30 Haziran 2024 Pazar

TEMMUZ YAZILIR, MADIMAK OKUNUR - 1



Önümüz Cıvıl Cıvıl Bir Temmuz.

Hala düşünebilen ve unutmayanlarımız için zordur, Madımak yangınını anlatmak, yazmak, anmak... İnsanımızı, kültürümüzü açıkçası kendi geleceğini ateşe veren, aklı tutulmuş o yobaz güruhunu gören insanın nutku tutulur.

1993 yılının 2 Temmuz'unda, Sivas'ta "Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak" diye uluyan zihniyet, yıllardır "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" adında bir ceberrut sistemle iktidarda.

Bu karanlık dileği, salt Sivas’ta değil, tüm ülke coğrafyası üzerinde yaşayan halklar üzerinde uyguluyor. Dili, dini, cinsi, etnik kimliği her ne olursa olsun, her T.C vatandaşının -yararlanmada- eşit hak sahibi olduğu ülke bütçesinin % 42’sini diyanete ayırıyor. 

Bir ülkenin uygarlığının ve aydınlanmasının üç önemli aydınlatma fişeği olan doktoru, mühendisi ve öğretmeni değersizleştiriyor. Neredeyse, adeta düşmanlaştırıyor. Laik bir ülkede görev yeri cami olan imamı, her yere her insanın karşısına dikiyor. Okula, hastaneye, kışlaya, işyerlerine, resmi protokole, akla gelebilecek yaşamın her alanına. İtiraz eden, onaylamayan dine karşı gelmiş oluyor. Örnekleri uzatmak, bilineni de yinelemek anlamına geliyor.    

*  *  *

Piyasacı kuralsız yönetimin ekonomideki “M.Şimşek” uygulamalarının etkisi ile daha da zor geçecek, mutfakta, sokakta ve alanlarda daha ateşli yaşanacak gibi, bu temmuz ayı. 

Utanmazca “2026’ın sonuna kadar asgari ücrete zam yapılmayacağını” konuşulabiliyorken, aynı yüzsüzlük elektriğe yaptıkları % 38’lik zamla tırmanarak sürüyor. Sevgili ülkemizi yakıp kavuran son yangın haberi de tek adam rejiminden geldi:  Doğalgaza % 25 ZAM !  Beyhude amaçlarının, emekli memur maaşlarına yapılacak zammı belirleyecek altı aylık enflasyon hesaplamasının dışında tutmak olduğunu anlamak/ bilmek için ekonomist olmaya gerek yok. 

Akıl hocaları reisleri, seçilmiş bir devlet başkanının konutunu basıp eşi ile birlikte kaçıran soytarı haydut Trump'ın klavuzluğunda, mutfakta/ ormanda yangın yeri ülkemizde hiçbir karşılığı olmayan "Terörsüz Türkiye" mavalının, aslında bir "Cambaza bak" olduğunu söylemek için de siyaset bilimci olmaya da. . .     

Kabul edilebilirliği olmadığı gibi hiçbir doğruluğu ve inandırıcılığı da olamayan -mazeret bile denemeyecek- aşağıdaki boş sözler, elbette neo liberal politikaları savunan dalkavukların:

“Sıkıntıları biliyoruz, fiyatların durumunu biliyoruz. Ama pahalılığın, enflasyonun bir de ekonomik yönü, çevremizdeki savaşlar, hatta don vurma faktörü var.” (Ne demekse !?)

“Hep sosyal yanına bakmayalım. Aynı gemide olmak fedakarlık ister, bütçede para olsa da versek.” (Bu ara, bütçenin % 42’sinin diyanete ayrıldığını anımsatalım !?)   

“Tek amacımız halkımızı enflasyona ezdirmemek. Emeklimize aşırı zam yapar, asgari ücreti arttırırsak;  enflasyon yine azar, olan yine bu ülkenin insanına olur.” (Bu pişkin yalancılarla karşılaştırıldığında, “Benzin vaa da, biz mi içtik” diyen, çoban Sülü daha açık sözlüymüş!)

Paket yapmakta ve halkımızı paketlemekte pek de becerikliler. Durum böyle olunca, dağ fare doğurur mu?

·        Yeni paketlerinde, adaletsiz oranda vergilendirdikleri ücretlilere, lütuf gibi verdikleri asgari ücretin “vergi dışı tutulmasından” söz edilmiyorsa,

·        Adrese teslim ballı ihalelerle, “kamu-özel ortaklığı”, “yap-devret” arsızlıkları ile semizlenen haydutlardan alınması gereken, “servet vergisi” nin adı geçmiyorsa,

Doğurur…

Malumun tekrarı o ki; kendimizi bildiğimiz bileli  Ülke dar boğazdan geçiyor.”

Mahir ve yoldaşlarının neden öldürüldüğü, onların sözleri/ yazıları bir kez daha merak edilip dikkatle okunduğunda, yalancıların mumlarının neden yatsıya kadar değil de, çeyrek asırdır yandığını anlayabilir. Kesintisiz Devrim II-III yazısında, mealen şöyle yazar Mahir Çayan:

“II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra, yeni sömürgeci egemenler arasındaki ilişki ve çelişkiler değişikliğe uğramıştır. Bu nedenle emperyalist/ kapitalist sistem sürekli ve genel bir bunalım içine girmiştir. Devlet erki sayesinde, baskı araçları ve pasifikasyon yöntemleri kullanılarak egemen güçlerle halk kitleleri arasında suni bir denge kurulmuştur. Bu dengeyi bozmak, halk kitlelerini harekete geçirmek bunun için zordur. Suni denge, ancak... .... "   

(Hayalet ayrıntıda, bu 'ancak' sözünün sonrasında gizlidir. Bu hayalet oldu olası, petrolün karasına, doların yeşiline düşkün fincancı katırlarını ürkütmüş, onu savunup sahiplenmenin karşılığı ve bedeli, her zaman, her koşulda mevcut TCK' nın 146/1 maddesi olmuştur.)

Bu günün koşullarına uygulandığında, “Eziyet neden bunca yıldır sürüyor?” sorusuna önemli ve açıklayıcı ipuçları veren Mahir'in araştırma yazısının ilerleyen sayfalarında da yapılan analizin ekonomik/ politik gerekçeleri nedenleri ile birlikte açıklanır. 

*  *  *

Yakın geçmişimizde de zor ve sıcaktı temmuz ayları. Yaşattıkça belleğimizi besleyen, canlı tutan anılarımızı, yine bizleri her yıl dönümünde, her fotoğraf karesi üzerinden uyaracaklar. Tabi ki, uykularımızda pek rahat ve de huzurlu olamayacağız. Takvimler her yıl, günü geldiğinde hep “iki temmuz” yazacak. Biz bunu ‘Madımak’ olarak, otuz üç canımızı yitirdiğimiz gün, kapanmayan yaramız olarak okuyacağız. Ve bu yara bundan böyle de, bizleri güçten düşürmeyen, tam tersine günbegün güçlendiren gizli kanamasını sürdürecek. 

*  *  *

Başka bir “iki temmuz”la güçlenmeye devamla: Bir imece gönüllüsü Nurettin Karabaş.

Sözlü tarihte olsun yazılı tarihte olsun, genellikle barikatlarda çarpışarak düşenlerin adları, anlatıları geçer. Cephe gerisinin bir o kadar riskli ve karmaşık labirentlerinde görev alıp ter döken kahramanları nedense çokça anlatılmaz.

Nurettin ağabey, geri hizmetin isimsiz neferiydi; kırka bölünüp cezaevi dışında kalmış ailelere koşan bir atomkarınca...
Sonrası mı?
Yatan yattı, çıkan çıktı. Kimileri dümeni doğrudan şarampole, kimilerimiz hüzünlü, kederli yalnızlıklara kırdı. Kulaklarına “Yürü ya kulum.” denilerek, yol alanlar da olmadı değil. Nurettin abi, vefasızlığa/ değer bilmezliğe inatla kendisini kahredenlerdendi.

Sıkılan sıkılsın... Demirci Arif Ustanın, pis bir huyu vardır. Paylaşmasa çatlar. Eksiği var, fazlası yok; bu olaya ilişkin sözler Nurettin abinindir:

“Bu adam var ya; nesli kurumuş, su katılmamış bir Sovyet askeri. Bir de, kırmadan kırılmadan esnemeyi öğrenebilse. Lada’yı bu insana ben döve döve verdim. En son sopayı, borcunu ödemek istediğini söylediğinde yedi. Ne derler; alışmış kudurmuştan beterdir. Kaşıntısı tuttuğunda bana gelir. Hayvanlık ben de kalır, iki kadeh içirir gönderirim. Kaşıntı maşıntı kalmaz, CHP genel merkez binasının odalarında kafasına göre takılan Şero gibi, süt dökmüşe döner.”

*  *  *

Gün geldi, zaman eridi.  Sovyet askeri onu hiç yalnız bırakmadı... Tepecik SSK yollarında, İnekçi Osman’a -Bergama-Poyracık- şifa arayışlarında, en son Turgutlu Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nin nöbetlerinde. Her gözünü açtığında ya başucunda, ya kapısının eşiğinde hazır askerdi.

Nurettin abi, derin uykularına yenik düşmediği saatlerde, sol dirseğine gücü yettiğince inatla yüklenerek, yatağında -asla- sırt üstü yatmamaya, ısrarla pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Onun bu beden dilinden, ancak onu çok iyi tanıyan bir insan anlayabilirdi:  

Beni bu lanet olası yatağa çivileyemeyeceksin! Beni yaşamdan koparamayacaksın!

Yatağında usanmadan inatlaştığı, direndiği elbette ölüm meleği değildi. O, akciğerinin en hassas yerine, kalbe çok yakın bir atardamar üzerine yerleşmiş olan inatçı/ kötü huylu bir tümörle kavga halindeydi. Öyle ya bu kavga da, dışarda verdikleri kavganın bir parçası değil miydi? O, kavgamızı/ sınıf mücadelesini, vefalı ellerinin vefasız ellerimizi bıraktığı son ana dek terk etmedi.

Bilgiyi önemser, bilime ve insan aklına inanırdı. Bunu kanıtlayan komodinin üzerinde,  yanında okuma gözlüğü ile duran tuğla iki kitaptır: Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. (1923-1950) Yahya S. Tezel. ve Felsefenin Temel İlkeleri. George Politzer.

*  *  *

90’lı yıllarda, içlerinde hatırı sayılır şirketlerin ve tanınmış iş insanlarının bulunduğu iki yüz ticari hesabın muhasebesini tutuyordu. Vicdanının ve Mahir’in sesini dinlemeseydi, kasasını bol sıfırlı çeklerle doldurabilir, (rakı balık-yan gelip) varlık içinde yaşayabilirdi.

Son yıllarında ona yaşatılanlar, yaşadıkları kahırlı bir öykünün özetidir. “Ama... O da çok içiyordu.” denildi de, "Çöküşünde bitişinde karınca kararınca/ naçizane bizim de katkımız oldu.” denilmedi... Doğrusu, denilemedi.

*  *  *

Nurettin abi, siyasi kimliğine, kişiliğine ve konuşma diline uygun olarak, faşizmin haydutluğuna, salyalı yobazın yaktığı ateşe küfredercesine 2 Temmuz 2006 günü, ona pek hayrı dokunmayan ellerimizi bıraktı gitti.

Açık Mektup Kolektifi. 02,Temmuz,1993. Sivas Diyarı.

29 Haziran 2024 Cumartesi

TEMMUZ YAZILIR, MADIMAK OKUNUR - 2


BİR DAYANIŞMA GÖNÜLLÜSÜ; NURETTİN KARABAŞ

Eylem adımları ile geçilen caddelerde yasal bir kurşunla.  Kapısında “Polis halkın dostudur”, dehlizlerinde “Burada Allah yoktur, Haydar vardır” yazan, sorgu labiretlerinde. Ya da, ‘tutuk evi’ diye belletilen zindanlarda hasbelkader ölmeyip de, kendinizi bir gün Kordon’da, bağrınızı İzmir meltemine açmış durumda bulduğunuzu düşünün.

İnsanın içinde güller açtıran bu duyguyu, Nazım Hikmet “Dışarıya çıkacağız, şapkayı yana yıkacağız” biçiminde yazmış, sevdalıları da bunu, içi ısıtan yüreği titreten özlem olarak okumuştur. Uzun sözün kısası, paçayı karaçalıdan kurtarmaktan farkı olmayan tahliye olmak böyle bir duygu durumu. İşte, yıllar sonra dışarı çıkan devrimcilerin şaşkın ördek örneği, -unuttukları- yeni yaşama tutunmaya çalıştıkları zamanlardı.                                         

Yaşayanlar bilir. İnceden inceye bir yalnızlık/ kimsesizlik duygusunun, yeni dünyasında soluk borusu bulmaya çalışan insanın içine çöreklenmesi, “Haydar”ın tezgahında dönen çarkların, askı ve falaka düzeneklerinin eziyetinden beterdir.  

Bu yüzden, o günlerde yaşamın hayhuyu içinde, çarşıda pazarda birbirleriyle karşılaşan bu arkadaşların, kurtuldukları Gayya kuyusu cezaevleri ile ilgili, ‘o günlerimizi özlerim’ ve ‘arıyorum’ mealinde esprili sohbetlerine tanık olanlar vardır.

İşte o dar günlerin daralan insanlarına yetişen “Hızır”, devletin sopasını tatmış, sendikacılıktan gelen bir muhasebecidir: Nurettin Karabaş.

Sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla dayanışma fedaisi, imece gönüllüsü. Elinden tutmadığı, omuz vermediği insan yoktur. Asla çetelesini tutmaz. Kendine özgü bıyık altından muzip gülüşü, “Hadi bakalım bizim oğlan” diye takılması, sevdiği/ nazının geçtiği insanla -bıktırmadan- uğraşması dün gibidir.

Avukatımız, sevgili Gültekin Köktürk Suvarlı ağabeyimizi eşofmanıyla adeta alıkoyup, Lada Samara’sıyla ilgili dosyayı bulmak için Ankara’ya, oradan da Gaziantep’e uçurup F Tipi bir zindandan arkadaşımızı tahliye ettirdiği, ilerleyen günlerde başka insanlarımıza iş kurduğu, hatta kurulu düzenini teslim ettiği, işin acı yanı oranın da sahiplenilmediğinden zarar ettiği bilinen gerçeklerdir. Şöyle de denebilir: Ayakta kalmanın, geçim derdinin girdabına kapılmış birçok insanımızın kendisini kurtarmaya çalıştığı doksanlı yıllarda, o tam da tersini yaptı, çevresini kurtarmaya, çevresindekileri kalkındırmaya çalıştı. Duvarı ören, tuğla üzerine tuğla koyan hep o oldu. Onu Nurettin Karabaş yapan da buydu. Bizler onun için, -kemoterapi şeanslarına götürüp getirmenin dışında- pek fazla bir şey yapamadık. Yakın dostlar, yoldaşlar incinip darılmasın. Bu özeleşti bile, onun için çok, çok azdır.   

*  *  *

Nurettin abi kulağı delik olan eski kulağı kesiklerdendir. Ona en yakın olan bir insanın deyişi ile “İnsan denilen varlığı çözmüş, tam bir hayat adamıdır.” Bir gün, bu arkadaşının tek atımlık barutu ile, elden düşme bir Murat 124 aradığını duyar. Çalıştığı belediye şantiyesine telefon edip Lada’yı ona vereceğini söyler, işyerine gelmesini tembihler. Üç beş gün bekler. Arabayı almaya gelen giden yoktur. Bir akşam vakti, bu arkadaşın evine gider, -içeri girmeden- kapıdan kontak anahtarını eşinin eline tutuşturur ve oraya çağırdığı bir taksiyle evine döner.   

Sıkılan sıkılsın... Demirci Arif Ustanın, pis bir huyu vardır. Paylaşmasa çatlar. Eksiği var, fazlası yok; bu olaya ilişkin sözler Nurettin abinindir:

“Bu adam var ya; nesli kurumuş, su katılmamış bir Sovyet askeri. Bir de, kırmadan kırılmadan esnemeyi öğrenebilse. Lada’yı bu insana ben döve döve verdim. En son sopayı, borcunu ödemek istediğini söylediğinde yedi. Ne derler; alışmış kudurmuştan beterdir. Kaşıntısı tuttuğunda bana gelir. Hayvanlık ben de kalır, iki kadeh içirir gönderirim. Kaşıntı maşıntı kalmaz, CHP genel merkez binasının odalarında kafasına göre takılan Şero gibi, süt dökmüşe döner.”

*  *  *

Gün geldi, zaman eridi.  Sovyet askeri onu hiç yalnız bırakmadı... Tepecik SSK yollarında, İnekçi Osman’a -Bergama-Poyracık- şifa arayışlarında, en son Turgutlu Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nin nöbetlerinde. Her gözünü açtığında ya başucunda, ya kapısının eşiğinde hazır askerdi.

Nurettin abi, derin uykularına yenik düşmediği saatlerde, sol dirseğine gücü yettiğince inatla yüklenerek, yatağında -asla- sırt üstü yatmamaya, ısrarla pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Onun bu beden dilinden, ancak onu çok iyi tanıyan bir insan anlayabilirdi:  

Beni bu lanet olası yatağa çivileyemeyeceksin! Beni yaşamdan koparamayacaksın!

Yatağında usanmadan inatlaştığı, direndiği elbette ölüm meleği değildi. O, akciğerinin en hassas yerine, kalbe çok yakın bir atardamar üzerine yerleşmiş olan inatçı/ kötü huylu bir tümörle kavga halindeydi. Öyle ya bu kavga da, dışarda verdikleri kavganın bir parçası değil miydi? O, kavgamızı/ sınıf mücadelesini, vefalı ellerinin vefasız ellerimizi bıraktığı son ana dek terk etmedi.

Bilgiyi önemser, bilime ve insan aklına inanırdı. Bunu kanıtlayan komodinin üzerinde,  yanında okuma gözlüğü ile duran tuğla iki kitaptır: Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. (1923-1950) Yahya S. Tezel. ve Felsefenin Temel İlkeleri. George Politzer.

*  *  *

90’lı yıllarda, içlerinde hatırı sayılır şirketlerin ve tanınmış iş insanlarının bulunduğu iki yüz ticari hesabın muhasebesini tutuyordu. Vicdanının ve Mahir’in sesini dinlemeseydi, kasasını bol sıfırlı çeklerle doldurabilir, (rakı balık-yan gelip) varlık içinde yaşayabilirdi.

Nurettin Karabaş, 2 Temmuz 2006 sabahının gün doğumundan hemen önceki alacakaranlıkta, yıllarca kavgasını verdiği davada gıkı çıkmadan, bir an olsun yakınmadan taşıdığı bayrağı bize emanet edip, hep o bildik kızgın/ küskün/sevimli görünümü ve küfürlü tavrı ile çekti gitti.

Hey gidi, hey Nurettin Abi...

Çalışma gününü altı saate düşüren, Josip Bros Tito" nun memleketi Yugoslavya doğumlu, ey koca göçmen...

Her biten gün, her tükenen dostluk, her çürüyüp kokuşan ilişki seni; usturuplu takılmalarını, geceler boyu sohbetlerini, hesapsız özverilerini, adamı hizaya getiren ağız dolusu küfürlerini, o günlerde çok küçük olan Gül’e Gülçe demeni anımsatıyor.

Açık Mektup Kolektifi. 02.07.2006. Turgutlu. Göçmen Mahalle.


15 Haziran 2024 Cumartesi

O BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ. O BİZİM SALİH AMCAMIZDI.

YENİ BİR 15/ 16 HAZİRAN DİRENİŞ BELLEĞİNDE, EMEKLİ ÖĞRETMEN SALİH DUYGULU ANISINA…

 Gecenin oldukça geç, belirsiz ve kararsız bir zifiri saatinde, meraklı komşunun işitmesinden çekinerek kapısını her usulca tıklattığımızda, kapı eşiğinde saatlerdir hiç usanmadan bizleri beklediğini ele verir gibiydi, içeriye buyur edişi. Ardından Çiçek teyzenin, hazırladığı yer yatağını göz ucu ile işaret etmeden önce, “Karnınız aç mı çocuklar?” diye soruşu...

*  *  *

Onca yaşadıklarımız, kimilerine göre “fındık kabuğunu doldurmayan” ve dahi bu güne dek hep sözlü tarihimizde hapsolmaktan unutulmaya yüz tutmuş anılarımız, siyasi tarihimizin kalıcı belleğine yazılmak üzere sabırsızca bekler durur.     

*  *  *

Kenan ve suç ortaklarının 1980 darbesi günlerinde, tutukevi yollarının, nizamiye kapılarının ve tutukevinin önündeki sabahçı kahvesinin gönüllü gediklisidirler. Oğul adına, kız adına, mukavvadan ön kapağı (Mahkuma Yatan) yazılı, neredeyse masa büyüklüğündeki yağlı kara emanet defterine para yatırmalar. Uykusuz gecelerde bayram görüşüne yetiştirilen kazaklar. Atkılar, bereler. Ve beklenen o an geldiğinde, onca şamata ve haki renk kaynaşması içinde uzatıp boyunları, burunda tüten ve kokusu özlenen kuzuları aramalar. Zaman yoktur, doğrusu sınırlıdır. Çift camlardan konuşup anlaşmanın pek olanağı da yoktur. Çokça, sadece bakışılır; buğulu gözler birbirinin içine bakar.  Düdüğün çalması ile bir başka görüş gününe bırakılan umutlar...  

Duvarların önünde bekleşenler üzerlerine düşeni fazlasıyla yapmıştır. Asıl olan içeridekilerin asla yılmayıp direnmesinde ve enseyi karartmamasındadır.

*  *  *

Salih öğretmen… 15-16 Haziran’da işçi tulumu ile akan/ coşan insan selinin nedenini, niçinini anlamaya çalışan yeni yetme öğrencilerinin kafasını açmaya çalışır:

“ İyi dinleyin. Yürümek de, çalışmak gibi üretmek gibi insan aklına ve bedenine yararlı bir eylemdir. Devinim halindeyken kan dolaşımı artar ve düzene girer. Beyne daha çok oksijen gider; beslenen beyin daha iyi, daha sağlıklı düşünür. Düşünen insan doğaya topluma zarar vermez; zararlı olan cahil kişidir. Birlikte yürümek, birlikte yapmak daha da iyi, daha da yararlıdır. Dayanışmayla ve paylaşımla yapılan her iş, topluma, hatta insanlığa verilmiş bir katkı, bir buluş kadar değerlidir. Unutmayın. Her türlü kötülüğün kaynağı cehalettir ve de bu yüzden emek en yüce değerdir, diyoruz. Akıldan ve bilimin ışığından ayrılmayın. Araştırın. Bilgiyi yaşamla sınayın, deneyimlerinizi arkadaşlarınızla paylaşın. Birlikte öğrenmek, birlikte yapmak/ yaşamak, acıyı paylaşmak, eğlenmek bile birlikte çok, çok daha güzeldir. ”

“ Ama öğretmenim. Radyo dedi ki; o yürüyenler önlerine gelen her şeyi yıkıp geçiyorlarmış! Devlet bile tehlikedeymiş!? ”

“ Sizler çocuk musunuz ki, masala inanacaksınız. Siz radyonun her haberine kulak asmayın! Akla bilime uzak olan, insana da uzak olur. Onun uyanmasını istemezler. Radyo (yat borusu) çalıyor. İşçiler uyumuyor ki, yürüyüşe, hak aramaya geçmişler. Bizleri de uyandırmaya, uyarmaya çalışıyorlar. İşçiler (kalk borusu) çalıyor.”       

*  *  *

Salih öğretmenim. Ders verir gibi yaptığın basit ama düşündüren konuşmayı, can kulağı ile dinleyen çocuklardan hiç biri, büyüdüklerinde ne yalana körü körüne biat, ne de zora asla itaat etmediler. Bu durum, bu gerçek, geride bırakıp gittiğin dünyanın iyi yanı. Ne var ki, bu sadece küçük bir kare. Fotoğrafın tümü içler acısı. Anlayacağın; yat borusunu dinleyenler, ona inananlar çoğunlukta. Böyle olunca da, okullar, hastaneler, iş yerleri, tarım, hayvancılık, çarşı pazar, orman mutfak yangın yeri. Sen olsaydın bu biçimde, kısa/ basit, tek tümcede açıklamaz mıydın bunca olup biteni?      

Salih amca, görmedin ki; zengin hiç bu kadar zengin olmamıştı. Merkezi Fransa da olan, bir danışmanlık şirketi Capgemini’nin araştırmasına göre:  An itibari ile, bir milyon dolar likit varlığı olan zengin sayısı yüzde yüzde 5,1 artarak 22,8 milyona yükseldi.

Öğretmenim. Ancak lise yıllarına geldiğimizde Karl Marks’ın piramiti olduğunu öğrendiğimiz, bizlere basitçe anlattığın eşitsizlikler piramiti, orada öylece durup duruyor. Yükselen devasa kuleler, plazalar ve AVM’ler yoksulluğun resmi. Her birinin temel harcında, “en şanlı” giysileri iş tulumları ile bir işçi yatıyor. Çorlu, Roboski, Akbelen, İliç ve diğerleri hala kanayan yaramız.

*  *  *

1980 öncesi Töb-Der, 12 Eylül sonrası Yurtiçi Kargo emekçisi Salih amca. Sen, zaman zaman kornalı protesto konvoyları düzenleyen, yani sıkça “kalk borusu” çalan, bizim cesur yürek motokuryelerimizi de görmedin. Piramitin tepesindeki zenginlik arttıkça, her gün onlardan birisi ölüyor. Ne acı ki; saray sofralarındaki şatafatın ve de istakoz/ hurma çeşitlerinin artması, o henüz on sekizine gelmemiş Erdal Eren'imiz benzeri yiğitlerimizin daha çok ölmesine bağlıymış gibi… 

En son, Bartın’da on yedi yaşındaki motokurye Emircan’ımızı yitirdik.

*  *  *

Köy Enstitülü öğretmen Salih Duygulu, 18 Haziran 2019’da ellerimizi bırakmamış olsaydı; onurlu yaşamı ve dik duruşu kadar emin olunuz ki:

2024 yılının 15-16 Haziran gününde de, “ Kemer sıkma yumruk sık!.. Arkadaşlar. Büyük yürüyüşün yıl dönümünde ve de nihai kurtuluşun yolunu gösteren izinde, kurtuluş yine bizim kendi ellerimizde” derdi.


Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan…

15/16 Haziran 1970, Cevizli-Paşabahçe-Kavel-Sungurlar.      

5 Haziran 2024 Çarşamba

6 HAZİRAN 1981... METE, TAMER, ERCAN ve DOĞAN CANLARIMIZ. 2


6 Haziran 1981. Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Doğan Özzümrüt, Tamer Arda. ( 2 )

Doğan Özzümrüt, Diyarbakır-Melik Ahmet Caddesi, gecenin bir vakti, bir orantısız vahşi çatışmadan çizik almadan sağ kurtulup çıkan, o güne dek hiç tanımadığı yalınayak kaçağa öğrenci evinin kapısını açar. Doğan o günlerde, aynı kentin tıp fakültesinin öğrencisidir.

Mutfak dolabında Amed ekmeği, kara zeytin ve kaçak çaydan başka bir yiyeceği olmayan, alışılmış öğrenci evinin yatağında bir kitap açık durur. Bir Stefan Zwig klasiği…

Doğan akşamın o uğursuz geç saatinde, davetsiz konuğu cehennem firarisini sahiplenmekten, kollarının arasına almaktan oldukça rahat, huzurlu, bir o kadar da mütebessim görünür. Ne var ki düşüncelidir. İnandıkları davanın sıcaklığını duyumsadığı, tanımadığı yoldaşının çıplak ayaklarına baka kalır bir süre. Nereden başlasa, nasıl moral/ güç verse?.. Çok geçmez, tıpkı Stefan’ın dilinden, onun ve eşi Charlotte'nin derdinden konuşmaya başlar:

“ Stefan Zwig, yaşamı boyunca Avrupa halklarının birliğine, dirliğine ve mutluluğuna inanmıştı. Bu umutların üzerine, Birinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu faşizmim kara bulutları çöker. Yaşamı bundan böyle yine barış yanlısı, ama savaş karşıtlığı ile sürüp gidecektir.

Yüreğinde ve bilincinde iyimserlik olduğundan, dünya halklarının barış içinde birlikte yaşayabileceğine, sınıfsız sömürüsüz sınırsız bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyordu. Öylesine iyimser, bilimden, insanlıktan yanaydı ki; uçağın icadını, barış ve kardeşlik için olumlu bir yenilik, ileri bir adım olarak görüyordu. O, bilimin ve de insanlıktan yana yeniliklerin devrimci atılımıyla, insan aklını öğüten yel değirmenlerinin hükmünün son bulacağına inanan bir Don Kişot’tu…

Hitler faşizminin orduları, Viyana’yı işgal edip öz yurdu Avusturya’yı haritadan sildiğinde vatansız bir insandı. Hani şu haymatlos dediklerinden...

Stefan bırakın kıta Avrupası’nı, tüm dünyanın sınıfsız, sömürüsüz ve de sınırsız olmasına umutlanmışken ortalık yerde vatansız kala kalmıştı. Uğruna ölümleri göze aldığı insanlığın celladına aşık olmasını asla kabul edemiyordu. Bu faciaya seyirci kalmaktansa, eşi Charlotte Altmann ile yaşamına son vermeyi tercih ederler. ”

* * *

Dostuna "Stefan umudu/ Charlotte cesareti" vermek amacıyla yaptığı konuşma son bulmuştur. Doğan alabildiğine ciddileşir ve durgunlaşır. Amacı az sonra güvencesiz bir belirsizliğe gidecek olan yoldaşına umut verebilmek, umudunu tazeleyebilmektir. Kaçağın ayakkabısız yol yürümekte altları erimiş ve ayak bileklerine dek sıvanmış çoraplarına bakarak son sözlerini söyler:

“Paran var mı? Para vereyim desem?! Gideceğin yer para istemez, güç dayanıklılık ister. Sen iyisi mi, benim botlarımı al. Sağlamdır. Ayaklarını korur ve sıcak tutar. Yolun, yolların açık olsun. Umutsuzluk olmasın; sen Stefan’nın en son tercihine takılma… Umudunu da yitirme.”

Amed kentinin soğuk ve güvenliksiz gecesi... Vedalaşırlar. O an, kapı eşiğinde ayaküzeri edilen bir çift sözün gerisinde aklında kalan tek ayrıntı, Doğan’ın bir gözünde olan doğuştan lekenin öne çıkması ve yansıttığı ışıltıdır.

Sarılırlar sımsıcak... Birbirlerinin sırtlarını "Hep yanında olacağım, asla kendini yalnız hissetme!" sıvazlaması yaparlar. O, onca hayhuy ve yangın içinde Stefan okuyan, Stefan umudunu/ Charlotte cesaretini kendisine vermeye çalışan, tıfıl tıp öğrencisinin gözündeki lekeyi öpesi gelir. Ancak; bunu o an, o diken üzeri koşullarda ne söyleyebilir ne de yapabilir.

O günlerde yaşanan sert ve acımasız koşulların, sert çocukları olmak zorundadırlar. Duygusallığın "ne yeri ne de zamanı"dır. Hem üstelik, "duygusallık zayıflık göstermek" değil miydi!? O günlerde gösteremediğimiz, oysa bu duyguyu açığa vurmamız gerekmiş. Hem de ağız dolusu gülmelerle, dolu dolu yaşamamız... Doludizgin günlerde yaşamaya, yaşatmaya fırsat bulamadığımız duygusallıklar bu günlerimize, bu yaşımıza nasipmiş.

Kaçak, kahverengi uzun botların uzun bağcıklarını bağlar ağır ağır... Yanıt vermez, tek söz etmez. Bir teki lekeli, o güzelim, o delikanlı, o cesur yürekli bir çift gözün ne içine ne de ardına bakamadan gecenin karanlığında yiter gider.


Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan, 6 Haziran 1981, İstanbul.

1 Nisan 2024 Pazartesi

ÇÜRÜMÜŞ KURULU DÜZENİN SEÇİM HAYHUYUNDA AYKIRI BİR YAZI DİLİ.


KURULU DÜZENİN SEÇİM HAYHUYUNDA AYKIRI BİR YAZI DİLİ.

Öyle olmuş, hep öyle olacaktır… Ta ki sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir yeryüzünün şafağına dek.  Ta ki, ezeli açlar ordularının sonsuz tokluk, sonsuz adalet koşullarında yaşayacağı, bayram havasındaki dil dil, ırk ırk, renk renk günlere dek. Her koşulda ve her coğrafyada, sınıflı toplumdan bu güne büyük insanlığın ortaklaştığı derin derdidir; acı ve ölüm. Haklı olarak ozan isyan edip soracaktır; “Ölüm hep bize mi düşer usta ?”

“Bir günde bir kadın” değil.. Son günlerde “Bir günde iki kadın”, hem de evli oldukları (erkekliklerini yer göğe sığdıramadıkları) adamlar tarafından katledilecektir. Gerçek şaşmaz, hep böyle olmuştur. Ölüm kanını ve nefretini, hep itaat/ biat etmeyen, hayatı akıl ve bilimle sorgulayan, aykırı, muhalif ve “öteki” insanın üzerine kusmuştur.

İspanyol paçalı, uzun favorili ağabey ya da kadife pantolonlu atkuyruklu üniversiteli kız fakülte yolunda… Sadece boş saatlerini değil, yaşamını devrime vermiş bir devrimci, eylem adımları ile geçtiği sokağın bir kuytuluğunda, tamamen yasal ve legal bir kurşunla… Ekmeğinin ve çocuklarının geleceğinin derdinden başka bir derdi olmayan bir grevci işçi, amansız bir ayaz gününde grev ateşinin başında vurulur.

*  *  *

Düşen yıldırımları, kayan yıldızları, devletin sopasından, kılıcından fırsat buldukça bize duyuran, anımsatan gözü pek yazılı basındaki “anma” ilanlarıdır. O duyurular ki, genellikle kısa öz ve siyah beyazdır. Süslü söz etmekten ve güzelleme yapmaktan sakınır gibidirler.

O duyarlı, cesur yürek gazetelerde çıkan anımsatmaların tamamını okumadan ve de satır aralarında anlatılmak istenen naif ve derin hikayeyi duyumsamadan geçtiğimiz çok olmuştur. Dahası, okumuş olsak da, bir ajitasyon konusu ve bir slogan metni gibi kanıksayıp unutmuşuzdur. Ne ki, o siyah beyaz fotoğraftaki gencin otuzlu yaşını yaşayamamış bir çift hüzünlü gözü, geçmişini henüz unutmamışlarımızın belleğini asla terk etmez. Hala devrimciyim diyenin içine işleyen, o vesikalıklardaki yüzler her daim bulanık, buğulu ve hüzünbazdırlar.

Kimi kez de, hep suskun ve ezik bakışlı, gömleğimizi parkamızı paylaştığımız Diyarbakır'lı Davut gibi, -resmi bulunamadığından- sadece bir kırmızı karanfil sembolünden ibarettirler. 

*  *  *

Galatasaray Mühendislik Yüksek Okulu dostluğu nasıl bir bağlılık, nasıl bir sevgidir? Israrla, inatla ve cesurca verdikleri anma ilanlarına bakılacak olursa, sıradan insanın anlayamayacağı ve dahi kökleri epeyce eskiye giden bir kadim yoldaşlıktır. Tıpkı ODTÜ geleneği, SBF belleği gibi...

Galatasaray Mühendislik Yüksek Okulu yoldaşlığı asla unutmamanın, sevgiyi ve belleği sürdürmenin, yani vefanın adıdır. “Geçmişimiz ve anılarımız belleklerimizin bekçisidir.” diyen ve inatla unutmamayı, unutturmamayı yeğleyen, hala bir yerlerde yaşayan, hala birileri var besbelli. O Galatasaray’lılar asla unutmazlar. Ve o acıların, ölümlerin günleri, o kahırlı günlerin yıl dönümleri geldiğinde gözlerimizin önüne koyar ısrarla anımsatırlar.

 *  *  *

Kocaman yakalı, sert duruşlu ama hoşsohbet, sabır küpü, ortalıkta az görünen, az konuşan, konuştuğunda gürleyen, kimi arkadaşlarımızın deyimi ile bazıları da “soğuk nevale”dirler. Onlar, eksikleri kusurları, şakaları, takılmaları, mangal yürekleri ile bizim arkadaşlarımızdır. Kendi geleceklerini ve de dev bol sıfırlı banka cüzdanlarını düşünmeden, İbo’nun lal olup susup savunduğu ne varsa, hepsini sahiplenen bizim arkadaşlarımız…

Bazen Mete Atilla Ermutlu”dur. Ermutlu Kars’lı ve Galatasaray”lıdır. Tıpkı “Sinan Hoca” gibi, o da kendi örgütünün “hoca”sı, önderidir. Korkulan da o ki, bir İRA bir RAF üyesi gibi tehlikelidir! Ol nedenle bir Tupac Amaru yerlisi gibi görüldüğü yerde ortadan kaldırılmalıdır. Mete Atilla Ermutlu, sabahın erken bir vaktinde durdurulan Volkswagen arabasının içinde taranıp öldürüldüğünde silahsızdır.

Gazetedeki vesikalık fotoğraf bazen Ömer Ayna’dır.

1974 yılı. Diyarbakır, Balıkçılarbaşı… Melik Ahmet Mahallesi sakini, amca Ayna’nın çekinip sakındığından, bir harf değişikliği ile o eskimiş, dökülen otelinin adını Ayan Oteli yaptığı öğrenci otelindeyiz... Günlerdir sormak için fırsatını kolluyorum. Okul dönüşü bir gün, otel girişinde amcayı yalnız yakalıyorum. Elbette, yanıtı konusunda meraklandığım sorum geliyor: “Benim güzel amcam, Ayna ne oldu da Ayan oldu? Ayna bize bizi yansıtmaz mı? Bizi bize olduğumuz gibi göstermez mi? Ayan ne ki?”

Geçmişime dönüp baktığımda, pişmanlık duyduğum birkaç olaydan biridir. Keşke o soruyu sormaz olsaydım!  Kehribar tespihli, -çatpat Türkçe- ezik bakışlı, o babayiğit koskoca adam, nasıl da un ufak/ suspus olmuş, “kürsü” dedikleri oturduğu tabure üzerinde tespih böceğine dönmüştü... Hemen toparlanmış, gönlünü almak için elini öpmek istemiştim. Hiç unutmam; vermemişti. Bulutlanan yüzünün ayırtına varsam da, buğulanan gözlerini kaçırarak, kendinle konuşur gibi fısıltıyla mırıldanmıştı:

“Bu fakirhanede dilediğince kalasın. Günün geldiğinde borcunu sormadan, hesabını ödemeden gidesin. Bak, borcun morcun da yoktur bunu da bilesin.”

 *  *  *

Vesikalıklar bazı yıldönümlerinde Çiğdem kızı, Nesgis kızı olur. Unuttuğumuz çiçek kokularını, çiçek adlarını, şimdilerin hiçbir yeni yetmesine, hiçbir gencine nasip olmayan yoldaşlıklarımızı bize duyumsatır, anımsatır. Sözcüğün gerçek anlamı ile burnumuzun direğini sızlatır.

Gülen gözleri, baldan tatlı sözleriyle küheylan atlılarımız. Giyimlerine kuşandıklarına, üç numara tıraşlarına özendiklerimiz, öykündüklerimiz. İdol bellediğimiz. Ağabeylerimiz, ablalarımız, önderlerimiz, ustalarımız... Bir eylemde sıcak soluğunu hissettiğimiz. Hesapsız kitapsız sırtımızı, sırrımızı verdiğimiz. Yaşanmışlıklarımız. Anılarımız. 

Bilinç, bilgiyle kazanılmış derin bir uyanıklılık durumuysa, siyasal inatçılığımız ve ödünsüzlüğümüz de değerlerimizden ve de ideolojik geleneğimizden gelen kararlılığımızdan başka bir şey değildir. Bizim, şakayla karışık "hala elli yıl öncesinde yaşadığımızı" söyleyen, mahallemizin ağır abisi!... Sen Töb-Der'de gösterdiğin kararlılığı, yaşadığın yaşattığın ruhu unuttuğunda, sende, mutfağındaki tuz ruhundan başka hangi ruh kalır?

Öyle lafın gelişinden, fiyakalı laf olsun diye hiç değil!.. Esastan kıssadan hisse: "Aşk olsun" denir, aşk olur. Seven de söven de pekala bilir; andımız olur. Anlayan da elbette anlayacaktır; ahdimiz olur.

Yazı Kurulu'ndan. 30.03.1974. Balıkçılarbaşı, Ayan Oteli.


18 Mart 2024 Pazartesi

ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜNDE ERKAN’IN BAHÇESİNİ DE GÖRMEK - 2

ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜNDE ERKAN’IN BAHÇESİNİ DE GÖRMEK ( 2 - SON )

*  *  *

ÜÇ KİTAP ÜÇ DÖNEM…

SOSYALİZMİN ABECE’Sİ (Leo HUBERMAN),  KAPİTALSİZ KAPİTALİSTLER (Harun KARADENİZ),  YAŞAMAK İÇİN SOSYALİZM  (Erkan BAŞ)  

*  *  *

Ortaokul yıllarında ‘Sosyalizmin Abecesi’ kitabı, Avrupa’yı kasıp kavuran aykırı ve muhalif rüzgarın ülkemize ulaşan işaret fişeğidir. Ondan da ötesi. Bir süre sallanıp ve üzerinde asılı kaldığı bölgeyi gündüze çeviren bir aydınlatma fişeği. Huberman’ın kitabı tam da bunu yaptı. Bitirme sınavlarına çalışan yeni yetme çocuğun sarı başının üzerinde asılı kaldı. L. Huberman, o güne dek hiçbir yerde duymadığı artı değer sömürüsünün nasıl, hangi yöntem ve araçlarla yapıldığını açıklıyordu.

Bununla da yetinmiyor. Sınıfsız, sömürüsüz, adil, eşit bir dünyanın mümkün olduğunu, yani sosyalizmi anlatıyordu. Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedrettin yoldaşı Börklüce Mustafa'nın deyişiyle:  “Açlar ordusuna kadermiş gibi belletilmeye çalışılan ezeli açlık düzeninin, bir gün, nasıl ebedi tokluk günlerine dönüşmeye mahkum olduğunu…”

 Aslında fişeği ateşleyen, saçı üç numara tıraşlı ("Deniz Gezmiş saçı" derdi) ODTÜ' lü gizemli devrimciydi. O günlerde adı pek dillendirilmediğinden şimdilerde adı sanı unutulan ağabey. Aydınlanmanın finalinde, yani o ince kitap pürdikkat okunup bittiğinde, idol bellenen Deniz Gezmiş traşlı abi kitaptan ona bazı sorular sordu. Neyse ki sorular çalıştığı yerden gelmişti. Yaşadığı heyecan ve de o heyecanın sonundaki sevinç, o günlerde hiçbir akranına nasip olmayan, olamayacak bir durumdu. Arkadaşlarından farkı buydu işte; okulu iki diploma ile bitirecekti… Kendisi ile "ne kadar övünse azdı". 

*  *  *

“Olaylı Yıllar ve Gençlik” yazarı ve önderlerinden Harun Abi'nin 'Kapitalsiz Kapitalistler' el yazması, 68 fırtınasının yeni yetmede yarattığı artçı şoklarında görev üstlenir. Basılması, tam da olması gereken zamandır. Kitaplaşmış halini, bu kez KTÜ Mimarlık’tan Mustafa ağabey getirip verecektir, taşra ilindeki heyecanlı liselilere.

Harun Karadeniz, bu halkı ve bu ülkeyi çok sevdi.  Ardı sıra yürümeye başlamış olan bizlere de çok sevdirdi. Sermayenin ve iktidarının esas gücünün üretim araçlarına sahip olmasından geldiğini bize anlattı: İşçi sınıfının ve emekçi halkın nasıl sömürüldüğünü, kapitalizmin nasıl vahşi ve adaletsiz olduğunu…Kısacası, L. Huberman' ın “A.B.C.” sini Türkiye gerçeğinde, çok kısa, öz ve çarpıcı bir yazı dili ile anlattı. Anladık da… (Bk.https://alibabadanmasallar.blogspot.com/2022/08/harun-karadenizin-kapitalsiz.html)

*  *  *

Ve, demokrasi/ insan hakları çıtasının daha da çok aşağılara düşemeyeceği, laiklik ilkesinin bundan daha fazla yerlerde sürünemeyeceği yıllar... 2020’ler. Onca soytarılığın, onca nobranlığın, onca çürümüş ve kokuşmuşluğun tam da ortalık yerinde adaletsiz ve güvencesiz bir gemide kürek çeker gibiyiz. 

Eski tüfekler, eski dostlar darılmasın. On yıllar var; kendimizden başka her şeyi, hemen herkesi eleştirdik: "Evim evim güzel evim; varsa yoksa kendi bahçemiz." 

Ne var ki, umut verici, güzel şeyler de olmuyor değil. Marks’ın "Burjuvazinin ahırı" dediği parlamentoda omurgalı duruşları, ödünsüz tutumları ile, kitabın orta yerinden, ezber bozan cesur sesler de yükselebiliyor. O kadarcık hakkımız olsun; hadi bir ironi yapalım:  Yetmez ama Evet!

"Dolar", "İhale" ve "Üç yerden, beş yerden maaş" deyince ağızlarının salyalarını tutamayan, yüzsüz, arsız ve gözü doymazlardan söz etmiyoruz burada. Erkan’ı, Sera’yı, Ahmet’i ve Can’ı konuşuyoruz. Seçilmiş olan ama siyasi rehin tutulan bir vekilden, komisyonlarındaki çakalları hop oturtup hop kaldırtan, bizim kız Sera’dan, Destici densizinin 'Alman Ajanı', 'Tito Artığı' diyebilme edepsizliğinde bulunduğu Erkan’dan… Onlar, an itibari müteahhitlere iki ayda 24 milyar lira ödenen, çiftçisinin ve emeklisinin ise avuçlarını yalamaya zorlandığı bir ülkede, meclis ahırının kürsüsünü hakkıyla değerlendiriyorlar. Her ne olursa olsun, asla kısmayı düşünmedikleri onurlu sesleriyle “Yağma yok! Umut var, Sosyalizm var.” diyorlar.

Dahası, Hatay’dan bir yürüyüş de başlattılar. “Yeri zamanıydı.”(!), “…değildi.” (!)  

Uzun ve çileli yürüyüşler, alçak gönüllü bir küçük adımla başlamıyor muydu? "Birlikte yürüyelim. Yürürken de konuşup tartışabiliriz ” demiyor muyduk?  Cesur yüreklerin bu gün, o “ahır” da olsun sokakta olsun yaptığı, bir yerden başlama ya da bir kavganın -yeni deyişle- güncellenmesi olarak da okunabilir.

Bir başka güncelleme de, ülkem insanının her kesimindeki, sevgili ülkemin her alanındaki yaşanan/ yaşatılan kırılmaların, yarılmaların ve de çelişkilerin sekiz sütuna manşet patlayan bir manifesto gibi, “Yaşamak İçin Sosyalizm” gözüyle, tıpkı Harun Karadeniz'in yaptığı gibi, herkesin anlayabileceği bir dille, kısa/ öz anlatılması idi:

Kitabın daha ilk sayfalarında, -işlevsel olarak- bir elli yıl önceki aydınlatma fişeğinin yine başınızın üzerinde asılı kaldığının,  bulunduğunuz yere ışık saçıp durduğunun ayırdına varıyorsunuz.

“Kapitalizmin normali köleliktir, fazlası değil. İşçilerin hak gaspı yaşamadığı...”, “Savaşların olmadığı, insanların ölmediği tek bir gün yok. Hiç unutmayalım ki, doğasında/ özünde iyi olan bir kapitalizm yok.”sf.27.  (SBF’den Mahir, sistemin bu iyi haline, özünde sürekli faşizmi ifade eden, ‘parlamenter faşizm’ demişti.)  “Bize ait olan her şeyi, patronlar bize satıyor.”sf.150  

Ülke gerçeğinin tüm detaylarını harmanlayıp  'Nato’ya, yabancı sermayenin hegemonyasına ve de özelleştirme karşıtı bir programa sahip olan, kamucu bir yönetimden, kamulaştırmadan söz eden bir tek düzen partisi var mı?' anlamına gelen bir sonuca varıyor Erkan, “Yaşamak İçin Sosyalizm” kitabında.

Sonrası mı? 

Sonrası, yazarın ve dahi okurun biraz da gelişmelerden umutlanmasına, enseyi karartmamasına, iyimserliğine ve komşunun bahçesini de görmesine, çokça da ayrı yönleri değil aynı yönleri önemseyen düş dünyasının gücüne kalmış:

Az ötede, asfalt yol üzerinde, yüzü kız yüzü ve çiçeği burnunda bir moto kurye yatıyor. Henüz on sekizinde bir genç. Ağzının kenarında baloncuklanan pembe, kanlı bir köpük. Gerçekleşmeyen düşlerine bakılırsa, çakır gözleri açık gidecek. Üç maymun yine, aynı söz aynı besteyle (aşırı hız/ hatalı sollama) diyecek... Sermaye düzeninin, patronların dinmeyen aşırı kar hırsına, kazanmayı en başa en öne koyan insan yaşamını öteleyen kayıtsızlığına yine teğet geçilecek.

Az ötede. Yol ortasında. Boylu boyunca. Öylece apaçık… İnşaat yeri, maden yeri ve kadın cinayetlerindeki gibi aleni.

Toplanan kalabalık kararlı adımlarla yaklaşan Erkan’a yol açıyor. Erkan geliyor, baş ucuna çömeliyor usulca. Henüz telaşı sona ermemiş, istem dışı devinimleri süren ve teri soğumamış delikanlı elleri avuçlarının içine alıyor. Sıcacık tutuyor. Eğilip tertemiz alnını öpüyor. Kısa bir süre susuyor. Sonra. Öyle kıyısından köşesinden, "Her şey güzel olacak" gibi yalandan, ucu açık değil. Oradakilerin tümünün duyabileceği bir ses tonu ile ve her birinin gözlerinin içine baka baka, kısa ve öz konuşuyor:

 “Arkadaşlar! Bu dünyada ” diyor, “Ezeli açların ebedi tokluğu yaşayacağı bir dünya mümkün. Geçmişin ve şimdinin eşitsizliğinden ve de adaletsizliğinden, sonsuz eşitliğe ve sürgit adalete birlikte yürüyeceğiz. Bizler, yoksul halkın öncüleri, emeğin dostları hep haklıydık, bu gün de haklıyız. Ve elbette biz kazanacağız. Yağma yok sosyalizm var.”  

Açık Mektup Editörü"nden, 18.03.2024, Ulamış-EKOKÖY


8 Mart 2024 Cuma

SEVGİLİ DOSTUM DANİELA KLETTE…


SEVGİLİ DOSTUM DANİELA KLETTE…

BERLİN ZİNDANINDA “8 MART GÜNÜN” KUTLU OLSUN.

Kapitalizmin parlamenter biçimlerinden, açık-askeri uygulama biçimlerine dek tüm diktatörlüklerinin "Özgürlük"; sadık bekçilerinin, çanak yalayıcılarının ve işbirlikçilerinin ise, "demokrasi havarisi" olarak ilan edildiği her vahşi ve zalim sistemde, yeryüzünde bedel ödeyen hemen her devrimci kendisini asla "mağdur" olarak değil, onur duyarak bizzat taraf olarak, muhatap olarak görmüştür.

Alman komünist Daniela Klette de, yoldaşı Ulrike Meinhof gibi işçi sınıfı tarafında yer alan vicdanlı birisi olduğundan, her koşulda faturayı halka kesen ve yoksullara vicdan sömürüsü yapan vicdansızlara karşı savaşmayı, isyan etmeyi, yetmedi "öfkeli olmayı" uygun bulmuştu.

Evet, Ulrike oldukça kızgındı. Bilimsel sosyo-ekonomik çözümlemeler, sonuçta bilimsel sosyalizmin öğretisi üzerinde yükselen sınıf kininden, son nefesine dek hiçbir şey yitirmedi.

Çünkü kapitalizmin kendisi de, devleti de vicdanlı değil, öfkeliydi. Hem de çok öfkeli… Hem de yeryüzünün her coğrafyasında, üstelik dünyayı sırtında taşıyan, çarklarını döndüren yoksullarına ve de onların emeğine karşı. Ulrike Meinhof'un kızgınlığıysa, anlaşılacağı üzere emek eksenli, yani sınıfsal temelli bir durum, bir gerçeklikti. Ne ki, elbette “öfke duymak” yetmeyecekti. Devrim için, halk için savaşmayana sosyalist denmezdi. Evrensel ilke bu değil miydi?

Ve… 1990’ lı yıllar. Almanya.

 “Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi” diyen, Karl Marks’ın evrensel yöntem ve yaklaşımına uygunluk ve ayniyetle oluşturulan Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ın politikleşmiş devrimci savaşının, piramitin tepesindeki sermayedarların uykularını kaçıran, sistemin kirli ve hoyrat yüzünü açığa çıkaran, kapitalizmin devlet cihazını hırçınlaştıran yangın günleri…

*  *  *

Elbette paranın saltanatı kanlı sermaye, bizim RAF’a, “Hoş geldin, buyur şöyle” demeyecekti. Mahir Çayan,“Bizim eylemlerimiz, oligarşinin kanlı yüzünü açığa çıkaracaktır ve faşizmin erken doğum yapmasını sağlayacaktır.” dememiş miydi?! Ülkemizde de öyle olmuştu, doğal olarak öyle olacaktı…

Baader-Meinhof Grubu olarak bilinen, 1970 de Andras Baader, Gudrum Ensslin, Horst Mahler ve Ulrike Meinhof tarafından kurulan, 70’li  90’lı yıllarda çok sayıda doğru devrimci eyleme imzasını atan RAF, 1998’ de kendini fesheder. 1972’de tutuklanan Andres Baader, 18 Eylül 1977’ de Stuttgart-Stammheim Cezaevi’ndeki tel kişilik hücresinde ensesinden vurularak katledilir. Yoldaşı Ulrike Meinhof ise, 9 Mayıs 1976’ da tecrit hücresinde intihar süsü verilerek öldürülür.

Örgütün diğer “üçüncü kuşak” çilekeş emekçileri olan Gabriela Klette, Staub ve Garweg on yıllardır yakalanamamıştı.

*  *  *

2024. Ege’nin bir kıyı kasabası. 90 yaşına ramak kalmış bir bilge adam. Rıdvan Gafuroğlu…

Hani şu, bir yazımızda uzunca sözünü ettiğimiz, Aşık İhsani’nin “Yat borusuna çevrilen radyo ve gazeteler” dediği basını kast ederek, “Be mankafalar!  Bir kez olsun, Bir Gün de şu Evrensel’e, Yeni Ülke’ye, TELE1'e bir dönüp bakın, gerçeği görün…” deyip, mahalle kahvehanesinin -celladına aşık olmuş- müdavimlerini paylayan, balıkçı eskisi yaşlı adam…

“Rıdvan Amca…” diyorum, “Otuz yıldır, devletin aradığı arkadaşımız Almanya’da yakalanmış!...”

“Otuz yıldır neredeymiş?” diyor, o hüzünlü, muhacir, boncuk mavisi gülümseyen gözleriyle… “Gelseydi Foça’ya… Sen tanıyorsun ya mesele yoktu.”

“Rıdvan Amcam, bu öyle böyle bir durum değil… Daniela, bir RAF’çıydı.”  İster istemez Nazım Usta’nın, 'Akrep gibisin kardeşim' dediği şiirini anımsıyorsunuz. İhbar edip yakalatan da o, sahip çıkan saklayan da o, anlamında... Yine ustanın “Topraktan öğrenen, kitapsız bilen” dediği insanlarından yaşlı adam sürdürüyor olanca saflığını:

“Ne rafı?  Senin marangoz atölyendeki...?” diyecek oluyor. 

Yiğidi öldür hakkını yeme, zeki adam Rıdvan amcam!  Bir koca çamı devirmek üzere olduğunun ayırtına varıyor ayak üzeri... Susuyor hemen.

*  *  *

Şairin “Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım.” dediği yerde, bir bakıma da ortalık yerde kalakalmış gibisiniz o an. Ulrike, Daniela ve diğerleri adına yakalamaya çalışıyorum ellerini… Kaçırıyor. Öptürmüyor.

“Ah bir gelseydi fakirhaneme. Paylaşırdık aşı, ekmeği... Oralarda ne yer, ne içer? Nerede yatar?!” diyor, başka bir şey demiyor. Dalıp gidiyor. Berlin'e, Daniela'nın hücresine gitmediği kesin. 

Aklı fikri dağda. Yıllardır birlikte emek verdiğimiz, o iki koca kayanın arasından kaynayan pınarın başında saatler boyu yarenlik ettiğimiz o izbe, o kem gözlerden uzak zeytinliğinde.  


Açık Mektup. 08 Mart 2024. Ekşisu Dağı-Yeni Foça