31 Mart 2023 Cuma

YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK ( 1 )

 



YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK ( 1 )

*  *  *

Öğretmen baba enstitüde aldığı eğitim ve görev bilinci gereği üreticiliğini, öğretim yılının sona erdiği yaz tatilinde de sürdürür. Okullardaki eskiyip sallanan sıra, masa gibi ahşap eşyaları onarır; "maarif"ten tek bir kuruş ek ücret istemeden. Elbette çocuk da onu yalnız bırakmaz, ona çıraklık yapar.

Bir yaz günü. Sıcaktır.

Öğle vakti eline okulun demirbaşı cam sürahiyi verip, yayla suyunun aktığı mahalle çeşmesinden soğuk su getirmesi için gönderirler. Dönüş yolunda cam sürahi elinden kayar ve kırılır. Korku içinde koşarak okula gelir.  Sürahinin, aralarında kavga eden çocukların attığı bir taşla kırıldığını söyler.

Okulun hademesi, "Bekçi Murteza"nın tekidir. Alnının terini silmeye çalışan babanın gözüne girme işgüzarlığı ile, "Çocuğun kendisinin cam sürahiyi düşürüp kırdığını" gördüğünü söyleyerek, aklınca çocuğun yalanı ortaya çıkarır.   

Çocuk sarı başını yana yatırır, suspus önüne bakar. Baba bir şey demez, diyemez. Eve gittiklerinde, sarı başın minik kulağını usulca büker:  "Bak" der, "Sen sen ol. Asla yalan söylemeyeceksin. Kamunun değerlerine ve de halkın malına zarar vermeyeceksin. Bunları yaparken Çanakkale’nin Conkbayırı sırtlarında yatan, annenin iki koca dayısını asla aklından çıkarmayacaksın."  

Öğüt alınmıştır bir kez; yetinilmemeli uygulanmalıdır da:  1982 ayazında, Askeri Cezaevi’nde zorla giydirilmeye çalışılan, "kamu malı" tek tip elbiseye zarar verme pahasına, don fanila Şirinyer Ask. Cezaevi Savcısı Yrb. Hacı Mirza'nın huzuruna çıkarıldıklarında da asla yalan söylenmeyecek;

"Yırttık parçaladık işte. Dara da gönderseniz, tek tip tek ölçü biçtiğiniz, bize canımız pahasına dayattığınız faşizmin elbisesi devrimcilere dardır ve kabul edilemez.” denilecektir.

Aynı askeri cezaevinin hasbelkader izin verilmiş, pek nadir yapabildikleri bir açık görüşünde, ağır havayı dağıtmak ve şakaya boğmak için:

Babaya "nasihati" anımsatılır. "Öğretmenim... Verdiğin öğütü tutuyoruz ve asla yalan söylemiyoruz" denilerek, sıkıyönetim mahkemesindeki bu "elbise" olayı anlatıldığında... Boncuklanan ve dolan gözleri saklamak sırası, bu kez "Köy Enstitülü" öğretmen babaya gelecektir.

*  *  *

Nadejda Krupskaya... Rus kadın devrimci. Sosyalist Ekim Devrimi'nin lideri, ayak takımını ve baldırı çıplakları söz/karar sahibi yapan Sovyetler Birliği' nin kurucusu Lenin' in eşi.  SSCB Eğitim Halk Komiseri.  SSCB Bilimler Akademisi onursal üyesi Nadejda... Ana dilimizde iki cilt halinde yayınlanan anılarının bir yerinde:  Maaşını durduk yerde arttıran kararı, ilgili komisyona "tekrar gözden geçirilmesi için" geri gönderen Lenin'in;  ayrıca, kararı kendisine bildiren sorumlu hükümet komiserinin eleştiri içeriğinde ivedi olarak soruşturulması isteminde bulunduğundan söz eder. 

Henüz ortaokul sıralarında, "Beşinci Kol" kara propagandası ile, biz yeni yetmelere öcü gibi korku objesi yapılan Vladimir İlyiç Ulyanov... Yani, o bilinen adıyla Lenin. Ömrü yetseydi de, şimdilerde kamudan 8-10 maaş alma utanmazlığını gösteren, ar damarı çatlamış, bizim arsızları görme talihsizliğine erişebilseydi, eğer?  Bu ceberut, bu nobran anlayışın yüzsüzlüğünü nasıl karşılar, ne derdi?

*  *  *

Uzun sözün ana fikri.  Menderes'ten Demirel'li "Ilımlı İslam"a, oradan Tayip soslu BOP başkanlığına evrilip gelen oligarşinin kurumsallaşmış sürekli/ örtülü diktası, enstitü anlayışından ve kamucu düşünce biçiminden on yıllarca boşuna ürkmedi, boşuna refleks vermedi.

Uzun sözün kısası. Bizim belediye şantiyesinin, sadece tezgahlarda eğilen, sözünü esirgemez ustası demirci Arif'e göre: “İnsan ürkmesi hayvan ürkmesine benzemez.”

Uzun sözün ironisi. Lenin ne mi derdi?  

Bir kez, bir kez olsun kamucu sosyalist terbiyesini bozup,  yedi göbek sülalelerinin kulaklarını çınlatacak -aslında Türkçe'nin kahvehane ağzıyla hak ettikleri- sunturlu bir kalayı, Rusça söyler, hatta tekrarlar geçerdi kesin. 

Hasan Oğuz Bilgen. 30 Mart 2023. Manisa-Horoz Keuı. 

Yıllar önce tarihe düşülmüş küçük bir not: Köy enstitülü öğretmenin ilk maaşı ile bir cam sürahi alıp, diğer öğretmenlerin önünde okul müdürüne verdiğini, utangaç çocuk bir başka cezaevinin yine bir görüş gününde -yine babasının anlatımı ile- öğrenecektir.

30 Mart 2023 Perşembe

YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK ( 2 )

 


YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK ( 2 )

Kızıldere, 30 Mart 1972 yılı… O ‘Perşembe Günü’ nün anısına.

*  *  *

Manisa Lisesi. 1971-72 ders yılı.  Kem gözlerden uzak bir duvar dibinde, suspus üç tıfıl öğrenci:

Yıllar sonra, aynı kentte kanser illetine yenik düşecek olan, bir heyecan bir heyecan, güvercin ürkekliğindeki inşaat mühendisi Atilla Evrenosoğlu.

Aynı kentte çok sonraları, yani ilerleyen yıllarda Almanca öğretmenliğinden emekli olacak olan İsmail.

Üçüncü genç, her üzücü bir haber aldığında hala çocukluluğunun kırılan o cam sürahisinin hüznünü ve utangaçlığını yaşayan yeni yetme.

*  *  *

Atilla etrafına bakınır… Sonra katlanmış ‘Yeni Asır’ gazetesini ceketinin iç cebinden çıkarır; sekiz sütuna manşet kapkara puntolarla gözlere sokulan o acı haberi gösterir. Yeni yetme yaşlarında, alışık olmadıkları bir toplu kıyımın canlı tanığıdırlar. Hemen oracıkta, bir göz teması süresinde derslere girmeme kararını hiç tartışmadan alırlar. Bu kendilerince bir boykottur.  Kıyıda köşede kararlaştırılmış ‘illegal’(!) bir boykot.

Tamam. Dersler boykot edilecektir de… Üçüncü genç ikirciklidir. Diğerlerinin gözlerine bakmadan acemi ve çocuksu mırıldanır: 

“Mahir ağabey ve arkadaşları, devletçiliği ve kamu düzenini savunmamışlar mıydı? Şimdi. Biz kamu düzenini bozmuş olmuyor muyuz?

İsmail lider pozlarında; heyecanla sözü Atilla’nın ağzından alır.  Her zamanki sert duruşu ve o kalın yeni yetrme sesi ile konuşur: 

“Saçmalama. Özlenen devletçilik, bize yutturulmaya çalışılan bu kamu düzeni değil ki!..”

Uzatmaya gerek yoktur; anlatılmış ve anlaşılmıştır. Haydi o zaman öğrenci kantinine…

*  *  *

Utangaçlığından sarı başını hep omuz başına yatıran, aile içinde bir zeytin tanesini iki küçük lokmada yemesiyle şaka konusu olan çocuk, eğrilmiş çiviyi doğrultmaya çalışırken işaret parmağı çekiçten nasibini alır. Dolan gözlerini, sallanan okul masa ve sıralarını onarmaya dalıp gitmiş olan babasından saklamaya çalışır. Çalıştıkları yer, Horoz Köy İlk Okulu'nun şimdi yerinde rant yelleri esen eski taş binasıdır. 

Aldığı ilk öğüttür: İşe yaramaz diye yere atılan her çivi halkın alın teri ve bir kamu değeridir. Eğrilenler düzeltilmeli ve yeniden çakılmalıdır. Çocuğun çektiği acının başından beri ayırdında olan 'Köy Enstitülü' öğretmen Fikri baba yanına gelir, yere çömelir. Tıpkı dersliklerde yaptığı gibi, anlaşılır bir biçimde, ders verircesine tane tane konuşur: 

"Üreten insan acındırmaz, ağlamaz. Yaramaz çivi yoktur, yaramaz usta, ayıplı işçilik, eğri iş vardır. (Düşen çivi yerden alınmaz) tutumu, kibirli marangozun iflah olmaz değer bilmezliğindendir.  

“Küçük adam… Sen sen ol!  Okulun malına, kendi aklına, kitabına, çekicine sahip çık. Okul sıraları gibi, eğitim de üretim içindir.  Her zaman her yerde, her koşulda bıkmadan usanmadan çalışmak, gözden çıkarılmış her bir çivi tanesini yerden alıp düzeltmek bile üretmektir.

Yukarıdaki sözlerin sahibi,  demiryoluna komşu, bu günün paha biçilmez bağı için "Hocam gel sana bu bağı satalım. Dert etme. Maaştan maaşa ödersin" denildiğinde, "Ben bu halkın, bu devletin memuruyum. Sonra hakkımda ne konuşurlar" diyen,  eğitimciliği ile, çocuklarının babası olmakla yetinen ve bundan da mutluluk duyan enstitülü öğretmendir.

*  *  *

Öğüt alınmıştır bir kez; yetinilmemeli uygulanmalıdır da: Belediyede görevini sonlandırıp emekli olduğu şantiye işliklerinde, her molada ve her seminerde, kibirli ustaların yanılgısı konusu açıldığında, enstitülü babanın ders veren deyişlerinden bolca söz edilir: 

“Üretimden gelen gücünü bilen er kişi, ancak sınıfının tezgahlarında eğilir.” 

Ve sadece o düşen çiviyi yerden almak, onu doğrultmak ve üretime katmak için…

. . / .

                       . . / .

                                              . . / .

*  *  *

Hasan Oğuz Bilgen. 30 Mart 1972, Perşembe. Manisa- Horoz Keuı.


3 Mart 2023 Cuma

VAHŞİ DÜZENİN AMED ENKAZINA GÖMDÜĞÜ ZİLAN TİGRİS' E...


ERMENİ DENGBEJ ZİLAN TİGRİS’İN ARDINDAN…

Çok da duyarlıdırlar; ellerine su dökülmez, sözlerine söz yetişmez, bulunmaz hint kumaşı entel dantellerdir.  Bitmek tükenmek bilmeyen sanat projelerinin üstüne yoktur. Ucu ceberut ve zalim devlete dokunan konulardan, itiraz eden aykırı sesleri anmaktan, konuşmaktan özellikle kaçınırlar. O denli bir acıdır ki, yazı dillerinde, en az diğerleri kadar anılmayı hak eden değerli insanlarımızın bir metin değeri bile olmaz. 

Elbette acılarımızı yarıştırmıyoruz. "Üç Maymun"u oynama becerisinde, yazılı ve görsel basının yeteneğini de anmadan geçmek kendilerine haksızlık olur! 

Dirençleri elbette başımızın üstüne; inatla/ısrarla susturulmak istenen muhalif basını bu konuda ayrı tutup,  ‘konuşmasak olmaz’ deyişlerinden esinlenerek, bizim de yazmasak olmaz anlamında bir söylemimiz, bir hakkımız olsa gerek.

Ellerini sımsıkı tutamadığımız, Diyarbakır'ın bir kuytuluğunda, bir zamanlar eylem adımları ile geçtiğimiz Ofis semtinin kayıtlara geçmeyen bir yitik adresin enkazında umarsız bıraktığımız gül kokulu bir dost; 'Ermeni dölü' hakareti ile aşağıladıkları insanlardan bir Zilan vardır. Ermeni dengbej Zilan Tigris. Ve de oyuncu eşi Çağdaş Çankaya.

.  .  .

Eğitim Enstitüsü’ de okuduğumuz, 1975 güzünde kente gelip miting yapmak isteyen kafatasçı başbuğ’a karşı Dağkapı Meydanı’ndan, Ofis ve yoksulun Bağlar semtinin sokaklarından sabaha dek ayrılmayıp sloganlar attığımız Diyarbekir…

Fis Kayası'nın dibinde verilen bir mola anında fısıltıyla yapılan sakıncalı sohbetler. Bağlar semtinin Mavi Köşe durağındaki Şeho’un kıraathanesi. Kaçakçı gediklisi Seyhmus’la yarenlik edip, onun asla gülmeyen sert/esmer yüzünü bıyıkaltı gülümsettiğimiz Diyarbekir. Ertesi gün ne mi oldu?  Belediye hoparlöründen, “Türkoğlu Türk kardeşlerim varken, kuyruklu Kürt’lere mi kardeşim diyeyim” ırkçı söylemi ile ünlü, ‘Başbuğ’ dedikleri o kafatasçının kente gelmeyeceği ve mitingin iptal edildiği duyurulmuştu da, koca kent bayram yerine dönmüştü.

Sonrası; Dört Yol’unda, yatıp kalkıp üç öğün mercimek çorbası içilen “bol kepçe talebe lokantası”.  Kırk yılda bir; memleketten para geldiğinde yani;  Nurettin Gürateş’in şaka ile karışık günün tarihini, okuduğu kitabın bir kenarına kurşun kalemle not ettiği günlerde gidilen ve çiğer/ekmek yenilen o “Cigerci Mekanı”. 

Meraklısını Japon Pazarı’nın normal akışta pek ulaşılmayan kaçakçılarına ulaştıran çarşı esnafından terzi Ramazan. Bizi, Suriçi’nin bilinmeyen yalnız sokakları ile tanıştıran ezik gülüşlü adam…

Ve elbette, bir gece vakti usulca tahta kapısını çalıp, yer yataklı odasını paylaştığımız Berber Yaşar. O yoksul evindeki firari uykularımız. Her sözümüzü, anlattıklarımızı dikkatle dinleyen, her zaman bir Yılmaz Güney suskunluğunda olan, bizim hüzünlü Yaşar abimiz. Şu yaşadığımız kahreden günlerde, her ikisi de, bizim güzel Zilan’ımızla birlikte aynı kederli sonu paylaşmışlar mıdır?

.  .  .    

Sonrası… Sen oyun çağındaydın.  Suriçi’nin taş sokaklarında oynuyor, Tahir Elçi’nin katledildiği dört ayaklı minarenin önünden, küçük başının iki yanında iki tokalı saç babanın elinden tutmuş seke seke geçiyordun. Sesinin daha o çocuk günlerinde çok güzel olduğu söylenir durur.

.  .  .

1976 Haziranı. Lice Depremi. Sol kültürün/dayanışmanın güçlü olduğu, unutulası değildir ki, bir sosyalist yayının hatırı sayılır sayıda sattığı Lice… Kaçakçının Bingöl’e açılan kapısı. Bu gün Maraş’ta, Hatay’da tanık olunan devlet eliyle örgütlenmiş ihmal, işlenen toplu cinayet/ kıyım,  1976 yazında Lice’de de oldu. Daha ilk günden Töp-Der’li hocalarla ve enstitülü arkadaşlarla insanlarını yıkıntılarından kurtardığımız ve enkazlarında çalıştığımız köylerinde… Sen dört yaşındaydın. Annenin, komşu kadınların göğüslerini döverek söylediği Kürtçe ağıtları belleğine yazdın.

.  .  .

Uğurlar ola, mazlumun özgür ve en hüzünlü sesi kızı Zilan. Abartısız elli yıllık dostluklarımızda gücümüz birbirimize yetti de, sana yetemedi. Gül kokulu ellerini tutmaya, seni o göçüklerden alıp çıkarmaya yetmedi.

İnan ki mahçubuz Tigris... İnan ki, seninle birlikte o devlet enkazlarında, o günahkar ruhlarımızın artçılarındayız Zilan.

Kırar döker geçer gideriz havasındaki, birlikte kaçak çaylar içtiğimiz Davut Günay’lı, Nurettin Gürateş’li çatık kaşlı sert bakışlı ağabeylerini bağışla... 

Bil ki, seni ve biricik eşin Çağdaş’ı yitirişimiz kadar zor ve dayanılmazdır;  bu gerçekliği, bu çaresizliği itiraf etmek...

Ekmeğini yediğimiz ve suyunu içtiğimiz kadim Amed'e, devrimcilere evlerini açıp yatacak yer gösteren yoksullarına/dost insanlarına selam olsun. Nasıl olup da bağışlayacaksan ve de her nasıl olacaksa başımız sağ olsun. Ya da olmasın!  Niceleri gibi bu kahırlı ölüm de, birbirimize sahip çıkamama, bir arada duramama gibi iflah olmaz durumlarımıza ders, seni enkazlara gömüp o güzel sesini susturanlara dert olsun.

Hasan Oğuz Bilgen. 03.03.2023. Diyarbekir- Ofis.

 

 

22 Şubat 2023 Çarşamba

HANİ 'KANSIZLAR' DİYORDUNUZ YA?!

 

HANİ ‘KANSIZLAR’ DİYORDUNUZ YA!?

Bırakın yaşamasını ve yaşanmasını… On yıllardır ‘baldırı çıplaklar’, ‘ayak takımı’, ‘kansızlar’ deyi hakaretler ettiğiniz bizlere söylemesi bile zor gelen, sevgili halkımın gül kokulu bir deyişidir; "Bir musibet bin nasihatten iyidir” özlü sözü…

Ya da, Simavna kadısı oğlu, "Yarin dudağından gayrı her yer şeyde, her yerde" diyen Bedrettin’imizin “gayrı uzatmamalı sözü…” mealinde, halkımın “fazla söz aşık usandırır” sözü gibi.

Gün gelir. Yine, “bir gece ansızın gelebiliriz” deyip parmak salladığınız, on yıllardır kız alıp kız verdiğimiz komşum insanının, vahşi düzeninizin enkaza gömdüğü halkıma kan vermek, can vermek için sıraya girdiği dayanışma anlarını görürsünüz.

Yaşamın canlı pratiğinin kendisidir. Yobazın kelamına kurban ettiğiniz insan aklıdır, bilimin şaşmaz ışığıdır; kafanıza vura vura gösterir, öğretir. Ne var ki cefasını, çilesini çeken halkım insanıdır.

Gün gelir, Küba'nın yoldaş Henry Reeve Tugay’ının dost eli Kahramanmaraş’a, Osmaniye’ye değin uzanır. O, ‘Gomünist’ dediklerinizden kurulu, Covit-19’un başından beri 27 ülkeye yetişen sağlık tugayı… Daha 12 şubatta bölgedeydi; Küba’nın Türkiye Büyükelçisi Diaz Palacios eşliğinde… Otuz iki ‘Gomünist’!.. Yirmisi doktor. Hemşire, epidemiyolog ve diğer uzmanlar. Bizim saraylıların, pek sevdikleri inşaatlara hemen başlayacaklarını söyledikleri önümüzdeki günlerde, onlar bölgedeki köylerde sağlık taraması ve koruyucu hekimlik hizmetleri yapmayı planlıyor. Alın yazısının ölüm planını değil, insanca sağlıklı bir yaşamın planını...

.  .  .

Gün gelir, kız alıp kız verdiğimiz, güzel Lamprini’yi gelinimiz ettiğimiz komşumun, İşçilerin Militan Cephesi PAME”nin ‘Goministleri’nin yalnız temel gereksinimleri için değil, kan bağışı için kuyruğa geçtiğini görür bu gözler…

“Yunanistan’da büyük trajedilerin acı deneyimlerine sahibiz. Dayanışma bizim kanımızda var. Ya hep beraber ya da hiç birimiz… Hükümetimiz ve komşumuz Türk hükümeti NATO teçhizatı için halklarımızın parasını havaya savuruyor. Bizim alın terimizi, NATO’yu ve ABD’nin harekat yeteneğini güçlendirmek için, fırkateynlerde,  F-16’larda görmek çok trajik…” açıklaması, yine bizim Yunanistan’lı dostlarımıza, Yorgo’larımıza, Lammprini’lerimize ve yatıp kalkıp küfrettikleri o komünistlere ait.

.  .  .

Sadece tezgahlarda eğilen, bizim şantiye emektarımız demirci Arif Usta’nın “Uzatma bizim oğlan, söyle geç. Seven sevsin, beğenen beğensin, söven sövsün…” nasihatine uymak da aldığımız sınıf terbiyesinin gereğidir. Uyarız. 

Uzun sözün özü de kısası da bize aittir. Söylemek de, yazmak da boynumuzun borcudur.

Bu halkın öğrencisi olmak, öyle laf salatalarıyla, pehlivan 'tefrikaları', Battal Gazi-Ulubatlı Hasan güzellemeleri ile olmuyor. Bu halkın öğrencisi olmak öyle pek de kolay değil. 

Yine aslanlar gibi yatar çıkar. Uğruna asılır, dersini alır, sineye çeker gideriz. 

Hasan Oğuz Bilgen. 23.02.2023. Kahramanmaraş-Pazarcık.

5 Şubat 2023 Pazar

"TEK YOL DEVRİM"; KAVEL RUHUNDA/BEDRETTİN İNADINDA GİZLİ.

 

Sınırsız/sömürüsüz başka bir dünya düşünün mümkün oluşu, başka bir deyişle, ancak "Tek Yol Devrim" seçeneği ile ulaşılabilecek insanlığın nihai zaferin sırrı, Kavel ruhunda/ceberut zorun önünde diz çökmeyen Bedrettin inadında gizlidir.

*  *  * 

Şubat 1963, Sarıyer. Kavel Kablo Fabrikası. 

Bir Vehbi Koç mülkü ve saltanatı olan Kavel’de, Amerika’dan ithal genel müdürün, işçilerden sendikadan istifa etmelerini istemesi, ardından fazla mesai ücretinin ve yıllık ikramiyelerinin kaldırılması sonun başlangıcı gibidir. Henüz o günlerde, 1961 Anayasası’da işçilere grev hakkının tanınmasına karşın, bu sınıf hakkını bağıtlayan bir grev yasası yoktur. Sınıfın öfkesini patlatan dinamitin fitili, o yılın ilk ayının 28. gününde Maden-İş Sendikası’nın işçi önderleri tarafından ateşlendi.  Üretimden gelen yaratan güç iş bıraktı ve fabrika kapıları kaynaklandı. Tarihinde, her daim ayak takımı diye alaya güç, kendisini ekmek tekneleri olan fabrikaya kilitledi.   

Tarih, emeğin gücünün ve sınıf mücadelelerinin tarihidir ki, asla adalete ve güçler dengesine izin vermez. Kavel’de de böyledir. Bir yanda, olanca zorbalığı/barbarlığı ile devlet ve de sermaye. Bütün olanakları ile örgütlü polis ve hukuk gücü; yasalar, yasaklar. Diğer yanda, henüz köylülükten kurtulamamış, yılgın sendika beylerince yalandan desteklenen işçiler. Bu işçilerin iradesi, birliği, dayanışması ve hak arama kararlılığı.

Kavel grevinin, sınıf temelinde dört önemli ayağı vardır: Kendi örgütlü özgücüne güven. Kadınların inadı ve direnci. Sınıf dayanışması. Halk desteği.

İlkini yazmaya gerek yok; zaten yazının tamamında bu nirengi noktası var.

İkincisi: İşçi eşleri. Her zaman bir grev klasiği olmuştur ki; burada da üretilen mal kamyonlarla kaçırılmak istenir. Çevreden kadınlar ve işçi eşleri barikat kurar. Aynı klasiğin devamı olarak polis vahşice saldırır, yaralanan, tutuklanan kadınlar olur.

Üçüncüsü: General Elektrik Fabrikası işçileri kampanya başlatır ve diğer işçileri de dayanışmaya çağırır. İş yeri iş yeri, ev ev imza toplar. “Türk Demir” işçileri de, bu onurlu çağrıya yanıt verir: Şimdi değilse ne zaman?!  Sakal bırakma eylemi başlar. Öyle ki, fabrikadan sokaktan gözaltına alınan sakallı işçiler karakollarda sopa yer. Onca eziyete/çekinmez baskılara karşın, işçiler inatla haftalarca sakallarını kesmez.

Dördüncüsü: Bu denli bir zorbalığa, İstinye halkı daha fazla dayanamaz. Toplanıp, Sarıyer-İstinye sokaklarında yürüyüşe geçer, baskılara itiraz eder. "Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?" nidaları ile ortalığı inletir. 

28 Ocak 1963’de başlayan, 4 Mart 1963’de fiilen sona eren Kavel işçisinin direnişi, sermayenin “işçinin ücretini de hakkını da biz veririz” ezberini de, “grev hakkını Karaoğlan verdi” masalını de bozar. Patronun, Eco’nun karizmasını çizen, aynı yılın temmuz ayında yürürlüğe giren 275 sayılı yasada yer alan ve yargılanan işçilerin davalarını düşüren “Kavel Maddesi”dir. Bu anlamda Kavel, Türkiye işçi sınıfının kutup yıldızı, mücadelesinin de kilometre taşıdır.

*  *  *

Yaşadığımız günlerde, “esas oğlan/ortak aday kim ola?” ve de “masanın altında kim var?” hayhuyu içinde, görmezden gelinen, haber konusu bile olamayan bir dizi işçi direnişi oldu bitti. Bu sınıf fırtınası, Kavel direnişinin 60’ıncı yılında sınıf mücadelesini güncelleyen ve sınıfın geleneğini anımsatan Bekaert ve Schneider grevleridir. Bekaert ve Schneider işçileri, şanlı Kavel Grevi’ne en şanlı giysisi işçi tulumuyla esaslı bir işçi selamı çakmıştır.  

*  *  *

Şubat 1982, Adana. İşkence/sorgu dehlizleri. Yüz yıllardır "Bedrettin" adından öfke duyulan, savunduğu düşünceden, sözünden ve eylemlerinden ötürü, aylardır köşe bucak hırsla aranan bizim Bedrettin Şınnak... Sonunda planlı/ sinsi bir operasyonla yakalanır.  Can çıkar huy çıkmaz.  Bizim göçmen oğlunda da, sadece tezgahlarda eğilen Kavel işçisinin kararlılığı vardır.

Sorguya alınışının ilk anından itibaren,  en kaba, en sorgusuz sualsiz vahşi dayağa çekilen, Balkan göçmeni Şınnak Ana'nın oğlu Bedrettin, aldığı bilinç gereği bir gün başına gelebileceklerin ayırtındadır... Salya sümük üzerine çullanan ceberut devlet zoru, Manisa ve Karaburun üzerinden Aydın ellerine yürüyen şehzade ordusunun hoyratlığından farksızdır.   Şehzade ordusunun o besili atları ki, Edirne Sarayı'nda semizlenmiştir. Şimdi, yarin gül yanağından gayri her bir şeyin paylaşıldığı kardeş sofralarını ve dahi komün topraklarını çiğnemektedir.  Tıpkı Adana dehlizlerinin kuytuluklarında kan kusturdukları ve celladına inatla diklenen Bedrettin'imizin çiğnendiği gibi... 

Bizde aile geleneğidir;  taraf olmanın bedeli olarak her birey bir gün, o düğün-derneği görecek ve de o şenliği tadacaktır. Bedo da, bu onurlu finale içten içe hazırlanan mütevazı arkadaşlarımızdandı. Kendine özgü yaşamında farklı olan o alçak gönüllü halkım insanı, kuşkusuz eziyetin tezgahında da farklı olacaktı. Öyle de oldu. Acı duyulduğunda dudaklar mühürlendi, sözünü etmek abesti. Abartı değil, belki doğru da değildi:  Eşi ile günlerce konuşmayıp surat asan çaresiz insanın acısı, şimdilerde yine aynı acıdır... Bundan da emin oluna.   

‘Asker Ocağı’ denilen yerde komando olduğundan bedenen güçlü olan. Ne ki ‘kalp yetmezliği’ raporu verilen. Oysa, katillerinde olmayan bir sağlam yüreğe, bir yürek yeterliliğine sahip olan Bedo’muz. Elbette, sadece işkencecisine kafa ile dalan, gözü pek bir yiğit değildi.  Hala omuzlarımızda taşıdığımız anısının, uzlaşmaz tavrının bir başka yönü, bir sonraki metnin satır aralarında olacaktır.  

Aynısını beceremesek de;  Kavel işçisinin diz çökmezliğine, baş eğmezliğine, Bedrettin’in devrimci inadına selam duralım, yeter. Fazlasını da istemezlerdi zaten…

Hasan Oğuz Bilgen, 05.02.2023, İstinye-S.yer.

29 Ocak 2023 Pazar

BİR ŞUBAT GÜNÜ. UZAK YABANCI DİYARIN ISSIZLIĞI. (2)

 


BİR ŞUBAT GÜNÜ. UZAK YABANCI DİYARDA YAĞMUR ÇİSELİYOR. 

İnsanın iş gücü ve kanı ile semizlenen vahşi kapitalizmin popüler kültürünün, halkların kutup yıldızı olmuş devrimci kişiliklerin içlerini boşaltmakta üstüne yoktur.

Latin ellerinden tüm yerküreye,  dünyanın ayak takımına, baldırı çıplaklarına kurtuluşun gerçek yolunu gösteren, dalgalı saçlı portre fotoğrafı ile ikon olmuş genç adam örneğin. Yaralı yakalanmışken, Pentagon katili Mario Teran'ın silahı ile katledilen gerilla önderi.  Yaz günlerinde sahillerde hijyen eldivenleriyle pet şişe toplayıp 'çevrecilik' oynayan lionslu dalavereciler,  Guevara'nın sosyalizm sevdalısı bir devrimci olduğundan hiç söz etmezler.  Küba'lı fotoğraf sanatçısı Alberto Korda'nın belgelediği ve uğruna savaştığı halkların ikonlaştırdığı Che, kendine özgü uzun dalgalı saçlı, bereli fotoğrafı ile "yakışıklı, çekici alımlı genç bir adam, idealist bir doktordur.  Her nasıl olmuşsa kendisini rastlantı sonucu bir serüvene atmış duygusal bir romantiktir." 

*  *  *
Uzak topraklara gitmeye hiç gerek yok.  Popülizmin dalkavuk elçilerine göre, bizim ellerde de, yakışıklı romantikler vardır! Deniz'imiz gibi. Can kuşu uçup gitmeye ramak kalmışken, tam da darda iken. Her babayiğitin yapamayacağı, celladına fırsat vermeden sehpasını tekmelemesinden az önce,Türk ve Kürt halklarının ortak kurtuluşunu haykıran bir Deniz'den Deniz'den hiç ama hiç söz edilmez. Sadece, "yatakhanesindeki soyunma dolabının kapağına, o günlerin bir magazin dilberinin şuh bir fotoğrafını asan, uzun boylu, yakışıklı ve romantik ODTÜ'lü bir gençtir."(!) O kadar!  

Ne aksiliktir ki, bizim ele avuca sığmaz, ilke de disiplin de tanımaz, delişmen Gitarcı da çok yakışıklıdır. Burada anlatılmak istenen, onu asla andığımız iki devrimci ile bir tutmak değil, bir sıradan devrimci gerçekliktir. Kızan kızsın!  Hasan, o iki önderle özdeşleştirilecek içimizdeki en son insandır. Ne var ki, halktan yana ve halkçı tavrını anlatmak aldığımız siyasal eğitimin gereğidir:

Her zaman her koşulda bir Pinokyo, bir iyi niyet elçisi olmaktan, olur yolu, orta yolu bulmaktan ötürü yapılanmamızdan zılgıt yemişliği, sırf bu yüzden Nurcan ailesinde günah keçisi olmuşluğu hayli çoktur.  Enişte adayına arka çıkmaktan çiğ tavuk yemişliğine az tanık olunmamıştır. Bizim 'kız gibi' Gitarcı, düğünlerde çalar/söyler, konukları coşturur, göbek attırır da;  duruşunu da bozmaz, değer yargılarından da asla ödün vermez. Sahnedeyken kışkırtıcı ve ortamı bozmayı hedefleyen bazı sinsi 'şarkı istekleri'ni de duymazdan gelir. 

Örnek mi? Onca tehdit ve gözdağına karşın "Çırpınırdı Karadeniz" türküsünü söylememe gibi bir kırmızı çizgisi,  inat mı inat, ödünsüz bir kararlılığı vardır.

Çoğu zaman savruk, o günlerimizin değer yargılarına/yaşanan koşullarına göre olumsuz yaşam biçimine, sağlıksız ilişkilerine karşın, halkım insanlarıyla, hatta kendisinden yaşça büyük kırsaldan köylülerle,  yaşının üzerinde ciddi, doğru ve kalıcı bağları vardır. Gözlet köyünden, kara trenle Manisa Sanat Okulu'na gelip giden, ilerleyen günlerde köy kahvesinde, habersiz/sırtından bir faşist kurşunu ile katledilecek Halil Ducan'ın en yakın yol arkadaşıdır. Uzun bir zaman, onunla aynı öğrenci evini paylaşırlar. 

Gitarcı, Halil Ducanın Gözlet köyüne sıkça gider, birçok hafta sonu tatilinde, o yoksul köy evlerinde kalır.  Köylülerle uzun gecelerde söyleşir ve yarenlik eder. Sıcak, içten dostluklar kurar. Neşeli bir çocuk olduğundan bolca şakalar yapar. Güler, güldürür. İşlerine yardımcı olur, onlarla birlikte çalıştığı da olur.  Onun nasıl sözünün eri ve gözü pek bir insan olduğunun tanığı olanlar, Manisa'nın o dağ köyünde hala yaşamaktadır. Yeri zamanı geldiğinde, onu unutmayan Halil Ducan'ın hısımları ve de onu tanıyan köylüler arasında adı hala anılmaktadır.

*  *  *
Bizim sivri dilli, tehlikeli şiir okuyan, sazı ve de sözü ile dünyaya sataşan Ahmet Kaya kardeşimiz, mütevazı halktan yana filmleriyle Yılmaz ağabey, oralarda bir yerlerin toprağına gömülüp kalmadı mı? 

Sen de, Alman toprağının bir Ulm-Wıblbngen diyarında kalakal... Simavna kadısı oğlu Bedrettince bakıldığında, yer yüzü bizim büyük insanlığın ortak diyarı, ekip biçtikleri ortak toprağı değil mi?

Nazım Usta bir şiirinde, popüler kültürün evcilik oynayan, hijyen eldivenlerle sahillerde çevrecilik oynayan dalavereci o züppelere "Sevdalınız Komünisttir" demedi mi?

Hasan Oğuz Bilgen, 01.02.2023, Ulm-Wıblıngen.

26 Ocak 2023 Perşembe

"GİTARCI"YI YAZMAK, TEK SÖZCÜKLE BOYNUMUZUN BORCUDUR (1)

 


Omuzdaşı, taşıyanı, vefalı insan, enternasyonalist Lamprini'ye ve elbette biricik oğlulcuğu Yorgo Özgür Georgie'ye...

* * *

Yaşamın gerçeği öyle anları dayatır ki... "Susmak erdemdir" bilge sözü bir anda ters yüz olur. Tam da o kırılma anında "konuşmama kararı"ndan esnediğini, ödün vermediği sivri yanları ile bir inceden çatıştığını, kaba deyişle o yanları usulca, biraz da hüzünlenerek törpülediğini görür insan. 

Artık Hasan'ı, bizim ele avuca sığmaz, gönül kuşu çapkın Gitarcı'yı yazmak, inceden inceye sızlanan kırılmış gönül bir yana, tek sözcükle boynumuzun borcu olmuştur. Onu yazmak, bir dönemin eleştiri ve öz eleştirisini de yapmak gibi bir anlam, sorumluluk gerektiren derin ve karmaşık bir içerikle de yüklüdür. Konuşmama kararınızı sorgulamanıza neden olan belirleyici etken, ağırlıklı olarak bu güne dek çözümlenememiş yapısal sorunun tam da bu boyutudur.

* * *

On beşindedir. Fiziği ile, gitarı ile kızların 'esas oğlanı'dır. Düğünlerde çalar, çokta para kazanır. Öğrenci evinin kirasını bile öder. Oldu olası uçarılığından, başına buyrukluğundan"ilke"lere sığmadı, disipline gelmedi. Varsın gelmesindi, göz-gez yapamasın, attığını vuramasındı!  O coşkulu, delişmen halleri sınırlanmasaydı, çokta kötü şeyler olmazdı hani. Öldür allah beceremediğimiz yazılı belleğimizin, belki de şimdilerde onur duyduğumuz parlak bir müzikal sayfası olurdu Hasan. 

Bu karabasan, bu alaca karanlık, her birimizin kendi güvenli sularında yüzdüğü, kendi sakin limanlarında saklandığı günlerimizde, içimizi açan bizim de bir "Grup Yorum"umuz olsaydı fena mı olu rdu a dostlar?!  Çok değil, daha iki yıl önceydi: Konu bu kadarıyla bile açıklanıp onunla paylaşıldığında -bu inceden, bu mahcup öz eleştiri bile onun için yeterli olmuş ve de nasıl da gülleri açmıştı çakırkeyf yüzünde.

Ne var ki, yakın politik geçmişte çok az siyasal yapıya nasip olacak, sevaplarıyla günahlarıyla, çocukluk hastalıklarımızın sıtma nöbetleriyle yüklü, dolu dolu hikayemizi, olayımıza vakıf onca usta kalemimiz varken, -ortak bir dille- sözlü tarihten yazılı tarihe dönüştüremedik. 

Hesabı görülmemiş, muhasebesi yapılmamış, kalıcı ve dahi yazılı bir belleğe dönüştürülememiş bir geçmiş... Ama bedeli de sıvışıp yılışmadan, el etek öpmeden ödenmiş, aslanlar gibi. Ama asla abartılacak ve üzerinde gereksiz güzellemeler yapılacak bir durum olmayan. Ne var ki muhteşem bir hikaye... Öyle, öylece, ortalık yerde, kendi halince... Kimsesiz, sahipsiz durup duruyor.

* * *

1977. Bir ağustos sıcağında, Manisa İstasyon Garı'nda. Gitarcı, ablası Hülya ve Sivas'tan 'çıkmış' gelmiş, 'soğuk nevale' bir genç adam. Hasan her zamanki gibi pür neşe; güldürüyor oradakileri. Ballandırıyor, cilalıyor yüzü gülmeyen adamı; aklınca ara yapacak, ara bulacak. Yiğidi eleştir, hakkını yeme. Bilememişiz. Ah, ne çok gereksinimimiz varmış; bardağın dolu yanına ve dahi engin hoşgörüye. Uzun sözün kısası ve özü, hoşgörü/iyi niyet konularında epeyce sabıkası vardır. 

Ne var ki, her ne yaptıysak, ne denli uyarıp eleştirdiysek...  Deli fişek zıpırı, ilkelerimiz doğrultusunda bir düzene sokamadık, doğrularımıza çekemedik. Olmadı işte... Örgütsel yaşam biçimimize sığmadı gitti. Açıkçası, bir çoğumuz için geçerli olan ve de kaçınılmaz olumsuz sonuçlarını o günlerde öngöremediğimiz sorunun, yabancı deyişle bir "istihdam" konusu olduğu kabul edilemedi, görülemedi.   

Bir konu daha var ki, devrimcilerin nereli olduklarıyla anılmaması gerektiği ile ilgili... Çok talihsizdir ve dahi çok acıdır. Yere göğe koymadığımız Guevara'mız, Arjantin'li olduğunu söylememeye bilinçli olarak özen gösterir. Enternasyonel olmakla sevdalı yoldaşlarımızın "Gasabalı" lı olmakla anılması ne talihsizlik ve de ne acıdır. Bu konu bir sözcük oyunu ya da bir "teferruat" olarak görülmesin. Sorun, o kadar basit değil. Sosyal olayları ve tarihsel kişilikleri, bir zamanların Tercüman gazetesi'nin "Pehlivan Tefrikaları"na indirgeyip anlatmakta toplum biliminin diyalektiğine ve evrensel ilkelerine ters düşer. 

Tam da burasıdır. Bizi var eden devrimci geleneğimizin eleştiri ve özeleştirisinin püf noktasıdır. Kısadan, bizim Gitarcı "Gasabalı" değil, Gözlet köylüsünün ve Soma'lı maden işçisinin "Soma"lı diye andığı, sözü özü bir Soma'lı Hasan'dır.

* * *

Nasıl bir kişilik özelliğidir ki, yıllar sonra yurda gelişiyle yaşamımızı değiştiren olayın etkileyen nedeni de, sonsuzluğa gidişin final sahnesinde de baş aktörü olunur?! 

* * *

Uğurlar ola, onca "12 Eylül firarisi"ne evini, olmayan olanaklarını ve de Lavrion kapılarını açan, bizimse 'çirkin ördek yavrusu' yerine koyduğumuz gitarcı çocuk. Beni daha iki yıl önce, küplere bindiren patavatsız sözünü, Sosyalizmin Alfabesi kitabını hep birlikte okuduğumuz, teneke sobalı öğrenci evindeki kız oğlan kız halini gözümün önüne getirerek duymazdan gelebilseydim...

"Susmak erdemliliktir" ata sözünden sonra, "Bağışlamak büyüklüktür" sözünde de, bir kez daha önyargılarını yadsıdığını, alışıla gelmiş, kanıksanmış kalıplarını kırdığını görür insan.

Fazla söze gerek yok. Son yıllarda özlemi ve düşüncesi ile emek verdiğimiz, yazılı ve kalıcı bir bellek oluşturma ereğimiz gerçekleştiğinde, 'Gitarcı' öyküsünün tüm detayları orada okunacak, adı anılan ya da anılmayan, pakette kalan son 'Birinci' cıgarasını paylaştığımız gül kokulu, hüzünlü yoldaşlarımıza ilişkin tüm yaşanmış anılarımız orada yazılacaktır.  

Uğurlar ola ey şarkı sevdalısı Gitarcı. Emsallerimizin en yakışıklısı. Genç kızarın en güzel, en renkli, en çekici rüyası. Kural tanımaz, başına buyruk, eleştiriye/disipline gelmez, zıpır mı zıpır, sözünü esirgemez patavatsız çocuk...

Hasan Oğuz Bilgen. 26.Ocak.2023. Dachau- Münih.