9 Mayıs 2023 Salı

İYİMSER, BEYAZ YAZILAR - 2

    


İYİMSER, BEYAZ YAZILAR (2)

SANAT EVRENSEL, GÖZYAŞLARI KARDEŞ...
Ön Söz Yerine:
68’in Avrupa’sından ülkemize dek ulaşan aşkın ve başkaldırının tüm esintilerini, duruşunda, giyiminde, konuşmalarında, yaşam tarzında gördüğünüz bir ağabeyinizin olduğunu varsaydığınızda, onu, ilk gençlik yıllarınızın erişilmez idolü olarak kabul ettiğinizi düşünürsüz.
Kırk küsur yılın ardından, zulmün çarklarında hiçbir yavaşlama olmamışken, onun duruşunu ve tarzını değiştirmemiş olabileceğine, yine mevcut siyasi erkin mahalle lumpenliğini içine sindirip, demokrasi illüzyonlarına, pespaye manipülasyonlarına “Evet” demeyeceğine, dememesi gerektiğine inanmak istersiniz.
İlkel insanın hep bir arada, komünal yaşam biçiminin basit imece ortamında yaşadığı toplayıcılık (ardından avcılık, tarım, yerleşik yaşam.) çağından bu yana, yaşantılarına değgin akıllarından ve yüreklerinden geçeni, düşünebildiğince açığa vurma, yansıtma ve anlatma derdi ve çabası hep olagelmiştir. Düşünen varlığın bakir yerküre cenneti ve nimetleriyle tanıştığı ilk çağda, yaşam alanları mağaralar değişmeyen mekanlardandır.
Mağara duvarlarında, başlangıçta basit çizgilerle paylaşılanların başında, hiç kuşkusuz günlük yaşama, kullanılan eşyaya, objelere ilişkin küçük detaylar, duygular, beğeniler gelir. Toplumsal bir ortak payda olan kültürel ve sosyal eylemlilik insan evladının kendini ilk anlatım ve tanıtım biçimidir.
Üretim temel araç ve yöntemleriyle birlikte, üretim biçimlerinin de gelişip, daha ileri bir aşamaya ulaşmasının belirleyici etkisiyle, anlatım ve iletişim kanalları da değişmiş, zenginleşmiş ve evrim geçirmiştir. Dünyayı ve olayları değişik biçim ve açılardan ele alıp dillendirmek, yazmak, çizmek, resmetmek, bestelemek, söylemek bu zenginliğin ve derinliğin içinde değerlendirilmelidir.
Çağlar boyunca, bozuk düzenin sultanlarının ve zulüm tacirlerinin içini boşaltmaya, değerlerini sömürmeye çalıştığı, insanlığın ekin ve sanat hazinesine fener tutup, küçük bir gezintiye çıktığınızda, o dinginlikte müziğin büyüsüne, türkülerin, beyaz, sarı ve zenci ezgilerin elektriğine kapılmanız kuvvetli olasılıktır.

Önüne geçemediğiniz duygu sellerinizin denizinde, sizi güçsüz bir ceviz kabuğuna çeviren ‘Lara FABİAN’ ve ‘Gönül Yarası’ konuları uzun süredir notlarınızın arasında, yıllar önce duruşuna, bakışına öykündüğünüz, şimdilerde bir ironiden ibaret olan büyüğünüzün gönlünü ve duygularını, şimdilerde insanlara yaşatılan algı ve akıl tutulmasına çekmek üzere bekler durur.
* * *
Lara Fabian'ın verdiği sayısız konserlerden biridir.
Sevenleri ve müzik dostları alanı oturulacak tek bir yer, tek bir koltuk kalmamacasına doldurmuştur. Şölen başlar. Doğal olarak Lara Fabian'ın muhteşem sesi, sanatçı arkadaşlarıyla olan eşsiz uyumu daha ilk parçalarından başlayarak sevenlerini kendinden geçirmeye yetmiştir.
Konserin ilerleyen dakikalarında beklenen an ( Aslında tahmin edilmeyen, beklenmeyen an) gelir. Fabian, Je t'aime'i söylemek için tekrar sahneye çıkar. Olanca doğallığı, alçak gönüllülüğü ve içtenliğiyle sahnenin ön tarafındaki basamaklara sessiz, sakin ve iddiasız oturur.
Sahne kararmıştır.
Fabian sessizce sevenlerine bakmakta, ortalığı süzmektedir. Salonun loşluğunda yaşadığı an, binlerce seveninin ve izleyicisinin mutluluğunu ve gönül dinginliğini ortaya serdiği andır. Ortalıkta, birlikteliklerinin, müziğin esprisine aykırı hiçbir ses, sanatla bağdaşmayan, insanı rahatsız eden hiçbir bir görüntü yoktur.
Sürpriz manzaraya saniyeler kalmışken, klişeleşmiş deyimle birazdan kopacak, ama insanları dağıtmayıp, birleştirecek, insan ruhunu zenginleştirecek, kalpleri onaracak Je t'aime fırtınasının sessizliği yaşanmaktadır.
Sahne ışıkları piyanoyu ve hemen başında oturan müzik ustası piyanisti içine alır.
Piyanist sanatının ve şarkının tüm ciddiyeti ve ağırlığı ile parçaya giriş yapar. İnce, usta parmaklar tuşlar üzerinde nazik gezintisini sürdürürken, Fabian saygı ve sevecenlikle önüne bakmaktadır.
* * *
İşte bunca uzun sözün kısası, anlatılmak istenen olay, iletilmek ve paylaşılmak istenen şey o anda başlar... İnsanı sarsan ve törensel bir havada, onca insandan ağır ağır, epeyce derinden, müziğinin kalıplarına uygun tatlı bir uğultu yükselir. İzleyiciden gelen toplu ses, oldukça yumuşak, etkileyici ve hatasız bir korodur. Sevenleri Lara Fabian'dan önce Je t'aime'e girmiş, söylemeye başlamıştır. Üstelik doğru tondan ve doğru perdeden.
Bu beklenmedik doğaçlama koronun doğru yerde, doğru tondan parçaya başlaması, ses uyumu ve ahengi karşısında Lara Fabian kelimenin tam anlamı ile şok geçirmektedir. Muhteşem koronun ilk saniyelerden sonra, şaşkınlığını üzerinden atmakta gecikmez.
Duyduğu doğrudur; seyirci tek ses tek yürek olmuş, giderek artan bir tonda Je t'aime'i söylemektedir.
Deneyimli, güzel sanatçı şaşkındır. Elinde değildir, gözleri dolar. Piyanist de ustalıkla koroya uymuş, gönül rahatlığı içinde izleyici korosuna piyanosuyla eşlik etmektedir.

Tüm duyularını ve algılarını izleyicilere yoğunlaştıran Lara yine de temkinlidir. Dikkatle dinlemekte, koronun nerede kesileceğini, nerede sona ereceğini yakalamaya çalışmaktadır. Bunu yaparken, açılmış gözlerinin içindeki pırıltı, tüm sanatçıların yakalamayı, ulaşmayı istediği mutluluk anıdır.
Usta kameraman da, mutluluğun resmini, sanatçının gözlerindeki sevinç pırıltısını elbette kaçırmayacaktır... Lara Fabian’nın şaşkın bakışları kadar, yüzünden yaşlarla birlikte dökülen mutluluk da doğal ve samimidir.
Koronun duraksayacağı yoktur. Şarkıyı ustalıkla sürdürmektedir. Lara Fabian da inceliği ve saygısı gereği, titreyen sesiyle naif bir şekilde, büyünün bozulmasından endişe edercesine eşlik eder. Je t'aime'i baştan sona sevenlerinin söyleyeceği gerçeği az sonra anlaşılacaktır. O ise, muhteşem dakikaların kutsal anını, o doğal koroyla oluşan büyüleyici havayı bozmaktan korkar adeta.
Parçanın sonuna doğru gözyaşlarını tutamaz. Her sanatçıya nasip olmayacak bir sahne, her şarkıcı için anlatılması, yaşanması kolay olmayan bir şölendir o an, orada yaşanan.
* * *
Müzik evrensel bir değer, bir dünya dili, eşiz ve gizemli bir duygu, düşünce iletişimi, ortaklaşması olduğundan, yeni yetmeliğimden bu güne takılıp kalmışımdır notaların, ezgilerin, şarkıların tutsak ediciliğinin peşine. Hep aynı şeyi düşünmüşümdür: Dili, rengi, dini, milliyeti ve inancı ne olursa olsun, yerkürenin suyunu içen, havasını soluyan her dünya insanının duygularının, özlemlerinin bir, gözyaşlarının ve dahi kanının renginin aynı olduğunu.
Dahası, algı, duygu kanalları tıkanmış, akıl tutulmasına uğramış, vicdanları siyasilerce iğdiş edilmiş kimi insanlara anlamsız gelse de, neden güzelim insanlar muhteşem Je t'aime korosundaki gibi, katlandıkları zam zulüm, sömürü düzeni, açlık, işsizlik, savaşlar, iş cinayetleri, tutsaklıklar aynı olduğu halde, bir arada olamazlar, neden hep birlikte barış şarkılarını söylemezler demişimdir...
Hangi coğrafyada hangi uluslararası silah tekelinin mali çıkarı ya da hangi doymaz tekel karı hırsıyla olursa olsun, emperyalist güçler tarafından savaştırılan, birbirine kırdırılan insanların yoksul, acınası bedenlerinden dökülen aynı renkteki kanı ve gözyaşlarını gördükçe, her defasında "Gönül Yarası" filmini anımsamışımdır.
Her kezinde finalinde buğulanan gözlerimin önüne "Gönül Yarası" filminin, yakıcı ve sarsıcı, o malum bar sahnesi gelir. Sahnede halk müziği sanatçısı Aynur Doğan vardır; mikrofonu iki eliyle sıkıca tutmuştur. Ruhunun bilemediğimiz bir yerlerinden ve de sanatının derinliklerinden “dağların kızının” anlatıldığı ünlü halk türküsünü söylemektedir.
Okunan türkü Kürtçedir.
Kuşkusuz ben dahil, o dili bilmeyen hiç kimse, ezik ve hüzünlü dizelerinde neyin, Anadolu topraklarında hangi köylü kızının, hangi bıçkının sevdasının anlatıldığını, hangi yoksul acısının yinelendiğini anlamayacaktır.
Filmin başrol oyuncusu kadın sanatçı da, Kürtçe’yi bilmeyen, Kürt dilinden anlamayan, 1980’li yıllarda “kart kurt” diye yutturulmaya çalışılan o dilin sahiplerinin dertlerinden ve sorunlarından haberi olmayanlardandır.
Ne ki bilmemesi, o an, orada yüzyıllardır horlanmış, itilmiş, kıyama uğratılmış insanların iç dünyalarında kopan fırtınaları duyumsamasına engel değildir.
Belki de filmin senaryosu gereğidir. Ağlar da ağlar...

Rol arkadaşı ünlü oyuncu, onun bu hallerini ilgi ve şaşkınlıkla izlemektedir. Sonunda dayanamaz sorar:
"Sen Kürtçe biliyor musun?!"
"Hayır" der, kadın oyuncu. Yanıt, bu çok kısa ve kesin sözcükle son bulmayacaktır. Ardından gelen sözler çok daha çarpıcı ve manidardır:
" Bu türküye ağlamak için, Kürtçe bilmek mi gerekir? "
Ön yargıların, malum şartlanmışlıkların uzağında kalmış bir insanın tertemiz yüreğinden, ama kendiliğinden dökülen sözler, on yıllardır, yüz yıllardır bu kardeş topraklarda savaş ve hamaset politikasından başka bir şey üretmeyen, şehitler üzerinden siyasi geçimini sağlamayı politika biçimi haline getirmiş, “vatan, millet ve bayrak” tüccarlarına verilmiş bir yanıt gibidir.
İnsana ilk bakışta unutulmayacak, salt duygu yüklü, sıradan bir Yeşilçam filminin repliği gibi gelebilecek, o ironik konuşmayı kafamın içinde birçok kez evirip çevirmişimdir… Ünlü oyuncu Şener Şen’in sorusunun başka yerden, daha değişik bir ifadeyle sorulup sorulamayacağını, yanıtınınsa ( bir an için olsun empati yaparak ) başta türlü, bir başka anlamda alınıp alınamayacağını…
Çok, ama pek çok düşünmüşümdür.
Hatta, bu film senaryosunun, kafatasçı takıntıların, bu güne dek işe yaramamış milliyetçi reflekslerin uzağında gerçekleşmiş saf ve masumane konuşmasını, TBMM mikrofonlarından çok bilmiş vekil efendilere, seçilmiş pek gururlu şahsiyetlere, her şeyi bilen, kurdele kesen, ulaşılmaz devlet elitlerine, ölümü kutsayan yarasa ruhlara, tabut sevicilerine yaptırdığınızda, kaç umut ve kardeşlik çiçeğinin açacağını ve nasıl bir toplumsal iletişimin, demokratik, barışçı, kalıcı bir çözümün çıkacağını.
Hasan Oğuz Bilgen, 20 Ekim 2012, Karşıyaka
Haber Tarihi : 21/10/2012
Haber Editörü : Özgür Medya
Haber Kaynağı : Özel
OZGURMEDYA.ORG
http://www.ozgurmedya.org/newsdetail.asp?CatID=50&NewsID=12780

İYİMSER, BEYAZ YAZILAR - 1



İYİMSER, BEYAZ YAZILAR (1)
"Anayasa yazım alt komisyonunda ele alınan 'İş Güvenliği ve Adil Ücret Hakkı' nın görüşüldüğü oturumda, Barış ve Demokrasi Partisi’nin 'Asgari ücretten vergi alınmaması' önerisi, yaklaşan seçimlerden yani oy kaygısından olsa gerek, beklenmedik bir gelişmeyle diğer partilerden de destek görünce oy birliği ile kabul edildi..." (Gazeteler)
İKİ YANLIŞ
BİR DOĞRUYU
GÖTÜRÜR MÜ ?!
Yaz ayları geldiğinde başta okullu çocuklar ve gençler olmak üzere, bir çoğumuzun aklına tatil gelir… Masmavi denizler, sıcak kumsallar, lüks beldelerde pahalı restoranlar ya da kıyı kasabalarında sıradan balıkçı lokantaları… Olanaklarımızın el verdiği, açıkçası cüzdanlarımızın doluluk oranının, 7 gün / 24 saat “ayağını yorganına göre…” diye işaret parmağını sallayan atasözünü akıldan çıkarmaksızın yaşamaya koşullanmış ürkek ve de sakıngan yüreklerimizi cesaretlendirdiği ölçüde oralara gideriz. Yine ‘ayak-yorgan’ orantısına uygun olarak tüketiriz; tükettikçe de günümüzü gün ettiğimizi, yaşadığımızı düşünür avunuruz
O tatil beldelerinde sözüm ona çevre sevdalısı zengin beylerin ve şık hanımefendilerin çocuklarıyla deniz kıyılarından, mavi koylardan, savundukları ve nemalandıkları sistemlerinin ürünü olan naylon poşet, bira kutusu, pet şişelerini randevulaştıkları gazetecilerin tanıklığında, yine plastik torbalarda toplayarak “doğa koruyuculuğu-çevre temizliği” yapmaları sıkça görülen törensel manzaralar arasındadır.
Yazının ana başlığı, insanda suya sabuna dokunmayan konular içerdiği izlenimi uyandırabilecek türden iyimser, beyaz yazılar olarak seçilmeseydi, ister istemez ülkenin bilinen, kangrene dönüşmüş sorunlarına değinmek zorunda kalacaktık. Konu da, günde on saat, on iki saat, sağlıksız ve güvencesiz koşullarda, kendisini bilmeden, asgari ücretle çalışan insanların, bırakın tatil yapmasını, öylesi pembe düşleri kuracak kadar zamanının olmadığına ilişkin bildik sözlerle sürüp gidecekti.
Yine de, şimdilerde uygulanıp uygulanmadığını bilemediğim “iki yanlışın bir doğruyu sildiği” eski bir sınav yönteminin, gerçek yaşamda ne ölçüde karşılık bulabileceğini, iç karartan onca memleket, insan, doğa manzaraları görmezden gelinerek, bardağın ne kadarının dolu olduğunun düşünülebileceğini merak etmiyor değil insan?
Adlarını dillerinden düşürmedikleri Mevlana’nın, Yunus’un hoşgörüsünden, insan sevgisi, kardeşlik duygularından nasibini almamış kimi düşünce fukarası, güdük insanların Tunceli adı yerine ‘Dersim’ dediğimizde, at gibi huylanarak ve gözlerini belertip insana vebalı muamelesi yaptığı günlerde yaşıyoruz.
Huylanan huylansın, bu benzetmeden hayvanlar aleminin en vefakar, en iş gören, şaşılası yüklerin altından sessiz sitemsiz kalkabilen ve güzel gözlü hayvanına hakaret etme niyetinde olmadığımız açıktır. Biz, bu canım memleketin ve onun yanık türkülerinin, sularının ormanlarının, kuşun karıncanın ve dahi börtü böceğinin sevdalılarıyız. Hal böyle olunca, Dersim ilinde askeri operasyonlar sonucu çıkan, söndürmek için, o her şeye kadir devletin tek bir kılını kıpırdatmadığı - diğer illerde olsa seferberlik ilan ettiği - orman yangınları genişleyerek sürerken elbette içimiz acır. Unutulmasın ki, onca yangınlarla, kavrulan canlılarla, kurşunlanan parçalanan genç bedenlerle yüreklerimiz birer yangın yeridir.
Sahil boylarında pahalı güneş gözlükleriyle çöp toplayan çevre sevicileri, güzelim beldelerin, Muğla’nın, Antalya’nın orman yangınlarından canlı ve dokunaklı yayınlar yapan yazılı ve görsel basın, bu trajik yalanın, bu yanılsamanın neresindedir? Bu bir felsefe sorusu, Albert Camus’un “Yaşam yanılsamalı bir düşse… Ya bizler, birbirimizin düşleri içindeysek?..” dediği ironik boyut mudur? Yanlış yine doğruyu hoyrat bir kalem çiziği ile götürecek, yine vicdan şıkkını silecek midir? Neyse diyelim, oyalanmadan ikinci yanlışa geçelim.
Zonguldak ilinde, 2010 yılının on yedi mayısında otuz maden işçisinin fakir canlarını aldığı bir grizu patlaması yaşanır. Karadon Müessese Müdürlüğü’nün sorumluluğundaki maden ocağının 540 metre altında galeri açmak için iş gücünü satan, taşeron firma Yapı-Tek’e kayıtlı, aralarında iki mühendisin bulunduğu otuz maden işçisi yaşamını yitirir. ODTÜ faciayla ilgili gereğini yapar; tutulan raporda, doğal olarak maden sahibi işveren ve müdürü birinci dereceden kusurludur. Bu rapora göre, sorumlular hakkında 15 yıla kadar hapis istemi ile dava açılır. Bu inanılması güç, alışılmışın ötesinde bir gelişmedir.
Dava sürerken, ilgili mahkemenin istemi üzerine ikinci bir bilirkişi raporu hazırlanır ve skandal bir saptamada bulunulur:
“Asıl kusurlu olanlar, ölen iki mühendis ile ocakta görevli çavuş ve nezaretçi işçilerdir.”
Uzun sözün kısası, alın teri ve ucuz işgücü üzerinden yüklü rant sağlamaktan bir şey düşünmeyen, işçiyi güvencesiz, sağlıksız ve esnek koşullarda çalışmaya mahkum eden taşeron, modern köle sistemi ve onun sorumlusu işverenler değil, salt ekmek ve geçim derdi ile çalışanlar, yani tonlarca toprağın altında kalanlar ve ölenler kusurludur!.. Bu, aşağıdaki doğruyu silmek için yeterli olan ikinci yanlış mıdır?
Biz dillendireceğimiz doğruyu, eski bir suçlama yöntemi ve kapitalist paranoya olan “servet düşmanlığı yapmak” adına sahiplenelim, sahiplenelim ki, doğru olan iki yanlışı birden silip süpürsün… Vicdanlarımızdan tüm düşüncesizliklerimizi, belleklerimizden iflah olmaz unutkanlıklarımızı günbegün kararan, içi boşalan, anlamsızlaşan, silikleşen ruhlarımızdan umutsuzluklarımızı söküp atsın.
Canım ülkemde, işçi sınıfının ve emekçi insanların evrensel ve sınıf çıkarlarından yana olan, emek eksenli, sınıf sendikalarının yıllardır savunduğu “asgari ücretten vergi alınmaması” önerisi ve kararlılığı sonunda yaşama geçecek gibi.
Anayasa yazım alt komisyonunda ele alınan “İş Güvenliği, Adil Ücret Hakkı”nın görüşüldüğü oturumda, Barış ve Demokrasi Partisi’nin “Asgari ücretten vergi alınmaması” önerisi, yaklaşan seçimlerden yani oy kaygısından olsa gerek, beklenmedik bir gelişmeyle diğer partilerden de destek görünce oy birliği ile kabul edildi.
Her ne kadar, kaldırılacağı, uygulanmayacağı söylenen 125 TL’lik vergi tutarının işçiye mi, işverene mi verileceği ya da var olan taraflar arasında paylaştırılıp paylaştırılmayacağı konusu şimdilik çok net olmasa da, yıllardır kavgası verilen ve uğruna bedeller ödenen bu haklı istemin hüküm biçiminde anayasa metnine girmesi, soğuyan ve ıssızlaşan umutların üzerine sarı sıcak gün ışığının düşmesi olarak ifade edilebilir.
Buradan çıkarılacak ve kentlerin duvarlarına büyük harflerle yazılmaya değer son sözler de, eskilerin “kıssadan hisse” deyişinde anlatımını bulan, “İstenirse Olabiliyor!”, “Barış Çok Uzağımızda Değil!.. İstenirse Asker Kanı da, Gerilla Kanı da Durdurulabilir, İş Cinayetlerinin, Kadın Cinayetlerinin, Siyaset ve Bilim İnsanlarının, Sanatçıların, Gazetecilerin, Aydınların Tutuklu Bırakılmalarının Önüne Geçilebilir.” özlü sözleridir.
Hasan Oğuz Bilgen, 25.09.2012

30 Nisan 2023 Pazar

SEKİZ SAAT İŞ, SEKİZ SAAT UYKU, SEKİZ SAAT KEYFİMİZE GÖRE...



SEKİZ SAAT İŞ, SEKİZ SAAT UYKU, SEKİZ SAAT KEYFİMİZE GÖRE...

Kavgalı haliniz, kavga nedeniniz, uğraşıp didinmeniz, boyun eğmemeniz itiraz etmeniz havada uçuşan bir partikül madde kadar küçük bir nedenle olabilir. Mevcut devlet mekanizması gibi, ilk bakışta baş edilemez gibi görünen devasa, ceberut ve de esaslı bir nedenle de...

Yer ve zaman, koşullar ve gerekçeler, ırk-dil-cins-inanç her ne olursa olsun, uluslararası düzeyde tek kutlama, tek anma ve insanlığın and içme günü 1 Mayıs'ın değişmeyen anlamı ve önemi kavga günü oluşudur. O, sınır tanımayan uluslararası 1 Mayıs ki, her fırsatta geçiştirilmeye, sınıfsal içeriği boşaltılmaya çalışılmıştır. İnsanlığın başına çöreklenip sülük olmuş egemen sınıflar ve iktidarlarınca ‘Bahar Bayramı’ ilan edilmiş, “çiçeklerden taç yapın, kırlarlara çıkın, yeşille ve börtü böcekle idare edin” denilmiştir.

1 Mayıs’ın evrensel karakteristik özelliği, yaşlı kürenin hemen her yerinde ve zamanında, fincancı katırlarının sırtındakilerini de, ona biat edip peşi sıra giden goygoycularını da ürkütmüştür.

* * *

Çekiç, insanı ve emeğini tutsak eden modern köleliğin zincirine indiğinde…Yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şeyi üreten çarkların şalteri kapandığında, 'ayak takımı', 'baldırı çıplak' dedikleri insanların nasıl da yaşamı yaratan, nasıl da yaşamımızı renklendirip biçimlendiren, anlamlı ve dahi önemli kılan bir güç olduğu görülür.

İstenilen şey aslında fazla bir şey değildir.

Bir şeye benzetemedikleri, ‘asla olmaz’, ‘mümkün değil’ dedikleri, ayaklar baş olacak, güneş bir kez de baldırı çıplakların yüzüne gülecektir. Beyfendilerin, hanımefendilerin, emin olunuz ki, sinek ısırığı kadar bir yerleri acımayacaktır. Tıpkı hava gibi/ su gibi, ekmek de eşit/ adil bölüşülüp tüketilecektir. Hepsi bu!  Olup bitecek olanın hemen hepsi budur.

* * *

Fazla bir şey değil istediğimiz.

Yarattımız değerlerinin karşılığını, sadece hakkımız olanı ve de aslında bizim olanı istiyoruz. Çekiç zincire vurduğunda ve o şalter indiğinde daha başka ne mi olacak?

Beslendikleri savaş ve kaos politikaları son bulacak, kan ve barut, vahşi sömürü düzeneği ve tüm bunların toplamı demek olan paranın saltanatı hak ettiği yere, sakallı adam Karl Marks’ın sözüyle “çıkrığın ve baltanın yanına”, yani tarihin çöplüğüne atılacaktır.

* * *

Fazla bir şey değil istediğimiz.

Üreten büyük insanlığın, sınıfsız/ komünal toplumdaki serbestliğini ve eşitliğini istiyoruz sadece. Başka bir dünya mümkün. Böyle bir dünya olur, olmuştur. Yaşanmaktadır da. ‘Ceketimin kibrit cebi kadar değil’ deyip akıllarınca alaya aldıkları, o küçük ada ülkesi Küba, yer kürenin yoksul insanlarına “asker” değil “doktor” göndermektedir.

Gecelerinde aç ve açıkta yatılmayan, gündüzlerinde işsiz olunmayan, insanların ırk, dil, din, inanç ayrımı yapılmaksızın en temel gereksinimlerden, sağlık-eğitim-barınma ve sosyal güvenlikten eşit biçimde yararlandığı başka bir dünya olur. Olmuştur, vardır ve var olacaktır.

Fazla bir şey değil. Sekiz saat iş, sekiz saat uyku, sekiz saat keyfimize göre. Öyle çok şey değil… Sağlıkta, eğitimde, barınmada ve sosyal güvenlikte eşitlik ve adalet... Fazla bir şey değil istediğimiz.

Unutmadan… AKP’li son 1 Mayıs’a giderken, sapla samanın, at izi ile it izinin birbirine karıştığı yaşadığımız, “baharların geleceği söylendiği” kapitalizmin piyasacı neo liberal sisteminin yeniden yapılandırılması günlerinde, rüyaya yatmamızı, işçi sınıfının üretimden gelen gücüne güvenmememizi, sadece oy atmamızı istiyorlar. Yani, sadece “kurtar bizi” deyin. Oturun oturduğunuz yerde, izleyin, alanlara inmeyin, şalter indirmeyin, nihai kurtuluşunuz için çekicinizi zincirlerinize vurmayın…

Başka bir zamanda, asla ağızlarına almadıkları Latin gerilla önderinin unutulmaması gereken saptaması ile “Cennetin kapıları açılmayacak ama cehennemin kapısı kapanacak.”  Ve elbette bizim demirci Arif Usta’nın deyişi ile “İmam kazanacak, müezzin kaybedecek…”  Hepsi bu…  

Zincirsiz, sınıfsız ve sınırsız bir dünya, işçi sınıfının son kurtuluş kavgası, sosyalizmle mümkün… “Tek Yol Devrim”i ve “Kurtuluşa Kadar Savaş”ı unutmadan, Gürateş'imizi, Arda'mızı, Sabahat’ımızı, Özzümrüt’ümüzü, Nailan’ımızı ve de Didar Abla’mızı, Şınnak Ana’mızı, Akile Ana’mızı unutturmadan…

Haydi yeryüzü işçi sınıfının 1 Mayıs şenliğine, düğününe. Haydi, bizleri tanıyan, eylem adımları ile geçtiğimiz sokaklara, bizim olan ve dahi hep bizim olacak olan alanlara…

Hasan Oğuz Bilgen, 1 Mayıs 1977, Kazancı Yokuşu.

24 Nisan 2023 Pazartesi

“24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR - 3

 YENİ BİR 24 NİSAN’da YENİDEN VEDAT TÜRKALİ



"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime,

 Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime..."

 

Neo-liberalizmin dünyaya bakışı ve olayları ele alışın yöntemi olarak baş tacı yaptığı ve bize dayattığı popüler kültür, işine geldiği konunun ya da olayın içini boşaltarak manipüle etmesi, canını sıkanı, keyfini kaçıranı ise yok sayması, yetmedi yok etmesi illüzyon ustası Zati Sungur ustanın kemiklerini sızlatacak cinsten. 

Bırakalım politikayı, genel kültür ölçülerinin çok uzağında olan birisinin dahi anlayabileceği üzere, "Cherokee" örneği ilginçtir. Beyaz adam, ağzının salyalarını akıtarak işgal ettiği bakir topraklarda "yeni dünya" larının temellerini attığını söylerken, bunu uygarlık adına yaptığını ilan ediyordu.  Oysa, toplum bilimi aynı beyaz adamın, zengin ve bereketli topraklarından sürerek canlarına ot tıkadığı, soykırıma uğrattığı, doğaya ve insana bir karınca kadar zararı olmayan Cherokee yerlisinin varlığını ve tarihini yok hükmünde kabul ettiğini yazar. 

Yıllar sonradır. Vahşi sömürgeci atalarının izinden ayrılmayan emperyalistlerin silahlı ya da silahsız fedaileri, kalemşorları katlettikleri bir halkın adını -Cherokee adını- güç, özgüven ve dayanıklılık timsali olarak (4 x 4) Jeep’ lerine vermekten zerre kadar utanmayacaktır.

 Sanal alemin “Google” belleğine bakıldığında Cherokee adının, gurur, yılmazlık, lider-öncü ve "yenilmezlik" ve sözcükleri ile birlikte anıldığı görülecektir.

Uzak topraklardaki Kızılderili dostlarımızın hüzünlü öyküsünden, coğrafyamızın uzak ya da yakın tarihinde yaşananlara bakıldığında da bu yakıcı gerçeğin değişmediğini görürüz. "Çağ açıp çağ kapatanlar" olarak özellikle öne çıkarılan isimler ya da olaylar, planlanarak yaratılmış değerler resmi ideolojinin tıpkı bir ilkokul müsamere sahnesinde olduğu gibi, altlarında yatan gerçeği asla günışığına çıkarmayan ve açıklanmayan durumların yinelenmesiyle fasit daireler olarak döner dururlar.

Bol parfümlü Lions gecelerinde ağlak yüzlerin yapay gözpınarlarını harekete geçiren ünlü Sarı Gelin türküsünün, asıl adının “Sari Gyaln” olduğu, soyuna sopuna kibrit suyu dökülmüş ve dahi bacaları tütmemecesine ocakları söndürülmüş, kana baruta, hasretlere sürgünlere reva görülmüş bir çilekeş halkın kültüründen geldiği gerçeği bu çözümsüz dairelerin içinde kaynar gider.

Ya “Dersim Dört Dağ İçinde" türküsü? 

Ona ne denebilir? Azıcık tarih bilgisi olan, vicdanı kurumamış, vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmamış birisi onun hakkında ne yazabilir? Aynı vicdan sahibi insanlar bu ağıt/ türküyü olur olmaz bir mekanda her duyduğunda ne hisseder?

Güçlü olasılıktır; Ahmet Kaya kardeşimizin linç edildiği "Magazin Gazetecileri Gecesi" tıkınmalarının ve de tıksırmalarının birindeki kılıç kalkan, çatal bıçak meraklılarını bile duygulandırıp damardan coşturup terennüm ettirebilir!

Ne ki, Dersim’in kaç dağ içinde, kaç devlet cenderesi altında olduğunun, sözlerinin, ezgisinin tarihin hangi karanlık, soğuk, sahipsiz ve vefasız kesitinden damlayıp geldiğinin hiç, ama hiç önemi yoktur!

Toto Karaca sadece, eşsiz ve pek "mühim" bir "tiyatro oyuncusu" dur! 

Nubar Terziyan sadece, "meşhur" bir “Türk Sinema Sanatçısı” dır! 

Hepsi budur, burada durulmalıdır. Bu sanatçıların muhteşem eserlerini bizlere emanet edip miras bıraktığı sahne ve sinema emekçilerinin aidiyetlerinden, kimliklerinden hiç bir zaman, hiç bir yerde söz edilmemelidir. Zaten edilmez. Bu anımsadıklarımızın adları insan aklına ilk gelenlerdendir. Elbette daha başka kimlikleri, aidiyetleri unutturulmak istenenler de vardır.  

İnsanların ait oldukların sosyal doku, geldikleri yerler, geçmişleri ve yaşadıkları her daim bir sır, utanç verici bir durum, bir ayıp gibi saklanmaya, perde arkasında tutulmaya çalışılmıştır. Maazallah farklı toplumsal köklerden, kültürlerden ve etnik kimliklerden konuşmak insanı vatan hainliğine kadar götürebilir! 

Bir de, bizim el yordamı terazi becerisi çıraklığından gelen, mimarlık yeteneği uzak diyarlara ulaşmış yapı ustamız var ki, anmamak gerçekten haksızlık olur. O ve ekibi emekçiler önemli yapılar inşa etmiş, övünmek Osmanlı’ya kalmıştır. Dahası bu eserler, depremler, savaşlar ve onca yıkımlar görmüş; en önemlisi günümüze dek gelmiştir. Mimar Sinan'dan söz ediyoruz. Yapı sanatının muhteşem mimarisinin, eşsiz başyapıtlarında yıllarca yaşamasını sağlayan Ermeni mimarından... Diğerlerinde olduğu gibi, Sinan’ın da Kayseri’ li bir Ermeni ailenin biricik oğlu olduğunu söylemek, pehlivan tefrikalarıyla büyüyüp, Battal Gazi aksiyonu ve Ulubatlı Hasan heybeti ile yetişmiş bir yurttaşa “affedersiniz” ya da “estağfurullah” çektirebilir. Kasımpaşa' lı beyefendiye çektirdi de.

Sonuçta yüzleşme cesareti gösterilemeyen ve halının altında saklanmaya çalışılan bir konuda, siz ne derseniz deyin, söz konusu kişi tarih kitabının okuma bölümünde geçiştirilen “Yüz Türk Büyüğü” nün ötesinde bir anlam ve önem taşımayacaktır.

Denilebilir ki toplumda kabul görmüş, sineye basılmış, evrensel değerlerle kanıtlanmış bir sanatçının etnik kimliğinden söz etmek neyi değiştirir ya da neyi kanıtlar? Elbette hiçbir şeyi… Ancak insanların ait oldukları, alışkanlıklarını, değerlerini, geleneklerini, dillerini, inançlarını taşıdıkları toplumlar, bizzat mevcut devletin baskın gücü tarafından itilmiş kakılmış, sürülmüş, soyulmuş sövülmüş ve amiyane deyimle "Köküne kibrit suyu" diyerek yok edilmeye çalışılmıştır.  

Tarih ve toplum biliminin belgeleri ve yazılı kayıtları kanıtlar ki, Tanzimat döneminde kısmen ya da temsili anlamda elde ettiği eşit ve adil yurttaşlık hakkını, sonradan İttihat ve Terakki’nin devletçi statükocu anlayışının denetimine kontrolüne teslim edilecek olan Ermeni  toplumunun toplumunun toplumunun bu topraklardaki kadim varlığı, tarihin derinliklerinden ve yerkürenin M.Ö 6 ’ncı Yüzyıl kesitinden gelmektedir.

Köklerini tarihin işte bu kesitinden alarak, sarsıcı bir sarmal içinde Cumhuriyet dönemine getiren usta yazar, Vedat Türkali  -Farklı kimliklerin barış içinde bir arada yaşaması, eşit, adil ve güven dolu bir geleceği kurabilmek adına- iki yüz sayfayı bulmayan bir çalışmayla yıllarca sığ sularda, kirli, paslı söylemlerle körüklenen düşmanlığın ve ayrımcılığın insanlara ne bedeller ödettirdiğini göstermiştir.

Güçlü bir roman kurgusu içinde kısa, öz ve sade anlatımla önümüze dikilen olayların tarihsel verilerle desteklenmesi, kitaba yadsınamayacak türden belge niteliği de kazandırmaktadır.

Vedat Türkali, bir belge, toplumsal bellek niteliğindeki yapıtı “ Bitti, Bitti, Bitmedi ” adlı romanı ile, ancak sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir başka dünyanın mümkün olabileceğine inanan bir sosyalistin, hala tabu olarak kabul edilen bir konuyu gözlerimizin önüne bir gerdanlık gibi saçabileceğini kanıtlıyor. Yani büyüyüp ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri Anadolu topraklarına “ana yurdum” demeyi içine sindirebilmiş Ermenilerin hala yüz yüze gelemediğimiz, yazmaktan çekinilen, boğazımıza düğümlenen hüzünlü özgeçmişinden söz ediyor cesurca.

Yapıt, salt -yalın anlatım tekniği gibi- yazınsal değeriyle değil, ağırlıklı olarak siyasal ve toplumsal geçmişimize mercek tutup bizi kendimizle, birbirimizle yüzleşmemize, tekrar tanışmamıza neden olduğu, söylenemeyenleri söylediği, yok sayılanı, özellikle ve ısrarla unutturulmaya çalışılanı anımsattığı için kayda değer. 

Vedat Türkali ağabey, resmi ideolojinin ve resmi tarihin en süslü hikayesi, en iflah olmaz iki yüzlü teranesi olan “ Farklılıklarımız zenginliğimizdir”  klişe nakaratının içini gerektiği gibi doldurmuş, gözlerimizin önüne çok dilli, çok dinli, çok kimlikli ve çok kültürlü bir eser getirip bırakmıştır.

Hem de “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette, hizmetçi ve köle olma hakkından başka hiçbir haklarının olmadığı.” kelamını buyuran dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’u anımsatarak. Adını, gururla bir hava limanına verdiğimiz, "Dersim Fatihi" olması ile övündüğümüz, "Türk Kuşu" pilotu Sabiha Gökçen bombardımancısını konuşturup, devlet kayıtlarını boşa düşüren samimi itiraflarına yer vererek.

Kitapta daha neler yok ki:

·                     1914 yılının haziran ayında Talat, Enver ve Cemal Paşa’lara suikast yapılacağı asılsız ihbarı ile Sosyalist Hınçak Partisi’nin 120 üyesinin tutuklanması, Ermeni katliamının  ilk sinyalleridir. 

·                     15 Haziran 1915’te derdest edilen sosyalistlerden, aralarında Paramaz adlı halk önderinin de bulunduğu 21 yurtsever güzel insan idam edilir. İdamların tek canlı tanığı Kalust Boğosyan’ın yazılarında Paramaz’ın üzerine çıktığı sehpayı tekmelemeden önce “Yaşasın Sosyalizm” diye bağırdığını belgeler.

·                     1915 yılının başlarında bırakalım yazar çizer, aydın, gazeteci, hukukçu tutuklamalarını, milletvekili Krikor Zohrab alıkoyulanlar arasındadır. Onun felaketi, İstiklal Caddesi Cercle d’Orient Kulübü’ndeki akşam yemeği sonrasında, Talat Paşa’nın yanağına kondurduğu ölüm öpücüğü ile birlikte gelir. Zohrab çok şaşırmıştır,  

·                     “ Bu ne iltifat ” diye sorar. Paşa “ İçimden geldi ” der. Birkaç gün sonra, Urfa yolu üzerinde Erzurum milletvekili Vartkes beyle birlikte başları ezilmiş, parçalanmış biçimde bulunur. 

·                     Ölüm öpücüğünden sonra verilen yargısız infaz talimatını yerine getiren, İttihat tetikçisi Çerkez Ahmet’ tir. Bizzat İttihatçı Talat’ın keyfiyetiyle, bir milyona yakın Ermeni insanının kırıldığı Dery-Zor’da Suriye çöllerindeki kıyımdan kurtulan ve yaşadıklarından, gördüklerinden akıl sağlığını yitiren, karşısına çıkan ağaçları üzerine gelen Osmanlı askerleri olarak gören, besteci, müzikolog ve orkestra şefi Rahip Gomidas’tır.

·                     1915’te Anadolu’nun dört bir yanından devlet talimatı ile sürülenlerin ortak yönü Dery-Zor çölleridir. Kimi kafileler eksile eksile de olsa Suriye içlerine varırlar. Kimileri onlar kadar şanslı değillerdir. Hastalar, yaşlılar ve çocuklar hiç ulaşamazlar… Golgotha yolunda, Kürtlerden oluşma Hamidiye Alayları’nca öbek öbek öldürülüp, yol boylarınca bırakılırlar. Kimilerini doğa kıyar. Açlıktan, susuzluktan ve hastalıklardan ölürler.   

·                      Abdülhamid’in 1864’de ve 1866’da toplam iki yüz bin Ermeni insanını Urfa’dan kırsal alana çıkarıp, dağlara sürüp kıydırtması... Bölge Kilise kayıtları, kıyıma uğrayan insan sayısının üç yüz bin olduğunu belgeliyor. Adı geçen katliamla ilgili, Abdülhamid’e muhalif olan, ne var ki İttihatçı da olmayan Tevfik Fikret’in, Talat Paşa’nın uzattığı elini “Ben bu kanlı elleri sıkmam.”  diyerek geri çevirmesi “Yüz Türk Büyüğü” masalının büyüsünü bozan cesur çıkışlardandır.

·                     Hozat’ın Ergen Köyü -yeni adı Geçimli- Kayışoğlu Yarması…

·                     Orada sıkıştırılan ahaliyi öldürmeye kurşun yetmeyeceği anlaşılınca, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın bellerinden birbirlerine bağlanarak, uçuruma zorlanırlar. Görgü tanığı, aynı köyden Kamer Ağa'dır. Kamer ağa, o insanın kanını donduran can pazarında, küçük bir kız çocuğunun annesinden ayrılmamak için eteklerine yapışıp tutunmasını, onu asla bırakmamasını, en sonunda bu kız çocuğunun da diğerleri ile birlikte, salkım saçak yardan aşağı uçtuğunu anlatır.

·                     “ Musa Dağ’da Kırk Gün” kitabının Türkçe çevirisi yoktur. Belgesel roman Franz Werfel tarafından Fransızca yazılmıştır. Sözcüğün gerçek anlamıyla insan sefaletini, bir halkın yok oluşunu, yok edilişini anlatan bir eserdir. 1933’te yayınlanır, yankısı güçlü olur. Yahudi Gettolarında da okunmaya başlanınca, bunun salt zulme uğrayan Ermenilerle ilgili olmadığı, Avrupa'da savaş tamtamları ile yaklaşmakta olan Yahudi soykırımının müjdecisi olduğu yayılır. Bu tarihsel öngörü, Goebbels’in yasaklama kararıyla karartılmış olacaktır. Kitabın başına gelenler bile çarpıcı, sarsıcı bir ironi, Yahudi halkının başına geleceklerin habercisi gibidir.

·                     " Musa Dağ’da Kırk Gün”den Vedat Türkali’nin aktardığı ilginç ayrıntıda, tüm halkların barış içinde yaşama hakkı olan bu topraklarda yıllarca hamaset nutuklarıyla insanları birbirine düşman eden siyasetçilere Tarih Babanın parmak sallaması gizlidir:  İstanbul hükümetini tehcir kararından döndürmek isteyen, insan dostu Alman Papaz Johannes Lepsius, Enver Paşa'yı ikna etmeye çalışır. Somut tarihsel bir veri olarak tarihe geçen o talihsiz görüşmedeki Enver Paşa'nın sözleri, bu güne kadar yapılan tüm polemiklerin, temcit pilavı misali önümüze sürülen tüm tezlerin pabucunu dama atmaya yeterlidir:

·                     "Ekselans” der Papaz Johannes Lepsius, “Kurmak istediğiniz imparatorluğun temelinde Ermeni halkının cesedi olacak. Bu hayır getirir mi?” Paşa’nın yanıtı epeyce serttir:  “İnsanla veba mikrobu arasında barış olmaz.” Johannes de sözünü esirgemez; ancak onun bu medeni cesareti onun da, görüşmenin de sonunu getirecektir:  “ Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yok etmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz?  

*   *   *

Canımızı sıkan, olasılıktır belki tadımızı bile kaçırmış, hatta sokağa çıkmanın yasak olduğu bir günün sıkkın akşamında, yukarıdaki “iç karartan” bunca ayrıntıdan sonra, bir sanat eserinin öyküsünden söz etmek iyi gelebilir.

Uzunca bir aradan sonradır. 

Bestekar, kemani Sarkis Efendi, o nahoş öpücüğün atıldığı İstiklal Caddesi'ndeki Cercle d’Orient Kulübü’nde kendi halince demlenmektedir. Nezih ve gösterişli salonun pahalı masalarından birinde son kadehini yuvarladıktan sonra, günlerdir beklediği ilham perisi de sazının tellerine konuverir. Vuslat anıdır… Üstat Sarkis Efendi, Vedat Hocanın kitabında anlattığı yaşananlarla ile haşa, uzaktan yakından ilgisi ve bağlantısı olmayan (!) “ Kimseye etmem şikayet; ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime ” şarkısını besteler.

*   *   *

1915’in, bir halkın dağların kuytuluklarında, yol boylarınca, çöl sıcağında salkım saçak kırılmasının üzerinden yüzyılı aşkın geçmesine karşın, bizim hala, çoktan kabullenilmesi gereken bir toplumsal travmayı kanıtlamaya çalışıyor olmamızı, derin bir hüzün ve çokça şaşkınlık hali içinde izleyen bestekar Sarkis Efendiyi gözlerimizin önüne getirebilsek bile, onun, 2026’nın hiç değişmemiş kin, nefret ve linç ikliminde nasıl bir beste yapabileceğini düşlemek zor.

*   *   *

Açık Mektup Kolektifi, 24 Nisan 1915, Hozat-Ergen Köyü. Kayışoğlu Yarması.


23 Nisan 2023 Pazar

“24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR - 2



“24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR ( 2 )

Son siyah beyaz fotoğraf:

Yaşamın canlı pratiği resmi tarihin masalları ve de kahramanlık destanları ile yetişmiş bir insan için anlaşılması zor ve karmaşıktır. Tarif edilemezdir.

Yaşamın gerçekliğidir ki, zıtlıkların ve karşıtlıklarının bir araya gelmesiyle sorun derinleşir, yaşam zorlaşır. Yine de, farklılıklarla bir arada olabilmek, dili, dini, ırkı ve inancı ile insanı olduğu gibi kucaklamak, bizi zenginleştirir, güzelleştirir. Hoşgörü ile gelen barış öğretici ve yol gösterici olur. Kitapların ve okulların öğretemediğini öğretir. İnsanı bilgi, deneyim ve erdem sahibi yapar. 

*   *   *

Ergen aklı hala bir Dostoyevski klasiği Suç ve Ceza'nın dizelerinde, gözleri her nisan ayında geleneksel Mesir macunun saçılan Sultan Camisi’nin batı yakasında bulunan dutluk alanda kurulmuş derme çatma çadırlardadır. Zoraki konaklama alanının sakinleri, belediye başkanı ile ücret anlaşmazlığına düşmüş kentin temizlik işçileridir. Kılıçlar çekilmiş, gemiler yakılmış ve grev ateşi yakılmıştır. Babası dışında herkes, o çadırlara asla yaklaşmamalarını yakınından bile geçmemelerini tembihler.  

Kentin gökyüzünde soğuk rüzgarlar esmekte, kapkara bulutlar dolanmaktadır. Hava kurşun gibi ağır ve boğucudur. Kent ahalisinin ilk kez karşılaştığı bu olaya ilişkin, resmi ağızlardan yapılan açıklamalar Spil dağının dillere destan, kök söktüren soğuğu kadar dondurucudur:  

"Çadırları kuranlar yöneticilerine başkaldırmış ve belediyenin riyaset makamına isyan etmiş baldırı çıplak ayak takımıdır." 

Çocuk belleğinde iz bırakan açıklamaların en çarpıcısını ve en ürkütücüsünü okulun patlak gözlü şom ağızlı hademesi yapar: “Çadırlarda yatıp kalkan asiler Ermeni’dir. Onlara ekmek yemek verilmemeli, su dahi götürülmemeli, anlattıklarına, söyledikleri yalanlara asla kulak asılmamalıdır.”

Çocuk inadına, çadırların içindeki yaşamın nasıl olduğunu, orada neler yaşandığını, acınası kılıklı insanların neden ortalık yerde çadır kurup ateş yaktıklarını, evlerinde yatmadıklarını, ailelerinin yanında olmadıklarını uzun uzun düşünür. 

Çok geçmez... Babası Fikri hocayla birlikte, kentin sağduyulu insanları, o çadırlarda kalanların Ermeni olmadığını, sadece ödenmeyen maaşlarını, verilmeyen haklarını alabilmek için greve çıkmaktan başka bir yollarının olmadığını anlayan ve de aştan işten başka bir dertleri olmayan kentin çöpünü toplayan, yolunu yapan, suyunu getiren belediye işçileri olduklarını öğrenirler.

İlerleyen günlerde, haftalardır o derme çatma çadırlarda, Spil dağının dondurucu soğuğunda aç açık yatıp kalkan, bu belediye işçilerinin kırk dört gün sürecek, çare umdukları Ankara'nın yolunu yalın ayak yürüdüğünü tüm kent duyacaktır.

*   *   *

Köy Enstitü" lü öğretmeninin deyişiyle, “Nisan ayı muhteşemdir. Kımıldanış uyanıştır. Köklerden gövdeye, dallara can suyunun yürümesi; ağacın çiçeklenmesidir. Dağın taşın, börtü böceğin uyandığı, kıpırdadığı günlerdir.”

1 Nisan, insanın kendisi ve diğer insanlarla ile barışık olduğunu kanıtladığı, kendisini ve insanları hoş gördüğü bir gündür. Ol nedenle 'Nisan balığı' şakasının tadına doyum olmaz. Köy Enstitüleri’nin kuruluş tarihi olan 17 Nisan 1940, bozkırdaki aydınlanmanın, umudun çekirdeği, büyümesine kök salmasına izin verilmeyen yalnızlıkta açan kır çiçeğidir.

Ne var ki günlerden 24 Nisan’ dır.

Ergen kızların ilk özel günü gibi, tıpkı bir günah gibi gizlenen, asla dillendirilmeyen, dahası inkar edilen, ülkem coğrafyasının en ağır, en boğucu sayfasıdır; 1915 yılı ve sonrası... Devlet zoru ile ötekileştirilmiş bir toplumun kırıldığı, tüketilmeye, soyunun kurutulmaya çalışıldığı acılı günlerdir. Gün geldi zulüm ve kırım günlerini anlatsın, anımsatsın, unutturmasın diye, olup bitene özetle '24 Nisan' dendi. Bu tarih, bir sembol, bir anma günü olarak benimsendi.

*   *   *

Resmi tarih yoksul halkların, kendi deyişleri ile "baldırı çıplakların" ve “ayak takımı” nın, egemenlerin kar hırsı yüzünden çektikleri eziyetleri yazmaz. Hiçbir zaman da yazmamıştır. Sınıfların ve sınıf çelişkilerinin ana rahmi köleci toplum biçiminden bu yana, egemen sınıfların tarihi sınıf mücadelelerinin tarihi değil, Malkoçoğulları’nın, Ulubatlı Hasan' ların tarihidir ve yaşatılan onca işkence, sürgün ve katliam Battal Gazi Destanları’ nın gölgesinde bırakılmıştır.

1915 ile birlikte ilerleyen kahırlı soykırım zamanlarında: 

Çoluk çocuk çöllere sürülen, ateşe, sırtlanlara, Hamidiye Alayları'nın önüne atılan Ermeni vatandaşlarının, kaçının soğuktan, sıcaktan, açlıktan, susuzluktan, kılıçtan, paladan, serseri mermiden öldüğünün,

Ölü sayının beş yüz bin mi, bir milyon mu ya da bir buçuk milyon mu olduğunu eveleyip gevelemenin,

Yaşatılan bu cehennemin, "vatanın birliğini, bütünlüğünü, bekasını korumak için yapılan askeri harekatlar" mı yoksa, tehcir mi, soykırım mı olup olmadığı konusunda yapılan laf ebeliklerinin ciddiyetle karşılanabilir bir yanı yoktur.

Kral çıplaktır ve 24 Nisan'dır.

Kıyıma, kırıma ve dahi tüketilmeye, yok edilmeye, soyunun sopunun, köklerinin kazınmasına reva görülen bir kadim Anadolu halkının acıları, Talat Paşa’nın Cercle d’Orient Kulubü’ndeki akşam yemeği sonrasında, milletvekili Krikor Zohrap efendinin yanağına kondurduğu ölüm öpücüğünde gizlidir. (Vedat Türkali. Bitti Bitti Bitmedi.)

Nisan ayı ne hoş ne de güneşlidir. Doğasıyla kımıl kımıl, mutlu/mesut insanıyla cıvıl cıvıldır!  Madalyonun diğer yüzüyle, bir o kadar da zordur, kasvetlidir. 1915 yılının Deyr Ez Zor'unda, Urfa yollarında ne zordur hayat. Suriye çöllerinde, geç bestelenmiş içli bir şarkının hüzünlü dizeleri yaralı yürekleri sızlatır. Güfte her şeye karşın, onca tehcire, zorlamaya ve baskılamaya karşın, yalnız kendine sitemkardır. Yine de "şikayet" etmez, nefret dili ve düşmanlık içermez. 

Adı Sarkis' tir... Acılıdır. Yine de temkinli, tutumunda ılımlı ölçüyü ve alçak gönüllülüğü elden bırakmayandır.  Bestekardır. Acıyı yaşayan, kırımın tanığıdır. Deyr Ez Zor ne menem bir zordur. Atom çekirdeğini parçalamak kolaydır. Zor olan, ön yargılardan, nefretin tutsak eden ruhundan, öfkenin karaçalılarından aklı, paçayı, vicdanı, sağduyuyu kurtaramamaktır.

*   *   *

Oysa ne kolaydır barışabilmek, ağız dolusu gülmek, sıcacık komşuluk yarenlik yapabilmek. Motorları maviliklere, barışın ve kardeşliğin sularına sürebilmek.

Yine de resmi tarih anlayışının cenderesinden ötürüdür, 1915 yılının nisan ayında, Hozat-Ergen köyü Kayışoğlu Yarması’ndan salkım saçak uçurumun dibine, ölüme uçan insan kalabalığında, annesinin eteklerine yapışmış bırakmayan kız çocuğunun yattığı ölüm uykusundan uyanamamak? ( a.g.y. Vedat Türkali )

Her şeye karşın, her şeye karşın… 

Kırılan cam, yıkılan çit için komşudan özür dilemek. " Sen de beni bağışla komşu. Komşum benim... Kızını kızım bellediğim, oğlumu oğlun bellediğin. Yine eskisi gibi olalım, barışalım eğlenelim. Egemenlere, padişahlara, saltanatlara, saraylara inat, eskisi gibi yine kız alalım kız verelim." diyebilmek. Oysa ne de kolaydır.

*   *   *

Ne zordur, bu günleri de gördüm diyebilmek. Ağız dolusu gülebilmek. Ah, insana ne de güç gelir, doğum gününün 24 Nisan olması. Ve dahi, hem o ilkyaz uyanışlarının muhteşem, hem alacakaranlığın karabasan günlerinden birinde, 24 Nisan'da doğmuş olmak. 

"Eh be çocuk... 24 Nisan, doğum günün kutlu olsun" diyebilmek.

Açık Mektup Kolektifi, 24 Nisan 1915, Vakıflı- Samandağ.

*   *   *

Metnin devamı “24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR ( 3 )