25 Mart 2016 Cuma

İNCECİK SIZIDIR İÇİMDE HASRETİ

YİNE "İNCECİK SIZIDIR İÇİMDE HASRETİ" ( * )

                                                                        
                                                              " Doğum günün kutlu olsun, mutlu ol senelerce,
                                                                Sana boncuktan kuş yaptım konacak pencerene."
                                                                                                                
Benim “A grubu”ndan kanımın bir örneğiydi; içinde taşıdığı “RH” ve “Pozitif” biyolojik karakterlerle aynı genetik yazgıyı paylaştığımız.  Açıklanmak istenip de açıklanamayan, bizzat yaşanan bir konuyu gözler önüne sermenin her zaman kolaycı ve kaçamak bir yolu vardır. Birinci dereceden bir yakınınızla olan biyolojik bağınızı, günü geldiğinde anlatma gereği duyduğunuzda ilk önce bilimin terminolojisini, tıp dilini anımsamanız gibi mesela. Ne var ki yaşamın kendisi, onun canlı pratiği içinde yaşananların, ilişkilerin, yakınlıkların, bağlılıkların ya da duygusal kopuşların ayırtına varmak, insanı çoğu kez gerçeğin kendisi  ile yüzleştirir.

İnsanı kendine getirir. Uykuya dalmamızı, düşlere, reklamlara, yaşamın pembe renklerine kanmamızı önler, ayakta durmamızı sağlar. O her türküde geçen, hep sitem edilen, asla söz geçmeyen o “zalim felek” nasıl da yakıcıdır. Anlatılmak istenen yıllar boyu ayrı kalmamız, yıllar sonra aykırı düşmemiz, yine de her koşulda hasretini, derdini çekmemiz gibi, işin bir hayli ince ve kırılgan olan yanlarıdır.

Kızım, kıymetlim, biriciğimdi.  İradem dışında örülmüş sağır dilsiz duvarların, dağlarının dağlarının ardında, engeller, güçlükler arasında yaşayan tek hücremdi. Tarihin birinde, bir dost sofrasında sıradan söyleşirken çocuk dilince öyle söyleyivermişti. Topluca ağız dolusu gülünmüş, o an, orada öyle de kabul edilmiş, uzun saatler boyu yarenlik ettiğimiz o sıcak, o bir daha yaşanmayan birliktelikten sonraki ilerleyen günlerde, "üç kişilik aile"nin diline bir çocuksu espri olarak yerleşmişti:  “Ben babamın hücresiyim”

*   *   *
Kaç bayram, kaç anneler, kaç babalar gününde ama mutlaka kapalı, kör bir kapının ardında beklettiğim, hasretini her daim boynumda sabırla taşınan hoyrat bir bıçak gibi taşıdığım… Çaresiz, edilgen, imansız, halden anlamaz Şirinyer, Buca ve de Diyarbakır gecelerince içimde ılık ılık kanayan deli bir bıçak yarası derinliğinde yaşattığımdı. Bıktıran upuzun zamanlarda ardım sıra bıraktığım boşluklarda babalığımı, varlığımı, sesimi, soluğumu, kokumu özleyen, benim diyen şairi şairliğinden utandıracak denli yokluğumu duyumsayan, asla sezdirmeyen, hani kesseniz belli etmeyen benim kızımdı. Yabancı bellediğine kesinlikle; dostunum diyene,  dostluk gösterisinde bulunana belki… Ama her koşulda sır vermeyen, ağzını bıçak açmayan, paylaşmayan, anlatmayandır. 

Başının iki yanında, iki bukle cılız saç demetiyle benim sarıca kızımdır. Ne zor altında, ne de güllük gülistanlıkta yadsımadığım, inkar ettiremedikleri, aksinin altına imza attıramadıkları değerlerimden, her şeye karşın yaşama, insana tutunma nedenlerimdendi.  Kaç bayram, kaç anneler gününde, kaç babalar gününde…  İki yaşında ayrı düşüp çocuk kalbini burduğum. Elimde olmadan örselediğim. Adresleri bende saklı kuytuluklarda, uzak, yalnız diyarlarda göğsümde, ruhumda taşıdığım. Bitimsiz cezalara yatırılmış forsalarca, zincir zincir, pranga pranga zorlaştırdığım, koğuş koğuş, tecrit tecrit, hücre hücre üşüdüğüm, üşüttüğüm.

Görüş görüş, mektup mektup düşündüğüm, masal masal düşlediğimdi. Yollara, kapılara, kapı eşiklerinden merdiven boşluklarına baktırdığım daha demincek taytay durmayı, çok değil henüz birkaç adım atmayı becerebilmiş çocuktu.  Parklarda çocuğun elinden tutmuş genç adamların ardı sıra boynunu uzatıp bakakalan da…  Büyümesine, koşmasına, çocuk kalbine, teneffüs aralarına, okul paydoslarına yetişemedim. Sevgisine yetişemediğim..

Hayın, kör ve sağır mekanların hayırsız günlerinde, narin bir söğüt dalını büker kıvırır gibi örselediğim. Yetmedi.  Yedi tepeli kentin yollarına, soğuğuna, çamuruna, yokuşlarına, puşt kuytuluklarına sürdüğüm; göz alıcı, pahalı vitrinlerine yakından,  sarı sıcak restoranlarına, buğulu lokantalarına uzaktan baktırdığım. 

O benim kızım, yıllar öncesinden gelen, ardım sıra kaçak adımlarımı izleyen, yasa dışı eylül günlerindeki sırdaşım.  Şu anda bu acemi dizelerle - hani nasıl der şair? Kitabın tam da orta yerinden- Alibaba’ca duyumsadıklarımı paylaşmaya çalıştığım.  Bir İlkay Akkaya türküsü düşünün ki, bir yerinde “Zordur paylaşmak.  Gel gör ki, paylaştıkça insan oldum.” diye bir söz geçsin. Duyarlı insan anmadan, sarsılmadan ve dahi iliklerinde duymadan yapamaz. 

Her sancılı süreç, bunaltarak, kahrederek geride kalan, her tükenen biten gün, daha yeni bir aydınlığın, yepyeni bir doğumun öngünü.  Her fırtına, soluğu göğüse tıkıp göz açtırmayan sapla samanın birbirine karıştığı her toz duman oluş, alazından kaçılmaz, içinden çıkılmaz gelen her yangın yeri, her kopuş, darmadağın oluş… Ardınca gelecek ışıklı, cıvıltılı günlere, ağız dolusu gülmelere, uzun soluklu rahatlamalara gebe.  İnsanı onurlandıracak, yoluna ışık tutacak, gıptayla baktırıp göz kamaştıracak bir ileti, üretimden hemen önceki, sözün emeğin taşıp gelmesinden, çağlayıp dökülmesinden önceki dinginlik bu. Jose Marti’nin  ‘Şimdi akkor zamanıdır, yakında sadece ışık görülecektir.” dediği de, tam da bu, yaşamın ta kendisi, haklı ve onurlu bir kavganın gerçekliği, zıtların diyalektiği değil midir?

Tepesinde başlarına buyruk, telaşlı yaban güvercinlerinin savrulduğu, dikenli tellerle örülü duvarlardan kimi dizeleri istihbarat subayınca karalanmış dizelerin yardımıyla kurtulup, köy okulunun öğretmen lojmanına ulaşmayı beceren, sonrasında soğuk kentin öğrenci evine güç veren Ali baba’nın masalları, şimdilerde duvarları neme doymuş bir köy evinde yaşanan ıstırabın derdi tasası içinde.  Kuru ayaza dönmüş gecenin bir vaktinde, evin yalnız yaşayan sakini şöyle inceden kulak kesiliverse, başına çektiği battaniyenin altında soluğunu tutabilse, dinlese, ucuz tütünün öksürüklü dumanında, evin sıvaları henüz kurumamış duvarlarında ve bahçeden belli belirsiz gelen ceviz ağacının dallarının hışırtısında Ali Baba’nın soluğunu ve endişelerini bulacak.

‘İlle de dostun attığı gül yaralar beni’ üzerinden kederlendirse de, hüzünlendirse de sözleri, suskun tutuk uzak telefon konuşmaları, onca aykırılığı, sıra dışılığı, çekilmez yaşam biçimi, yaralayan, örseleyen alışkanlıkları… Savrulmaları, bölük pörçük darmadağın olmuşluğu ve dağılmışlığı umarsız bıraksa da sizi. Geçtiği yerleri, yürek yakan alev topuna döndürse de… Ardı sıra, garip bıraktıklarını bıçak değmiş bahar dallarına çevirse de.
                               
(*) Aynı adlı öyküden
                                           
Hasan Oğuz Bilgen, 25 Mart 2012, Karşıyaka - Soğukkuyu

7 Mart 2016 Pazartesi

KADIN KIYIMLARININ GÖLGESİNDE 8 MART

KADIN KIYIMLARININ GÖLGESİNDE 8 MART

Egemenlerin kendi kafalarına göre, içini doldurup boşaltmaya bayıldıkları resmi tarihin sayfaları aralandığında hep pembe tonlarda metinler, yine ona yakın renklerde gülümseyen mutlu resimler ve kenar süslemeleri göze çarpar. Spartaküs’den, Bedrettin’den günümüze bozuk düzenlerin ağır aksak dönen çarklarına çomak sokmaya kafa yoran bizler, burada da aykırılık yapıyor ve yutturulmaya çalışılan tarihi tersten okuyoruz.

Aslında sınıf mücadelelerin tarihinden başka bir şey olmayan tarihin 1800’lü sayfalarında ABD"nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi daha iyi çalışma koşulları istemi ile bir tekstil fabrikasında greve başlar.
                                                               
O güne dek, gün doğumundan gün batımına tezgahlara zincirlenen işçi sınıfının, bir kez olsun üreten/yaratan kimliğine uygun kalkışarak prangalarını yerlere çalması muhteşem bir roman gibidir. İlerleyen sayfalarda siyah beyaz fotoğraflarla da belgelidir ki, polis işçilere saldırır, fabrikalara kilitlenirler. Çıkarılan yangınlarda, binalardan çıkamayınca çoğunluğu kadın olan yüzün üzerinde işçi boğularak ve ezilerek can verir. İşçilerin cenaze törenlerinde binlerce insan, yine daha iyi çalışma koşulları istemi ve öfkeli çığlıklarla yollara, caddelere dökülür.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde, Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda emekçi kadınlar, bir kez daha kendileri için dimdik ayakta, tam karşıya, oradan çok uzaklara bakmaktadırlar.

Kürsüde Alman Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin… 

8 Mart 1857 tarihinde tekstil fabrikaları yangınlarında ölen kadın emekçiler anısına, 8 Mart tarihinin Dünya Emekçi Kadınlar Günü (Internationaler Frauentag, International Women’s Day) olarak anılmasını önerir.  Öneri, coşkun alkışlar ve haykırışlarla oybirliği ile kabul edilir.

Sınıf mücadelelerinin tarihinin ilerleyen sayfalarında, paylaşma, dayanışma, mücadele ruhu ile güçlenmiş işçilerin üzerlerine kan damlamış yüzlerce, binlerce kömür karası fotoğrafı… Sınıf mücadelesini sürdürme sözü verdiğimiz sayısız yüz. Dikkatli ve suskun, oralardan dikkatle bakıyorlar. Tüm dikkatleri 2000’li sayfalarda yer olan bizlerin üzerinde…

Bizler, ne yazık ki 2016 yılında, kökleri insan emeğinin, insan haklarının gasp edilmesinden gelen, sistemli, düzenli, politik kadın cinayetlerini engelleyemiyoruz. Yeni bir 8 Mart’a, 2015 yılında üç yüzün üzerinde, fabrika ya da ev işçisi, emekli, genç, öğrenci kadın cenazelerini toprak ananın kucağına emanet etmiş olarak giriyoruz.

Kadın cinayetleri üzerinden insanı kıskandıracak ve saygı duydurtacak kadın güzellemeleri üretmek, çok hoş, biraz da insanın kendi kendini avuttuğu tatlı bir ironidir:

Kadın öylesine güzel, naif, akıllı ve üretken bir yaratıktır ki, sadece sevdiği erkeğinin değil, etrafını saran akıllı akılsız, erdemli erdemsiz, sistemin kışkırttığı, azdırdığı erkek ormanının mutlak güç sahiplerinin de başını döndürür. Kadının el emeği, işgücü ile, sanatçılığı, öğretmenliği, bilim insanlığı ile, zekası ile ürettikleri ve yaşama kazandırdıkları karşısında, kendisini özgüvensiz, yeteneksiz, beceriksiz, güdük hisseden erkek egemen toplum, an gelir akıl sağlığını yitirir.  Artık söylenen her şarkı, ağız dolusu her kahkaha, yapılan her cesur beste, verilen her kürsü dersi ve söylevi, kazanılan her başarı ve ödül, parkta her oturuş biçimi ve dahi “gereğinden fazla uzayan” her telefon konuşması ağır “tahrik” unsurudur…

Sınıflı sömürü sisteminin “ Öldür ya kulum, mahkemede kravat tak kurtul!...” zihniyetinden beslenip cesaret alarak, kadın bedenine, kadın zekasına, kadın başarısına yönelen her cinayet hortlaması politiktir. Ve kökleri erkek egemen düzenin maddi temellerine uzanır.

Ol nedenle, üretken ve medeni cesaret sahibi kadının bedeni üzerinden, mutfaktaki karşılığı olmayan emeğe, tuvale, piyanoya, roman sayfalarına, anfide kürsüye ve laboratuar deneyine sıkılan her kurşun, her bıçak darbesi, yeni ve aykırı olan, soran, sorgulayan, düşünen, akıl yürüten karşısında çaresizliğin, bağnazlığın, işe yaramazlığın, yetersizliğin, güdüklüğün bir ifadesidir.

Baskın erkek devletinin himayesinde pervasız kadın katillerinin adeta ortalıkta kol gezdiği yaşadığımız günlerde, “Güzel kadınları severim. İşçi kadınları da severim. Güzel işçi kadınları,  Daha çok severim.” diyen Orhan Veli’yi anmadan geçmek olur muydu?


Hasan Oğuz Bilgen, 08.03.2016, Sıcakdere

Günlükten: 
Nazım Hikmet bir dostun kötü haberini aldığında, "Bir kara haber verdi radyo..." diye yazardı şiirinde... 03.03.2016 tarihinde kara haber sanal alemin sanal sayfalarına düştü ilk kez. Honduras'ta bir kadın "evine giren hırsızlar tarafından" öldürülmüştü! Oysa Berta Caceres, 2010-2014 yılları arasında, doğa katilleri tarafından katledilen yüzün üzerinde çevreci aktivistten birisiydi. Aynı zamanda kararlı bir feminist olan Berta Caceres, tekelci toprak işgalcilerinin yerli halkların yaşam haklarını -barajlarla, GDO'lu endüstriyel tarımla- yok etme girişimlerine karşı yıllardır, örgütlü bir biçimde mücadele eden bir savaşçıydı. Berta Caceres'ın eylemci ve önder kimliği, yılmaz bir kadın hakları savunucusu olması ile tamamlanıyordu.    

Honduras kadınlarının ve yerli halklarının, tüm dünya kadınlarının ve çevrecilerinin başı sağ olsun... 

19 Şubat 2016 Cuma

İKİ KERE İKİ HÜZÜN, ELDE VAR HÜZÜN



İKİ KERE İKİ HÜZÜN, ELDE VAR HÜZÜN…

İlk tanışmaların, o güne dek hiç karşılaşmadığınız insanlarla beklenmedik yer ve zamanlarda ilk kez merhabalaşmalarınızın, birbirine göre çeşitleri, farklı derinlikleri, incelikleri olmalı. Hem biçim hem içerik olarak…  Kimi tanışmalar vardır,  insanın yüreğinde de, belleğinde de o an ya da ondan sonra, ilerleyen zamanlarda hiçbir iz bırakmaz.  Hayhuyla geçen bir gün içinde, aniden oluveren, gerçekleşiveren sıradan tanışmaların yaşam süresi, tokalaşma için harcanan zamandan fazla değildir. 

Öğrenilenler, yaşamın canlı pratiğindeki deneyimlerdir çoğu kez… Avucunuzdaki o insanın elinden kalan göreceli sıcaklık son bulduğunda, tanışıklığınızın, niyetlenilen arkadaşlığınızın ömrü de sona ermiştir. 

*  *  *  
Tükettiğimiz, ellerimizden kurtulup giden hayat,  kimi sapaklarda çılgınca,  uzun vadilerde sessiz, sakin, derinlerden akan ırmakların süzülüşüne benziyor.  Akıp giden nehirlerce akıp giden hayatlar… Ahdedilen, bir dayanışmadan, paylaşımdan öte hesapsız/çetelesiz, ama’sız keşke’siz bir imeceyse… Nehir, akıntılarına girdaplarına karşı birlikte çabaladığınız, birlikte boğuştunuz nehirse, üzerinde durulmaya değer oluyor.     

*  *  *  
Omuzlandığınız beraberliğin avuçlarınızda küllenen ateşinin yaklaşık otuz yıl sonra, kederli ve loş bir hastane odasında ellerinizi tekrar yakıp kavuracağı, çok sevdiğiniz birisi tarafından kulağınıza fısıldansa, o an ne derdiniz?

Üstüne üstlük, aynı ses “ Otur, bir de, rüzgara karşı birlikte yürüdüğünüz o dost insanı yaz.” diye sürdürseydi fısıltısını!?  Ne yazardınız? 

Kayda değer zenginlikte yaşanmış, her daim doluya vurulmuş bir hayata dair neler yazılır? Beklenen şarkının muhteşem güftesini yazı dilinde hangi sözcükler taşır?  Ya, kararlı bir yaşama, direnmeyi bırakmayan insana dair, bir uzun öykünün dizeleri hangi sayfalara sığar?

Tüm zamanların en kusursuz/ eksiksiz, en görkemli bestesi nasıl yapılır?

*  *  *  
Uzun otobüs yolculuğunun verdiği tatlı yorgunlukla, açık olan koğuş kapısının eşiğinde dikilip, umarsız kalakaldığımda, beyaz çarşaflar içinde sırtüstü yatmış uyukluyordu. Dışarıdan çok kısa gelen, gerçekte çok uzun bir andı…

Sonra, avuçlarımdaki o, aynı sıcaklığı duyumsamış gibi, adeta bedenini saran “çok eski bir gençlik telaşı” ile uyanıveriyor. Uyanmasıyla göz göze gelmemiz bir oluyor. Yattığı yerden inmek için zorlanarak hamle yapıyor. Hemen atılıyorum, “Ne yapıyorsun?” diyorum. Doluyor. Dolu dolu oluyor. Gözlerime bakakalıyor. Belli ki o da o an, o çok kısa ve çok uzun bir zamanın eşiğini yaşıyor. 

Sarılıyoruz sımsıcak. Gül soluğu, sıcaklığı yakıyor. Sağlığının belası aman vermeyen hastalıkla onca yıl boğuşmasına karşın, gövdesi yine yerli yerinde. Omuzlarının genişliği bir bozkır yiğidine uygun, güçlü. Alnı açık, gülümsüyor. Alelacele takıp takıştırdığı gözlüğü, ona önemli bir yazar/ çizer havası veriyor. Oysa, Mehmet Yıldız ilkokul mezunu, dededen/ babadan bir orta Anadolu emekçisi... Ayakucuna ilişiyorum usulca. İçimde esen rüzgarlarla bir yerlerimde yemyeşil bahar dallarının kırıldığını anlayacak diye ödüm kopuyor. 

*  *  *  
Sözün bittiği, tükendiği yerde, tekrar sarılıyoruz birbirimize… Damar yolu açılmış elinin içi ile sırtımı patpat’lıyor, dertlenme dercesine. Gözlerime bakıyor, utangaç... Eskiden de öyle yapardı, öyle her konuda uzun uzadıya konuşmazdı. Tartışmalarda, kararlarda kestirir atar gibi yapardı. Çoğumuza göre sert mizaçlıydı, onun bu yönünü severdim, ama söylemezdim. Bu kez söylüyorum. Gülüyor. Önüne bakıyor, yorumsuz, iddiasız... Şantiye günlerimizdeki gibi.

Kimler yoktu ki, sendikal mücadelemizde… Zamanın sendika şube başkanı Musa Çam (sonradan vekil). Güzelyalı Troleybüs atölyesinden lastikçi Kani Beko (emekli vekil). Artık aramızda olmayan, kaynakçı ustasısaçlarına  Kadir Pehlivan… Bakışları bulutlanıyor yattığı yerde. Beko vefasızlığının adını anacağımdan, yine ağız dolusu sitem edeceğimden endişeleniyor besbelli.  Her ne yaşanmışsa, her ne yaşanıyorsa yaşansın, öldür Allah arkadaşlarına “laf” söyletmez!  

Bunca zaman sonra, -belki de ilk kez- içimden onun bu yönünü haklı bulurken yakalıyorum kendimi…  

*  *  *  
Dönüş saati yaklaştıkça huzursuzlanıyorum.  O, bu durumumun ayırtında olmaktan uzak, çok yorgun, ara ara dalıyor, kestiriyor… Benim içimi bir şeyler kemiriyor. Söyleyemediklerim, anlatamadıklarım çekilmez bir yük gibi omuzlarımdan bastırıyor. 
Sağlığı için yapamadıklarımız, beceremediklerimiz, başaramadıklarımız için ondan çok özür, çok çok özür diliyorum, uykuya yenik düşmüş bedenine bakarken… Kırlaşmaya başlamış saçlarına dokunuyorum usulca. Uyandırıveririm diye çekiniyorum.  

*  *  *  
Apansız uyanıyor. “Hani, öyle bir eğreti yatışın var ki” diyorum “ bir kurtulsan şu serumun hortumundan, yine insanlara örgütlülüğün ne denli gerekli olduğuna inandıracak, yine yeni üyeler kazandıracaksın sendikaya…”   Yine suskun, gülümseyerek yanıt veriyor takılmama.

*  *  *  
Odanın orta yerinde, ayakta vedalaşmamız, birbirimizin kucaklamamız zaman alıyor.  Eşi Cennet hanım bizi izliyor. Kızı, güzeller güzeli Güldeniz, her zaman olduğu gibi sıra dışılığı anlamaya, yakalamaya çalışıyor…


Adımlarımı hızlandırırken, belki de ilk kez, ne gözlerinin içine ne de arkama bakabiliyorum.   

10 Şubat 2016 Çarşamba

"TORBA YASASI"NDA SEZON FİNALİ


“TORBA YASASI”NDA SEZON FİNALİ

Şu kör olasıca hayata, evine, eşine, işine, neredeyse eline tutuşturulan maaş bordrosuna bile, inançları doğrultusunda bakan, evinin yolunu olsun seçim günü sandığın yolunu olsun yine inancı yordamıyla bulan bir insana “Torba Yasa’dan ne çıkacak?” diye sorulduğunda, yanıtı elbette “Allah bilir!?” olur.  
Ama dünyayı, olayları ve etrafımızda olup biten her şeyi, somut verilerle, deneyle, akılla ele alan, yorumlayan birisi, çalkalamasını akp kurnazlarının yaptığı bir torbadan emeği ile geçinenler için hayırlı bir yasa çıkmayacağını çok iyi bilir. 
Böyle zeki, sınıfının, alınterinin değerini bilen bir insana Zati Sungur’u da bulup getirseniz; onu, ne torbaya ne de oradan çıkacak kar beyazı tavşana inandırabilirsiniz…
.  .  .
Yukarıdaki paragrafta bulunan birkaç tümceye sıkıştırılmış sözcükler de, gündemde olan konuyu açıklama telaşındaki mantık da, noktası virgülüne demirci Arif Usta’ya aittir.
.  .  .
Ağzındaki lokmayı ikirciklenmeden verebilen, o munis o mülayim adamı ağız birliği yapıp zıvanadan çıkarmış işçiler. Bunu bilerek, şaka olsun diye yaptıkları pek açık.  Zira Arif usta’ nın küplere binmiş, köpürmüş halinin de güzelliğini şantiyede bilmeyen yoktur.

“Bu tokmak kafalılara uzun uzun yazmayacaksın. Bir soru bir cevap, o kadar!  Kitabın tam orta yerinden yani. Anlayan zaten anlar, anlamayan hiç anlamasın, bellediği şeye inansın.” diyor öfkeyle. “Yapma usta” diyorum, “Onlar da arkadaşlarımız, kardeşlerimiz değil mi?”

Ne desem olmuyor, klavyeye de monitöre de adeta el koyuyor! Ol nedenle aşağıdaki metin, biraz da demirci ustasının meşrebince, kendi kavlince çıkıyor yazıcıdan:


KARDEŞİ KARDEŞE KIRDIRAN BİR SAVAŞIN GÖLGESİNDE NELER OLUR?

1 *   7 Haziran seçimlerinden sonra elde ettiği %50 gibi spekülatif bir sonuçtan, AKP’nin topyekün ve alenen saldırı hükümetinin eli daha da güçlenir. 

2 *    Puslu bir havada kurulan 64. Hükümet, büyük sermayenin uzun süredir ısrarla üzerine gittiği talepleri yerine getirmek için felaket tellallığını da, savaş çığırtkanlığını da iyice artırır.

3 *   Tank topundan, havan atışlarından, uçurulan asılsız haberlerden, sıkılan biber gazından, kara çalmalardan, bilgi kirliliğinden ortalık temelli bulanır. 

4 *   Kuralsız, esnek ve kıdem tazminatı güvencesinden yoksun, bir çalışma ortamı yaratmak için saman altından su yürütülen günler geride kalır. Büyük sermaye, çömezleri, sözcüleri ve bilumum çanak yalayıcıları açıktan saldırıya geçer.  Büyük taarruz başlar.

5 *   29 Ocak 2016 tarihinde “Kadın istihdam paketi”, “Ailenin ve dinamik nüfusun korunup kollanması” gibi laf cambazlıklarıyla kadın işçilerin kazanılmış haklarını gasp eden,  kiralık, yarı zamanlı ve güvencesiz çalışmasını meşrulaştıracak olan yasa, dikkat çekmeyen bir torba içinde, bir gece ansızın Meclis’ten geçirilir.

6 *   Doğumla boşalan çalışma alanına “kiralık işçi büroları” aracılığı ile kiralık işgücü, yani kiralık işçi temin edilecektir.  Bu yasadan şimdilik  “Doğum yapan kadın işçi yarı zamanlı çalışarak…” yararlanıyor(!) görünse de, bu esnek, bu kuralsız uygulama ilerleyen yıllarda tüm işçileri kapsayacaktır.

7 *   Avrupa’da, gelişmiş kapitalist ülkelerde, bir çalışma günü içinde ve bebeğin ilerleyen yıllarında sınırsız, koşulsuz yararlanılan emzirme hakkının, torba açıldığında buharlaştığı görülür. Yıllardır toplu sözleşmelerimizde en güzel, belki en naif madde olarak yerini alan “süt izni” tarihe karışır.

8 *   Tanktan toptan, sıkılan sudan, edilen yeminlerden, yalandan dolandan, kukla basındaki bilumum “Kara Murat” ve pehlivan tefrikalarından göz gözü görmez.  Sıcak odaların alttan ısıtmalı rahat koltuklarına karşı konulmaz bir rehavet çöker.  Sendikacının uykusu daha da derinleşir.  Taşra telefonlarına yanıt verilmez.

9 *   Hak-İş zaten ihanet cephesinin protokol koltuğundadır.  Konu, Türk-İş’i de protokolün muhabbetine katabilmektir. Bu ulvi amaçla, Türk-İş içindeki emekten yana sendikalar ve de yönetimleri bir bir etkisizleştirilir, olmadı değiştirilir.  Bölge başkanları görevlerinden alınır, yerlerine AKP’ye yakın isimler atanır.  ( Marmara bölgesi 1. ve 2. Bölge başkanlarının başına gelenler)  Türk-İş bu uygulamalarla, siyasi iktidarla uyumlu hale getirilir.

10 *   DİSK ve KESK, kadın işçileri üzerinden Meclis’ten geçen son yasa ile ilgili sınavda, gösterdiği kararsızlık ve iradesizlikle kötü not alır ve sınıfta kalır.    

11 *   Bu tüyoyu ustaca değerlendiren AKP, bu kez esnek ve kuralsız çalışmayı, kiralık işçi bürolarını kurumsallaştıracak olan yasayı Meclis’e getirir.  Zamanlama kusursuzdur.

12 *   Önümüzdeki ayın adı marttır.  2016 Mart ayı, emek cephesine yapılacak olan vahşi ve topyekün saldırının finalinin oynanacağı,  yani kazanılmış “Kıdem Tazminatı Hakkı”nın,  tıpkı “Zorunlu Tasarruf Hesapları” ve  “Konut Edindirme Yardımı” gibi dipsiz ve karanlık bir fon kuyusuna atılacağı aydır.

13 *   Mart ayının gelişi şubat ayından bellidir. Kani Beko önderliğindeki DİSK’in, kadın işçi istihdamını çarpıtan son yasa tasarısının onaylanması sürecinde gösterdiği kötü performans yakın vadedeki işçi sınıfı mücadelesinin kırılma noktasıdır.

14 *   Ve DİSK tank namlularının gölgesinde ve top atışlarının eşliğinde 12/ 14 Şubatta 15. Genel Kurulunu yapar. İzmir Anakent Belediyesi eski başkanı Yüksel Çakmur’un hışmına uğrayan Güzelyalı Troleybüs Atölyesi’nden lastikçi Kani Usta, DİSK’in bu genel kurulunda sonu bilinmez, bitmek tükenmez ayak oyunlarının kurbanı olmaktan kaçamaz.

15 *   Başı dara düşen sendikacıların DİSK’in genel kurulu bahanesi ile, birbiri ile güreşe tutuştuğu günlerin tozu dumanında, işçi sınıfının elinde tuttuğu son kazanım olan “Kıdem Tazminatı Hakkı” da kim vurduya gider.

16 *  Tarihin çarkı döndükçe, zincirleri şakırdayan baldırı çıplakların sınıf mücadelesinin başına her ne hal gelirse gelsin it ürür kervan yürür.  Ekmek ve gül mücadelesi, kendisine yakışan, yine kendi ışıklı ve zorlu mecrasında çay olur, ırmak olur, akar gider.          

                                Demirci Arif Usta, 10.02.2016,  Fen İşleri Şantiyesi, Bornova. 


5 Şubat 2016 Cuma

BİR İŞÇİ AİLESİNİN FOTOĞRAFINA BAKMAK



Bir fotoğraf karesindeki insanların düşünceli hallerinin, objektife bakan gözlerindeki derinliğin, oradaki hüzünle bulutlanmış kaygının, sevgili ülkemin ve ülkem insanının içinde yaşadığı koşulları bu denli yakıcı ve çarpıcı biçimde resmedebileceğini, inanın fotoğraf ustası Ara Güler'den duysam inanmazdım.

BİR İŞÇİ AİLESİNİN FOTOĞRAFINA BAKMAK

Olumlu ya da olumsuz, herkesin kendi düşüncesi ve yorumu yönünde, kabahatli ve kötü insanın gözyaşları üzerine bir çift sözü vardır;  olmalıdır.  Kötü insanın ya da adı kötüye çıkmış birisinin gözünden gelen damlalara, neden “timsah gözyaşı” dendiği, doğrusu pek anlaşılır değil.  Her ne olursa olsun kalitesiz bir insanın,  ancak bataklıkta av peşindeyken sertleşen, saldırganlaşan bir hayvanın adı ile anılması,  o hayvana yapılmış bir haksızlık, hatta hakaret olarak görülebilir. Öyle ya, -ilgisi yok değil var-  oligarşik yönetim özentisi İslamcı neoliberallerin işine geldiği yerde, ustaca  -özür diler gibi yaptığı- serbest liberal ekonominin post modern zamanlarını yaşıyoruz hep birlikte. Durum böyle olunca da cüretkar ve patavatsız siyasiler sayesinde, hani şu armudun iyisini seven hayvanımıza yapılan haksızlıkların, hakaretlerin ölçüsü de kaçıyor. 

Kasımpaşa’lı Başefendi’nin sıyırması ve dahi kıvırması zor çetrefil durumlarda yüzünde hep ağlamaklı, kırık dökük bir ifade… Her an bir “Nevzat ÇELİK şiiri” okumaya hazır. Aportta adeta Bu çok özel haller dışında kalan zamanlarda kuyruğu dik, üstüne varılmıyor. Heyhat!  Celalleniyor, her fırsatta alanlarda olsun, ekranlarda olsun esiyor, yağıyor, kükrüyor… Nerede ve hangi zamanda bir yanlışının, biat ekibinden bir rezaletin ortalığa saçılacağı belli olmadığı için de, tam da bu nedenden, genellikle “hizmet” yorgunuymuş, bu yüzden, o da ‘hata yapabilir’miş gibi çokça mağrur, çokça ‘hatasız kul olmaz’ pozlarında… Büyüklük affetmektir, kimseyi birbirinden ayırmıyorum, hepinizi düşünüyorum imalı bilge tavırlar, bakışının, sırıtışının ve beden dilinin her kıvrımına, kırışıklığına sinmiş durumda.

İçinde hiç insan gerçeği, insan sıcağı ve en küçük bir duygu kırıntısı olmayan,  çektirilen eziyetlere, yapılan haksızlıklara, itmelere, kakmalara ve itibarsızlaştırmalara değinmeyen dolaylı dolambaçlı özürler diliyor, masum rollere giriyor son günlerde. İşin aslına bakılacak olsa, aynı derenin taşı ile birden fazla kuş vurmak istediği anlaşılacak…  Sözün özü; şunu demek istiyor:
“ Sizi ben düşünür, hakkınızı hukukunuzu ben savunur, ben korurum. Sizin düşünmenize, aklınızı yormanıza, aranızda tartışmanıza, bu amaçla bir araya gelmenize, örgütlenmenize, maazallah bir yerlere üye olmanıza filan hiç gerek yok.”

On yıllar boyu uygulanan yıldırma ve asimilasyon politikalarına, dayatılan onca zulme, şiddete, tehcire, katliamlara karşın, üç maymun oyununu kendi çapında başarı ile oynayan geleneksel devletin, şimdilerde sofraya sunduğu karışık “ileri demokrasi”sinin “soğutma”,  "etkisizleştirme", ”safa/hizaya çekilemeyeni nötrleştirme” taktikleri büyüteç tutulmayı hak ediyor doğrusu. Modern zaman kıvırmaları ve ikiyüzlü çıkışlar bunlar... Akıl tutulmasına uğratmayı becerdikleri insanların son düşünme merkezlerini de beyinlerinden sonsuza dek söküp alabilmek için, algılama kanallarını tümüyle dumura uğratmayı hedefleyen en yeni manipülasyon yöntemleri revaçta…

Ve herkes durduğu yere, yanında olduğu sınıfın bakış açısına göre bir şeyler söylüyor. Akıl almaz, vebali büyük kabahatlerden sıyrılma becerisi, böyle kıvırmalı günah çıkarmalarla sürünce, zihinlerdeki yanılsama daha da derinleşiyor elbette. Ülkenin dününde bu gününde, oligarşik yapılanmanın gelmiş geçmiş iktidarlarının boyunlarında asılı duran veballer, ağır günah zincirleri gibi. Yoksul evlerde sessiz bir hıçkırık… Hüzünlü bir iç çekiş ve gözyaşı… O kadar çok ki!  Kan ve barut kokusu sinmiş o kadar çok ayıplı, kamu vicdanını yaralayan olay var ki!

Soğuk esintisinin çoğunlukla kanımızı donduran yalan rüzgarlarından, vahşi kapitalizmin demir pençesine direnen bir işçi ailesinin profiline dönelim biraz da.  Köreltilmeye çalışılan duygu ve algı kanallarımızı daha canlı ve diri tutabilmek için…

İlk kez bakıldığında günlük yaşamın sıradan /tekdüze akışı içinde, mütevazı bir sigorta hastanesinin yine sıradan bir hasta ziyaretinde çekildiği sanısına kapılıyorsunuz. Türkçe ders kitabındaki “Bakmak-Görmek” konusunun, yıllar sonra  -hiç de beklemediğiniz yerde ve zamanda- tekrar karşınıza çıkmasına şaşırmaktan kendinizi alamıyorsunuz.  Neredeyse üzerine eğilip, kilitlenmiş bakışlara durgun yüzlerdeki belirli belirsiz çizgilere, izlere dikkat kesildiğinizde, sanki bir o kadar derinleşiyor, tek boyutlu bir görüntü olmaktan çıkıyor.

Çok değil birkaç dakika içinde sizi, birbirlerinden çok farklı duygulara, yanılsamalara sürükleyen şey, emek dostu bir gazetenin çalışma yaşamı-ekonomi sayfasında çıkan bir fotoğraf fotoğraf… Bu fotoğraftaki insanların düşünceli hallerinin, objektife bakan gözlerindeki derinliğin, ülkemin ve ülkem insanının içinde yaşadığı koşulları bu denli yakıcı, çarpıcı biçimde resmedebileceğini inanın fotoğraf ustası Ara Güler’den duysam inanmazdım.
 .  .  .

Sevgili ülkemin vahşi, ilkel, zorba çalışma yaşamının acımasız koşullarında karın tokluğuna çalıştırılan ve sudan bahanelerle işten atılan, es kazara iş kazasına kurban gitmese de, meslek hastalıklarının pençesine düşen yüzlerce binlerce sigortasız işçinin trajik öyküsüne, devrimci sosyalist basın dışında pek rastlayamazsınız. Bu yakıcı öykülerdeki insan profillerinde, kanlı sistemin ve onun işbirlikçi para babalarının ısrarla örtbas etmeye çalıştığı, ülke gerçeklerinin insanın içini acıtan, ürperten ayrıntıları saklıdır.

Ayrıntılarda öylesine bakışlar, duruşlar, yani öylesine kareler vardır ki; şaşarsınız, daha dikkatli baktığınızda içiniz üşür, örselenirsiniz. Bir yerlerinizde yeşil bir dal kırılmış gibi olur.

İzmir-Menemen’de sendikalı olarak güvenli koşullarda sağlıklı çalışmayı değil, işverenden sekiz (8) saatlik işgünü kuralına  -yanlış duymadınız- uymasını istedikleri için, işten atılan Savranoğlu Deri işçilerinin direnişi 258 günü geride bıraktı. İşverense Menemen Savranoğlu Deri İşletmesi’nde  -o günkü tarih itibari ile- üretimi durdurduğunu açıkladı.  Tabi ki, işçiler direnişe devam edeceklerini ve işyerinden ayrılmayacaklarını bildirdiler. İlerleyen günlerde işverenin,  yine kendisine ait olan İstanbul’daki Tuzla Kampana Deri İşletmesi’nde üretime devam edeceğinin duyulması üzerine İstanbul’a giderek oradaki sınıf kardeşleriyle birlikte dayanışma içine girdiler. Böylece haklı mücadelelerini dayanışma ruhu ile Tuzla’ya sıçratan Savranoğlu deri işçileri, gündemden düşmemek ve tedbiri elden bırakmamak için Menemen deki işyerinde de mücadeleye devam edeceklerini bildirerek yılmadıklarını yılmayacaklarını dosta düşmana kanıtlıyorlar.

Çevre ve işçi sağlığını hiçe sayan Savranoğlu Deri’deki dayatılan çalışma koşulları, keyfi işten atmalar, deri iş kolunda ortaçağ koşullarının gün doğumundan gün batımına kadar çalışmasını anımsatan günümüz vahşi kapitalizminin somut bir kanıtı gibidir.  

Aynı fabrikada yakalandığı astım hastalığının ödülü olarak işten atılan Sevinç hanımın ilk bakışta objektife bakıyormuş gibi gelen gözlerini, o hastane ziyaretinde ölümsüzleştiren gazete, günlük Evrensel gazetesidir. Aslında Sevinç hanım yüreklerimize, vicdanlarımıza değen gözleri ile derinlere, çok derinlere bakmaktadır. Hastane odasında ölümsüzleştirip, tarihe not düşen gazetenin haber başlığı, haklı olarak “İş Göremez Hale Gelene Kadar”dır.

Havalandırma sistemi olmayan deri fabrikasında, asitli ortamın zehirli kimyasal gazlarını soluyan işçilerin hemen hepsinin solunum yolları sorunu vardır; birçoğu astım hastasıdır. Sevinç hanım da bu meslek hastalığının kurbanlarından biridir. Bu yüzden bu denli dalgın bakan hüzünlü gözlerindeki ifade,  biraz  “Çalış, çalış... Karşılığı bu mudur? ”,  biraz da “Hoş, hakkımızı arasak da devletin vereceği tek şey:  Biber Gazı…” gibidir.  O bir işçi, hem de bir kadın işçi... Üstelik bir ana.  O nedenle hastane odasından, meslek hastalığı astım illetini başına bela edip, üstüne üstlük kendisini aştan, işten ve sıcak bir yuvadan mahrum bırakanları bağışlamış gibi bakıyor. Her şeye, kendisine, ailesine yaşatılan olumsuzluklara karşın, yine de gözlerindeki iyimserlik ve sevecenlik çok açık… Bu durum, onun bir insan olarak büyüklüğünden, insan sevgisi ile dolu, kocaman bir yüreğe, engin bir vicdana sahip olduğundan ve bir kadın işçi olarak da anaçlığından geliyor.

Eşine gelince:  Aynı fabrikanın yaşattığı aynı sorunlarla  -elbette bu günlerde de işsizlikle- cebelleşen Cavit beyin objektife bakarken, ülkenin içler acısı ekonomisinden, toplumdaki kanayan sosyal yaraları gördüğü, açlık, yoksulluk, işsizlik gibi yakıcı, somut gerçeklerden derinden etkilendiği bir gerçek. Sevinç hanıma göre biraz umutsuz bakması bu yüzden… Onun gözlerinden süzülen durgunlukta, biraz küskünlük, biraz kırgınlık, çokça da ciddi bir duygusal kopuş ve kırılganlık, yabana atılmayacak şiddette bir umutsuzluk var.

Kızları Tuğçe ise, her şeye, tüm yaşanan olumsuzluklara karşın geleceğe olumlu ve yapıcı bakabilen, sevgi, umut dolu bir öğrenci. Annesinin astım hastalığının, babasının iflah olmaz umutsuzluğunun nedenini biliyor olsa bile, hem yaşanan olaylara, hem de geleceğe umutla, sevgiyle bakmak istiyor besbelli. Bundan başka bir yolun, bir çıkışın olmadığını düşünüyor olması olası. 

Kapitalizmin vahşi sömürü düzeninin ailesini ve kendisini açlığa, sefalete, mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürüklemesine, meslek hastalıklarının pençesine terk etmesine karşın, Tuğçe gülümsüyor. Gözbebekleri de, yüreği de pırıl pırıl… Lekesiz ve dahi tertemiz.  Onun, bu sevgi ve gelecek dolu gözleri, yüreğimizi delen, içimize işleyen bu genç bakışları, emekçi halkımızın pes etmeyen, hangi koşullarda olursa olsun, ne ilk ne son bakışları olsa gerek. Yine o parlayan, ışıldayan gözler, ülkemizin aydınlık yüzlerinin, açlığa ve işsizliğe direnen onurlu insanlarının gözleri.  Pırıltılarında biraz sitem, düş kırıklığı, biraz hüzün, daha çok da haklılıklarının ayırtında oluşlarından, buna karşın yalnız, güçsüz bırakılmışlıklarından gelen bir burukluk, insanı bilemediği bir yerlerden, bir yerlerinden rahatsız eden, sıkıntı veren bir suskunluk var.

Ormanların, derelerin, insan emeğinin, kadınların katledilmesinden, çocukların öğrencilerin geleceklerinin karatılmasından, birinci dereceden sorumlu olan İslamcı siyasal zorbalığın, bu gözlerdeki umutsuzluğu ve küskünlüğü görebilmesini, o insanlar için esastan ve gerçekten bir şeyler yapmalarını beklemenin nafile olduğunu bilenlerdeniz.
  
Babası ile birlikte taranarak katledilen Uğur Kaymaz, hala çok uzağımızda değil… Orada, meranın yeşil zemininde upuzun yatıyor.  Çocuk bedeninden yaşadığı yılların sayısından fazla, tam on üç adet “ileri-demokratik” mermi, tam on üç adet “Yeni Türkiye”nin yasal ve “gelişmiş” mermisi çıkmıştı da, bu konudaki namussuzluğu ayyuka çıkmış yalaka basında, bilmem kimin silikonları kadar haber değeri olmamıştı. Uğur’un beyaz yakalı, önlüklü okul fotoğrafındaki  -sanki soran, sorgulayan- bakışları, şu memlekette kaç insanın zihninde ne kadar, hangi çapta iz bırakmış, göğüs kafesini daraltmıştır. Yaşının, başının çok üzerinde ve ötesinde olan o bakışları merak eden, vicdanına güvenen varsa,  üşenmesin, bulsun bir kez daha baksın…

İçimizi daraltan bir tek Uğur Kaymaz çocuğu mu?  Ya, kirli savaşın bu denli vahşetinin ve barbarlığının hangi kar ve talan hırsından kaynaklandığından, böylesi bir düşmanlığın ve nefretin nasıl bir beyinden, DNA yapısından geldiğinden, gelebileceğinden habersiz, sıska bedeni havan mermisi ile parçalanan Ceylan Önkol çocuğunun, gözbebeklerindeki delip geçen nazar?  Ona ne denir?  O boncuk gözlere, tek bir kelam olsun söylenebilecek bir söz var mıdır?  “Van minüt” uyduramadık, “eksküizmi” verelim!..  Nasıl bir “pardon”, hangi pişkin özür dindirebilir iç sıkıntınızı?  

“Bir yanlışlık oldu, aslında o havan mermisi üretilmeyecekti…”
“Orada, koyunlarını otlatan küçük bir kızın olduğunu bilseydik…”
 
Ya, kocasının boğazladığı Güldünya ile yüzleşebilecek “mangal” bir yüreğin sahibi miyiz? 
Yakılmazdan çok değil, dakikalar önce Madımak Oteli’nin iç merdiveninin basamaklarına sakince çökmüş, sessiz dalgın oturan Hasret Gültekin’in korkunun zerresini bulamadığınız cesur gözlerine, katledilmezden önce gazeteci Metin Göktepe’ye neler söyleriz?
 
Onlar da tıpkı Uğur gibi, Ceylan gibi, -son kez baktıklarını bilmeden- bakmışlardı objektife…
Oradan vicdanlarımızın en ücra köşesine, yüreklerimizin en ulaşılmaz sanılan kuytuluğuna
ulaşan, atılmış, koyuverilmiş adamakıllı bakışlardı her biri.

Sivilleşmekle, demokratikleşmekle, ülkeyi askeri vesayetten kupkuru, işe yaramaz resmi kalıplardan kurtarmakla böbürlenen bir başbakanın, hiçte sivil ve barışçıl olmayan ses tonu ve söylemlerle, her fırsatta her önüne gelene efelenmesinin, insan hakları ve demokrasiyi hiçe saymasının, işine geldiğinde kuzu postuna bürünmesinin kendisine ne denli veballer yüklediği şimdiden tarihinin hafızasına yüklenmiştir.

                                            
                                                              Hasan Oğuz Bilgen, 01.12.2011, Üçpınar Köyü.
                                                              Güncelleme 05.02.2016, Değirmenaltı Soğuksu



Haber Tarihi: 12.02.2011
Haber Editörü: Özgür Medya
Haber Kaynağı: Özel



  


Yazarın Not Defterinden: 

·         Savranoğlu İşçileri başta olmak üzere, sendikalı sendikasız işçiler, işsizler, emekçiler, olumsuz ve güvensiz çalışma koşullarına, taşeronlaştırmaya,  sendikasızlaştırmaya, bölgesel asgari ücrete, özel istihdam büroları, kısmi zamanlı esnek çalışma  yalanına, işten atılmalara, kıdem tazminatı fonu batağına direndiği bu günlerde, DİSK, KESK,
TMMOB ve TTB’nin düzenlediği “İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi”, 02.12.2001 günü, Ankara-İnşaat Mühendisleri Odası’nda toplanıyor.

·         07.04.1978 tarihinde faşist çetelerce vurularak felç olan, yılmayıp İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde verdiği Uygarlık Tarihi dersleri ile, demokrasi, insan hakları ve aydınlanma kavgasını sürdüren bilim insanı, hukukçu, ilerici, demokrat, aydın insan, sevgili Server Tanilli hocamızı yitirdik. Başımız sağ olsun.                    


30 Ocak 2016 Cumartesi

ÖLÜMLER VE DOĞUMLAR ÜZERİNDEN POLİTİKALAR

ÖLÜMLER VE DOĞUMLAR ÜZERİNDEN POLİTİKALAR

Uğruna nice canlar verilen, yoluna çıkanı silen süpüren, kellesini uçuran, muhalif ve öteki olanı çöllere süren, yakan yıkan, yüzüncü yaşı bahanesi ile üzerinde ince hesaplar yapılan Cumhuriyet’in “dalya” demesine fazla bir zaman kalmadı.  Korunup kollanması, dirliği ve düzeni uğruna ve dahi “bekası” için geçen doksan küsur yıl içinde, ah ile vah ile, zulüm ile biat ile, umut ile düş ile nice ömürler bitti.  Nice kuşça canlar yitti.

Ol Cumhuriyet’in AKP markalı bir torna/planya tezgahında, biçimine içeriğine yeni bir ruh yeni bir suret verme çabası, uluslararası tekelci sermayenin ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları yönünde önemli değişiklik ve düzenlemelere gidilmesi -olasılıktır belli bir plan ve program içinde- ısrarla, inatla sürüyor.  Aslında bu ameliyat, öyle pek de kolay olmuyor.

Egemenlerin ve onların akıl hocalarının işini zorlaştıran belki onlarca neden, onlarca etken, bir o kadar da denge var.  Kurulmuş gelen statükocu devlet mekanizmasındaki dişlilere yeni bir ayar,  farklı bir düzen verilmesi zaman alıyor.  Mevcut cihaz içinde hala yerini koruyan kimi kliklerin, onların siyasi arenadaki sözcülerinin yapılmak istenen düzenlemeleri kabulü sorunlu ve sıkıntılı gerçekleşiyor.  Örneğin MHP, devletin demir yumruğunun sayısını ve şiddetinin dozunu arttırması pahasına, sonuçta Kürt halkının daha çok katledilmesinin üzerinde yarattığı ırkçı rehavet ve nekro-hoşnutlukla, İslami restorasyonun yol almasına, işleyişine, işleyiş biçimine, önüne geçeni yutmasına sessiz kalıyor.  
Hatta onay veriyor.

Cumhuriyetin  -henüz ilk beş maddesi dillendirilmese de- İslamcı bir diktatörlüğe(x) giden yolda yeniden inşa edilmesi, bol dinsel motifli, gerici / muhafazakar bir kimlik, uhrevi bir soluk kazandırılması, toplumun omzuna basan üçlü sacayağı üzerinden olanca hoyratlığı, hak hukuk tanımazlığı ile sürüyor.

Kızgın sacayağının ilki, göstere göstere, ne kamuoyundan ne de dış dünyadan gizlenmeye gerek duyulmadan, ama kara propaganda ile de desteklenerek sürdürülen kirli savaştır… Engelli yurttaşından beyaz bayrak sallayanına nokta atışı yapan, savaş literatüründe “gayri nizami” olarak anılan kirli savaş Cizre’de, Sur’da, Silopi’de… Aslında her yerde… En başta, adından ötürü isi karası, öfkesi nefreti mekan sınır tanımıyor.

Hiçbir şey olmamış, olmuyormuşçasına günlük yaşamını sürdüren solcu dostlar da, sağcı mankafalar da başlarını kumdan çıkardıklarında, bu topraklarda başka bir dünyanın da mümkün olduğunu, sınırsız sınıfsız kardeş sofralarının kurulduğunu görecekler. Ne var ki şimdi rengine, diline, cinsine, yaşına bakmaksızın insan boğazlama, cadı kazanlarının ateşini harlatma ve isabetli tank atışlarının zamanı.  “Türk değilsen itaat et ” ağır nefret söylemi ile “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kabusu olurum” zihniyetinin birlikte yaptığı ölüm dansının en şehvetli, en kan kokan ve en karanlık günlerindeyiz.

Günlerdir sokak ortasında cansız bekletilen insanlık da, sözleri, itirazları boğazlarına tıkılan aydın insanlar da cümle alemin gözü önünde duruyor.  Kimi yoksul bedenler yalnızlığın ve sokağın soğuk nöbetini tutuyor kımıltısız.  Diğerleri kalemi, cübbeyi ve onuru bir kez olsun, bir an olsun yere komadan üniversitelerde umut nöbetindeler.  Bu, sokakta cansız yatanın yalnız ve sahipsiz olmadığına vurgu yapan nöbet, karşılıksız, boşuna bir nöbet değil elbet.

Öyle olsaydı, toplum bilimi, hiçbir zamanın ve mekanın, hiçbir koşulunda yalan ve şiddet üzerine kurulan devlet stratejileri,  insanlık tarihinde sürdürülebilir ve rasyonel politikalar olarak denizde bir katre kadar bile iz bırakmamıştır, diye yazmazdı.  Bunun ne menem bir şey olduğunu anlamak için uzak memleketlere, Spartaküs’e, Börklüce Mustafa’ya gitmeye gerek yok. Komşu kapı Suriye’de, Irak’ta patlayan politikalar, alay konusu olan hatalar ve gaflar yeni insanlık trajedileri yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.  Şam’da namaz kılmak da, Fırat’ın batısı da masaldı, masal kaldı. 

En güzel, en naif sözler, bir Atilla İlhan şiirinden şarkıların güftelerine sıçramış, sanki oradan bize ironi yapıyor: Ne oyun kurucular, ne van münit’ler, ne kırmızı çizgiler sevdim.  Zaten yoktular.  
.   .   .   

Belanın ikincisi yıkım ve talan rüzgarları olarak, derelerin, ormanların, börtü böceğin, zeytin dalının,  sözcüğün en güzel, en yalın haliyle tabiat ananın üzerinde esmekte.  Daha şimdiden üçüncü köprünün ayaklarının ve bağlantı yollarının bulunduğu ormanlık alanlarda yüzlerce, binlerce ağaç katledildi bile.  IŞİD ruhu ile şahlanmış vahşilik baş da kesiyor, yaş da.  ODTÜ’ nün yeşil ve bakir alanları, oraları betonlaştırmak isteyen beton kafaların yedi gün yirmi dört saat rüyalarını süslüyor.  A.O.Çiftliği için aynı kara örümcek ağlarını hızla örüyor.  Bir gözü Karadeniz’de “Yeşil Yol”da.

Birkaç yıl öncesine kadar, en azından nezaket ve centilmenlik gereği, bir halt yediklerinde ya da bir kabahat işleyeceklerinde, durumu kurtarmak ve açıklık getirmek için “ileri demokrasi”, “çağ atlamak” filan gibi, büyük ama kibar laflar edilirdi. Özellikle Suruç, Diyarbakır, Ankara Tren Gar’ı katliamlarından sonra hayvan gemi azıya almış durumda. Mahkeme kararı, yasa, mevzuat hak getire; çözüm basit: “yeri geldiğinde koyun bir kenara”...  

Valileri, kaymakamları peşimizden, ensemizden hiç eksik olmadı.  Muhtarları üzerimize salacakları günler çok yakın olmalı…  
Toplumun “Yahudileri”, sivrilenleri, sosyalistleri çoktan götürüldü.  Sıra Urla’da zeytinini, Artvin’de deresini bekleyen, rüzgara karşı duran köylüde,  şantiyede aklı ile düşünen, aklı ile konuşup “tehlikeli” laflar eden demirci Arif Usta’da… 
.   .   .

Üçüncü şeytanlık da,  işgücünden başka satacak bir değeri, köleliğinden başka yitirecek başka bir şeyi olmayan çalışan insanların karaçalı misali paçalarına dolanmış durumda.

NATO savaş örgütüne, paranın yanardağı İMF’ye verilen bağımlılık ve itaat sözünün teyit edilmesi, neoliberal politikaların buyruğunda özelleştirme, kemer sıkma, işten atma, özcesi çalışanın başına çorap örme pervasızlığındaki ısrar, sınıfa doğrudan tehdit, şantaj, gözdağı, itiraz edene de basınçlı su ve biber gazı olarak yansımaktadır. 

Bu ısrarın içinde ne var?

“Ulusal İstihdam Projesi” adı altında işçi sınıfına ve emekçilere giydirilmek istenen deli gömleği elbette.  Ve elbette ‘Torba Yasa’ ile emeğin, tırnak ile diş ile kazanılmış haklarını gasp etmek.  Sömürmenin, egemenliği ve tahakkümü sürdürmenin, daha sorunsuz ve de zahmetsiz gerçekleştirilebilmesi için yasal düzenlemeler…

Neydi bu plan?  Anımsayalım:
·         Kazanılmış hak olarak bu güne dek uygulanan kıdem tazminatlarının orta vadede kaldırılması planı.
·         Asgari ücretin daha da düşürülmesinin önünü açacak “Bölgesel Asgari Ücret” uygulaması düşüncesi.
·         Esnek ve kuralsız çalışmanın, güvencesiz bir iş ortamının koşullarının yaratılması.
·         Taşeronlaştırmanın, taşeron sisteminin daha kolay uygulanabilir olmasını sağlayacak yeni hak kayıplarının devreye sokulması.
·         Çalışanın iş seçme iradesini “Özel İstihdam Büroları”nın insafına devredilmesinin yasal zemini hazırlayacak kölelik uygulamalarına geçilmesi.
·         Esnek ve kuralsız çalışmanın, güvencesiz bir iş ortamının koşullarının yaratılması.
İlk bakışta asgari ücret konusunda aksaklığa uğramış gibi bir yanılsama yaratabilecek olan sinsi plan, aslında bir bütünsellik içinde, adım adım -tabi ki yasal düzenlemeleri ile birlikte- hayata geçiriliyor.

İlk gündem maddesi, kıdem tazminatlarının en iyimser tahminle, kimin, nasıl denetleyeceği belli olmayan bir fona devredilmesi olan Üçlü Danışma Kurulu, ilgili bakanlığın bünyesinde “reform” saldırılarını masaya yatırmaya başladı.

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda onaylanan, doğum yapan kadın işçilerle ilgili olarak kısmi günlük çalışmayı meşrulaştıran, kuralsız ve esnek çalışmanın da yolunu açan yasa tasarısı, bizzat Sanayi Bakanı tarafından kutsanıyor.  Şöyle buyurmuş F.Işık: “Hem kadının istihdama katılımını sağlamalı, hem de çocuk yapmasının önündeki engelleri kaldırmalıyız. Bunu kısmi zamanlı çalışmayla başarabiliriz.” 

Kürt sorununda tabutlardan, “şehitlerden” medet uman, ölümler üzerinden kirli ve ırkçı siyaset üreten AKP kafası, çalışma yaşamında da, kadınları ve doğumları kullanarak kötü bir sihirbazlık numarası yapıyor. Yine bunu, tabut siyasetinde olduğu gibi egemen olduğu yazılı ve görsel basını kullanarak, kendisinden başka hiçbir insanın konuşmasına fırsat vermeyerek yapıyor.
Oysa -özellikle ilk etapta kadın işçiye-her alanda çalışan insanlara çok geniş, çağdaş, evrensel haklar getiriyormuş gibi kamuoyuna yansıtılan tasarı tam bir yanıltmaca, aldatmaca.   Bunu, kadın gerçeğini işine geldiği gibi kullanarak ve laf kalabalığına getirerek yapması son derece gayrı ahlakidir. Böyle olunca erkek egemen sisteminin cinsiyetçi, ayrımcı zihniyetinin bir kez daha kendini ele vermesine tanıklık ediyoruz. AKP iktidarı doğum iznini çarpıtarak,  kadın işçinin kadınlığını,  esnek ve güvencesiz çalışma politikalarına dayanak malzemesi, kaldıraç kolu yapıyor.
Tam bir laf ebeliği ile “çok bebek yap, az ama güvenli, yarı zamanlı çalış!” derken, doğum yapan kadınlara, onlar üzerinden de tüm çalışanlara esnek çalışmaya,  doğum yapmayan işçiye de güvencesizliğe zorlamaktadır.  Oysa, tasarıda bir lütufmuş, dört gözle beklenen müjdeli bir habermiş gibi sunulan “doğum izni”, çalışan kadınların en temel ve en insani hakkıdır. 
Sendikaların “ebeveyn izni” biçimindeki istemini dikkate bile almayan AKP kafası, “analık izni” biçiminde feodal ve cinsiyetçi bir ifade ile daralttığı doğum sonrası izinle, çocuğun bakımını yine anneye yüklemekle, kadına olan bakış açısını bir kez daha açığa vurmaktadır. 
Bir başka anlatımla, bebeğin/çocuğun bakımı konusunda, sorumlulukları kadının ve erkeğin eşit biçimde üstleneceği bir anlayış yerine, kadının rolü ‘eş ve annelik’ gibi muhafazakâr bir bakış açısı ile tanımlanıyor.  Böyle olunca, kadın odaklı hazırlandığı iddia edilen tasarı ile kayıt dışı çalışan milyonlarca kadın da görmezden geliniyor.
Ortaya çıkan çarpıcı sonuçlarsa:
·         Kamuoyuna ‘reform’, neredeyse ‘devrim’ olarak sunulan torba yasa tasarısı ile AKP, 2015 yılının ocak ayında hükümetin açıkladığı Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programını yasallaştırmasını amaçlaması.
·          ‘Yarı zamanlı olarak çalışılmaya başlanan günü izleyen ay başından itibaren normal zamanlı çalışılması halinde ödenmesi gereken sigorta primine esas aylık kazanç ya da emekli keseneğine esas aylık tutarının yarısı üzerinden sigorta primi ve emekli keseneği ödenir’ kesin ifadesi ile zaten çok uzun olan emeklilik süresinin daha da uzatılması ve neredeyse kadınlar için emekliliğin hayal olması.
·         Doğum sebebiyle esnek çalışacaklara ödenecek ücret günlük asgari ücretin brüt tutarı kadar olması. Bu tutar çalışanların ücretlerinden yapılan kesintilerin toplandığı İşsizlik Fonu’ndan karşılanarak, işverenin yükünün kamuya yüklenmesi. Tasarının bunun sürekliliğini sağlayacak önlemleri de içermiyor olması.
·         Tasarıda Süt izninin kaldırılmasını öngören esnek çalışma ile patronlar kadınlara yönelik süt izni yerine yarı zamanlı çalışma uygulamasını teşvik edecek olması. Bebeğin emzirilmesi işleminin, işverenin ya da işveren vekilinin keyfiyetine göre yer ve zamanda gerçekleşmesi. (Dikkat mobbing uygulaması!  Kırmızı alarm!)
·         Doğum sonrası aylıksız izin kullanan annelerin kademe ve derece ilerlemesinden yararlanamaması uygulamasını kaldırması nedeniyle olumlu gibi görülen düzenlemenin bundan önceki hak kayıplarını kapsamaması..
·         İzin döneminde ücret ve prim bakımından hak kaybı oluşmayacak gibi görülmekle birlikte uzun dönemde meslekte ilerleme, kıdem alma ve yöneticilik gibi tam zamanlı çalışmayı gerektiren nitelikli işlerde yükselme olanağı kadınlar için ortadan kalkması.
·         Doğum ve annelik nedeniyle yarı zamanlı çalışmayı kadınlar için bir tercih olarak sunan düzenleme, kiralık işçi uygulamasının yolunu açacak olması.

Kamuoyuna neredeyse “devrim” olarak lanse edilen torba yasa tasarı Meclis Genel Kurulu alt komisyonunda da görüşülüyor. İçeriğindeki maddelerin belirsizliğinin yanı sıra yanıltıcı, göz boyayan, olanı yok, olmayanı var göstermeyi başarabilecek kadar ustaca ifadeler var. Anlaşılan hükümet kanadı, işveren temsilcileri derslerini iyi çalışmışlar.
Konfederasyon ve sendika temsilcilerinin oyuna gelip gelmeyecekleri, hınzırca hazırlandığı belli olan tuzağa düşüp düşmeyecekleri önümüzdeki günlerde görülecek. Zira, özellikle sendikal bürokratik anlayışın bu konudaki karnesi, insanın yüzünü kızartan ibretlik notlarla doludur.
Yakın tarihte, emeklilik yaşının belirlenmesi ile ilgili yapılan görüşmelerde, sendikaların o günkü iktidarın ayak oyunlarına gelmesinin bedelini, her zaman olduğu gibi işçi sınıfı ve emekçiler ödemiştir. Yasanın çıkmasından sonra ortalıkta sorumluluk üstlenen, özeleştiri yapan, medeni cesaret sahibi tek bir sendika sorumlusu bulunamamıştır.
.   .   . 
Cizre’de olsun, ODTÜ’de olsun, Şişe-cam’da Urla’da, kıdem tazminatında olsun saldırı tek merkezden, tek kafadan geliyor. Son günlerde şiddetini arttırması da, İslami diktatörlüğün kurumsallaşma sürecindeki temponun hızlanmasındandır.  Yaklaşmakta olan buzdağı tehlikesine,  İslamcı diktanın topyekun saldırısına karşı topyekun mücadele... Bu da ancak tüm ilerici, demokrat muhalefet güçlerinin, yine geniş bir halk cephesi içinde bir araya gelmesi, baskıları birlikte göğüslemeleri ile olası gibi görünüyor.

Hasan Oğuz Bilgen, 30.01.2016, Soğukkuyu.
hasanoguzbilgen@yahoo.com.tr


(x) Bu yolun yolcuları bu sözcüğü cilalayıp yumuşatarak “Başkanlık Sistemi” diyorlar.