İYİMSER, BEYAZ YAZILAR (2)
İYİMSER, BEYAZ YAZILAR (2)
SEKİZ SAAT İŞ, SEKİZ SAAT UYKU, SEKİZ SAAT KEYFİMİZE GÖRE...
Kavgalı haliniz, kavga nedeniniz, uğraşıp didinmeniz, boyun eğmemeniz itiraz etmeniz havada uçuşan bir partikül madde kadar küçük bir nedenle olabilir. Mevcut devlet mekanizması gibi, ilk bakışta baş edilemez gibi görünen devasa, ceberut ve de esaslı bir nedenle de...
Yer ve zaman, koşullar ve gerekçeler, ırk-dil-cins-inanç her ne olursa olsun, uluslararası düzeyde tek kutlama, tek anma ve insanlığın and içme günü 1 Mayıs'ın değişmeyen anlamı ve önemi kavga günü oluşudur. O, sınır tanımayan uluslararası 1 Mayıs ki, her fırsatta geçiştirilmeye, sınıfsal içeriği boşaltılmaya çalışılmıştır. İnsanlığın başına çöreklenip sülük olmuş egemen sınıflar ve iktidarlarınca ‘Bahar Bayramı’ ilan edilmiş, “çiçeklerden taç yapın, kırlarlara çıkın, yeşille ve börtü böcekle idare edin” denilmiştir.
1 Mayıs’ın evrensel karakteristik özelliği, yaşlı kürenin hemen her yerinde ve zamanında, fincancı katırlarının sırtındakilerini de, ona biat edip peşi sıra giden goygoycularını da ürkütmüştür.
* * *
Çekiç, insanı ve emeğini tutsak eden modern köleliğin zincirine indiğinde…Yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şeyi üreten çarkların şalteri kapandığında, 'ayak takımı', 'baldırı çıplak' dedikleri insanların nasıl da yaşamı yaratan, nasıl da yaşamımızı renklendirip biçimlendiren, anlamlı ve dahi önemli kılan bir güç olduğu görülür.
İstenilen şey aslında fazla bir şey değildir.
Bir şeye benzetemedikleri, ‘asla olmaz’, ‘mümkün değil’ dedikleri, ayaklar baş olacak, güneş bir kez de baldırı çıplakların yüzüne gülecektir. Beyfendilerin, hanımefendilerin, emin olunuz ki, sinek ısırığı kadar bir yerleri acımayacaktır. Tıpkı hava gibi/ su gibi, ekmek de eşit/ adil bölüşülüp tüketilecektir. Hepsi bu! Olup bitecek olanın hemen hepsi budur.
* * *
Fazla bir şey değil istediğimiz.
Yarattımız değerlerinin karşılığını,
sadece hakkımız olanı ve de aslında bizim olanı istiyoruz. Çekiç zincire
vurduğunda ve o şalter indiğinde daha başka ne mi olacak?
Beslendikleri savaş ve kaos politikaları son bulacak, kan ve barut, vahşi sömürü düzeneği ve tüm bunların toplamı demek olan paranın saltanatı hak ettiği yere, sakallı adam Karl Marks’ın sözüyle “çıkrığın ve baltanın yanına”, yani tarihin çöplüğüne atılacaktır.
* * *
Fazla bir şey değil istediğimiz.
Üreten büyük insanlığın, sınıfsız/ komünal toplumdaki serbestliğini ve eşitliğini istiyoruz sadece. Başka bir dünya mümkün. Böyle bir dünya olur, olmuştur. Yaşanmaktadır da. ‘Ceketimin kibrit cebi kadar değil’ deyip akıllarınca alaya aldıkları, o küçük ada ülkesi Küba, yer kürenin yoksul insanlarına “asker” değil “doktor” göndermektedir.
Gecelerinde aç ve açıkta yatılmayan, gündüzlerinde işsiz olunmayan, insanların ırk, dil, din, inanç ayrımı yapılmaksızın en temel gereksinimlerden, sağlık-eğitim-barınma ve sosyal güvenlikten eşit biçimde yararlandığı başka bir dünya olur. Olmuştur, vardır ve var olacaktır.
Fazla bir şey değil. Sekiz saat iş, sekiz saat uyku, sekiz saat keyfimize göre. Öyle çok şey değil… Sağlıkta, eğitimde, barınmada ve sosyal güvenlikte eşitlik ve adalet... Fazla bir şey değil istediğimiz.
Unutmadan… AKP’li son 1 Mayıs’a giderken,
sapla samanın, at izi ile it izinin birbirine karıştığı yaşadığımız,
“baharların geleceği söylendiği” kapitalizmin piyasacı neo liberal sisteminin yeniden yapılandırılması günlerinde,
rüyaya yatmamızı, işçi sınıfının üretimden gelen gücüne güvenmememizi, sadece
oy atmamızı istiyorlar. Yani, sadece “kurtar bizi” deyin. Oturun oturduğunuz
yerde, izleyin, alanlara inmeyin, şalter indirmeyin, nihai kurtuluşunuz için çekicinizi zincirlerinize
vurmayın…
Başka bir zamanda, asla ağızlarına
almadıkları Latin gerilla önderinin unutulmaması gereken saptaması ile
“Cennetin kapıları açılmayacak ama cehennemin kapısı kapanacak.” Ve elbette bizim demirci Arif Usta’nın deyişi
ile “İmam kazanacak, müezzin kaybedecek…”
Hepsi bu…
Zincirsiz, sınıfsız ve sınırsız bir
dünya, işçi sınıfının son kurtuluş kavgası, sosyalizmle mümkün… “Tek Yol
Devrim”i ve “Kurtuluşa Kadar Savaş”ı unutmadan, Gürateş'imizi, Arda'mızı,
Sabahat’ımızı, Özzümrüt’ümüzü, Nailan’ımızı ve de Didar Abla’mızı, Şınnak
Ana’mızı, Akile Ana’mızı unutturmadan…
Haydi yeryüzü işçi sınıfının 1 Mayıs
şenliğine, düğününe. Haydi, bizleri tanıyan, eylem adımları ile geçtiğimiz
sokaklara, bizim olan ve dahi hep bizim olacak olan alanlara…
Hasan Oğuz Bilgen, 1 Mayıs 1977, Kazancı
Yokuşu.
YENİ BİR 24 NİSAN’da YENİDEN VEDAT TÜRKALİ
|
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime..." |
Neo-liberalizmin dünyaya bakışı ve
olayları ele alışın yöntemi olarak baş tacı yaptığı ve bize dayattığı popüler
kültür, işine geldiği konunun ya da olayın içini boşaltarak manipüle
etmesi, canını sıkanı, keyfini kaçıranı ise yok sayması, yetmedi yok etmesi illüzyon
ustası Zati Sungur ustanın kemiklerini sızlatacak cinsten.
Bırakalım politikayı, genel kültür ölçülerinin çok uzağında olan birisinin
dahi anlayabileceği üzere, "Cherokee" örneği ilginçtir. Beyaz adam,
ağzının salyalarını akıtarak işgal ettiği bakir topraklarda "yeni dünya" larının
temellerini attığını söylerken, bunu uygarlık adına yaptığını ilan
ediyordu. Oysa, toplum bilimi aynı beyaz adamın, zengin ve
bereketli topraklarından sürerek canlarına ot tıkadığı, soykırıma uğrattığı,
doğaya ve insana bir karınca kadar zararı olmayan Cherokee yerlisinin varlığını ve tarihini yok hükmünde kabul ettiğini yazar.
Yıllar sonradır. Vahşi sömürgeci atalarının izinden ayrılmayan emperyalistlerin silahlı ya da silahsız fedaileri, kalemşorları katlettikleri bir halkın adını -Cherokee adını- güç,
özgüven ve dayanıklılık timsali olarak (4 x 4) Jeep’ lerine vermekten zerre
kadar utanmayacaktır.
Uzak topraklardaki Kızılderili dostlarımızın hüzünlü öyküsünden, coğrafyamızın uzak ya da yakın tarihinde yaşananlara bakıldığında da bu yakıcı gerçeğin değişmediğini görürüz. "Çağ açıp çağ kapatanlar" olarak özellikle öne çıkarılan isimler ya da olaylar, planlanarak yaratılmış değerler resmi ideolojinin tıpkı bir ilkokul müsamere sahnesinde olduğu gibi, altlarında yatan gerçeği asla günışığına çıkarmayan ve açıklanmayan durumların yinelenmesiyle fasit daireler olarak döner dururlar.
Bol parfümlü Lions gecelerinde ağlak yüzlerin yapay gözpınarlarını harekete geçiren ünlü Sarı Gelin türküsünün, asıl adının “Sari Gyaln” olduğu, soyuna sopuna kibrit suyu dökülmüş ve dahi bacaları tütmemecesine ocakları söndürülmüş, kana baruta, hasretlere sürgünlere reva görülmüş bir çilekeş halkın kültüründen geldiği gerçeği bu çözümsüz dairelerin içinde kaynar gider.
Ya “Dersim Dört Dağ İçinde" türküsü?
Ona ne denebilir? Azıcık tarih bilgisi olan, vicdanı kurumamış, vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmamış birisi onun hakkında ne yazabilir? Aynı vicdan sahibi insanlar bu ağıt/ türküyü olur olmaz bir mekanda her duyduğunda ne hisseder?
Güçlü olasılıktır; Ahmet Kaya kardeşimizin linç edildiği "Magazin Gazetecileri Gecesi" tıkınmalarının ve de tıksırmalarının birindeki kılıç kalkan, çatal bıçak meraklılarını bile duygulandırıp damardan coşturup terennüm ettirebilir!
Ne ki, Dersim’in kaç dağ içinde, kaç devlet cenderesi altında olduğunun, sözlerinin, ezgisinin tarihin hangi karanlık, soğuk, sahipsiz ve vefasız kesitinden damlayıp geldiğinin hiç, ama hiç önemi yoktur!
Toto Karaca sadece, eşsiz ve pek
"mühim" bir "tiyatro oyuncusu" dur!
Nubar Terziyan sadece, "meşhur" bir “Türk Sinema Sanatçısı” dır!
Hepsi budur, burada durulmalıdır. Bu sanatçıların muhteşem eserlerini bizlere emanet edip miras bıraktığı sahne ve sinema emekçilerinin aidiyetlerinden, kimliklerinden hiç bir zaman, hiç bir yerde söz edilmemelidir. Zaten edilmez. Bu anımsadıklarımızın adları insan aklına ilk gelenlerdendir. Elbette daha başka kimlikleri, aidiyetleri unutturulmak istenenler de vardır.
İnsanların ait oldukların sosyal doku, geldikleri yerler, geçmişleri ve yaşadıkları her daim bir sır, utanç verici bir durum, bir ayıp gibi saklanmaya, perde arkasında tutulmaya çalışılmıştır. Maazallah farklı toplumsal köklerden, kültürlerden ve etnik kimliklerden konuşmak insanı vatan hainliğine kadar götürebilir!
Bir de, bizim el yordamı terazi becerisi çıraklığından gelen, mimarlık yeteneği uzak diyarlara ulaşmış yapı ustamız var ki, anmamak gerçekten haksızlık olur. O ve ekibi emekçiler önemli yapılar inşa etmiş, övünmek Osmanlı’ya kalmıştır. Dahası bu eserler, depremler, savaşlar ve onca yıkımlar görmüş; en önemlisi günümüze dek gelmiştir. Mimar Sinan'dan söz ediyoruz. Yapı sanatının muhteşem mimarisinin, eşsiz başyapıtlarında yıllarca yaşamasını sağlayan Ermeni mimarından... Diğerlerinde olduğu gibi, Sinan’ın da Kayseri’ li bir Ermeni ailenin biricik oğlu olduğunu söylemek, pehlivan tefrikalarıyla büyüyüp, Battal Gazi aksiyonu ve Ulubatlı Hasan heybeti ile yetişmiş bir yurttaşa “affedersiniz” ya da “estağfurullah” çektirebilir. Kasımpaşa' lı beyefendiye çektirdi de.
Sonuçta yüzleşme cesareti gösterilemeyen ve halının altında saklanmaya çalışılan bir konuda, siz ne derseniz deyin, söz konusu kişi tarih kitabının okuma bölümünde geçiştirilen “Yüz Türk Büyüğü” nün ötesinde bir anlam ve önem taşımayacaktır.
Denilebilir ki toplumda kabul görmüş, sineye basılmış, evrensel değerlerle kanıtlanmış bir sanatçının etnik kimliğinden söz etmek neyi değiştirir ya da neyi kanıtlar? Elbette hiçbir şeyi… Ancak insanların ait oldukları, alışkanlıklarını, değerlerini, geleneklerini, dillerini, inançlarını taşıdıkları toplumlar, bizzat mevcut devletin baskın gücü tarafından itilmiş kakılmış, sürülmüş, soyulmuş sövülmüş ve amiyane deyimle "Köküne kibrit suyu" diyerek yok edilmeye çalışılmıştır.
Tarih ve toplum biliminin belgeleri ve yazılı kayıtları kanıtlar ki, Tanzimat döneminde kısmen ya da temsili anlamda elde ettiği eşit ve adil yurttaşlık hakkını, sonradan İttihat ve Terakki’nin devletçi statükocu anlayışının denetimine kontrolüne teslim edilecek olan Ermeni toplumunun toplumunun toplumunun bu topraklardaki kadim varlığı, tarihin derinliklerinden ve yerkürenin M.Ö 6 ’ncı Yüzyıl kesitinden gelmektedir.
Köklerini tarihin işte bu kesitinden alarak, sarsıcı bir sarmal içinde Cumhuriyet dönemine getiren usta yazar, Vedat Türkali -Farklı kimliklerin barış içinde bir arada yaşaması, eşit, adil ve güven dolu bir geleceği kurabilmek adına- iki yüz sayfayı bulmayan bir çalışmayla yıllarca sığ sularda, kirli, paslı söylemlerle körüklenen düşmanlığın ve ayrımcılığın insanlara ne bedeller ödettirdiğini göstermiştir.
Güçlü bir roman kurgusu içinde kısa, öz ve sade anlatımla önümüze dikilen olayların tarihsel verilerle desteklenmesi, kitaba yadsınamayacak türden belge niteliği de kazandırmaktadır.
Vedat Türkali, bir belge, toplumsal bellek niteliğindeki yapıtı “ Bitti, Bitti, Bitmedi ” adlı romanı ile, ancak sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir başka dünyanın mümkün olabileceğine inanan bir sosyalistin, hala tabu olarak kabul edilen bir konuyu gözlerimizin önüne bir gerdanlık gibi saçabileceğini kanıtlıyor. Yani büyüyüp ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri Anadolu topraklarına “ana yurdum” demeyi içine sindirebilmiş Ermenilerin hala yüz yüze gelemediğimiz, yazmaktan çekinilen, boğazımıza düğümlenen hüzünlü özgeçmişinden söz ediyor cesurca.
Yapıt, salt -yalın anlatım tekniği gibi- yazınsal değeriyle değil, ağırlıklı olarak siyasal ve toplumsal geçmişimize mercek tutup bizi kendimizle, birbirimizle yüzleşmemize, tekrar tanışmamıza neden olduğu, söylenemeyenleri söylediği, yok sayılanı, özellikle ve ısrarla unutturulmaya çalışılanı anımsattığı için kayda değer.
Vedat Türkali ağabey, resmi ideolojinin ve resmi tarihin en süslü hikayesi, en iflah olmaz iki yüzlü teranesi olan “ Farklılıklarımız zenginliğimizdir” klişe nakaratının içini gerektiği gibi doldurmuş, gözlerimizin önüne çok dilli, çok dinli, çok kimlikli ve çok kültürlü bir eser getirip bırakmıştır.
Hem de “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette, hizmetçi ve köle olma hakkından başka hiçbir haklarının olmadığı.” kelamını buyuran dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’u anımsatarak. Adını, gururla bir hava limanına verdiğimiz, "Dersim Fatihi" olması ile övündüğümüz, "Türk Kuşu" pilotu Sabiha Gökçen bombardımancısını konuşturup, devlet kayıtlarını boşa düşüren samimi itiraflarına yer vererek.
Kitapta daha neler yok ki:
·
1914 yılının haziran ayında Talat, Enver
ve Cemal Paşa’lara suikast yapılacağı asılsız ihbarı ile Sosyalist Hınçak
Partisi’nin 120 üyesinin tutuklanması, Ermeni katliamının ilk
sinyalleridir.
·
15 Haziran 1915’te derdest edilen
sosyalistlerden, aralarında Paramaz adlı halk önderinin de bulunduğu 21
yurtsever güzel insan idam edilir. İdamların tek canlı tanığı Kalust
Boğosyan’ın yazılarında Paramaz’ın üzerine çıktığı sehpayı tekmelemeden önce
“Yaşasın Sosyalizm” diye bağırdığını belgeler.
·
1915 yılının başlarında bırakalım yazar
çizer, aydın, gazeteci, hukukçu tutuklamalarını, milletvekili Krikor Zohrab
alıkoyulanlar arasındadır. Onun felaketi, İstiklal Caddesi Cercle d’Orient
Kulübü’ndeki akşam yemeği sonrasında, Talat Paşa’nın yanağına kondurduğu ölüm
öpücüğü ile birlikte gelir. Zohrab çok şaşırmıştır,
·
“
Bu ne iltifat ” diye sorar. Paşa “ İçimden
geldi ” der. Birkaç gün sonra, Urfa yolu üzerinde Erzurum milletvekili
Vartkes beyle birlikte başları ezilmiş, parçalanmış biçimde bulunur.
·
Ölüm öpücüğünden sonra verilen yargısız
infaz talimatını yerine getiren, İttihat tetikçisi Çerkez
Ahmet’ tir. Bizzat İttihatçı Talat’ın keyfiyetiyle, bir milyona yakın
Ermeni insanının kırıldığı Dery-Zor’da Suriye çöllerindeki kıyımdan kurtulan ve
yaşadıklarından, gördüklerinden akıl sağlığını yitiren, karşısına çıkan
ağaçları üzerine gelen Osmanlı askerleri olarak gören, besteci,
müzikolog ve orkestra şefi Rahip Gomidas’tır.
·
1915’te Anadolu’nun dört bir yanından
devlet talimatı ile sürülenlerin ortak yönü Dery-Zor çölleridir. Kimi kafileler
eksile eksile de olsa Suriye içlerine varırlar. Kimileri onlar kadar
şanslı değillerdir. Hastalar, yaşlılar ve çocuklar hiç ulaşamazlar… Golgotha
yolunda, Kürtlerden oluşma Hamidiye Alayları’nca öbek öbek öldürülüp, yol
boylarınca bırakılırlar. Kimilerini doğa kıyar. Açlıktan, susuzluktan ve
hastalıklardan ölürler.
·
Abdülhamid’in 1864’de ve 1866’da
toplam iki yüz bin Ermeni insanını Urfa’dan kırsal alana çıkarıp, dağlara sürüp
kıydırtması... Bölge Kilise kayıtları, kıyıma uğrayan insan sayısının üç yüz
bin olduğunu belgeliyor. Adı geçen katliamla ilgili, Abdülhamid’e muhalif
olan, ne var ki İttihatçı da olmayan Tevfik Fikret’in, Talat Paşa’nın uzattığı
elini “Ben bu kanlı elleri sıkmam.” diyerek geri
çevirmesi “Yüz Türk Büyüğü” masalının büyüsünü bozan cesur çıkışlardandır.
·
Hozat’ın Ergen Köyü -yeni
adı Geçimli- Kayışoğlu Yarması…
·
Orada sıkıştırılan ahaliyi öldürmeye
kurşun yetmeyeceği anlaşılınca, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın bellerinden
birbirlerine bağlanarak, uçuruma zorlanırlar. Görgü tanığı, aynı köyden Kamer
Ağa'dır. Kamer ağa, o insanın kanını donduran can pazarında, küçük
bir kız çocuğunun annesinden ayrılmamak için eteklerine yapışıp tutunmasını, onu asla
bırakmamasını, en sonunda bu kız çocuğunun da diğerleri ile birlikte, salkım saçak yardan
aşağı uçtuğunu anlatır.
·
“ Musa Dağ’da Kırk Gün” kitabının Türkçe
çevirisi yoktur. Belgesel roman Franz Werfel tarafından Fransızca yazılmıştır.
Sözcüğün gerçek anlamıyla insan sefaletini, bir halkın yok oluşunu, yok
edilişini anlatan bir eserdir. 1933’te yayınlanır, yankısı güçlü olur. Yahudi
Gettolarında da okunmaya başlanınca, bunun salt zulme uğrayan Ermenilerle ilgili olmadığı, Avrupa'da savaş tamtamları ile yaklaşmakta olan Yahudi soykırımının müjdecisi
olduğu yayılır. Bu tarihsel öngörü, Goebbels’in yasaklama kararıyla karartılmış
olacaktır. Kitabın başına gelenler bile çarpıcı, sarsıcı bir ironi, Yahudi
halkının başına geleceklerin habercisi gibidir.
·
" Musa Dağ’da Kırk Gün”den Vedat
Türkali’nin aktardığı ilginç ayrıntıda, tüm halkların barış içinde yaşama hakkı
olan bu topraklarda yıllarca hamaset nutuklarıyla insanları birbirine düşman
eden siyasetçilere Tarih Babanın parmak sallaması gizlidir: İstanbul
hükümetini tehcir kararından döndürmek isteyen, insan dostu Alman Papaz
Johannes Lepsius, Enver Paşa'yı ikna etmeye çalışır. Somut tarihsel bir veri
olarak tarihe geçen o talihsiz görüşmedeki Enver Paşa'nın sözleri, bu güne
kadar yapılan tüm polemiklerin, temcit pilavı misali önümüze sürülen tüm tezlerin
pabucunu dama atmaya yeterlidir:
· "Ekselans” der Papaz Johannes Lepsius, “Kurmak istediğiniz imparatorluğun temelinde Ermeni halkının cesedi olacak. Bu hayır getirir mi?” Paşa’nın yanıtı epeyce serttir: “İnsanla veba mikrobu arasında barış olmaz.” Johannes de sözünü esirgemez; ancak onun bu medeni cesareti onun da, görüşmenin de sonunu getirecektir: “ Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yok etmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz?
* * *
Canımızı sıkan, olasılıktır belki tadımızı bile kaçırmış, hatta sokağa çıkmanın yasak olduğu bir günün sıkkın akşamında, yukarıdaki “iç karartan” bunca ayrıntıdan sonra, bir sanat eserinin öyküsünden söz etmek iyi gelebilir.
Uzunca bir aradan sonradır.
Bestekar, kemani Sarkis Efendi, o nahoş öpücüğün atıldığı İstiklal Caddesi'ndeki Cercle d’Orient Kulübü’nde kendi halince demlenmektedir. Nezih ve gösterişli salonun pahalı masalarından birinde son kadehini yuvarladıktan sonra, günlerdir beklediği ilham perisi de sazının tellerine konuverir. Vuslat anıdır… Üstat Sarkis Efendi, Vedat Hocanın kitabında anlattığı yaşananlarla ile haşa, uzaktan yakından ilgisi ve bağlantısı olmayan (!) “ Kimseye etmem şikayet; ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime ” şarkısını besteler.
* * *
1915’in, bir halkın dağların kuytuluklarında, yol boylarınca, çöl sıcağında salkım saçak kırılmasının üzerinden yüzyılı aşkın geçmesine karşın, bizim hala, çoktan kabullenilmesi gereken bir toplumsal travmayı kanıtlamaya çalışıyor olmamızı, derin bir hüzün ve çokça şaşkınlık hali içinde izleyen bestekar Sarkis Efendiyi gözlerimizin önüne getirebilsek bile, onun, 2026’nın hiç değişmemiş kin, nefret ve linç ikliminde nasıl bir beste yapabileceğini düşlemek zor.
* * *
Açık Mektup Kolektifi, 24 Nisan 1915, Hozat-Ergen Köyü. Kayışoğlu Yarması.
Son siyah beyaz fotoğraf:
Yaşamın canlı pratiği resmi tarihin
masalları ve de kahramanlık destanları ile yetişmiş bir insan için anlaşılması zor ve karmaşıktır. Tarif edilemezdir.
Yaşamın gerçekliğidir ki, zıtlıkların ve
karşıtlıklarının bir araya gelmesiyle sorun derinleşir, yaşam zorlaşır. Yine de, farklılıklarla
bir arada olabilmek, dili, dini, ırkı ve inancı ile insanı olduğu gibi
kucaklamak, bizi zenginleştirir, güzelleştirir. Hoşgörü ile gelen barış öğretici ve yol gösterici olur. Kitapların ve okulların öğretemediğini öğretir. İnsanı bilgi, deneyim ve erdem
sahibi yapar.
*
* *
Ergen aklı hala bir Dostoyevski klasiği Suç ve Ceza'nın dizelerinde, gözleri her nisan ayında geleneksel Mesir macunun saçılan Sultan Camisi’nin batı yakasında bulunan dutluk alanda kurulmuş derme çatma çadırlardadır. Zoraki konaklama alanının sakinleri, belediye başkanı ile ücret anlaşmazlığına düşmüş kentin temizlik işçileridir. Kılıçlar çekilmiş, gemiler yakılmış ve grev ateşi yakılmıştır. Babası dışında herkes, o çadırlara asla yaklaşmamalarını yakınından bile geçmemelerini tembihler.
Kentin gökyüzünde soğuk rüzgarlar esmekte, kapkara bulutlar dolanmaktadır. Hava kurşun gibi ağır ve boğucudur. Kent ahalisinin ilk kez karşılaştığı bu olaya ilişkin, resmi ağızlardan yapılan açıklamalar Spil dağının dillere destan, kök söktüren soğuğu kadar dondurucudur:
"Çadırları kuranlar yöneticilerine başkaldırmış ve belediyenin riyaset makamına isyan etmiş baldırı çıplak ayak takımıdır."
Çocuk belleğinde iz bırakan
açıklamaların en çarpıcısını ve en ürkütücüsünü okulun patlak gözlü şom ağızlı
hademesi yapar: “Çadırlarda yatıp kalkan asiler Ermeni’dir. Onlara ekmek yemek verilmemeli, su dahi götürülmemeli, anlattıklarına, söyledikleri yalanlara
asla kulak asılmamalıdır.”
Çocuk inadına, çadırların içindeki
yaşamın nasıl olduğunu, orada neler yaşandığını, acınası kılıklı insanların
neden ortalık yerde çadır kurup ateş yaktıklarını, evlerinde yatmadıklarını, ailelerinin
yanında olmadıklarını uzun uzun düşünür.
Çok geçmez... Babası Fikri hocayla birlikte, kentin
sağduyulu insanları, o çadırlarda kalanların Ermeni olmadığını, sadece ödenmeyen maaşlarını, verilmeyen haklarını
alabilmek için greve çıkmaktan başka bir yollarının olmadığını anlayan ve de aştan işten
başka bir dertleri olmayan kentin çöpünü toplayan, yolunu yapan, suyunu getiren
belediye işçileri olduklarını öğrenirler.
İlerleyen günlerde, haftalardır o derme çatma
çadırlarda, Spil dağının dondurucu soğuğunda aç açık yatıp kalkan, bu belediye işçilerinin kırk dört gün sürecek, çare umdukları Ankara'nın yolunu yalın ayak yürüdüğünü tüm kent duyacaktır.
*
* *
Köy Enstitü" lü öğretmeninin deyişiyle, “Nisan ayı
muhteşemdir. Kımıldanış uyanıştır. Köklerden gövdeye, dallara can suyunun
yürümesi; ağacın çiçeklenmesidir. Dağın taşın, börtü böceğin uyandığı, kıpırdadığı günlerdir.”
1 Nisan, insanın kendisi ve diğer insanlarla ile barışık olduğunu kanıtladığı, kendisini ve insanları hoş gördüğü bir gündür. Ol nedenle 'Nisan balığı' şakasının tadına doyum olmaz. Köy Enstitüleri’nin kuruluş tarihi olan 17 Nisan 1940, bozkırdaki aydınlanmanın, umudun çekirdeği, büyümesine kök salmasına izin verilmeyen yalnızlıkta açan kır çiçeğidir.
Ne var ki günlerden 24 Nisan’ dır.
Ergen kızların ilk özel günü gibi, tıpkı
bir günah gibi gizlenen, asla dillendirilmeyen, dahası inkar edilen, ülkem
coğrafyasının en ağır, en boğucu sayfasıdır; 1915 yılı ve sonrası... Devlet zoru
ile ötekileştirilmiş bir toplumun kırıldığı, tüketilmeye, soyunun kurutulmaya çalışıldığı acılı günlerdir. Gün geldi zulüm ve kırım günlerini anlatsın, anımsatsın, unutturmasın diye, olup bitene özetle '24 Nisan' dendi. Bu tarih, bir sembol, bir anma günü olarak
benimsendi.
*
* *
Resmi tarih yoksul halkların, kendi deyişleri ile "baldırı çıplakların" ve “ayak takımı” nın, egemenlerin kar hırsı yüzünden çektikleri eziyetleri yazmaz. Hiçbir zaman da yazmamıştır. Sınıfların ve sınıf çelişkilerinin ana rahmi köleci toplum biçiminden bu yana, egemen sınıfların tarihi sınıf mücadelelerinin tarihi değil, Malkoçoğulları’nın, Ulubatlı Hasan' ların tarihidir ve yaşatılan onca işkence, sürgün ve katliam Battal Gazi Destanları’ nın gölgesinde bırakılmıştır.
1915 ile birlikte ilerleyen
kahırlı soykırım zamanlarında:
Çoluk çocuk çöllere sürülen, ateşe,
sırtlanlara, Hamidiye Alayları'nın önüne atılan Ermeni vatandaşlarının, kaçının
soğuktan, sıcaktan, açlıktan, susuzluktan, kılıçtan, paladan, serseri mermiden
öldüğünün,
Ölü sayının beş yüz bin mi, bir milyon
mu ya da bir buçuk milyon mu olduğunu eveleyip gevelemenin,
Yaşatılan bu cehennemin, "vatanın birliğini, bütünlüğünü, bekasını korumak için yapılan askeri harekatlar" mı yoksa, tehcir mi, soykırım mı olup olmadığı konusunda yapılan laf ebeliklerinin ciddiyetle karşılanabilir bir yanı yoktur.
Kral çıplaktır ve 24 Nisan'dır.
Kıyıma, kırıma ve dahi tüketilmeye, yok edilmeye, soyunun sopunun, köklerinin kazınmasına reva görülen bir kadim Anadolu halkının acıları, Talat Paşa’nın Cercle d’Orient Kulubü’ndeki akşam yemeği sonrasında, milletvekili Krikor Zohrap efendinin yanağına kondurduğu ölüm öpücüğünde gizlidir. (Vedat Türkali. Bitti Bitti Bitmedi.)
Nisan ayı ne hoş ne de güneşlidir. Doğasıyla kımıl kımıl, mutlu/mesut insanıyla cıvıl cıvıldır! Madalyonun diğer yüzüyle, bir o kadar da zordur, kasvetlidir. 1915 yılının Deyr Ez Zor'unda, Urfa yollarında ne zordur hayat. Suriye çöllerinde, geç bestelenmiş içli bir şarkının hüzünlü dizeleri yaralı yürekleri sızlatır. Güfte her şeye karşın, onca tehcire, zorlamaya ve baskılamaya karşın, yalnız kendine sitemkardır. Yine de "şikayet" etmez, nefret dili ve düşmanlık içermez.
Adı Sarkis' tir... Acılıdır. Yine de temkinli, tutumunda ılımlı ölçüyü ve alçak gönüllülüğü elden bırakmayandır. Bestekardır. Acıyı yaşayan, kırımın tanığıdır. Deyr Ez Zor ne menem bir zordur. Atom çekirdeğini parçalamak kolaydır. Zor olan, ön yargılardan, nefretin tutsak eden ruhundan, öfkenin karaçalılarından aklı, paçayı, vicdanı, sağduyuyu kurtaramamaktır.
* *
*
Oysa ne kolaydır barışabilmek, ağız dolusu gülmek, sıcacık komşuluk yarenlik yapabilmek. Motorları maviliklere, barışın ve kardeşliğin sularına sürebilmek.
Yine de resmi tarih anlayışının
cenderesinden ötürüdür, 1915 yılının nisan ayında, Hozat-Ergen köyü Kayışoğlu
Yarması’ndan salkım saçak uçurumun dibine, ölüme uçan insan kalabalığında, annesinin eteklerine
yapışmış bırakmayan kız çocuğunun yattığı ölüm uykusundan uyanamamak? ( a.g.y.
Vedat Türkali )
Her şeye karşın, her şeye karşın…
Kırılan cam, yıkılan çit için komşudan
özür dilemek. " Sen de beni bağışla komşu. Komşum benim... Kızını kızım
bellediğim, oğlumu oğlun bellediğin. Yine eskisi gibi olalım, barışalım eğlenelim.
Egemenlere, padişahlara, saltanatlara, saraylara inat, eskisi gibi yine kız
alalım kız verelim." diyebilmek. Oysa ne
de kolaydır.
*
* *
Ne zordur, bu günleri de gördüm diyebilmek. Ağız dolusu gülebilmek. Ah, insana ne de güç gelir, doğum gününün 24 Nisan olması. Ve dahi, hem o ilkyaz uyanışlarının muhteşem, hem alacakaranlığın karabasan günlerinden birinde, 24 Nisan'da doğmuş olmak.
"Eh be çocuk... 24 Nisan, doğum günün kutlu olsun" diyebilmek.
Açık Mektup Kolektifi, 24 Nisan 1915, Vakıflı- Samandağ.
* * *
Metnin devamı “24 NİSAN” KESİTİNDE BELLEK YİNELEMELERİ ve ANIMSAMALAR ( 3 )