11 Ocak 2017 Çarşamba

UZUN SÖZÜN KISASI: YETMEZ AMA HAYIR...

UZUN SÖZÜN KISASI: YETMEZ AMA HAYIR...

Çok fazla bir şey belirlemese de, insanlara zulümden, adaletsizlikten çektirilenlerin milyonda birini ancak unutturabilse de, şu faşizm günlerinin dipsiz, zifiri karanlık, soğuk ikliminde hala insanım diyebilenlerin yüzlerinde acı bir tebessüm uyandıran gelişmeler de olmuyor değil...
.  .  .  

Yürekleri kurutan acılı bir günün beklenmedik bir saatinde, Reina'da yaşamını yitiren Arap asıllı bir vatandaşın evinin kapısının önünde yabancı plakalı lüks bir konsolosluk arabası durur... Perişan durumdaki aileye taziyeye gelen gözlüklü, alçak gönüllü bir görünüme sahip yaşlıca adam İsrail Devlet Başkanı Reuven Rivlin'dir... Gözü yaşlı aile bireyleri, başta Filistin halkı olmak üzere, onca Arap alemine on yıllardır akıl almaz işkencelerle dolu bir yaşam dayatan bir ülkenin devlet başkanını, insanda saygı uyandıran bir ağır başlılıkla karşılar. Taziyeyi kabul eder.

Olasılıktır... Bu ziyaret de, Gringo'nun şımarık çocuğu İsrail'in her zamanki spekülatif devlet politikasının bir parçası olabilir!

Konu bu değil!

Üstelik buradaki anlatım, eli kanlı terörist devlete güzelleme yapmak gibi bir gafleti de asla içermiyor. Anlatılmak istenen ölümden sonra sözün bittiğidir; diplomatik olgunluğun ve davranış biçiminin ayrıcalığıdır... Sözün özü: Fotoğrafın ölülere ve cenazelere bile eşit ve adil davranılmayan bir ülkede ne denli kayda değer ve ibretlik olduğudur.
.  .  .

Ne ki, haftalardır süren "pek bi ciddi" komisyon toplantılarının sonucunda, asgari ücretin ancak 1400 Tl. olarak açıklandığı canım ülkemde, yüzsüzlük, pişkinlik ve dahi utanmazlık ar damarını çoktan çatlatmış durumdadır.
.  .  .

Homo Sapiens, bilim insanlarının üzerinde uzlaştıkları gelişmiş haliyle Homo Neanderthalensis iki ayağı üzerine kalkınca, üç beş sözle derdini anlatmaya başladığında hemen insan olmadı elbette... Soru sormak, adına insan denilen düşünen hayvanın merak etme, öğrenme, anlama ve de sonsuz araştırma isteğinden gelir. Ve onu hayvandan ayıran en önemli organını, beynini kullanır... Anadolu bilgeliğinde, halk kültürünün anlatım biçiminde "aklını işletmek" diye bir deyim vardır. Bu deyiş, insan beyninin en verimli anlamda değerlendirilmesine tekabül eder. Anatomik anlamda insan organizması en önemli organını kullanır ve sorular sorar: Kimim, nasıl oldum, nereden geldim, nasıl yapmalı, ne yapmalı?

Böyle, böyle, aklıyla, egemenlerin "öküzün boynuzlarındaki tepsiye" sığdırmaya çalıştığı dar, sığ ve sınırlı dünyanın duvarlarını yıkar. Duvarlar yıkılınca yıldızları görür, farklı dünyaları, başka renkten, dilden, inançtan insanları, aminoasitleri, atomu keşfeder. Ampulü, matbaayı bulur. Ve egemenlerce en kötüsü; ne denli az bildiğinin, ne denli çok daha fazlasını bilmesi gerektiğinin ayırtına vardıkça daha fazla sorgular.
.  .  .

İktidar elitlerinin sorgulama yetenek ve kapasitelerini çoktan geçtik. An itibari ile, dayatılan Anayasa maddelerinin oylaması esnasında "beyaz oylarını" göstere göstere kullanırken, arsızca ve dahi anlamsızca hep birlikte sırıttıkları talihsiz fotoğrafı gördükten sonra, "akıl işletme" noktasında ne denli "umutsuz vaka" (Klinik vaka olarak da okuyabilirsiniz) oldukları konunun uzmanına sormaya gerek kalmadan tescillenmiştir.

Yukarıda "İktidar elitlerinin sorgulama yetenek ve kapasitelerini çoktan geçtik" demiştik. Geçemediğimiz, çok yakın tarihte "Yetmez Ama Evet" talihsiz yanılgısına düşen liberal akıl hocalarının şimdilerde hangi telaşlar ve hangi düşünceler içinde olduklarıdır.
.  .  .

Bırakalım bilimin evrensel literatürünü ve diyalektik materyalizmin öngörülerini, sevgili ülkemde Anadolu bilgeliğinin hoşgörüsünü ve akılcılığını anlamış, onu içine sindirmiş insanlar için sorunun yanıtı, durumun açıklanması çok basit:  Bu kez, Anayasa desteği ile payandalandırılarak, her daim sürekliliğine kurumsal nitelik kazandırılmak istenen açık faşizmin önüne yatmak, diz çökmek yerine, elbette "No Pasaran" ruhu ile annacına dikilip boyun eğmemek tavrı tarihsel bir kilometre taşıdır.

Onca ölümlerden, onca katliamlardan sonra, insana "insanlık bitmiştir" dedirtecek denli, kan revan içinde geldiğimiz nokta, ne yazık ki budur. Bu noktadaki sınav da, devrimcilikten, ilericilikten öte, bir insan kalma, insan olma sınavıdır.

Hasan Oğuz Bilgen, 11.01.2017, Soğukkuyu.















3 Aralık 2016 Cumartesi

"AZAMİ KAR/KAZANÇ TESPİT KOMİSYONU" ÇALIŞMALARINA BAŞLADI

"AZAMİ KAR/KAZANÇ TESPİT KOMİSYONU ÇALIŞMALARINA BAŞLADI."
  Gazeteler'den...

Böyle bir gazete başlığı, bize son kez el sallayıp veda eden, halk gönüllüsü, halkının sıra neferi Fidel Kastro'nun ülkesinde, 0-1 yaş çocuk ölümlerine, itliğe,uğursuzluğa ve hırsızlığa rast gelinmediği Küba'da görülseydi, hiç de şaşırmazdık doğrusu.

Ne var ki, mal meydanda, şantiye ağzıyla "malzeme" ortadadır... Zaman 2016, mekan Türkiye'dir.

Patronların toplam/reel karlarının (2016 verilerine göre) işçilerin el emeği göz nuru toplam kazançlarının 7,6 kat daha fazla olduğu gerçeğinin adının dahi anılmadığı, dünyayı ve onun bütün nimetlerini var eden işçi sınıfının hakkından sadece "asgari ücret" olarak söz edildiği bir garip ülkede yaşıyoruz. Böylesi hoyrat, fütursuz ve de ahlaksız üretim ilişkilerin adaletsiz bölüşüm gerçeğinin yaşandığı bir ülkede, "dağ fare doğurur mu?" mealinde bir absürd soru sorulsa, henüz insanlığını ve insanlık değerlerini yitirmemiş her vicdan sahibinin bu soruya "elbette evet" diyeceği aşikardır.

Dağ deyince... Güncel olduğundan, doğrusu hep gündemde olduğundan, daha doğrusu "kader" diye kıvırttıkları cinayet ve katliamların seyri hiç değişmediğinden olsa gerek...

Dağ deyince...

Gözlerim gazete fotoğrafında, taşlık bir dere yatağından dağa tırmanmaya çalışan, ayakları lastik pabuçlu bir takım insanlara takılır... Altları yırtık ve çamur topağı olmuş lastikleriyle dağa tırmanan insanlar, kız yurdunda yanmış çocukların yakınlarıdır ve gömülmeye götürülen cenazelerine yetişmeye çalışmaktadırlar. Ve aynı, ayakları lastik pabuçlu insanlar, aynı mezarlığa doğru gaza basan siyah lüks arabaların peşi sıra, aynı mezarlığa doğru ilerlemektedir.

Ayakları lastik pabuçlu "ayak takımı" akıp giden dört çeker, devasa, haydut arabaların egzoz gazına boğulurken ne düşünür? Yangın yurdunda ateşlerin alazına, basit kirişlerin ve amentü okunmuş ucuz halıların dumanına boğulmuş, "namussuz, ahlaksız olmasın" diye üzerlerine kilitlenmiş kapıların ardında nice hayallerini kuşça canlarını yükleyip cansız bedenlerce kalakalan kızlarını mı?

Bilinmez!

Ya, yoksullukları ve çaresizlikleri ve dahi sahipsizlikleri lime lime paçalarından dağ yollarına saçılan insanlara, siyah arabalarının siyah camlarından bakan (muhtemelen mavi takkeli bakanların, vekillerin) insanların örümcekli kafalarından ne geçer?

Bilinmez!

Bilinen tek şey vardır:  Halktan yana, emekçiden çalışandan, işsizden ya da emekliyen bebeden, emekli olmuş insanına dair, ne varsa, ne olacak ve dahi ne olmuş, ne kararlaştırılmış, ne yasalaşmışsa sonucunda mutlaka dağ fare doğurmuştur. Bunca anormalliğin, olağanüstülüğün, akıl almazlığın, töre, vicdan ve ahlak kabul etmezliğin "kader"den dinden imandan sayıldığı bir coğrafyada bir dağın fare doğurmasından daha doğal ne olabilir?!

Ne hikmettir ki(!) bazen dağ bu beceriyi dahi gösteremez; yani kimi kez ortalıkta doğmuş bir fare yavrusu bile göremezsiniz. Bu genellikle, gazetelerin "asgari ücret tespit komisyonu çalışmalarına başladı" temcit pilav üstü "haber" yaptığı günlerin sonunda olur.
.  .  .

Onlar, kapkara 4x4 arabalarının, kapkara camlarından, kapkara pahalı gözlükleriyle bizzat sorumlusu oldukları hem vahim hem de hak edilmeyen manzarayı seyir ededursunlar...

* Asgari ücret tartışması, gelir dağılımı, işçi sınıfı ve emekçi halkların yaşama koşulları ile birlikte değerlendirilmedikçe...

* Yokluk ve yoksulluk rakamlarının eriştiği düzey, insan onurunun ve emeğinin "ulusal gelir" içindeki payı her geçen gün, her geçen yıl azaldıkça...

* Patronların, para babalarının, dinleri imanları para, rant ve ihale olan baronların ve yamyamların iddialarının tersine izbe, "Allaha emanet" güvensiz fabrikalarda, şantiyelerde, sendikasız, esnek ve kiraya verilen işçi havzalarında işgücü maliyeti düştükçe...

* Sevgili ülkem, en düşük asgari ücret skalasında, Tayvan, Endonezya, Güney Kore ve Hindi Çin'i bile yakalamakta zorlanmadıkça...

Her ne derse desin, her ne kadar astıkça assın kestikçe kesssin, "Başkanlık" dahil hangi tahta oturursa otursun, işçi sınıfının literatürü ve de halkın ansiklopedisi onu, ilgili bölümlerinde:

ÇOCUK MEZARLARI ve MEZARLIKLAR Gn. MÜDÜRÜ,
KADIN MEZARLARI ve MEZARLIKLAR Gn. MÜDÜRÜ,
İŞÇİ MEZARLARI ve MEZARLIKLAR Gn. MÜDÜRÜ  olarak anacak ve öylece yer verecek...

Hasan Oğuz Bilgen, 03.12.2016, Tozduman Şantiyesi.
      





24 Kasım 2016 Perşembe

"GÜRÜLTÜ"YÜ ARTTIRALIM, TEK KOLLA DA OLSA YAKALARINA YAPIŞALIM.

"GÜRÜLTÜ"YÜ ARTTIRALIM, TEK KOLLA DA OLSA YAKALARINA YAPIŞALIM.

PARK ve BAHÇELERDE ÇALIŞAN SINIF KARDEŞLERİME SELAM OLSUN...
SÖZLEŞME TASLAĞIMIZ, -ÇOK YENİ BİR BAŞLANGIÇ OLMASI ESPRİSİ ÜZERİNDEN- ZAFER BİZİMDİR ANLAMINDADIR.
Bornova Belediyesi Park ve Bahçeler emekçilerinin, bu güne dek gösterdiği özveri ve kararlılık, işyeri özelindeki uzun, sabırlı, dayanışma duygularımızı güçlendiren çalışmaları, eksikliklerimize ve irademiz dışında gelişen onca olumsuzluğa karşın umudu çoğaltıyor.
İt ürür kervan yürür; Park işçileri daha yolun çok başında ve üretimden gelen gücüne, yani öz gücüne güveniyor. Bu zor ve çetrefelli yolda elbette birbirimize, farklılıklarımıza, görüşlerimize karşı saygılı, sağ duyulu ve olabildiğince, yapabildiğimizce hoş görülü olacağız.
Her fırsatta, her zaman söyledik ve söyleyeceğiz: Asla ve de kesinlikle unutmayacağız ki, daha yolun başındayız. Daha fazla örgütlenme ve eğitim çalışmaları yapacağız. Deyim yerindeyse ilmek ilmek dokuyacağız. Daha çok toplu sözleşmeler ve 1 MAYIS"lar yaşayacağız. Asla ve asla, yılgınlık, bıkkınlık yaşamayacağız.
Tersine paylaşımcı, dayanışmacı, görüş alıp görüş sunan, daha zengin tartışma, eleştiri, öz eleştiri, ikna yöntemlerini geliştireceğiz. Sendikal ilişkileri ve örgütlülüğü güçlendireceğiz. Sermaye yanlısı gerici yasalara, zulmün ve saltanatın Kanun Hükmündeki Kararnameleri (KHK)'ne ve elbette padişahlık özlemlerinin ufukta görünen zifiri karanlığına teslim olmayacağız.
Küçük bedenine sıkılan yaşından bir fazla kurşunla (13 Kurşun) babası ile birlikte katledilen Uğur Kaymaz'ın, Kızıltepe Belediyesi temizlik işlerinde çalışan annesi Makbule Kaymaz, son çıkarılan KHK uygulanası ile işten çıkarıldı. Ne diyor bu son KHK?  "Kayyum atanan belediyelerde, emniyetten gelen bilgi ve istihbarat esas alınarak, ilgili personel işten çıkarılabilecek, hak ve alacaklarına el konulabilecek."
Uğur'dan geriye kalan üç küçük çocuğa bakmaktan başka derdi ve amacı olmayan, Temizlik işçisi Makbule Kaymaz'ın, eşinin ve oğlu Uğur'un katledilişinin yıl dönümünde işten çıkarılması ne acı. Buradan çıkarılacak ders ise, ne kadar da öğretici: Faşizm -fırsat verildiği, başlar kuma gömüldüğü sürece- kana, cana ve insan emeğine asla doymayacak...
2000 yılında, Burdur Cezaevi'nde, dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün emir ve komutasındaki operasyonda kolu kopartılan, Veli Saçılık da, son KHK marifeti ile görevinden alındı. Veli Saçılık, önce kolunu şimdide işini alan devlet terörüne karşın, yine de umudunu yitirmiyor... "Elbette yine umutluyum. Biz kazanacağız. Bu yaşananların, yaşatılanların hesabını soracağız. Nasıl, bebek yüzlü Hikmet Sami Türk'ün yakasına yapıştıysam, bu gün de, bizlere bunları yapanların yakasına tek kolumla da olsa yapışacağım."
.  .  .
Saraydan ve paranın saltanatından yana olanlarsa, onca hoyratlığa ve edepsizliğe karşın, yüzsüzlüklerini ve de pişkinliklerini "cesurca" sürdürüyorlar:  " Algı kurbanı olduk (ne demekse!), meramımızı anlatamadık..."  Aynı pişkinliği bir başka kraldan çok kralcı, devam ettiriyor:  " Gürültü hakkaniyeti bastırdı..." 
.  .  .
Onların neyi anlatmak, hangi karanlık sistemi yerleştirmek istediğini çok iyi biliyoruz.
Asıl iş, dayatılan yalanı, dolanı, onca sihirbazlığı ve madrabazlığı anlamakta... Anlayacağız, anlamaya, anlatmaya devam edeceğiz. Asıl biz DURMAYACAĞIZ... Asıl biz MERAMIMIZI ANLATACAĞIZ. 
Akp"li malum zat, inanıyoruz ki, bu gün başta kadınlarımız olmak üzere, tüm kafa ve kol emeği ile çalışan halkımızın olumlu sonuç veren mücadelesine dair  "Kuru Gürültü" demek istemiştir. Yani "Boş", " Boşu boşuna", " Nafile Uğraş" gibi bir şey... 
Ne var ki, dünyanın dönen çarklarının şalterlerini elinde tutan insanlık, "Boş"tan anlamaz, onun kitabında çalışmak, üretmek ve hakkını almak vardır. Üretimden doğan hak ve özgürlüklerin korunması, elde tutulması ve tekrar tekrar, bir bir kazanılması mücadelesinde " Boşu boşuna" diye bir kavram yoktur. Üstelik " Nafile" yabancı bir sözcüktür. Ve asıl, bu toprakları, bu suyu bu havayı seven yurtseverler, ilerici, aydın, solcu insanlar yabancılara, yabancılaşmaya, yabancı sözcüklere, " gayrı milliye" karşıdırlar. 
.  .  .
O halde: 
Gürültüyü arttıralım... Üretiminde bulunduğumuz yaşamın her alanında gürültüyü çoğaltalım. İnsan onurunun ve emeğinin sesinin saray duvarlarını aşmasını, saray sakinlerini rahatsız etmesini, o koltuklarında rahat oturamamalarını, kolayca yönetememelerini sağlayalım. 
GÜRÜLTÜYÜ ARTTIRALIM.
TEK KOLLA DA OLSA YAKALARINA YAPIŞALIM.
DURMUYORSA, DURMAK İSTEMİYORSA ZALIM, DURDURALIM, DUR DİYELİM...

Hasan Oğuz Bilgen, 24.11.2016, Uzak Şantiye.        

















17 Kasım 2016 Perşembe

FAŞİZM GÜNLERİNDE ANNA SEGHERS’İ YENİDEN OKUMAK...

EY ZALİM!.. BİZİM DE SÖYLENECEK, PEŞİ SIRA GİDECEĞİMİZ BİR ÇİFT SÖZÜMÜZ VAR UMUDA DAİR…
(FAŞİZM GÜNLERİNDE ANNA SEGHERS’İ YENİDEN OKUMAK...)
Faşizmin yakıcı günlerinde hiç aşık olunur mu?
İlk bakışta absürt gelebilecek, bu beklenmedik sorunun yanıtı, sevgili ülkemin hiç de tekin olmayan alaca karanlığında, bir çırpıda yapıştırılacak kolaycı bir “elbette”nin çok ötesinde olmalı… Yani sırılsıklam aşık olunmalı, olunabilmeli.
Hem de ısrarcı, kararlı, usanmaz/uslanmaz bir aşık gibi, umutsuz-güçlü bir sevdanın yakasına yapışabilmeli. Onca keyfilik, hoyratlık ve her türden biçimiyle despotluk hayatlarımızın her alanında paçalarımıza, eteklerimize karaçalı örneği dolandıkça daha çok, kıskanılacak biçimde umutlanmalı. Binbir özveri, yaşanan acılar ve emekle açılacak aralıktan sızacak sarı sıcak ışığın, savunmasız yalnız yaşamlarımızı, yarına dair düşlerimizi ısıtacağı unutulmamalı. İşte, -cılız da olsa- o ışığın, zaman zaman umutsuzluğa kapılabilen insanlarımıza ulaşması için çıkar yollar, çareler aramaktan asla vaz geçmemeli.
Fırtına günlerinde yangın yerlerinin yakıp kavuran alevlerinin işe yaramazlığına ve umuda dair düşüncemizi içeren yazımızın, Birgün gazetesinden Ayça Söylemez’in eşsiz ve etkileyici makalesi ile çakışıp “pişti” olması kesinlikle tesadüfi ve şaşılacak bir durum değil…
Saltanatın zulmü, bildik sorgulardaki “söyle kurtul” söylemini çağrıştıran “diz çök, itaat et, rahat yaşa” dayatması karşısında yılışıp gevşemeyen, asla boyun eğmeyip (sıcak yuvalarında, mutlu mesut torun torba arasında pembe bir yaşam sürme fırsatı varken) zor ve tehlikeli yolu seçenler, direnmenin, karşı çıkmanın, itiraz etmenin ne denli haklı ve meşru olduğunun bilincindeler.
1940’larda Almanya coğrafyasını titreten, işkence ve ölüm meleği Gestapo’nun karşısında eğilip bükülmeden karşı durmayı bilenler, 2000’li yılların Türkiyesi’nde aynı engebeli, dolambaçlı ve sarp yolu aşmanın, güneşin sofrasına ulaşmanın çabası içindeler.
Ne ironiktir ki, pes etmedikçe, teslim olunmadıkça “Yedinci Haç”ın hiçbir zaman doldurulamayacağını, umudu tüketmedikçe hep boş kalacağını, “kimsenin el uzatamayacağı, sarsamayacağı” bir direnme sembolü olarak faşizmin burçlarında çürüyüp paslanacağını çok iyi biliyorlar.
Güneşin balçıkla sıvanamayacağı kadar açıktır ki, tam da bu nedenle Anna Seghers’i tekrar okuyorlar, boş kalan/boş kalacak olan “Yedinci Haç”ı, yılmaz mücadeleleriyle, vazgeçmeme kararlılıklarıyla unutmuyorlar, unutturmuyorlar.
. . .
“Nasyonal Sosyalizm” maskesi altında kara bulutların çöktüğü 1937 sonbaharının Almanya’sı…
Yer, başta komünistlerin, ileri aydın, düşünen insanların tıkıştırıldığı Westhofen Kampı…
Halk düşmanlarının, faşistlerin emekçilerin, eşitlik, adalet ve de aydınlıktan yana insanların önüne ördüğü barikat, dünyanın hiçbir yerinde aşılamaz değildir.
Bunu, bir kez daha doğrularcasına kamptan gözü pek yedi tutuklu kaçar.
Kamp celladı Fahrenberg, yedi “bozguncu”nun da en geç yedi gün içinde, ölü ya da diri yakalanıp, yine kamp alanı içinde olan yedi çınar ağacında çarmıha gerilmesini emreder.
“ Kamp komutanı Fahrenberg, her gece olduğu gibi, bu gece de, son kaçağın bulunur bulunmaz hemen telefonla haber verilerek, uyandırılmasını emretmişti… “
. . .
“ Dışarıdan gelen en ufak sese kulak kabartıyordu… Beklediği haber, beklediği haber, beklediği haber… “
Ne var ki, “beklediği haber” gelmeyecek, gelmeyecek, gelmeyecekti… Yedinci çınar ağacındaki yedinci haç sonsuza dek dolmayacak, insan aklı, baskı altında tutulmaya çalışılan büyük insanlığın inancı, umudu, direnci var oldukça hep boş kalacaktı.
. . .
Faşizm günlerinde Anna SEGHERS’i yeniden okumak ve dahi “Yedinci Haç’ı yeniden anlamak ve anımsamak umudu çoğaltmak, yaşama ve insanlığın evrensel değerlerine daha sıkı tutunmaktır.
Soluk aldığımız, yaşama tırnak geçirmeye çalıştığımız her alanda, yaşamın sadece soluk alıp vermek olduğuna inandırmak, böylesi bir onur kırıcı yönetilme ve sürü içgüdüsüyle güdülmeyi, süründürülmeyi kabul ettirmek isteyen zulmün ve paranın saltanatı, günbegün üzerimize üzerimize geliyorken, bize ise, faşizmin yaşamı teslim alamayacağını, bizi dize getiremeyeceğini inanmaktan başka bir seçenek bırakmıyor.
Hasan Oğuz Bilgen, 17.11.2016, Soğukkuyu.

5 Kasım 2016 Cumartesi

BİLİNENİN TEKRARI “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

BİLİNENİN TEKRARI  “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

Raportör Kati Pira, Federica, Schulz gibi, Avrupa Birliği Kapitalizminin parlamenter muktedirlerinden “Türkiye’den kötü kokular geliyor… Hukuksuzluğun son perdesi: HDP’li vekiller günah keçisi oldu…” mealinde, kazan çömlek patladı dedirten zehir zemberek açıklamalar yapıldıkça, sütliman lanse edilmeye çabalanan piyasaların ve dahi egemenlerin tadı kaçıyor. “Kredi Notu” düşüyor (ne işe yarıyorsa?), yüzler ekşiyor.

Bilumum bilmem ne kıymetler borsalarının, yani piyasaların ve yüz seyirmelerinin kaynaklarına inmek için, pedagog, iletişim uzmanı filan olmak gerekmiyor. İşte tam da burada İslamcı faşizmin dış dünyaya yöneltilmiş vitrinine, uluslar arası tekelci kapitalizme dönmüş yüzüne bakmak yetiyor.  Senaryosu muhtemelen emperyalist güçlerce yazılmış filmin setinde İslamcı faşizmin führerini, öyle hemen çıplak gözle ayırtına varılamayan belli belirsiz bir telaştır alıveriyor.  

Durum böyle olunca, Batılı terecilere tere satamayan tekçi/tek adam frekansını Suudilere, örneğin Katar gibi Arap Emirliklerine ayarlıyor.

Ne diyor, Katar merkezli El-Cezire televizyonuna nafile demeçler veren diplomasız adam:  “ Demokrasinin tanımını, laikliğin tanımını yeniden yaptık…”  Yetmiyor, ders vermeyi sürdürüyor:  “ Okudukça, yaşadıkça, tecrübe ettikçe değişimi bizatihi görüyorsunuz.  Bu değişim esnasında yerinizde sayarsanız, kaybeden siz olursunuz. Ol nedenle kendimizi geliştirmemiz gerek. Biz bunu başardık…”   Neyle başarmış?  “Peygamberin yol haritası sayesinde…” Öyle diyor.

Her ne kadar şantiyede Demirci Arif Usta’yı çok sinirlendiren  “Malumun Tekrarı” biçiminde olacak olsa da,  şimdi hep birlikte bu “başarıya” ve de onun arkasındaki “değişim”de ulaşılan “takdire şayan” son noktaya bir göz atalım:

·        AKP’nin 14 yılında uyguladığı gerici/kapitalist cinsiyetçi politikalar en çok kadınlarla emekçilere vurdu.  Hasbelkader iş bulanlar hoyratça, fütursuzca çalıştırılıp sömürülürken, büyük çoğunluğu eve/mutfağa tıkılmaya çalışıldı. Aynı iktidar boyunca kışkırtan, koruyan yasa ve uygulamalarla,  nefret/kin söylemleriyle altı bine (6000) yakın kadın göz göre göre vahşi cinayetlere kurban gitti.
·        AKP-Saray iktidarının özet emekçiler açısından tam bir cehennemdi. Taşeron sistemi adeta yasal bir hal aldı, iş güvencesinin sadece adı kaldı.  Uluslar arası çalışma standartlarında en doğal hak olan grev hakkı defalarca gasp edildi. Meşhur Orta Vadeli Program sayesinde kiralık işçilik üzerinden köleci toplum tesis edildi.   
·        İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) Meclisi’nce hazırlanan son Çalışma Yaşamı Raporu’na göre, ekim 2016 yılında resmi kayıtlara geçen yüz altmış beş  (165), yine içinde bulunduğumuz yılın ilk on (10) ayında bin altı yüz (1600) işçi,  iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.  İSİG Meclisi’nin yanında SGK resmi verileri de dikkate alınarak hazırlanan aynı rapora göre, AKP-Saray iktidarı boyunca  toprağa verdiğimiz işçi yoldaşlarımızın sayısı on sekiz biz altmış yedi (1867).
·        Bu sayı ve kıyım onlara elbette yetmiyor:  AKP-Saray iktidarı inşaat alanında, tarımda, madencilikte, taşımacılıkta, ulaşımda, düşme, ezilme, göçük altında işini bitiremediği sınıf kardeşlerimizin geleceğini, geçtiğimiz hafta yayınlanan hükümetin 2017 yılı programıyla karartmaya çalışıyor.  Söz konusu program bilineceği üzere, işçinin bir yıl çalışıp hak ettiği tazminat hakkının “fon” ya da “bireysel emeklilik” adı altında gaspını “hayata geçirilmesi gereken tedbirler” olarak görüyor.
·        Sağlık alanıysa tam bir facia… Tek cümleyle, hastanın hastaneye girişinden çıkışına, ilaca erişiminden tedavinin sürdürülmesine ticarileştirilen, ihaleye ranta açılan insan ve insan sağlığının durumu içler acısı.  Bu acıyı hafifletmek amacıyla(!) olsa gerek, sağlık kurumlarında görevlendirilen maaşlı imamlar hastalara dini telkinlerde bulunuyor.
·        Eğitim yaz/boz tahtasına döndürülmüş durumda… Gençlerin girebildikleri, okuyabildikleri, devam edebildikleri bir okulları olmadığı gibi, yaşamlarını sürdürebilecekleri işleri de yok. Hal böyle olunca elbette umutları da yok. Bu durumda olan gençlerimizin oranı %30… Bu oran acıdır ki, sayısal anlamda yaklaşık 5 milyon 340 bine tekabül ediyor.
·        Çalışma alanında sadece tek bir konfederasyonun (KESK’in) bildirdiğine göre, OHAL kapsamında yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle 11 binin üzerinde KESK üyesi açığa alınırken, bin dört yüz (1400) çalışan da kamudan ihraç ediliyor.           
·        Basın ve yayın alanında ifade özgürlüğü, dolayısıyla halkın özgür ve bağımsız haber alma özgürlüğü katledildi.  Gazeteler basıldı;  çalışanları derdest edildi. Onlarca gazete, dergi ve televizyon kapatıldı. Abartısız binlerce gazeteci işsiz kaldı, yüzlercesi tutuklandı, bırakıldı;  an itibari ile yüz otuz (130) gazeteci tutuklu.
·        İnsanlığın ve hayvanların doğal yaşam alanları talan edildi, ediliyor.  Dereler, tepeler, sular, ormanlar rantçı yamyamlara peşkeş çekildi.  
·        Bu süre zarfında yoksulluk, işsizlik, göçler ve savaşlar doğalmış ve olağanmış gibi gösterildi. Toplu katliamlar kanıksatılmaya çalışıldı;  “şehadet” edebiyatı ile ölüm kutsandı.   

Devrimciler, bu ülkede yıllarca faşizmin ve savaş kışkırtıcılığının nasıl bir kaotik bir zeminde ve hangi apolitik/lümpen yığınlar üzerinden güç ve yaşam bulduğunu, faşistlerin, paramiliter güruhların ve örgütlü katillerin hangi kitle ruhuna dayandığını, yine ne tür bir kitle üzerinden can devşirdiğini, kan tazelediğini anlatıp durdular.
 
Yine devrimciler, faşizmin “geçit” verilecek ya da verilmeyecek, gelip giden bir dışsal, yapay, yasalarla, KHK’larla sınırlı, “kimi kez” konjonktürel bir olgu olmadığını, aksine kurumsallığı, sürekliliği, en fazla mevcut devlet klikleri arasında paylaşılamadığı konusunun altını çizdi durdu. Kabaca, kimi dönemlerde postal giyip apolet takmasını, bazı koşullarda da sakal bırakıp cübbeye bürünmesini, bu yüzden kavgada şamar aranmaması gerektiğini bıkıp usanmadan yazıp çizdi.

Şimdilerde bizlere düşense, faşizmin kurumsallığı ve sürekliliği esprisinden hareketle, klişe ve alışılmış bir “direnme” hakkının ötesinde, elbette süreklilik arz eden, “mağduriyet” geleneğinden sıyrılmış, dayanışmacı, olabildiğince geniş, kurumsal ve örgütlü bir mücadeleye sarılmaktır.  Aydınlanmaya ve de kurtuluşa giden yolda, başka beklentiler içinde olmak, halktan, işçi sınıfından başka güçlere bel bağlamak düşten ve yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır.


Hasan Oğuz Bilgen, 05.11.2016, Kanallar Atölye.    

BİLİNENİN TEKRARI “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

BİLİNENİN TEKRARI  “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ “ ANLAMINA GELİYORSA…

Raportör Kati Pira, Federica, Schulz gibi, Avrupa Birliği Kapitalizminin parlamenter muktedirlerinden “Türkiye’den kötü kokular geliyor… Hukuksuzluğun son perdesi: HDP’li vekiller günah keçisi oldu…” mealinde, kazan çömlek patladı dedirten zehir zemberek açıklamalar yapıldıkça, sütliman lanse edilmeye çabalanan piyasaların ve dahi egemenlerin tadı kaçıyor. “Kredi Notu” düşüyor (ne işe yarıyorsa?), yüzler ekşiyor.

Bilumum bilmem ne kıymetler borsalarının, yani piyasaların ve yüz seyirmelerinin kaynaklarına inmek için, pedagog, iletişim uzmanı filan olmak gerekmiyor. İşte tam da burada İslamcı faşizmin dış dünyaya yöneltilmiş vitrinine, uluslar arası tekelci kapitalizme dönmüş yüzüne bakmak yetiyor.  Senaryosu muhtemelen emperyalist güçlerce yazılmış filmin setinde İslamcı faşizmin führerini, öyle hemen çıplak gözle ayırtına varılamayan belli belirsiz bir telaştır alıveriyor.  

Durum böyle olunca, Batılı terecilere tere satamayan tekçi/tek adam frekansını Suudilere, örneğin Katar gibi Arap Emirliklerine ayarlıyor.

Ne diyor, Katar merkezli El-Cezire televizyonuna nafile demeçler veren diplomasız adam:  “ Demokrasinin tanımını, laikliğin tanımını yeniden yaptık…”  Yetmiyor, ders vermeyi sürdürüyor:  “ Okudukça, yaşadıkça, tecrübe ettikçe değişimi bizatihi görüyorsunuz.  Bu değişim esnasında yerinizde sayarsanız, kaybeden siz olursunuz. Ol nedenle kendimizi geliştirmemiz gerek. Biz bunu başardık…”   Neyle başarmış?  “Peygamberin yol haritası sayesinde…” Öyle diyor.

Her ne kadar şantiyede Demirci Arif Usta’yı çok sinirlendiren  “Malumun Tekrarı” biçiminde olacak olsa da,  şimdi hep birlikte bu “başarıya” ve de onun arkasındaki “değişim”de ulaşılan “takdire şayan” son noktaya bir göz atalım:

·        AKP’nin 14 yılında uyguladığı gerici/kapitalist cinsiyetçi politikalar en çok kadınlarla emekçilere vurdu.  Hasbelkader iş bulanlar hoyratça, fütursuzca çalıştırılıp sömürülürken, büyük çoğunluğu eve/mutfağa tıkılmaya çalışıldı. Aynı iktidar boyunca kışkırtan, koruyan yasa ve uygulamalarla,  nefret/kin söylemleriyle altı bine (6000) yakın kadın göz göre göre vahşi cinayetlere kurban gitti.
·        AKP-Saray iktidarının özeti emekçiler açısından tam bir cehennemdi. Taşeron sistemi adeta yasal bir hal aldı, iş güvencesinin sadece adı kaldı.  Uluslar arası çalışma standartlarında en doğal hak olan grev hakkı defalarca gasp edildi. Meşhur Orta Vadeli Program sayesinde kiralık işçilik üzerinden köleci toplum tesis edildi.   
·        İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) Meclisi’nce hazırlanan son Çalışma Yaşamı Raporu’na göre, ekim 2016 yılında resmi kayıtlara geçen yüz altmış beş  (165), yine içinde bulunduğumuz yılın ilk on (10) ayında bin altı yüz (1600) işçi,  iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.  İSİG Meclisi’nin yanında SGK resmi verileri de dikkate alınarak hazırlanan aynı rapora göre, AKP-Saray iktidarı boyunca  toprağa verdiğimiz işçi yoldaşlarımızın sayısı on sekiz bin altmış yedi (18067).
·        Bu sayı ve kıyım onlara elbette yetmiyor:  AKP-Saray iktidarı inşaat alanında, tarımda, madencilikte, taşımacılıkta, ulaşımda, düşme, ezilme, göçük altında işini bitiremediği sınıf kardeşlerimizin geleceğini, geçtiğimiz hafta yayınlanan hükümetin 2017 yılı programıyla karartmaya çalışıyor.  Söz konusu program bilineceği üzere, işçinin bir yıl çalışıp hak ettiği tazminat hakkının “fon” ya da “bireysel emeklilik” adı altında gaspını “hayata geçirilmesi gereken tedbirler” olarak görüyor.
·        Sağlık alanıysa tam bir facia… Tek cümleyle, hastanın hastaneye girişinden çıkışına, ilaca erişiminden tedavinin sürdürülmesine ticarileştirilen, ihaleye ranta açılan insan ve insan sağlığının durumu içler acısı.  Bu acıyı hafifletmek amacıyla(!) olsa gerek, sağlık kurumlarında görevlendirilen maaşlı imamlar hastalara dini telkinlerde bulunuyor.
·        Eğitim yaz/boz tahtasına döndürülmüş durumda… Gençlerin girebildikleri, okuyabildikleri, devam edebildikleri bir okulları olmadığı gibi, yaşamlarını sürdürebilecekleri işleri de yok. Hal böyle olunca elbette umutları da yok. Bu durumda olan gençlerimizin oranı %30… Bu oran acıdır ki, sayısal anlamda yaklaşık 5 milyon 340 bine tekabül ediyor.
·        Çalışma alanında sadece tek bir konfederasyonun (KESK’in) bildirdiğine göre, OHAL kapsamında yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle 11 binin üzerinde KESK üyesi açığa alınırken, bin dört yüz (1400) çalışan da kamudan ihraç ediliyor.           
·        Basın ve yayın alanında ifade özgürlüğü, dolayısıyla halkın özgür ve bağımsız haber alma özgürlüğü katledildi.  Gazeteler basıldı;  çalışanları derdest edildi. Onlarca gazete, dergi ve televizyon kapatıldı. Abartısız binlerce gazeteci işsiz kaldı, yüzlercesi tutuklandı, bırakıldı;  an itibari ile yüz otuz (130) gazeteci tutuklu.
·        İnsanlığın ve hayvanların doğal yaşam alanları talan edildi, ediliyor.  Dereler, tepeler, sular, ormanlar rantçı yamyamlara peşkeş çekildi.  
·        Bu süre zarfında yoksulluk, işsizlik, göçler ve savaşlar doğalmış ve olağanmış gibi gösterildi. Toplu katliamlar kanıksatılmaya çalışıldı;  “şehadet” edebiyatı ile ölüm kutsandı.   

Devrimciler, bu ülkede yıllarca faşizmin ve savaş kışkırtıcılığının nasıl bir kaotik bir zeminde ve hangi apolitik/lümpen yığınlar üzerinden güç ve yaşam bulduğunu, faşistlerin, paramiliter güruhların ve örgütlü katillerin hangi kitle ruhuna dayandığını, yine ne tür bir kitle üzerinden can devşirdiğini, kan tazelediğini anlatıp durdular.
 
Yine devrimciler, faşizmin “geçit” verilecek ya da verilmeyecek, gelip giden bir dışsal, yapay, yasalarla, KHK’larla sınırlı, “kimi kez” konjonktürel bir olgu olmadığını, aksine kurumsallığı, sürekliliği, en fazla mevcut devlet klikleri arasında paylaşılamadığı konusunun altını çizdi durdu. Kabaca, kimi dönemlerde postal giyip apolet takmasını, bazı koşullarda da sakal bırakıp cübbeye bürünmesini, bu yüzden kavgada şamar aranmaması gerektiğini bıkıp usanmadan yazıp çizdi.

Şimdilerde bizlere düşense, faşizmin kurumsallığı ve sürekliliği esprisinden hareketle, klişe ve alışılmış bir “direnme” hakkının ötesinde, elbette süreklilik arz eden, “mağduriyet” geleneğinden sıyrılmış, dayanışmacı, olabildiğince geniş, kurumsal ve örgütlü bir mücadeleye sarılmaktır.  Aydınlanmaya ve de kurtuluşa giden yolda, başka beklentiler içinde olmak, halktan, işçi sınıfından başka güçlere bel bağlamak düşten ve yanılgıdan başka bir şey olmayacaktır.


Hasan Oğuz Bilgen, 05.11.2016, Kanallar Atölye.    

3 Ağustos 2016 Çarşamba

AĞLA SEVGİLİ YURDUM

AĞLA SEVGİLİ YURDUM

1970'lerin macera/komedi türünden kovboy filmleri arasında, şimdi yaşı altmışa dayanmış delikenlılarından kimilerinin üstüste birkaç kez izlediği ünlü bir vestren klasiği vardır:

Oldukça hareketli geçen filmin sonuna doğru soyguncular bir bankada kıstırılır. Soygunculardan insan azmanı olanı para kasasını kucaklamış götürmeye çalışmaktadır. Şerif adamlarının en önünde, ağzında bitmeye yüz tutmuş purosu ve kısık gözleri ile ortalığı süzer. Sesi kısık ama kararlıdır:
"Kasayı silahlarınızla birlikte yere bırakın ve yüzükoyun yatın."

Dışarıda toplanmış kasabalı suspustur. Kamera tekrar bankanın içine, çelik kasayı koca göbeğinin üzerinde tutan insan azmanına döner. Kaçacak delik yoktur, herşey bitmiştir. Goril kasayı ayaklarının dibine bırakıverir. Ahşap banka zangır zangır sallanır. Kamera bankanın sallanan devasa abajuruna yakın plan çekim yapar.

İşte o an, o sahnede izleyiciyi yerlere yatıran replik şöyledir:

"Kasa mı, ne kasası?"

* * *

DİSK Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR)'nün yayınlamış olduğı son "Sendikalaşma ve Toplu İş Sözleşmesi Raporu", son günlerde RTE-akp pompalamasıyla adeta karnaval havasına sokulmaya çalışılan buz dağını görünmeyen kısmına gönderme yapmaktadır:

* Kayıt dışı işçileri de kapsayan fiili sendikalaşma oranı (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın %11.5 açıklamasının tersine) %9.7'dir. Bu durumda sendikalı işçilerin üçte biri toplu iş sözleşmesi kapsamı dışında kalmaktadır.

* Toplu sözleşme kapsamı oranları açısından ise durum daha da vahim. İşçilerin sadece %7'si toplu iş sözleşmesi kapsamında. Özel sektördeki oran ise daha içler acısı: %4.2

* 15 temmuz darbe girişiminin ardından Aksiyon-İş Konfederasyonu'na bağlı sendikaların kapatılmasıyla, resmi sendikalaşma oranı %12'nin çok daha gerisine düşmüş oldu.

* 2016 temmuz ayında sendika üyeliği durma noktasına gelmiştir.

* Toplu İş Sözleşmesi (TİS)'in kapsadığı çalışma alanı, sendikaya üye işçilerin anayasal sendikal haklarını hangi düzeyde kullanabildiğini gösteriyor.

* Diğer ülkelerde TİS'in güvence altına aldığı işçiler, sendika üyesi işçilerden daha fazla... Yani AVRO bölgesindeki işçiler % 25-30'lardayken, TİS'in koruyucu şemsiyesi altına aldığı işçiler % 65'lerdedir.

DİSK-AR raporunun adeta "kıssadan hisse" dedirten sonuç bölümünde "Sendikalı olan her üç işçiden birisinin TİS'den yararlanamaması demek, ülkede toplu iş sözleşmesi sisteminin çökmesidir." denilmesi, çocukluğumuzda oynadığınız saklambaç oyununun final bölümü olan "kazan çömlek patladı" sahnesidir.

* * *

An itibari ile, TÜRK-İŞ başkanının ITUC (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu)'na "OHAL'in sadece darbecilere ve taraftarlarına yönelik olduğu, insan haklarında, emeğin kazanımlarında bir adım bile geriye gitmedikleri" mealinde yazdığı mektup, bizim yukarıdaki vestren filminin final sahnesini anımsatsa da, yine de zaman ve mekana pek uymuyor.

Filmdeki sahne makaranın sonundaydı. Bizler, yurtseverler, devrimciler, sosyalistler, kuvvetli olasılıktır ki daha filmin başındayız. Tavandaki abajur filan sallanmıyor, hatta yaprak kımıldamıyor. Olsun, Türk-İş' in başının söylemi ile filmin meşhur repliği uyum sağlıyor ya:

"Diktatörlük mü, ne diktatörlüğü?"

* * *

Demirci Arif Usta'nın son günlerde canı hayli sıkkın, " Filler tepişiyor biz eziliyoruz;  iki İslamcı erk arasında iktidar olma, milletin anasını belleme yarışı, hepsi bu.. Filmin özeti bu..." diyor.

"Ortalık sanki güllük gülistanlık... Kırmızı bayraklı zeminlerde düğün dernek, adeta bir bayram şenlik hali... Ağlanacak halimize gülmemize, mutlu mesut demeçlere, meydanların devlet destekli/zorlamalı karnaval cümbüşüne sokulmasına inat... Ali Baba'nın Masalları'nda ilk kez çalınacak türkünün adı Ağla Sevgili Yurdum olsun..."

Hasan Oğuz Bilgen, 03.08.2016, Bornova Tozduman Şantiyesi.

Dip Not: Ağla Sevgili Yurdum, Bir Tuncay Akdoğan başyapıtıdır...
Sevgili Tuncay. 21 Kasım 2004 tarihinde, tek başına yaşadığı evinde elektriklerin kesik olmasından dolayı bir mum yakar... İlerleyen saatlerde mumun devrilmesi sonucu evinde çıkan yangında 45 yaşında yaşamını yitirir.
Cenazesi 24 Kasım 2004 tarihinde Okmeydanı Cemevi'nde düzenlenen törenin ardından Kilyos Mezarlığı'nda toprağa verilir.
Balık beyinli kafalarda akıl tutulmasının yaşandığı şimdilerde
Sevgili Tuncay Akdoğan'a sevgi ve özlemlerimle..