDIR.

1972 yılının otuz mart şafağı. Niksar'ın Kızıldere'sine yağan bombaların eseri olan insan kıyımı Guernica'nın ülkeme özgün görünümüdür. Yaşanan ağır günlerin yat borusu haline getirilmiş boyalı basını, kırımı sekiz sütuna manşetle verir. Kapkara 'Şakilerin Sonu' puntolarının altında, günahları kadar sevmedikleri halkın gözüne sokarcasına verilen haber tam bir teşhir ahlaksızlığıdır. 

Tam da o günün sıcağında...

O gazetelerden biri, yeni yetmenin ceketinin iç cebinde katlanarak gizlenmiştir. Güllerin budandığı, gül çeliklerinin cemrenin düştüğü, uyanan toprakla buluştuğu günlerdi. Marttı. Renk cümbüşü ile açılıp saçılacak güllerin mevsimiydi. 

Niksar ilk güllerinin o güne dek adı anılmayan bir köyde açacağından habersiz, kırmızı tomurcukların sabırsızlığındaydı. 30 Mart'tı... "İbret-i alem için" iletisinin katliamın resmi ile birlikte, uğruna can verilen insanların yüzlerine vurulduğu bir gündü; Maraş'tan, Madımak'tan, Roboski'den çok önceydi. Dersim'den, Kırklar Dağı'ndan, Babi Yar'dan çok sonra... 

Ne ki, yeni yetmenin belleği kadar taze ve ikirciksizdi:

"Lise yolunda beş arkadaş bir an göz göze geldik. Cebimden çıkardığım gazetenin merakla, alelacele elden ele geçtiği, sonrasında hüzün/öfke karışımı duygularla oracıkta çakılıp dona kaldığımız bir garip andı. Okul zili, o sabah ders saatinin değil beklenmedik saldırının habercisiydi; nam-ı diğer boksör Nedim'in ele başılığında, sayıca bizden çok fazla bir ülkücü sürüsünün saldırısının... O an yaşadığımız şiddet, hiçbir yerlerde sürüme, tekmelenme, günün o saatinde yüreğimize oturmuş acı haberden daha korkunç ve can yakıcı olamazdı.                                                                          

Sınavımız olduğu halde, o gün dersi boykot etmemizin gerekçesi olarak yediğimiz dayağı göstersek de, biz kendi dünyamızda, bilincimizin, aklımızın yettiğince, duygu sellerimizle Kızıldere'yi yaşıyorduk."

.  .  .

Delikanlının elli yıl sonrasının yetişkin yaşında da, belleği o kadar aydınlık, o kadar açık ve duru... Bilinci de hiçbir kuşkuya ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde bir o kadar kesin:

II. Emperyalist pazar paylaşım yangınının fiilen sönmesi sonrası ABD Emperyalizmi, SSCB'nin halkçı/ düşünsel kazanımlarının farklı coğrafyalarda yaşam bulmasını önlemek için, baskı, kuşatma, komplo, hükmetme faaliyetlerini sürdürdü. Mali alanlarda çok uluslu sermaye, siyaset ve diplomaside ise CİA devredeydi. 1970'lere gelinceye dek, yerkürede Pentagon güdümlü sayısız darbe, komplo, provokasyon, türünden emperyalist müdahale vardır. Vietnam'ın zorbaca işgali ile birlikte artan Vietkong direnişi, her ülkede emek ve özgürlük eksenli bağımsızlık eylemlerini de güçlendirdi. Yayılmacı hegemonyaya karşı barışçı, antiempertalist muhalif duruş tüm dünyada, Avrupa'da ayağa kalktı. 

Bu kalkışmadan ülkemizin de etkilememesi olanaksızdı; gençliğin en ilerici, özverili kesimi boykotlarla yetinmeyip, grevlerde işçi sınıfı, toprak işgallerinde köylülükle bütünleşerek devrimci örgütlenmelerin ilk adımlarını attı.

Geleneksel solun edilgenliğine, teorik bulanıklığa, siyasal öngörü belirsizliğine son veren örgütler böyle doğdu. İşçi sınıfının, köylülüğün çektiklerine, çekeceklerine ve geleceklerine ortak olmakla kalmayıp, yükselen enternasyonalist tavrı selamlayan eylemlerle, onlara kurtuluşun asıl yolunu göstermişlerdir. Parti-Cephe anlayışı ve mücadelesi bu sürecin en teorik ve en siyasal örneğidir. Mahir ve yoldaşları, bu günün dahi politik ilişki çelişkilerine ışık tutan THKP-C'nin mimarları, ameleleri, öncü erleridir. 

THKP-C'nin Kızıldere'ye uzanan teorik ve pratik çizgisi, Türkiye Devrimci Hareketi'nin başlangıcından 1970'li yıllara gelinceye dek, kendisini salt ekonomik, demokratik ve kitlevi mücadele biçimlerine, çalışma tarzı içine hapsetmiş geleneksel sol anlayışları aşan tarihsel bir yüzleşmedir. Bu tavır, parlamenter yöntemleri esas alan ve sol cuntacı eğilimlerdeki aydın askerden medet uman görüşü, kendi dışındaki güçlere bel bağlama, başka deyişle kendi özgücüne güvenmeme anlayışını reddeder. 

O gün orada, hiçbir kişisel gelecek kaygısı taşımadan girilen çatışmanın başlama anı, tıpkı Marks' ın "Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi" alçak gönüllü ve bilgece söylemine denk düşecektir. Bu söylem, tarih önünde çarpışmanın aslında kimin kazanan ilan edileceğine işaret eden bir ön sözdür. Hal böyle olunca da Kızıldere, on yıllardır "Kerim Devlet", "Baba devlet" olarak lanse edilen mevcut devlet cihazının, aslında şiddet-gözdağı-zulüm timsali yüzünü ve uzlaşmaz karşıtlığının ceberutluğunu açığa çıkaran bir yüzleşme ve de hakikatli bir hesaplaşma arenası olmuştur. 

THKP-C'nin "Kuruluş Bildirisi"nden Kızıldere'ye varan mücadelesi, Marksizmin olayları ve dünyayı yorumlamada (yer ve zaman kavramlarının birlikteliği ve birbirini tamamladığı) ilkesinin vazgeçilmez, yadsınamaz oluşunu gözler önüne koyar. 

Mahir Çayan'ın sıcak savaşın ağır/ amansız koşullarında yazı diline döktüğü "Kesintisiz Devrim 2-3" broşüründe, başta nükleer güçlerin dünya çapında erişmiş olduğu düzey, değişen güç/ denetim dengeleri ve ilişkileri nedeniyle, çağımızda emperyalistler arası dünya savaşlarının çıkmayacağı, çıkamayacağı somut çözümlemesi, yukarıda özellikle vurgu yaptığımız Marksist dünya görüşünün temel ilkesi ile birebir örtüşür.  

Şimdi. Türkiye aydınlanmasına, devrim sürecine sunulan bu katkıyı görmeden ve dahi dillendirmeden Kızıldere'deki oligarşik devlet yapılanması ile girişilen çatışmayı destanlaştırarak, edebi güzellemelerle oradaki ideolojik ve politik yüzleşmeyi bir cesaret ve kahramanlık düzeyine indirgemek, düşen halkın devrimci öncülerini de, salt semada "Yıldızlaşan", "On" lar olarak anmak, ciddi bir siyasal zafiyet ve eksikliktir. Her eksik, arızalı ve sorunlu olan, başka bir deyişle her etik olmayan şey gibi yanlıştır. Ne Parti-Cephe savaşçıları ne de diğer devrimci örgütlerin öncüleri ya da sıra neferleri, olası sonuçlarını bilerek girdikleri savaşın mağduru değil bizzat tarafıdırlar.  

1945 sonrası, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın bitimini izleyen yıllar, sistemin yukarıdan aşağıya kurumsallaştırılıp işbirlikçi tekelci sermayenin kilit, çıkar taşlarının üzerine oturtulan yeni sömürgecilik evresidir. Ülkelerin artık çok uluslu şirketlerce -gizli- işgal edildiği bu evrenin yeni tip sömürge ülkelerinde, iş gücünü satmak zorunda olan yoksulların iyice etkisiz kılınması adına, gözdağı, tehdit gibi devletin tüm siyasal zor araçları kullanılmıştır. Yeni sömürgecilik döneminde, emekçilerin sisteme yedeklenmesinin sosyoekonomik köklerine gizlenmiş siyasal gerçek, "Kesintisiz Devrim 2-3" broşüründe çözümlemesi yapılan "Suni Denge" kavramı ile gerçek anlatımına kavuşur.

Günün en sıcak saçmalığı "Manda Yoğurdu" önermesiyle, halka yaşatılan krizin ne denli derinleştiği gözler önüne serilmiş durumda. Gelinen ekonomik iflasa, yönetenlerin yönetememesi, yönetilenlerin de artık yönetilmek istememesi gerçeğine karşın, egemen dinci devlet mekanizması ile halk katmanları arasında kurulmuş ve kurumsallaştırılmış denge esprisinin sürmekte oluşu, böylesi bir pasifikasyondur. Adı geçen belgede yapay denge olarak açıklanan kurulu düzenin kilit taşı, halen "Beştepe Sarayı'nın güvencesi, varlık nedeniyim" demektedir. 

Mahir'in deyişiyle "ceberut devlet"in soluğunun, emperyalist haydutların düzenine karşı kelle koltukta savaşan devrimcilerin ensesinde olduğu ağır günlerde, üzerinde kafa yorulan, ülke gerçeklerine ilişkin ekonomik-politik-ideolojik yorumlar içeren teorik analizlerini görmezden gelip, onları kitlelerden ve de ülke gerçeklerinden kopuk olmakla, goşistlikle, fokoculukla ve de romantik devrimcilikle tanımlamanın, onların politik amaçlarını ve hedeflerini çarpıtıp düşüncelerini revize etmek, sınıfsal duruşlarının içlerini boşaltmak anlamına gelir.

Oligarşik dikta güçleri ile süren sıcak çatışmaların ortasında, onca kitap, belge, kaynak yokluğunda yirmi dört yaşındaki bir devrimcinin, ülke gerçeğini bir siyaset, bir toplum bilimcisi yeterliliğinde ele alıp, yazıya döküp belgelemesini görmek gerek.

Elli yıl önce, şimdilerin edilgen ve durağan günlerinde düşünülemeyecek, düşlerinin bile kurulamayacağı denli mücadele koşullarında yazılan, bu günkü koşulların da doğruladığı, emperyalizmin pazar paylaşım sorunlarını geniş ölçekte savaş alanları yaratarak çözememeleri ve çok uluslu şirketlerce ekonomik entegrasyona gitmeleri realitesi kayda değerdir. Emperyalistlerin tekel karı çelişkilerinin salt bölgesel sürtüşmeler, gövde gösterileri, diplomatik blöfler, kimi zaman lokal dalaşmalarla sınırlı kalmak üzere pazarların, yeni sömürge statülerinin ortak çıkarlar doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, yerkürede birinci ve ikinci paylaşım savaşları gibi, yeni bir paylaşım savaşı çıkma olasılığını yok etmektedir. Burada akla gelecek Irak ve Ukrayna örneklerinden; ilki ABD'nin sızma ve güç alanı yaratma, ikincisi NATO'nun çevirme/ kuşatma operasyonunu durdurma amaçlı bölgesel ölçekli müdahalelerdir.

Görüleceği üzere Kesintisiz Devrim 2-3" belgesinde, ülke özeline ilişkin ayrıntılar neden-sonuç ilişkisi içinde dillendirilmiş, tartışılmış, yazıya dökülmüştür. Genel anlamda emperyalistler, özelde oligarşik diktatörlüklerin heterojen yapılanmaları içindeki antagonizmaya ışık tutan görüşler hiç de akademisyen/ entelektüel yeterliliği göstermek/ kanıtlamak kaygısıyla ya da gelgeç duygu durumlarıyla yapılmamıştır. Tam tersine Marksizmin bir doğma olmadığını vurgulayan "Kesintisiz Devrim 2-3" belgesi bilimin toplumu/ doğayı anlama ve analiz etme yöntemlerinin ülke coğrafyasının tüm sınıf ve katmanlarını etkileyen koşullara uygulanmasından ibarettir.

Uzun uzadıya, oldukça kırıcı yıpratıcı tartışmaların yapıldığı "SSCB'mi? Çin'mi?" tekdüze polemiklerinde yapıldığı gibi, belgenin, ülkenin bağımlı ekonomik/ siyasal yapısının ve "sömürge tipi faşizm" analizlerinde izlediği yol, ne Marksizmin kabul görmüş doğrularının tabulaştırılması ne dogma olarak kabul edilmesi olmuştur. Mahir, Marksist hareket tarzının, bilimden ve diyalektik materyalizmden geçtiğine inanan, düşünsel güçle eylem gücünü tam bir ayniyet ve uygunluk içinde götüren gerçek bir teorisyen, gerçek bir entelektüeldir. Mücadelenin onca orantısızlığına, yokluk ve olanaksızlıklara karşın, politikleştirmeye, ayakları üzerinde tutmaya çalıştığı devrimci savaş sürecinin çok önemli bir beyin ve irade kaybı, geleceğe akan sınıf hareketinin uzak görüşlü en ileri, öncü kadrolarındandır.

Dinci siyasal diktatörlüğün zam-zulüm-işkence, dezenformasyon/ kara propaganda şampiyonluğunu sürdürdüğü, işçi sınıfının ve emekçi halkların çözüm bekleyen sorunlarının giderek dağ gibi yığıldığı yaşadığımız günlerde, 1971 sürecinin kilometre taşlarından biri olarak, Parti-Cephe iradesinin emekçilere, yoksullara işaret ettiği zincirlerden kurtulmanın gerçek ve asıl yolu da, "Kesintisiz Devrim" yazıları da güncelliğini korumaktadır.

O nedenledir ki, yer-zaman-koşullar itibari ile geçerliliğini, gerçekliğini duyuran tarihsel belgeyi Tek Yol Devrim ve Kurtuluşa Kadar Savaş şiarı, Kızıldere'yi de sürekli ve kesintisiz devrim olarak okumalıdır.

. . .

Kızıldere'nin on kırmızı gülüne, Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna'ya ağla, sevgili ey yurdum...


Hasan Oğuz Bilgen, 30 Mart 1972, Manisa Lisesi


25 Şubat 2022 Cuma

YANLIŞ YOLDAN DÖNMENİN ÖZETİ. YA DA "ENSTİTÜ FİKRİ"NİN ÖNEMİ.

 YANLIŞ YOLDAN DÖNMENİN ÖZETİ. YA DA "ENSTİTÜ FİKRİ"NİN ÖNEMİ. 

Bağımsızlık ruhu ile emperyalizme karşı duran Anadolu halklarının demokratik halk devrimi, 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtuluşu ile taçlanır. 17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi'nde her ne kadar "İktisadiyat ve istihsal tamamen hür teşebbüse bırakılmalı" denilse de, "Yabancıların tekellerinden kaçınılması, tüm fabrikaların devlet tarafından kurulması ve milli üretimin hedeflenmesi" karara bağlanmıştır. Coşkulu ilk on yıl ve sonrasında kalkınma ve aydınlanma amaçlı, onlarca üretken "kale" inşa edildi. Fişek fabrikaları, Şeker fabrikaları, Gölcük Tersanesi, Şişe-Cam, Sümerbank, Seka, Tekel, SSK İlaç Fabrikası v.b.   Ayrıca Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Köy Enstitüleri gibi.

.  .  .

Enstitüler, genellikle bağımsız bir kuruluş olarak bilimsel araştırmalar yapan, aynı anda öğretime de yer veren eğitim ve inceleme kurumlarıdır. Hıfzıssıhha Enstitüsü, insanlarının yokluk-yoksulluk ve salgınlar içinde var olamaya çalıştığı Anadolu bozkırında tam da bunu yapıyordu. 27 Mayıs 1928'de halk sağlığını korumak, temel laboratuvar çalışmalarını yürütmek için kurulmuştu. Bu amacına da uygun olarak -onca araç gereç, alt yapı yetersizliğine karşın- tifüs, dizanteri, kuduz, lekeli humma, kolera, veba, boğmaca, tetanoz, kızıl, difteri, çiçek ve grip aşısı, karma aşılar üretti. 

Hıfzıssıhha Enstitüsü bilimsel/klinik araştırmalar, laboratuvar analizleri sayesinde, dünyanın kimi coğrafyalarında insanlar salgın hastalıklarla kırılırken, 1998 yılına dek okumayla/üflemeyle dindirilemeyen acılarımızı dindiren hizmetlere imza attı.

Temel ilkesi ve yöntemleri akıl ve bilimdi. Sonra ne oldu? Sözün özü; insan aklına ve bilime iğrenerek bakan gerici/dinci kibir tarafından, sağlığı ticari anlayışla neo liberal piyasanın yamyamlığına açmak amacıyla 2011 yılında kapatıldı. 

Yıl 2022. Covit 19 nedeniyle paçalar ve akciğerler tutuşunca, salgını yönetmekte çuvallayan bakanlık, "bir Hıfzıssıhha'mız vardı!" diyerek, konunun uzmanlarını, ilgilenenleri adeta şaşkına çevirdi. İhalesi bile açıklanmayan, yeni bir arpalıktan, maaş kapısından başka bir şey olmayan bu adımın "Yeni Hıfzıssıhha Projesi" olduğu açıklanınca şaşkınlık kısa sürdü. Olsundu!  Merkezine insanı ve sağlığını oturtmuş halkçı bir kurumun adının bile anılması manidardı. İnsanımız, enstitü kurumlarının değerlerinin anılması, doğruluğunun itiraf edilmesi ihtimalini bile sever oldu; onca nobranlık, yalan, talan sayesinde çıta o denli düştü yani.  

.  .  .

Kızılçullu Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmen baba aldığı enstitü eğitimi gereği asla, aslında talihsiz bir konuşma biçimi, kibir ve ego dili olan "ben" dilinden yana olmamıştır. Söz konusu olan olayın ya da konunun içeriğinin zorunlu kıldığı özel durumlar dışında birinci tekil şahıs zamirini asla kullanmaz. Bilgiyi kavramak. Doğru öğrenmek. Yapmak. Yaparak öğrenmek. Birbirinin içinde erimiş, iç içe geçmiş sözcükler... "Biz, enstitüde böyle öğrendik", "Biz, enstitüde böyle yaptık" söylemleri, eğitim dilinin değişmeyen tümceleridir.  Ama ille de "biz"le başlayan, ille de "sorgulama, araştırma ve üretmekle" biten... 

Çocuk bu anlam ve eylem bütünlüğü içinde olan bu yaşam ve çalışma tarzının anlatımlarını okulda, ev içinde sıkça dinleyerek büyür. Daha ilkokul sıralarında, arkadaşlarına "deney yapmak"tan, "iş yapmak"tan, "kitap okumak"tan söz eder; enstitülerden filan kendince örnekler verir. Boş arsada birlikte top oynadığı sıra arkadaşları, onun çocuk gözlerine anlamsız ve soran gözlerle bakarlar. İlerleyen yıllarda bakışlar değişir, sorular, yanıtlar anlam kazanır. Bilinci de, elbette Fikri hoca'dan öğrendiği "biz" dili ve imece ruhu ile birlikte gelişecektir.

.  .  .

Bu yüzdendir ki...  Geçenlerde asbestli gemi sökümünde, gün doğumu gün batımı çalıştırılan işçilerin dertlerine koştukları soğuk bir şubat günü: Forumlarda, teksir kağıt bildirilerde, tekinsiz sokaklarda, yürünen alanlarda birlikte emek verdiği bir dostunun "Daha hikayemizi yazmıyor musun?" sorusu, beklemediği bir zamanda olsa da, ama üzerinde epeyce çalıştığı yerden gelir. 

Şantiyelerde, atölyelerde bize öğretilen değişmez kurallardır:  Yardımlaş!  Tek başına çalışma. Ekibinle birlikte hareket et. Destek al! 

Tek elle yapılan bir iş çoğunlukla eksik ve kusurludur. Her daim özürlü-elverişsiz olma olasılığı vardır. Yalnız başına üreten ve dahi başına buyruk çalışan bir kalem duygularına kapılıp "destanlar" döktürebilir; -hakkını vermek gerek- epeyce okunan ve çokça beğenilen güzellemeler de yazabilir. Oysa ulaşılmak istenen, özlenen o değil... Durum böyle olunca, ortak bir belleğin sürekliliğinin, erişebilirliliğinin sağlanması, yakın tarihin belgelenip kalıcı duruma getirilmesi, ancak ve ancak ortak bir dil, ortaklaşılmış bir akıl ve dahi her koşulda ortaklaşılan bir üretimle olası. Ne yapıp eylediysek hep birlikte yaptık; yazmak da bireyin iradesine, öznel niyetlerine değil "biz"e düşer. 

Sevgili Fikri öğretmenim, "Biz", Diyarbakır Eğitim Enstitüsü' nde de "böyle gördük, böyle öğrendik". 

.  .  .


Ne var ki, kalemimizden çıktı bir kez. "Bir elin nesi var... " anlamında söylemiş bulunduk ya bir kez.

Hasan Oğuz Bilgen, 25.02.2022. Petkim Limanı-ALİAĞA



18 Şubat 2022 Cuma

O BEDRETTİN ŞINNAK" TI. BİZİM "BEDO" MUZDU...

 O BEDRETTİN ŞINNAK" TI.  BİZİM "BEDO" MUZDU...

Aynı yolun dostluğu, hakikatli bir yol arkadaşlığı "bol hissiyat, aksiyon ve ajitasyon" içerikli "pehlivan" güzellemelerinin çok ötesindedir.

1991 yılı. 

SSCB ölçeğinde, sosyalist üretim tarzının bozguna uğratılıp revize edilmiş uygulama biçimi Gorbaçov erkince sona erdirildiğinde, çürümüş kapitalizmin felaket tellalları "sosyalizmle birlikte, değerlerinin de -yoldaşlık gibi- çöktüğünün" çığırtkanlığını yaparak adete kına yaktılar. Bizim gibi, asker postalı ile değil finans kapitalle işgal edilmiş geri bıraktırılmış yeni tip sömürge ülkeler özelinde, yaşanan ve yaşanmakta olan deneyimler ve canlı yaşamın pratiği, güneşin asla balçıkla sıvanamayacağı gerçeğini görmeyen gözlere gösterir. 

Fiziksel/örgütsel yenilgilere karşın, devrimcilerin onca hasar ve ihanetten göreceli de olsa moral üstünlüğü ile çıktığı karanlıklar sonrası, dava arkadaşlıklarını -farklı mecralarda da olsa- aynı heyecan ve de bellekle sürdürmesi bunun açık bir kanıtı. Siyaset bilimci yazar Jodi Dean, yoldaşlığın politik açıklamasını "aynı dayanışma ve paylaşım ruhu ile, birlikte aynı hedefe yürümek" ve "güven, yakınlık, paydaşlık, gönüllülük, görev ve sorumluluk" olarak yaparken, -bizlerin bizzat hayatın içinde yaşadığı- kavramı salt düşünsel olarak ele alıyor. Yine Jodi Dean'a göre "yoldaşlık" aynı zamanda "disiplin, neşe, cesaret ve dahi coşku üretir"miş... (Yoldaş. Minotor Kitap) 

Hayatın sarsıcı ve çarpıcı gerçekliği içinde yaşamayanlar için, "aynı alaca karanlığın siperinde nefes nefese olmak, yanı başındakiyle omuzlaşmak, aynı sorumluluk aşkı ile birlikte davranma ve yaşanan sıcak anı iliklerinde duyumsama" durumları, doğal olarak soyut kavramlar. 

Konunun uzmanı yazarımıza ukalalık gibi olmasın. Yoldaşlık kavramının bunların ötesinde, zamana, ceberut koşullara, onca kara propaganda ve dezenformasyona inat, yaşamın gerçekliği ile örtüşen başka tanımları ve anlatımları da olmalı.

.  .  .

Bedrettin Şınnak...

Nailan Gürateş'imizin sevgili kardeşi, "Bedo"su... Bedrettin Şınnak. 

Onu hiç tanımıyan birisine "asparagas" gelebilecek bir yakıcı anın baş kişisidir:  Amansız sorguda moralini bozmak için karşısına getirilen küçük çocuğunu yüreklendirmek, var olan karabasanı dağıtmak için "Esmerim biçim biçim. Ölürüm esmer için" türküsünü söyleyebilen, kimi beyefendilerin, çıtkırıldım hanımefendilerin 'ayaktakımı', 'baldırıçıplak' deme talihsizliğinde bulunduğu, alaydan yetişme, emekçi halkın su katılmamış bireyi, bizim Bedo'muz, Bedrettin Şınnak'tır. Olayın tanığı, ablası Nailan artık aramızda olmasa da diğerleri henüz ölmediler... Yaşıyorlar.

Kendisine doktorca yenice verildiğinden "şişe dipli" (Benzetme Bedo'ya ait) gözlüğüne henüz alışamamış miyop adamın yolda sakınarak, epeyce komik ve de sersem sepelek yürümesinin taklidini -kendine özgü hareketlerle- yaparak alacakaranlık tekinsiz günlerin kaçak evinde hepimizi yerlere yatırarak güldüren, hepimizden çok neşeli, iyimser ve dahi hiç birimizin beceremediği denli hoşgörülü, kelimenin gerçek anlamı ile halkım insanının adı Bedrettin Şınnak'tır. 

.  .  .

Yazıya konu olan, şimdilerin 'mış' gibi, 'muş' gibi yapılan sanal dünyalarında,  bulunması, sohbet edilmesi, birlikte ağız dolusu gülünmesi oldukça güç olan insanlarımızın, kahramanlarımızın bilgeliği, erdemi bu denli ağır, taşınması ve anlatılması bu denli güç olunca yazı dilimiz de haliyle kimi insanlarımızca "sıkıcı" olabiliyor. 

Olur ya; ola ki sıkıldınız. Emin olunuz ki, şimdilerde eşlerine benzerlerine pek rastlanılmayan o muhteşem yoldaşlarımız için yazılanlar, o eşsiz insanlar için anlatılmak istenenlerin -aslında ortak bir bellek, ortak bir yakın tarih oluşumu için özellikle anlatılması, yazılması gerekenlerin- yüzde biri bile değildir.


Hasan Oğuz Bilgen, 17/02/2022, Göçmen Mahalle-Turgutlu.

 


6 Şubat 2022 Pazar

ÜLKEMDE ÜÇ İNSAN, İKİ "ANMA OLAYI"...

 ÜLKEMDE ÜÇ İNSAN... İKİ  "ANMA OLAYI".

* Önce Nurettin Gürateş... 

Sisli/puslu/soğuk bir şubat akşamında Surkent... Bağlar semtinde elektrik sobalı öğrenci evindeyiz. Sırtüstü, her zamanki kitap okuma haliyle Maltepe sigarasının uzayan külü divana düştü düşecek. Gül yanaklı, bilgi/eylem insanı Nurettin Hoca konuya dalmış.  Sıska arkadaşı, ondan düşüncesini alıp yarenlik etme derdinde:

"Anlatmıştım bilirsin; annemin iki dayısından büyüğünün tabakası Conkbayırı'nda, küçüğününse Kore Dağları'nda kalmış..."

Yaşanan an ne denli güç ne denli çetrefelli olursa olsun, Nurettin'in hep o 'gamsız', 'tasasız' ve de o soğukkanlı tavırlarıyla adı çıkmış ya bir kez... Bu kez öyle olmuyor. Yattığı yerden doğruluyor, kitap kapanıyor. Daha da ciddileşen yüzüyle, neredeyse saygı duruşuna geçecek gibi:

"Koca dayılarınla ne kadar övünüp öykünsen azdır. Asla unutma, unutturma... Sen doğru yerdesin."

. . .

* " İskilipli Atıf "...

Suyunu içtiği, havasını soluduğu, doğup büyüdüğü, karnını doyurduğu toprakları ele geçirmeye ve de hegemonyaya gelen emperyalist güce -onca yokluğu yoksulluğa karşın- direnen Anadolu halkı... Özünde demokratik bir halk devrimi olan Anadolu Ulusal Mücadelesi...  

Ve bu eli öpülesi halka, ulusal iradeye karşı eylemde olan bir zat. 'Vatana ihanet' ten asılan işbirlikçi Atıf... Ha, asılmasa da olurdu.  Adı sanı günaha batmış, işbirlikçi bir yatak olarak tarihin çöplüğüne zaten gömülüp gidecekti. 

İdam edilişinin '96'ncı yıl dönümü'nde, "bir vali-bir vekil-bir rektör" kitlesi (!) ile mezarı başında "anıldığı" haberi Nurettin Gürateş'le paylaşmak mümkün olsaydı, hoca kitabın orta yerinden "Çayımı tazele. Benim de üç kuruşluk keyfimi kaçırma!" deyip bir güzel paylardı. Orası kesin.  

. . .

* Avukat Ebru Timtik... 

Hani, onca memleketin her santimetre karesine acının ve kederin her türlüsünü yaşatabilme becerisini gösterebilmiş ve işçisinden kadınına çocuğuna ölümün her çeşidini tattırabilme yeteneğini kanıtlamış, "ölüye, cenazeye, mezara" pek bi saygılı. Hani, o "ekonominin kitabını yazmış" acımasız, merhametsiz zorbalık var ya...  

Ol ceberut horozun kendi çöplüğü gördüğü bu kadim topraklarda:

"Adil yargılanma talebiyle girdiği ölüm orucunun 238'nci gününde yaşamını yitiren, halkın avukatı Ebru Timtik anmasına katılan on bir hukukçu hakkında soruşturma açıldığı" haberi, 'gamsız', 'tasasız' görünen o güleç yüzlü insan ile paylaşılabilseydi... Ruhunun, yüreğinin bir yerlerinde yeşil bir bahar dal kırılırdı. Orası da kesin.

. . .

Kesin olan bir şey daha var.

"Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar" temelinde, sağlıktan eğitime hemen her alanın ticarete, ticari zihniyete tesliminin değişmeyeceği bir neo-liberal kapitalist düzende, altı "muhalefet partisi"nin "geliştirilmiş-güçlendirilmiş parlamenter sistem" soslu, solsuz ve dahi sosyalistsiz umut mühendisliğinin belirsizliği. 

Hasan Oğuz Bilgen, 06.02.2022, Bağlar-Diyarbakır.



15 Aralık 2021 Çarşamba

OSMAN GÜN... KENDİ ARAMIZDA "İNEKÇİ OSMAN" ( 2 )



OSMAN GÜN... KENDİ ARAMIZDA "İNEKÇİ OSMAN" ( 2 )

Şahlanan döviz kuru, kitabı yazılan ekonomi... Son yazıda 'Bilinenin yinelenmesi, cesur söylemlerimiz ve iddialı sloganlarımız anlamına geliyorsa'  dedik ya bir kez. Durum böyle olunca, demek ki yeterince yazıcısı bulunan 'derin analizler'in 'ciddi' konularının ötesinde; yine belleğimizin bekçileri olan anılarımızdan, gül yüzlü gül nefeslilerden dem vurmak yetecek anlaşılan.  Az da olsa moral bulma, gönlümüzü ferah tutma... İçimize soğuk sular serpme adına.

Yoksa, yaşanan an öyle böyle değil, sözcüğün gerçek anlamı ile tam bir karabasan. "Üreticinin zarar etmediği" söylenebilen, üstüne "Ekmek yoksa pasta" önerilen şu kahrolası düzende, adeta rehin tutulan Garibe Gezer ve de KHK' lı sağlık emekçisi Fatma Demirel gibi tutsakların, devlet ağzından utanıp kızarmadan "hücrelerinde intihar ettiği",  hasta Halil Güneş'in "yazgı" imasıyla "öldüğü"(!) açıklanabiliyorsa, dayatılan zulüm sınıf mücadelesi tarihindeki eşlerine rastlanır cinsten oluyor.  En masumane yurttaşlık bilinci ile "size de düzeninize de karşıyım ve dayatmalarınıza boyun eğmiyorum" diyene "reva" görülen organize cinayetler, sadece ar damarının çatlamasıyla açıklanabilir mi?  Ha, bir de "gemi azıya almak" gibi, onca olup biten gerçeklikle birebir çakışan bir halk deyişi var. Özün sözüne ne buyururlar?!

"Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi" demişti Karl Marks... Yer ve zaman koşulları değişse de, söylemimiz de eylemimiz de örtüşür ve eş anlamlıdır;  para babalarının günahları kadar sevmedikleri sakallı adamla. Şimdi acının hakikatlisini çeken biziz. Başka anavatan yok, hiçbir yere gitmiyor hiçbir yere kaçmıyoruz. Elinizde sayılırız bir bakıma; içerde dışarda. Buyurun, ateş edin!  Yarından sonra kimin ağlayacağı, kimin kaçacak fare deliği arayacağı belli olmaz. Hele bir, bizim Osman'ın "mengene kerpeten" hareketinin tek çıkar yol, tek kurtuluş seçeneği olduğu anlaşılsın! 
Hani dudak büküp "amele takımından" dedikleri, baldırı çıplaklar. Ebedi tokluğu fethedecek olan ezeli açlar. O muhteşem final hareketini yapmaya karar versinler bir...  Kim yerlerde "sekiz çizer" ve dahi kim olduğu yerde tespih böceğine döner, hep birlikte görürüz.    
.   .   .  

Bu acılara benim diyen dayanamasa da... İnsanız ya sonuçta. Sığınacak bir yoldaş sıcaklığı, içimizi ısıtacak bir dost anısı arıyoruz. İkisi de, hatta dahası da var bizim İnekçi Osman'da... Hayvancılığın yanı sıra, gereksinimini ve harçlığını çıkaracak kadar bağ-bahçe işleri ile de uğraşır. Şimdilerde, sevgili oğulları Semih'le Kadir'in yaptığı ölçüde yapmasa da, dikip suladığı fideleri bakar büyütür;  evine gelenlerin torbalarını, arabalarının bagajlarını itirazlarını dinlemeksizin tıka basa doldurur. Onun itirazsız paylaşım ısrarı, savunduğu dünya görüşü gereğidir. Yer ve koşullar her ne olursa olsun, adımları aklının izinde gider. En darda, en zorda olduğunda dahi vicdanı ile cüzdanı arasına sıkışıp kalmaz... Omurgalı arkadaşlarımızdandır. Her daim dik durur; eğilip bükülmez, el etek öpmez... 

Onun eğilip bükülmezliğinin kökleri lise yıllarına, yani devrimcilerle tanışmasına gider. Önceki yazıda yokluktan denmişti okuyamamışlığı... Öyle değil elbette. Doğrusu "dik duruşundan, okuldaki devrimci arkadaşları ile birlikte dayanışma içinde oluşundan" olacaktı. Osman arkadaşları ile birlikte saldırılara göğüs gerer, yere sağlam basar, sağlam durur. Ne ki, eyleminin de duruşunun da bedelini öder. Diğerleri ile birlikte okuldan atılırlar. Her biri değişik liselerde bitirmek zorunda kalır. 
.   .   .

Osman hesapsızlığa, plansızlığa tahammül edemez. Yapılan her iş ve girişilen her üretim planlı programlı, hesaplı kitaplı olmalıdır. Kötü niyetli olmasa da düşülen bir hesap hatasında asla sessiz kalamaz. Yakını da olsa -mahcup olması pahasına- doğruyu söylemekte sakınca görmez. Öylesi anlarda, kısık ve bulanık gözlerinde o ana dek görülmeyen kızgınlık ve itiraz kıvılcımları uçuşur. İlerleyen yıllarda görme yeteneğini yitirir. Göz kapakları iyice kısılır. Değişmeyen ise, sinirlendiğinde o sönen gözlerde öfke ve itiraz şimşeklerinin çakması, birlikte yaşadığımız duygu yoğunluklu anlarda yine sadece bizlerin ayırtına varabildiği buğulanmalardır.

O gün bu gün, o onurlu gözlerde sorgulama ve isyan kıvılcımlarına neden olan baskın sınıfın egemen anlayışı halen iktidarda.
 
Hayatında tarla tozu görmemiş Tarım Uzaktan Bakanı, ülkede zarar eden üretici olmadığını söylüyor. Suça ve adaletsizliğe göz yummayan, ortak olmayan herkese çemkiren suç işleri bakanı, suça karşı çıkana, hak-adalet arayana parmak sallıyor. Tehdit ediyor. Açıkladığı enflasyon oranı rakamları, yine bizzat kendilerine bağlı bir kurum olan İŞKUR tarafından yalanlanan TÜİK'e göre istihdam artarken, işsizlik oranı da haliyle düşüyor(!) 

Sevgili dostum, o yumuk gözlerinde eksik olayan öfke ve heyecan, şefkat ve hoşgörü alaca karanlık günlerimizde bizlere cesaret veriyor, içimizi açıyor. Hep vardınız. Her daim de oralarda bir yerlerde, yüreklerimizin bir köşesinde, hep var olacaksınız.  En sevdiği "Ay Karanlık" şiirini okuyan sevgili Zafer'imizin omuzuna dokunan o dost elinin sıcaklığı omuzlarımızdan hiç eksik olmayacak. Bilesin.    

Hasan Oğuz Bilgen, Camiönü-Turgutlu, 18/12/2021

7 Aralık 2021 Salı

OSMAN GÜN... KENDİ ARAMIZDA "İNEKÇİ OSMAN" ( 1 )

 


İnsan nasıl olur da kıskanmaz. Öykünmez; gıpta etmez şairi? 

Ah, "Adlarınız geliyor aklıma. Sevdiğim o çiçek adları gibi."  Nurettin, Mete Atilla, Kadir, Saner, Sabahat, Doğan, Halil, Mine, Davut, Hatice, Zeki, Bedrettin, Bedir Ali, Tamer, A.Rıza Yerli, İbrahim Levent, Akile, Neşe...  Ah, lakaplarınız geliyor aklıma: Hoca, Dayı, Patron, Sarı, İşçi, Palu'lu, Alman, Şair, Boyacı, Kıbrıs'lı, Eleman, Kuri,  Köfteci Kız...

Ve daha niceleri.  Sevdiğim çiçek adları gibi.

.  .  .

Şahlanan döviz kuru, kitabı yazılan ekonomi... Dillere pelesenk, kabak tadı veren haberleri dinlemekten bıkmış usanmış durumda burnundan soluyor. Yumuyor gözlerini. Durmaksızın, bir solukta dökülüyor: 

" Dışa bağımlılık olgusu ve emperyalizmin arka bahçesi olma gerçeği değil midir, onca yokluğun, yoksulluğun, işsizliğin nedeni ?  Nereden bakarsan bak, hangisini alırsan al iler tutar yeri yok; değişmiyor! Sonuç, bilinenin tekrarı, tek yol devrim, kurtuluşa kadar savaş anlamına geliyor. Ol nedenle, malumun tekrarındansa, sen yıllar önce kralın çıplak olduğunu söylemiş güzel insanlarımızdan, şöyle sıradan basitçe söz et ki gönlümüz açılsın. "

Konuya orta yerinden giriş, rest çekercesine kestirip atma bir Demirci Arif Usta Klasiği.  Öfkesine sual olunmaz. Ne ki, büyüklerin öğütlerine tutmak, ustaların sözünü dinlemek gelenektendir. Uymak gerek: 

Osman Gün örneğin... Biz bizeyken "İnekçi Osman".  

Belleğimizin siyah beyaz fotoğraflarından gözlerimizin içine içine bakıp, bulanık gülümseyen gül yüzlü arkadaşlarımızdandır Osman. Bu topraklarda doğmuş, bu toprakların yoksul insanlarındandır. Elbette yokluktan okuyamamış, celep babası gibi hayvancılıkla geçimini sağlamış, özü bir sözü bir dosdoğru, emek yoğunluklu, onurlu bir yaşam sürmüştür. İlk gençlik yıllarında devrimcilerle tanışmış ve son nefesine dek sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz, eşit ve de adil bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancını yitirmemiştir.  

Genç yaşında görme sorunu yaşamış, rahatsızlığı ilerleyen yıllarda kalıcı olmuştur. Tüm çabalara ve girişimlere karşın tedavisi yapılamamıştır. Görme zayıflığına karşın, hepimizden güçlü elleri, kendine özgü yumuşacık bir yüreği, eşine az rastlanır, tadına doyulmaz bir yarenliği vardır. Yufka yüreği ile baktığı ineklerin dilinden anladığı gibi, beklenmedik zararlar yaptıklarında güçlü kolları ile onları kaldırıp yere yatırarak cezalandırması şehir efsanesi olmuştur. İnekçi Osman'ın, kendisine takılarak dalga geçmeye çalışanlara uyguladığı "mengene/kerpeten" hareketini bilmeyen, daha doğrusu acı kuvvetini tatmayan, yaşamayan yoktur. Onunla yakın mesafedeyseniz, hiç hoşlanmadığı bir sözü etmişseniz, bir de elinizi eline kaptırdıysanız; yerlerde sekiz çizmeniz, tespih böceğine dönmeniz kesindir. Onun mengenesine kısan çok zayıf biriyse eğer, birkaç dakika havada bayrak gibi dalgalanması olasıdır. Abartı değil, böylesi bir olayın tanıkları halen hayattadır. 

.  .  .

Henüz sabahın körü denemez. Günün ışımasına epeyce var. Gediz Köprüsü'nü egzoz patlatarak geçiyoruz. Altımızda 90 model Rus arabası Lada... "Yavaş be!" deyip inliyor, arka koltukta uyumaya çalışan akşamdan kalma Nurettin Karabaş, "Motoru koparacaksın."

Ön koltukta Osman kaykılmış. Gülüyor kıs kıs;  birlikte olmanın zevkini sürüyor, keyfine diyecek yok: "Yoldaşların arabası bu. Bir yeri kopmaz. Sen kendine bak." Ve görmeyen gözlerini ovuşturuyor.

Köprünün hemen sonrası asfaltın ikiye böldüğü Yeniköy. Orayı da yanarak alelacele geçiyoruz. Elbette köyün çıkışında trafik çeviriyor:  "Ehliyet, ruhsat.."   

Lada'nın içini inceleyen dik bakışlar. Alaycı bir gülüş:  "Meskun mahalden hangi hızla geçileceğini öğrenemediniz mi?!" Sertleşiyor giderek: "Hadi arkadaki sızmış uyuyor, anladık. Sen, öndeki."  Adeta heceleyerek"Kör mü sün?", "Km. saatine bakmıyor musun?"  Ve ceza... 

Gözlerimi yoldan ayırmadan, sessiz, alaylı biçimde gülme sırası bu kez bende"Ulen İnekçi, memur nereden bildi dersin?"  Belli söyleyecek söz bulamıyor. Yutkunuyor. "İnince görürsün sen!" imasıyla, oturduğu yerden "mengene/kerpeden" işareti yapıyor. 

 .  .  . 

İnekçi Osman'ın günbegün sönen/körelen gözlerini göstermek için kim bilir kaç kezdir, Kınık-Poyracık köyüne yana yıkıla araba sürüşümüz. Ne doktorlar baktı o gözlere, çekilen filmler, yapılan görme testleri... Kesin olan raporu, en son üniversite hastanesi vermişti: "Beyine giden göz sinirleri eks olduğundan kalıcı tedavisi olanaksızdır." Osman bu!.. "Siz de doktor musunuz" yakınması ile asla oralı olmadı. Umut bu ya!  Kınık-Poyracık köyündeki lokman hekim Hasan hoca'yı duymuş eşinden. Zuhal, Osman'ın eşi. Poyracık komşularından, Soma-Süleymanlı'dan... Biz bıkmadık o yolları aşındırmaktan, Lokman hekim kesin bıkmıştır aynı otu vermekten. Umut bu. Daha ne şakalara, ne yarenliklere bahane oldu o umut yolu. Ne, İnekçi usandı takılıp onunla uğraşmalarımızdan, ne o Rus arabası bıktı kahrımızı çekmekten.

İnekçi Osman yıllar sonra -ölümüne yakın- itiraf edecekti, öldü sanılan gözlerinin ıslandığı akşamın bir vaktinde. Poyracık yollarında derdinin sönmekte olan gözleri olmadığını, canı kadar sevdiği dostları ile birlikte olmasının, yani bizlerle birlikte zaman geçirmesinin en büyük ve en son mutluluğu olduğunu...

.  .  .

Güzel dostum!  Yürekli dostlar!  

İnanın, umut edin. Biz, yeniden bir araya gelmesini biliriz. Ağız dolusu gülmesini de... Öğrenci evlerinde "İdi Amin" renginde sabahın ilk ışıklarına dek, yine demlik demlik çaylar içeriz. "Gündüz insan, gece hırt." hallerimizle toplanır, yine buluşup sarılırız.  Aykırı şiirler okur, firari türküler söyleriz.  Ay Karanlık !  Ay Karanlık !

Hasan Oğuz Bilgen. 07/12/2021. Kınık-Poyracık.


16 Kasım 2021 Salı

"KONUŞ-ELE VER-KURTUL!" YETMEZ ! "DİZ ÇÖKÜN-BOYUN EĞİN..."

"KONUŞ-ELE VER-KURTUL"  YETMEZ!  "DİZ ÇÖKÜN-BOYUN EĞİN..."

15 Kasım 2015... Dachau.

Ölçüleri insan boyunu geçmeyen kuytuluğun taş zemininde, duvarlarında olası insan izlerini seçmeye çalışırken yakalar kendini. Bedeninde bir tuhaf soğukluk, kulaklarında uğultular... Belli belirsiz işittiği konuşmaların ve ardısıra insan çığlıklarının ayırtına varmaya çalışır.  Sırtından beline doğru ilerleyen örümcekli, sıradışı bir ürperti. Yaşamında ilk kez, damarlarındaki ılık sıvı içini, yüreğini üşütmektedir.

Orası, insanlığın en büyük dayanıklılık deneyinden ve onur sınavından geçtiği Dachau Toplama Kampı'dır. O ana dek hiç düşünmediği, asla tasarlamadığı şu sözcükleri mırıldanır:

"Hey, benim sınıfımın yoldaşı Alman meslektaşım! Benim bir an önce buradan kendimi dışarı, günışığına atma duygusundan utandığım bu yerde mi, senin üç yıl boyunca kanını emip, sana kendi kanını içirdiler? Seninle bir marangoz atölyesinde tanışıp, birlikte aynı talaşın çam kokusunu içimize çekseydik! Ne vardı?  Sana diz çöktürüp boyun eğdiremediler. Şimdi ben senin çilehanende diz çöküp, sana boyun eğiyorum."

.  .  .

Kasım 1939... Münih. 

Johann Elser... Marangoz. Ağaç İşçileri Sendikası üyesi. Avrupa'yı kana boğacak vahşetin yaklaşmakta olduğunu gören bir sosyalist olduğundan, Hitler'in bir an önce durdurulması gerektiğini düşünüyordu. Planı Adolf faşistinin Münih'te, kalabalık kitlesi önünde konuşma yapacağı binaya patlayıcı düzeneği yerleştirmekti.

Ne var ki, yaklaşmakta olan felaketi görüp insanlık adına mutlaka önlenmesini düşünen Elser, insanlık celladının büyük patlamadan dakikalar önce, o binadan ayrılabileceğini düşünmemiş, düşünememişti. Fazla kaçamaz; İsviçre sınırında yakalanır.

Dachau...Vicdanı henüz kurumamış insanlara, sözcüğün gerçek anlamı ile dehşet duygusunu yaşatan ve şimdiki dünyanın en sarsıcı, en soğuk, en büyük yaşayan/yaşatan açık hava müzesi.  Johann Elser, özel hücresinde ömrünün son üç yılını geçirir. Üç yılın her gününün her saatinde eziyet/işkence ederler. Kan kustururlar. O, faşizmin ne menem bir insanlık suçu, bir cehennem makinesi olduğunun bilincinde hep umutlu ve dimdiktir.  Sıkı bir komünist, tepeden tırnağa ülke ve insan sevdalısı bir yurtsever olduğundan oradan kurtulacağına olan inancını yitirmeden direnir. Asla diz çökmez, boyun eğmez. 

.  .  .

9 Nisan 1945. Dachau.

Büyük insanlığın büyük insanı... Kendisini özgürlüğe, günışığına kavuşturacak Sovyet askeri Sergey'in hücresinin ağaç kapısını dipçiği ile kırıp parçalamasına günler kala, Gestapo kurşunlarıyla kafatası parçalanır.

.  .  .

Yıl 2021. Kurak ve kıraç kasımın acılı ve hüzünlü günleri.

Sadece yaban ellerin cellatlarına özgü değildir;  ağızlardan salyalar akıtılırken "ver", "söyle kurtul" biçiminde söylenen yanıltıcı, yalan şarkı... Güfte aynı. Farklı bestelerle ülkemiz topraklarında da söylenegelmiştir. Yalan dizeler Köroğlu'na da, Kaypakkaya'ya da söylenmiş, Pir Sultan'ın, Bedrettin'in yüzüne de okunmuştur. 

.  .  .

15 Kasım 2021. 

Şimdi. An itibari ile karanlığın cüceleri... Emekçi halka. Giderek... Hiçbir yaşam seçeneği bırakmadan savurduğu tarihsel meydan okumanın söylemi daha pervasız. Artık "ver kurtul" demiyor; "diz çökün" diyor, "boyun eğeceksiniz".

Şimdi. Sevgili ülkemin Anadolu sahnesinde sadece zindan prensi, karanlığın cücesi mi var?  Sahnenin Edirne'sinde, Rize'sinde, İzmir'inde, Urfa'sında köylü Memet'i, balıkçı Ali'si, işçi Mustafa'sı ve de ırgat Şehmus'u da var. 

Onlar da tarihsel rollerini oynuyorlar, oynayacaklar.

Bakın, tel boyundan köylü Memet, gözünü karartmış bağırıyor: "Öyle mi alay komutanı? Sen öyle san! Öyle yok! Öyle yok!"

Uşak'lı çiftçi Rıdvan, İzmir'in Bornova Meydanı'nda öfkeli:  "İneğimi sattırdınız, traktörüme el koydunuz. Artık bir araya gelelim. Kurtulalım!"

.  .  .

Onlar pervasız tehditlerini bir adım öteye götürebiliyorlar. Bizler, onurlu insanlar, öznel koşullarımız gereği tutumumuzda, duruşumuzda bir adım gidemiyoruz. En azından aynı kararlılık, aynı direnme çizgisinde, asla diz çökmeme ve dahi boyun eğmeme noktasındayız.  Bu durum, ilk bakışta SBF'li Mahir ağabeyin deyişiyle "elde olanı koruma" mevzisi gibi görünüyor olsa da!?  Öyle değil. Siyaset ve toplum biliminden biliyoruz ki, en uzun, en zor, en engebeli yürüyüşler bir küçük, ama kararlı adımla başlar.

Demirci Arif Usta, 15 Kasım 2021, Bürgerbraukeller-Dachau.