YOLDAŞLIK, BİR GÜZELLEMEDEN İBARET DEĞİLDİR !
YOLDAŞLIK, BİR GÜZELLEMEDEN İBARET DEĞİLDİR !
Hala
düşünebilen ve unutmayanlarımız için zordur, Madımak yangınını anlatmak, yazmak,
anmak... İnsanımızı, kültürümüzü açıkçası kendi geleceğini ateşe veren, aklı
tutulmuş o yobaz güruhunu gören insanın nutku tutulur.
1993
yılının 2 Temmuz'unda, Sivas'ta "Cumhuriyet burada kuruldu, burada
yıkılacak" diye uluyan zihniyet, yıllardır "Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi" adında bir ceberrut sistemle iktidarda.
Bu karanlık dileği, salt Sivas’ta değil, tüm ülke coğrafyası üzerinde yaşayan halklar üzerinde uyguluyor. Dili, dini, cinsi, etnik kimliği her ne olursa olsun, her T.C vatandaşının -yararlanmada- eşit hak sahibi olduğu ülke bütçesinin % 42’sini diyanete ayırıyor.
Bir ülkenin uygarlığının ve
aydınlanmasının üç önemli aydınlatma fişeği olan doktoru, mühendisi ve öğretmeni
değersizleştiriyor. Neredeyse, adeta düşmanlaştırıyor. Laik bir ülkede görev
yeri cami olan imamı, her yere her insanın karşısına dikiyor. Okula, hastaneye,
kışlaya, işyerlerine, resmi protokole, akla gelebilecek yaşamın her alanına.
İtiraz eden, onaylamayan dine karşı gelmiş oluyor. Örnekleri uzatmak, bilineni de yinelemek anlamına geliyor.
* * *
Piyasacı
kuralsız yönetimin ekonomideki “M.Şimşek” uygulamalarının etkisi ile daha da
zor geçecek, mutfakta, sokakta ve alanlarda daha ateşli yaşanacak gibi, bu temmuz ayı.
Utanmazca “2026’ın sonuna kadar asgari ücrete zam yapılmayacağını” konuşulabiliyorken, aynı yüzsüzlük elektriğe yaptıkları % 38’lik zamla tırmanarak sürüyor. Sevgili ülkemizi yakıp kavuran son yangın haberi de tek adam rejiminden geldi: Doğalgaza % 25 ZAM ! Beyhude amaçlarının, emekli memur maaşlarına yapılacak zammı belirleyecek altı aylık enflasyon hesaplamasının dışında tutmak olduğunu anlamak/ bilmek için ekonomist olmaya gerek yok.
Akıl hocaları reisleri, seçilmiş bir devlet başkanının konutunu basıp eşi ile birlikte kaçıran soytarı haydut Trump'ın klavuzluğunda, mutfakta/ ormanda yangın yeri ülkemizde hiçbir karşılığı olmayan "Terörsüz Türkiye" mavalının, aslında bir "Cambaza bak" olduğunu söylemek için de siyaset bilimci olmaya da. . .
Kabul edilebilirliği olmadığı gibi hiçbir doğruluğu ve inandırıcılığı da olamayan -mazeret bile denemeyecek- aşağıdaki boş sözler, elbette neo liberal politikaları savunan dalkavukların:
“Sıkıntıları biliyoruz, fiyatların durumunu biliyoruz. Ama pahalılığın, enflasyonun bir de ekonomik yönü, çevremizdeki savaşlar, hatta don vurma faktörü var.” (Ne demekse !?)
“Hep
sosyal yanına bakmayalım. Aynı gemide olmak fedakarlık ister, bütçede para olsa da
versek.” (Bu ara, bütçenin % 42’sinin diyanete ayrıldığını anımsatalım
!?)
“Tek amacımız halkımızı enflasyona ezdirmemek. Emeklimize aşırı zam yapar, asgari ücreti arttırırsak; enflasyon yine azar, olan yine bu ülkenin insanına olur.” (Bu pişkin yalancılarla karşılaştırıldığında, “Benzin vaa da, biz mi içtik” diyen, çoban Sülü daha açık sözlüymüş!)
Paket yapmakta ve halkımızı paketlemekte pek de becerikliler. Durum böyle olunca, dağ fare doğurur mu?
· Yeni paketlerinde, adaletsiz oranda vergilendirdikleri
ücretlilere, lütuf gibi verdikleri asgari ücretin “vergi dışı tutulmasından” söz
edilmiyorsa,
· Adrese teslim ballı ihalelerle, “kamu-özel ortaklığı”,
“yap-devret” arsızlıkları ile semizlenen haydutlardan alınması gereken, “servet
vergisi” nin adı geçmiyorsa,
Doğurur…
Malumun
tekrarı o ki; kendimizi bildiğimiz bileli “Ülke dar
boğazdan geçiyor.”
Mahir
ve yoldaşlarının neden öldürüldüğü, onların sözleri/ yazıları bir kez daha
merak edilip dikkatle okunduğunda, yalancıların mumlarının neden yatsıya kadar değil de, çeyrek asırdır yandığını
anlayabilir. Kesintisiz Devrim II-III yazısında, mealen şöyle yazar Mahir
Çayan:
“II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra, yeni sömürgeci egemenler arasındaki ilişki ve çelişkiler değişikliğe uğramıştır. Bu nedenle emperyalist/ kapitalist sistem sürekli ve genel bir bunalım içine girmiştir. Devlet erki sayesinde, baskı araçları ve pasifikasyon yöntemleri kullanılarak egemen güçlerle halk kitleleri arasında suni bir denge kurulmuştur. Bu dengeyi bozmak, halk kitlelerini harekete geçirmek bunun için zordur. Suni denge, ancak... .... "
(Hayalet ayrıntıda, bu 'ancak' sözünün sonrasında gizlidir. Bu hayalet oldu olası, petrolün karasına, doların yeşiline düşkün fincancı katırlarını ürkütmüş, onu savunup sahiplenmenin karşılığı ve bedeli, her zaman, her koşulda mevcut TCK' nın 146/1 maddesi olmuştur.)
Bu
günün koşullarına uygulandığında, “Eziyet neden bunca yıldır sürüyor?” sorusuna
önemli ve açıklayıcı ipuçları veren Mahir'in araştırma yazısının ilerleyen sayfalarında da
yapılan analizin ekonomik/ politik gerekçeleri nedenleri ile birlikte
açıklanır.
* * *
Yakın
geçmişimizde de zor ve sıcaktı temmuz ayları. Yaşattıkça belleğimizi besleyen, canlı tutan anılarımızı, yine bizleri her yıl dönümünde, her fotoğraf karesi üzerinden
uyaracaklar. Tabi ki, uykularımızda pek rahat ve de huzurlu olamayacağız. Takvimler her yıl, günü geldiğinde hep “iki temmuz” yazacak. Biz bunu ‘Madımak’ olarak, otuz
üç canımızı yitirdiğimiz gün, kapanmayan yaramız olarak okuyacağız. Ve bu yara
bundan böyle de, bizleri güçten düşürmeyen, tam tersine günbegün güçlendiren
gizli kanamasını sürdürecek.
* * *
Başka
bir “iki temmuz”la güçlenmeye devamla: Bir imece gönüllüsü Nurettin Karabaş.
Sözlü tarihte olsun yazılı tarihte olsun, genellikle barikatlarda çarpışarak düşenlerin adları, anlatıları geçer. Cephe gerisinin bir o kadar riskli ve karmaşık labirentlerinde görev alıp ter döken kahramanları nedense çokça anlatılmaz.
Nurettin ağabey, geri hizmetin isimsiz neferiydi; kırka bölünüp cezaevi dışında kalmış ailelere koşan bir atomkarınca...
Sonrası mı?
Yatan yattı, çıkan çıktı. Kimileri dümeni doğrudan şarampole, kimilerimiz hüzünlü, kederli yalnızlıklara kırdı. Kulaklarına “Yürü ya kulum.” denilerek, yol alanlar da olmadı değil. Nurettin abi, vefasızlığa/ değer bilmezliğe inatla kendisini kahredenlerdendi.
Sıkılan sıkılsın... Demirci Arif Ustanın, pis bir huyu vardır. Paylaşmasa çatlar. Eksiği var, fazlası yok; bu olaya ilişkin sözler Nurettin abinindir:
“Bu adam var ya; nesli kurumuş, su katılmamış bir Sovyet askeri. Bir de, kırmadan kırılmadan esnemeyi öğrenebilse. Lada’yı bu insana ben döve döve verdim. En son sopayı, borcunu ödemek istediğini söylediğinde yedi. Ne derler; alışmış kudurmuştan beterdir. Kaşıntısı tuttuğunda bana gelir. Hayvanlık ben de kalır, iki kadeh içirir gönderirim. Kaşıntı maşıntı kalmaz, CHP genel merkez binasının odalarında kafasına göre takılan Şero gibi, süt dökmüşe döner.”
* * *
Gün geldi, zaman eridi. Sovyet askeri onu hiç yalnız bırakmadı... Tepecik SSK yollarında, İnekçi Osman’a -Bergama-Poyracık- şifa arayışlarında, en son Turgutlu Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nin nöbetlerinde. Her gözünü açtığında ya başucunda, ya kapısının eşiğinde hazır askerdi.
Nurettin abi, derin uykularına yenik düşmediği saatlerde, sol dirseğine gücü yettiğince inatla yüklenerek, yatağında -asla- sırt üstü yatmamaya, ısrarla pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Onun bu beden dilinden, ancak onu çok iyi tanıyan bir insan anlayabilirdi:
Beni bu lanet olası yatağa çivileyemeyeceksin! Beni yaşamdan koparamayacaksın!
Yatağında usanmadan inatlaştığı, direndiği elbette ölüm meleği değildi. O, akciğerinin en hassas yerine, kalbe çok yakın bir atardamar üzerine yerleşmiş olan inatçı/ kötü huylu bir tümörle kavga halindeydi. Öyle ya bu kavga da, dışarda verdikleri kavganın bir parçası değil miydi? O, kavgamızı/ sınıf mücadelesini, vefalı ellerinin vefasız ellerimizi bıraktığı son ana dek terk etmedi.
Bilgiyi önemser, bilime ve insan aklına inanırdı. Bunu kanıtlayan komodinin üzerinde, yanında okuma gözlüğü ile duran tuğla iki kitaptır: Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. (1923-1950) Yahya S. Tezel. ve Felsefenin Temel İlkeleri. George Politzer.
* * *
90’lı yıllarda, içlerinde hatırı sayılır şirketlerin ve tanınmış iş insanlarının bulunduğu iki yüz ticari hesabın muhasebesini tutuyordu. Vicdanının ve Mahir’in sesini dinlemeseydi, kasasını bol sıfırlı çeklerle doldurabilir, (rakı balık-yan gelip) varlık içinde yaşayabilirdi.
Son yıllarında ona yaşatılanlar, yaşadıkları kahırlı bir öykünün özetidir. “Ama... O da çok içiyordu.” denildi de, "Çöküşünde bitişinde karınca kararınca/ naçizane bizim de katkımız oldu.” denilmedi... Doğrusu, denilemedi.
*
* *
Nurettin abi, siyasi kimliğine, kişiliğine ve konuşma diline uygun olarak, faşizmin haydutluğuna, salyalı yobazın yaktığı ateşe küfredercesine 2 Temmuz 2006 günü, ona pek hayrı dokunmayan ellerimizi bıraktı gitti.
Açık Mektup Kolektifi. 02,Temmuz,1993. Sivas Diyarı.
Eylem adımları ile geçilen caddelerde yasal bir kurşunla. Kapısında “Polis halkın dostudur”, dehlizlerinde “Burada Allah yoktur, Haydar vardır” yazan, sorgu labiretlerinde. Ya da, ‘tutuk evi’ diye belletilen zindanlarda hasbelkader ölmeyip de, kendinizi bir gün Kordon’da, bağrınızı İzmir meltemine açmış durumda bulduğunuzu düşünün.
İnsanın içinde güller açtıran bu duyguyu, Nazım Hikmet “Dışarıya çıkacağız, şapkayı yana yıkacağız” biçiminde yazmış, sevdalıları da bunu, içi ısıtan yüreği titreten özlem olarak okumuştur. Uzun sözün kısası, paçayı karaçalıdan kurtarmaktan farkı olmayan tahliye olmak böyle bir duygu durumu. İşte, yıllar sonra dışarı çıkan devrimcilerin şaşkın ördek örneği, -unuttukları- yeni yaşama tutunmaya çalıştıkları zamanlardı.
Yaşayanlar bilir. İnceden inceye bir yalnızlık/ kimsesizlik duygusunun, yeni dünyasında soluk borusu bulmaya çalışan insanın içine çöreklenmesi, “Haydar”ın tezgahında dönen çarkların, askı ve falaka düzeneklerinin eziyetinden beterdir.
Bu yüzden, o günlerde yaşamın hayhuyu içinde, çarşıda pazarda birbirleriyle karşılaşan bu arkadaşların, kurtuldukları Gayya kuyusu cezaevleri ile ilgili, ‘o günlerimizi özlerim’ ve ‘arıyorum’ mealinde esprili sohbetlerine tanık olanlar vardır.
İşte o dar günlerin daralan insanlarına yetişen “Hızır”, devletin sopasını tatmış, sendikacılıktan gelen bir muhasebecidir: Nurettin Karabaş.
Sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla dayanışma fedaisi, imece gönüllüsü. Elinden tutmadığı, omuz vermediği insan yoktur. Asla çetelesini tutmaz. Kendine özgü bıyık altından muzip gülüşü, “Hadi bakalım bizim oğlan” diye takılması, sevdiği/ nazının geçtiği insanla -bıktırmadan- uğraşması dün gibidir.
Avukatımız, sevgili Gültekin Köktürk Suvarlı ağabeyimizi eşofmanıyla adeta alıkoyup, Lada Samara’sıyla ilgili dosyayı bulmak için Ankara’ya, oradan da Gaziantep’e uçurup F Tipi bir zindandan arkadaşımızı tahliye ettirdiği, ilerleyen günlerde başka insanlarımıza iş kurduğu, hatta kurulu düzenini teslim ettiği, işin acı yanı oranın da sahiplenilmediğinden zarar ettiği bilinen gerçeklerdir. Şöyle de denebilir: Ayakta kalmanın, geçim derdinin girdabına kapılmış birçok insanımızın kendisini kurtarmaya çalıştığı doksanlı yıllarda, o tam da tersini yaptı, çevresini kurtarmaya, çevresindekileri kalkındırmaya çalıştı. Duvarı ören, tuğla üzerine tuğla koyan hep o oldu. Onu Nurettin Karabaş yapan da buydu. Bizler onun için, -kemoterapi şeanslarına götürüp getirmenin dışında- pek fazla bir şey yapamadık. Yakın dostlar, yoldaşlar incinip darılmasın. Bu özeleşti bile, onun için çok, çok azdır.
* * *
Nurettin abi kulağı delik olan eski kulağı kesiklerdendir. Ona en yakın olan bir insanın deyişi ile “İnsan denilen varlığı çözmüş, tam bir hayat adamıdır.” Bir gün, bu arkadaşının tek atımlık barutu ile, elden düşme bir Murat 124 aradığını duyar. Çalıştığı belediye şantiyesine telefon edip Lada’yı ona vereceğini söyler, işyerine gelmesini tembihler. Üç beş gün bekler. Arabayı almaya gelen giden yoktur. Bir akşam vakti, bu arkadaşın evine gider, -içeri girmeden- kapıdan kontak anahtarını eşinin eline tutuşturur ve oraya çağırdığı bir taksiyle evine döner.
Sıkılan sıkılsın... Demirci Arif Ustanın, pis bir huyu vardır. Paylaşmasa çatlar. Eksiği var, fazlası yok; bu olaya ilişkin sözler Nurettin abinindir:
“Bu adam var ya; nesli kurumuş, su katılmamış bir Sovyet askeri. Bir de, kırmadan kırılmadan esnemeyi öğrenebilse. Lada’yı bu insana ben döve döve verdim. En son sopayı, borcunu ödemek istediğini söylediğinde yedi. Ne derler; alışmış kudurmuştan beterdir. Kaşıntısı tuttuğunda bana gelir. Hayvanlık ben de kalır, iki kadeh içirir gönderirim. Kaşıntı maşıntı kalmaz, CHP genel merkez binasının odalarında kafasına göre takılan Şero gibi, süt dökmüşe döner.”
* * *
Gün geldi, zaman eridi. Sovyet askeri onu hiç yalnız bırakmadı... Tepecik SSK yollarında, İnekçi Osman’a -Bergama-Poyracık- şifa arayışlarında, en son Turgutlu Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nin nöbetlerinde. Her gözünü açtığında ya başucunda, ya kapısının eşiğinde hazır askerdi.
Nurettin abi, derin uykularına yenik düşmediği saatlerde, sol dirseğine gücü yettiğince inatla yüklenerek, yatağında -asla- sırt üstü yatmamaya, ısrarla pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Onun bu beden dilinden, ancak onu çok iyi tanıyan bir insan anlayabilirdi:
Beni bu lanet olası yatağa çivileyemeyeceksin! Beni yaşamdan koparamayacaksın!
Yatağında usanmadan inatlaştığı, direndiği elbette ölüm meleği değildi. O, akciğerinin en hassas yerine, kalbe çok yakın bir atardamar üzerine yerleşmiş olan inatçı/ kötü huylu bir tümörle kavga halindeydi. Öyle ya bu kavga da, dışarda verdikleri kavganın bir parçası değil miydi? O, kavgamızı/ sınıf mücadelesini, vefalı ellerinin vefasız ellerimizi bıraktığı son ana dek terk etmedi.
Bilgiyi önemser, bilime ve insan aklına inanırdı. Bunu kanıtlayan komodinin üzerinde, yanında okuma gözlüğü ile duran tuğla iki kitaptır: Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. (1923-1950) Yahya S. Tezel. ve Felsefenin Temel İlkeleri. George Politzer.
* * *
90’lı yıllarda, içlerinde hatırı sayılır şirketlerin ve tanınmış iş insanlarının bulunduğu iki yüz ticari hesabın muhasebesini tutuyordu. Vicdanının ve Mahir’in sesini dinlemeseydi, kasasını bol sıfırlı çeklerle doldurabilir, (rakı balık-yan gelip) varlık içinde yaşayabilirdi.
Nurettin Karabaş, 2 Temmuz 2006 sabahının gün doğumundan hemen önceki alacakaranlıkta, yıllarca kavgasını verdiği davada gıkı çıkmadan, bir an olsun yakınmadan taşıdığı bayrağı bize emanet edip, hep o bildik kızgın/ küskün/sevimli görünümü ve küfürlü tavrı ile çekti gitti.
Hey gidi, hey Nurettin Abi...
Çalışma gününü altı saate düşüren, Josip Bros Tito" nun memleketi Yugoslavya doğumlu, ey koca göçmen...
Her biten gün, her tükenen dostluk, her çürüyüp kokuşan ilişki seni; usturuplu takılmalarını, geceler boyu sohbetlerini, hesapsız özverilerini, adamı hizaya getiren ağız dolusu küfürlerini, o günlerde çok küçük olan Gül’e Gülçe demeni anımsatıyor.
Açık Mektup Kolektifi. 02.07.2006. Turgutlu. Göçmen Mahalle.
YENİ BİR 15/ 16 HAZİRAN DİRENİŞ BELLEĞİNDE, EMEKLİ ÖĞRETMEN SALİH DUYGULU ANISINA…
Gecenin oldukça geç, belirsiz ve kararsız bir zifiri saatinde, meraklı komşunun işitmesinden çekinerek kapısını her usulca tıklattığımızda, kapı eşiğinde saatlerdir hiç usanmadan bizleri beklediğini ele verir gibiydi, içeriye buyur edişi. Ardından Çiçek teyzenin, hazırladığı yer yatağını göz ucu ile işaret etmeden önce, “Karnınız aç mı çocuklar?” diye soruşu...
*
* *
Onca yaşadıklarımız, kimilerine göre “fındık
kabuğunu doldurmayan” ve dahi bu güne dek hep sözlü tarihimizde hapsolmaktan unutulmaya yüz tutmuş anılarımız, siyasi tarihimizin kalıcı belleğine yazılmak üzere
sabırsızca bekler durur.
*
* *
Kenan ve suç ortaklarının 1980 darbesi günlerinde, tutukevi yollarının, nizamiye kapılarının ve tutukevinin önündeki sabahçı kahvesinin gönüllü gediklisidirler. Oğul adına, kız adına, mukavvadan ön kapağı (Mahkuma Yatan) yazılı, neredeyse masa büyüklüğündeki yağlı kara emanet defterine para yatırmalar. Uykusuz gecelerde bayram görüşüne yetiştirilen kazaklar. Atkılar, bereler. Ve beklenen o an geldiğinde, onca şamata ve haki renk kaynaşması içinde uzatıp boyunları, burunda tüten ve kokusu özlenen kuzuları aramalar. Zaman yoktur, doğrusu sınırlıdır. Çift camlardan konuşup anlaşmanın pek olanağı da yoktur. Çokça, sadece bakışılır; buğulu gözler birbirinin içine bakar. Düdüğün çalması ile bir başka görüş gününe bırakılan umutlar...
Duvarların önünde bekleşenler üzerlerine düşeni fazlasıyla yapmıştır. Asıl olan içeridekilerin asla yılmayıp direnmesinde ve enseyi karartmamasındadır.
*
* *
Salih öğretmen… 15-16 Haziran’da işçi tulumu ile akan/ coşan insan selinin nedenini, niçinini anlamaya çalışan yeni yetme öğrencilerinin kafasını açmaya çalışır:
“ İyi dinleyin. Yürümek de, çalışmak gibi üretmek gibi insan aklına ve bedenine yararlı bir eylemdir. Devinim halindeyken kan dolaşımı artar ve düzene girer. Beyne daha çok oksijen gider; beslenen beyin daha iyi, daha sağlıklı düşünür. Düşünen insan doğaya topluma zarar vermez; zararlı olan cahil kişidir. Birlikte yürümek, birlikte yapmak daha da iyi, daha da yararlıdır. Dayanışmayla ve paylaşımla yapılan her iş, topluma, hatta insanlığa verilmiş bir katkı, bir buluş kadar değerlidir. Unutmayın. Her türlü kötülüğün kaynağı cehalettir ve de bu yüzden emek en yüce değerdir, diyoruz. Akıldan ve bilimin ışığından ayrılmayın. Araştırın. Bilgiyi yaşamla sınayın, deneyimlerinizi arkadaşlarınızla paylaşın. Birlikte öğrenmek, birlikte yapmak/ yaşamak, acıyı paylaşmak, eğlenmek bile birlikte çok, çok daha güzeldir. ”
“ Ama öğretmenim. Radyo dedi ki; o yürüyenler önlerine gelen her şeyi yıkıp geçiyorlarmış! Devlet bile tehlikedeymiş!? ”
“ Sizler çocuk musunuz ki, masala inanacaksınız. Siz radyonun her haberine kulak asmayın! Akla bilime uzak olan, insana da uzak olur. Onun uyanmasını istemezler. Radyo (yat borusu) çalıyor. İşçiler uyumuyor ki, yürüyüşe, hak aramaya geçmişler. Bizleri de uyandırmaya, uyarmaya çalışıyorlar. İşçiler (kalk borusu) çalıyor.”
*
* *
Salih öğretmenim. Ders verir gibi yaptığın basit ama düşündüren konuşmayı, can kulağı ile dinleyen çocuklardan hiç biri, büyüdüklerinde ne yalana körü körüne biat, ne de zora asla itaat etmediler. Bu durum, bu gerçek, geride bırakıp gittiğin dünyanın iyi yanı. Ne var ki, bu sadece küçük bir kare. Fotoğrafın tümü içler acısı. Anlayacağın; yat borusunu dinleyenler, ona inananlar çoğunlukta. Böyle olunca da, okullar, hastaneler, iş yerleri, tarım, hayvancılık, çarşı pazar, orman mutfak yangın yeri. Sen olsaydın bu biçimde, kısa/ basit, tek tümcede açıklamaz mıydın bunca olup biteni?
Salih amca, görmedin ki; zengin hiç bu kadar zengin olmamıştı. Merkezi Fransa da olan, bir danışmanlık şirketi Capgemini’nin araştırmasına göre: An itibari ile, bir milyon dolar likit varlığı olan zengin sayısı yüzde yüzde 5,1 artarak 22,8 milyona yükseldi.
Öğretmenim. Ancak lise yıllarına geldiğimizde Karl Marks’ın piramiti olduğunu öğrendiğimiz, bizlere basitçe anlattığın eşitsizlikler piramiti, orada öylece durup duruyor. Yükselen devasa kuleler, plazalar ve AVM’ler yoksulluğun resmi. Her birinin temel harcında, “en şanlı” giysileri iş tulumları ile bir işçi yatıyor. Çorlu, Roboski, Akbelen, İliç ve diğerleri hala kanayan yaramız.
* * *
1980 öncesi Töb-Der, 12 Eylül sonrası Yurtiçi Kargo emekçisi Salih amca. Sen, zaman zaman kornalı protesto konvoyları düzenleyen, yani sıkça “kalk borusu” çalan, bizim cesur yürek motokuryelerimizi de görmedin. Piramitin tepesindeki zenginlik arttıkça, her gün onlardan birisi ölüyor. Ne acı ki; saray sofralarındaki şatafatın ve de istakoz/ hurma çeşitlerinin artması, o henüz on sekizine gelmemiş Erdal Eren'imiz benzeri yiğitlerimizin daha çok ölmesine bağlıymış gibi…
En son, Bartın’da on yedi yaşındaki motokurye Emircan’ımızı yitirdik.
* * *
Köy Enstitülü öğretmen Salih Duygulu, 18 Haziran 2019’da ellerimizi bırakmamış olsaydı; onurlu yaşamı ve dik duruşu kadar emin olunuz ki:
2024 yılının 15-16 Haziran gününde de, “ Kemer sıkma yumruk sık!.. Arkadaşlar. Büyük yürüyüşün yıl dönümünde ve de nihai kurtuluşun yolunu gösteren izinde, kurtuluş yine bizim kendi ellerimizde” derdi.
Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan…
15/16 Haziran 1970, Cevizli-Paşabahçe-Kavel-Sungurlar.
Doğan Özzümrüt, Diyarbakır-Melik Ahmet Caddesi, gecenin bir vakti, bir orantısız vahşi çatışmadan çizik almadan sağ kurtulup çıkan, o güne dek hiç tanımadığı yalınayak kaçağa öğrenci evinin kapısını açar. Doğan o günlerde, aynı kentin tıp fakültesinin öğrencisidir.
Mutfak dolabında Amed ekmeği, kara zeytin ve kaçak çaydan başka bir yiyeceği olmayan, alışılmış öğrenci evinin yatağında bir kitap açık durur. Bir Stefan Zwig klasiği…Öyle olmuş, hep öyle olacaktır… Ta ki sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir yeryüzünün şafağına dek. Ta ki, ezeli açlar ordularının sonsuz tokluk, sonsuz adalet koşullarında yaşayacağı, bayram havasındaki dil dil, ırk ırk, renk renk günlere dek. Her koşulda ve her coğrafyada, sınıflı toplumdan bu güne büyük insanlığın ortaklaştığı derin derdidir; acı ve ölüm. Haklı olarak ozan isyan edip soracaktır; “Ölüm hep bize mi düşer usta ?”
“Bir günde bir kadın” değil.. Son
günlerde “Bir günde iki kadın”, hem de evli oldukları (erkekliklerini yer göğe
sığdıramadıkları) adamlar tarafından katledilecektir. Gerçek şaşmaz, hep böyle
olmuştur. Ölüm kanını ve nefretini, hep itaat/ biat etmeyen, hayatı akıl ve
bilimle sorgulayan, aykırı, muhalif ve “öteki” insanın üzerine kusmuştur.
İspanyol paçalı, uzun favorili ağabey ya da
kadife pantolonlu atkuyruklu üniversiteli kız fakülte yolunda… Sadece boş
saatlerini değil, yaşamını devrime vermiş bir devrimci, eylem adımları ile
geçtiği sokağın bir kuytuluğunda, tamamen yasal ve legal bir kurşunla…
Ekmeğinin ve çocuklarının geleceğinin derdinden başka bir derdi olmayan bir
grevci işçi, amansız bir ayaz gününde grev ateşinin başında vurulur.
*
* *
Düşen yıldırımları, kayan yıldızları,
devletin sopasından, kılıcından fırsat buldukça bize duyuran, anımsatan gözü
pek yazılı basındaki “anma” ilanlarıdır. O duyurular ki, genellikle kısa öz ve
siyah beyazdır. Süslü söz etmekten ve güzelleme yapmaktan sakınır gibidirler.
O duyarlı, cesur yürek gazetelerde çıkan
anımsatmaların tamamını okumadan ve de satır aralarında anlatılmak istenen naif
ve derin hikayeyi duyumsamadan geçtiğimiz çok olmuştur. Dahası, okumuş olsak
da, bir ajitasyon konusu ve bir slogan metni gibi kanıksayıp unutmuşuzdur. Ne ki, o siyah beyaz fotoğraftaki gencin otuzlu yaşını yaşayamamış bir çift
hüzünlü gözü, geçmişini henüz unutmamışlarımızın belleğini asla terk etmez. Hala devrimciyim diyenin içine işleyen, o vesikalıklardaki yüzler her daim
bulanık, buğulu ve hüzünbazdırlar.
Kimi kez de, hep suskun ve ezik bakışlı, gömleğimizi parkamızı paylaştığımız Diyarbakır'lı Davut gibi, -resmi bulunamadığından- sadece
bir kırmızı karanfil sembolünden ibarettirler.
*
* *
Galatasaray Mühendislik Yüksek Okulu
dostluğu nasıl bir bağlılık, nasıl bir sevgidir? Israrla, inatla ve cesurca
verdikleri anma ilanlarına bakılacak olursa, sıradan insanın anlayamayacağı ve dahi kökleri epeyce eskiye giden bir kadim yoldaşlıktır. Tıpkı ODTÜ geleneği, SBF belleği gibi...
Galatasaray Mühendislik Yüksek Okulu
yoldaşlığı asla unutmamanın, sevgiyi ve belleği sürdürmenin, yani vefanın adıdır.
“Geçmişimiz ve anılarımız belleklerimizin bekçisidir.” diyen ve inatla
unutmamayı, unutturmamayı yeğleyen, hala bir yerlerde yaşayan, hala birileri
var besbelli. O Galatasaray’lılar asla unutmazlar. Ve o acıların, ölümlerin
günleri, o kahırlı günlerin yıl dönümleri geldiğinde gözlerimizin önüne koyar
ısrarla anımsatırlar.
* * *
Kocaman yakalı, sert duruşlu ama hoşsohbet, sabır küpü, ortalıkta az görünen, az konuşan, konuştuğunda gürleyen, kimi arkadaşlarımızın deyimi ile bazıları da “soğuk nevale”dirler. Onlar, eksikleri kusurları, şakaları, takılmaları, mangal yürekleri ile bizim arkadaşlarımızdır. Kendi geleceklerini ve de dev bol sıfırlı banka cüzdanlarını düşünmeden, İbo’nun lal olup susup savunduğu ne varsa, hepsini sahiplenen bizim arkadaşlarımız…
Bazen Mete Atilla Ermutlu”dur. Ermutlu
Kars’lı ve Galatasaray”lıdır. Tıpkı “Sinan Hoca” gibi, o da kendi örgütünün “hoca”sı,
önderidir. Korkulan da o ki, bir İRA bir RAF üyesi gibi tehlikelidir! Ol
nedenle bir Tupac Amaru yerlisi gibi görüldüğü yerde ortadan kaldırılmalıdır.
Mete Atilla Ermutlu, sabahın erken bir vaktinde durdurulan Volkswagen
arabasının içinde taranıp öldürüldüğünde silahsızdır.
Gazetedeki vesikalık fotoğraf bazen Ömer
Ayna’dır.
1974 yılı. Diyarbakır, Balıkçılarbaşı…
Melik Ahmet Mahallesi sakini, amca Ayna’nın çekinip sakındığından, bir harf
değişikliği ile o eskimiş, dökülen otelinin adını Ayan Oteli yaptığı öğrenci
otelindeyiz... Günlerdir sormak için fırsatını kolluyorum. Okul dönüşü bir gün,
otel girişinde amcayı yalnız yakalıyorum. Elbette, yanıtı konusunda
meraklandığım sorum geliyor: “Benim güzel amcam, Ayna ne oldu da Ayan oldu?
Ayna bize bizi yansıtmaz mı? Bizi bize olduğumuz gibi göstermez mi? Ayan ne
ki?”
Geçmişime dönüp baktığımda, pişmanlık
duyduğum birkaç olaydan biridir. Keşke o soruyu sormaz olsaydım! Kehribar tespihli, -çatpat Türkçe- ezik bakışlı,
o babayiğit koskoca adam, nasıl da un ufak/ suspus olmuş, “kürsü” dedikleri
oturduğu tabure üzerinde tespih böceğine dönmüştü... Hemen toparlanmış, gönlünü
almak için elini öpmek istemiştim. Hiç unutmam; vermemişti. Bulutlanan yüzünün
ayırtına varsam da, buğulanan gözlerini kaçırarak, kendinle konuşur gibi
fısıltıyla mırıldanmıştı:
“Bu fakirhanede dilediğince kalasın.
Günün geldiğinde borcunu sormadan, hesabını ödemeden gidesin. Bak, borcun
morcun da yoktur bunu da bilesin.”
* * *
Vesikalıklar bazı yıldönümlerinde Çiğdem
kızı, Nesgis kızı olur. Unuttuğumuz çiçek kokularını, çiçek adlarını, şimdilerin hiçbir yeni
yetmesine, hiçbir gencine nasip olmayan yoldaşlıklarımızı bize duyumsatır, anımsatır. Sözcüğün gerçek anlamı ile burnumuzun
direğini sızlatır.
Gülen gözleri, baldan tatlı sözleriyle küheylan atlılarımız. Giyimlerine kuşandıklarına, üç numara tıraşlarına özendiklerimiz, öykündüklerimiz. İdol bellediğimiz. Ağabeylerimiz, ablalarımız, önderlerimiz, ustalarımız... Bir eylemde sıcak soluğunu hissettiğimiz. Hesapsız kitapsız sırtımızı, sırrımızı verdiğimiz. Yaşanmışlıklarımız. Anılarımız.
Bilinç, bilgiyle kazanılmış derin bir uyanıklılık durumuysa, siyasal inatçılığımız ve ödünsüzlüğümüz de değerlerimizden ve de ideolojik geleneğimizden gelen kararlılığımızdan başka bir şey değildir. Bizim, şakayla karışık "hala elli yıl öncesinde yaşadığımızı" söyleyen, mahallemizin ağır abisi!... Sen Töb-Der'de gösterdiğin kararlılığı, yaşadığın yaşattığın ruhu unuttuğunda, sende, mutfağındaki tuz ruhundan başka hangi ruh kalır?
Öyle lafın gelişinden, fiyakalı laf olsun diye hiç değil!.. Esastan kıssadan hisse: "Aşk olsun" denir, aşk olur. Seven de söven de pekala bilir; andımız olur. Anlayan da elbette anlayacaktır; ahdimiz olur.
Yazı Kurulu'ndan. 30.03.1974.
Balıkçılarbaşı, Ayan Oteli.