19 Aralık 2022 Pazartesi

BİR TOKATLA BİR ŞEY OLUR MU ?

BİR TOKATLA BİR ŞEY OLUR MU ?

Okullar tatil olduğunda "çevreci" olma adına, steril eldivenlerle sahillerde plastik toplayan, pembe/mutlu şiirler/notlar yazan entel dantel şahsiyetlerden değilseniz eğer, açıkçası aydın olmanın koşulu olan o "lanetli"/ ateşten gömleği üzerinizden çıkarmamakta kararlıysanız,  kendi payınıza belalar, şimşekler, tokatlar, infazlar, tehditler, sürgünler eksik olmayacaktır. Dün de, bu gün de olup biten budur.

12 Eylül'ün onca eziyet ve de işkence şampiyonu Kenan, ateşten aydın gömleğini çıkarmamakta ısrar eden demokratlar için, "Ben ne yapayım böyle aydını?" deme gafletinde bulunduğunda, haklı olarak üzerine alınan Aziz Nesin'in "Biz, biri bize bir şey yapsın diye aydın olmadık" cesur yanıtını anmadan geçemiyor insan.

"Birisi bir şey yapar" kaygısı ile asla endişelenmeyip, helal süt emmiş aydınlardan ve harbi demokratlardan bir değerimiz de, bırakın düzenin goygoycularını, bizim sol cenahtaki "ama"cıların bile hiç anmadığı ve de öldür allah sahiplenmediği Aslı Erdoğan'dır.

Çuvaldızı kendimize iğneyi karşımızdakine... Ne yapalım; biz buyuz. Geçtiğimiz haziran ayında, birkaç duyarlı kanalı saymazsak, iflah olmaz odunluğumuzdan olsa gerek bir haber değeri kazanamayan bir ileti ilişir gözümüze:  Özbeöz kendi yurdunda gösterilmeyen hak ettiği ilgiyi yad ellerin aydın insanlarının gösterdiği, yazdığı her kitabın yurt dışında ödüller aldığı, onlarca dile çevrildiği, yüz binlerce satıldığı Aslı Erdoğan, Almanya'da beyin kanaması geçirdi.

Sonrası mı? Olağan olmayan haberi balık hafıza doğal ve de olağan kabul eder ki, yazarın taburcu olduğunu, ancak durumunun ciddiyetini koruduğunu okur, onu uğursuz yazgısı olan unutulmanın, yalnızlığın "taş" binasına terk edip, "mış" gibi, "muş" gibi yaptığımız mutlu/mesut yaşamlarımıza geri döneriz.

Bol sıfırlı çeklerle rahat ve güvenli diyarlarda sefa sürmektense, tehlikeli sularda yüzmeyi yeğleyen, Robert Koleji ve Boğaziçi Bilgisayar Mühendisliği ve Fizik bölümleri birincisi Aslı Erdoğan... Hepsini bir yana itti, insan hakları ihlallerinin peşine düştü. Ölüm oruçlarını, hapishane işkencelerini, köyleri yakılan, tecavüze uğrayan, eşlerini, çocuklarını yitiren Lice'li, Cizre'li, Bingöl'lü kadınların, anaların yakarışlarını dile getirdi. Cezaevlerinde, yakılan yıkılan köylere, ocağı söndürülen köylülere cesur ziyaretler yaptı. Ve elbette hakkında soruşturmalar, amansız takipler, tehditler, gözdağları... Aslı Erdoğan, aydın olmanın zorunluluğu olan o "lanetli", ateşten gömleği çıkarmayı aklından bile geçirmedi. Ölümcül ziyaretlerini, yazmayı, mücadeleyi sürdürdü.  

Aslı Erdoğan yıllar önce kendi açtığı yıldız falında gördüğü sonu, onu bekleyen "laneti", hapisliği ya da intiharı idi. İntihar ya da delilik bilinçli insanın seçeneği olamazdı. Hapislik ise siyasal yazgısıydı. Tercih böyle olunca, 2016 yılında yazarı ve görüşçüsü olduğu yerin, bu kez konuğu oldu. Ağırlaştırılmış müebbet ceza istemi ile yargılandığı günlerde, yurt dışından içini ısıtan ve direnme gücünü arttıran ödüller geldi.  O kör delikten bir çıktı, tam çıktı... Dahası bir daha da ülkesine geri dönmedi.  

* * *
Yurdum insanının çocukluk günlerinde, sevinç içinde çığlık çığlığa el salladıkları, mendil salladıkları demir kanatlı kuşların, yetişkinliklerinde F-16 olup başlarına cehennem bombaları yağdırdığı, en kötüsü de içinden çıktıkları halkın milyonlarca oyu ile seçildiği vekilliğinde, devletçe atanmış bir memurdan tokat yediği günler yaşıyoruz. 

* * *
Ferhat Encü... İster sevin ister sövün, milyonlarca yurttaşın oyunu almış bir yasal partinin İstanbul il başkanı Ferhat Encü... 

Barbarlığın ve nobranlığın ayyuka çıktığı, ar damarlarının çatladığı ve dahi gemin azıya aldığı sevgili ülkemde, bilimin fiziğine, onun etki-tepki yasasına inanmayan akıl fukaraları var belli. Ancak inansalar iyi olur. En azından orta okul kitaplarını okuyanlar çok iyi bilir, "Ekmek yoksa pasta yesinler." garabetinin talihsiz mucidi garibim Maria, bu tarihsel yanılgısının bedelini biraz ağır ödedi.

"Tarihin aynen tekerrür etmesi" klişesi her ne kadar, materyalizmin diyalektiği ile pek öyle örtüşmese de, ünlü türkümüzde geçen "yolun sonu görünüyor" deyişi ile ile pek de güzel uyuşuyor doğrusu. 

"Bir seferden bir şey olmaz" diyen, bre iflah olmaz aymaz!  Sen, sen ol "Bir tokattan bir şey olmaz" deme. Ferhat'ın ardında milyonlarca bir halkın özgür iradesi, anbean kanamayı sürdüren bir Roboski yarası varsa, onu da insanlığın tarihi yazar. 
Öyle bir yazar ki... Senin de bunu öğrenmeye ne vaktin, ne ömrün ne de mecalin olur.


Hasan Oğuz Bilgen, 19.12.2022, Dachau- Münih

 

13 Aralık 2022 Salı

DESPOT POPÜLİZMİN HOMOFOBİ İLE UÇUŞU, PEDOFİLİ İLE ÇAKILIŞI...



DESPOT POPÜLİZMİN HOMOFOBİ İLE UÇUŞU, PEDOFİLİ İLE ÇAKILIŞI...

ABD'de 19 Haziran 1953'te, anti-komünizmin cadı kazanlarını kaynattığı McCarhty koşullarında, iki bilim insanı Julius ve Ethel Rosenberg casusluk komplosu ile idam edilir.  Bu vahşete kederlenen Melih Cevdet Anday, aydın sorumluluğunun gereği "Sevdiğim çiçek adları gibi... Adınız geliyor aklıma." dizeleriyle tarihe not düşer. M.Cevdet, on yıllardır her santimetresine tanımsız acıların ekildiği bu topraklarda yaşatılan bunca rezilliğe ve ortalık yere saçılan bunca pisliğe bu gün tanık olsaydı, 'sevdiği çiçek adları gibi' daha ne adlar sıralardı?

Dostun sözüne bakılırsa, "...Bilinenin tekrarı 'Tek Yol Devrim' anlamına geliyorsa" yorumu, çürümüş ve kokuşmuş düzenin gündemine noktasından virgülüne birebir denk düşse de, anlaşılan biraz "ağır olmuş", bir inceden "keskin kaçmış"(!)...  Katırdır; ürker mi ürker. Ne var ki, aman fincanlara zarar gelmesin, aman tadımız kaçmasın. Bu kez, öyle olmasın. Kısa kısa, ad ad olsun... Yine de, her derdimiz sözün özü, sözün doğrusudur.

***

Mahsa Amini...  Anday'ın 'Yanık yanık kokan karanfiller'ine eklenen ad. 

Haftalardır Acem diyarını, yobazın/zorbanın uykularını zehir eden bir öfke rüzgarı kasıp kavuruyor. Kara böcünün karanlığını yırtan, aydınlığın ve cesaretin simgesine dönüşen, siyah saçlı Mahsa Amini'nin gül yüzü yanan sokaklardan silinemiyor.  Ah Mahsa... Dominik"li Mirabal Kardeşlerin adlarını her andığında hangi duyguların sellerine kapılırdın?  Ya, o Kelebekler. Senin hüzünlü sonunun tanığı olabilselerdi, duygu durumları nice olurdu?

Şadiye Manap. 1992'de Urfa'da tutuklandı. Otuz (30) yıllık tutuklulukla müebbet cezasını bitirdi. 1 Aralık'ta Gebze Kadın Kapalı Cezaevi çıkışında tekrar tutuklandı. Elif Güveyler. İngiliz öğretmeniydi; yetinmedi, üç yıllık pilotluk sonrası Kuveyt Havayolları'nda ilk kadın kaptan pilotu oldu. 

İlki, ekmeğine, suyuna, toprağına sevdalı, ait olduğu halkı adına bedel ödemenin onurunu kazanmış bir kadın devrimci. Diğeri, kadınların bir meta, bir cinsel obje olarak görüldüğü bir şer'i rejimde, mutlak erkek egemenliğini atlayıp geçen kararlı bir kadın. 

Hiç kuşku yok, değişik yer ve sorumluluklarda da olsalar,  her ikisinde de Mirabal Kardeşlerin yılmazlığı, kararlılığı ve Mahsa Amini'nin cesareti, insanlığın aydınlık geleceğine olan umudu...

***

Ebrar Karakurt... Cinsel tercihi nedeni ile "Affedersiniz Ermeni" mahçubiyeti ile anılan, ancak onları başarıları ile utandıran ve takımına ödüller, şampiyonluklar kazandıran voleybolcu. 

Mahsa, Şadiye, Elif, Ebrar ve diğerleri... Her birinin, Rosa Lüxemburg'un "Vardık, varız, var olacağız" sözünü kanıtlayan bir duruşu ve bir başarı hikayesi var. Anlatılan, anlatılmak istenen senin hikayendir.  

***

Ve H.K.G.  Her vicdan sahibi insanın konuşmasında "altı yaşındaki evladımız" diye andığı ve sahiplendiği kız çocuğu. Dominik'li Kardeşler, H.K.G'nin dramını duymuş olsaydı. Ya da tersten okuyun. Küçük kız çocuğu okuluna gidebilseydi. Söktüğünde okumayı;  heceleseydi heyecanla, sorar gibi:  Do-mi-nik-li  Kızzz  Kar-deş-ler...??!! 

Kız çocuğu erişebilseydi liseye ve ötesine... Özel bir video çekiminde, çok belirgin bir utangaçlık içindeki kara çarşaflı kız kardeşlerinin, tarikatın pisliğini savunmak zorunda bırakılmış oluşlarını nasıl karşılardı.  Sonunda senin dramını sağır sultanlar da duydu!..  Sivrisineğin asıl kaynağı tarikat batağını anmadan, lütfedip 'erken bir evlilikten' söz edildi. Rıza ile, ama erken yapılmış bir evlilik anlamında... O kadar. Şimdi.  H.K.G, "aileyi koruyalım" diye coşup çemkirdikleri LGBTi karşıtı mitinglerinin neresindedir? Ya, 6'lı masanın 'bilgesi' nin "Aile üzülüyor, daha fazla uzatmayalım" buyurması!?

'Başka bir dünya mümkün' diyen aydınlık insanların bir sözü olmalı: Homofobi ile uçan, pedofili ile çakılır... Bilineni tekrar ettirmesinler.  O slogan var ya o slogan. Hani her daim, hemen her siyasal cenahtan ses getirmiş, "tepki" almış olan... Hani o, Töb-Der'li hocalarımıza, ağır ağabeylerimize "Ne oluyor gençler? Savaş mı var?" dedirten... Evet o slogan, o "keskin" olduğu söylenen slogan hep vardı. Bu barbarlık, bu zorbalık var oldukça da hep var olacak. Tıpkı devamında gelen ve onu tamamlayan slogan gibi: "Kurtuluşa Kadar...    "  


Hasan Oğuz Bilgen, 14.12.2022, Niğde-Ortaköy-Ceceli

 

6 Aralık 2022 Salı

BİLİNENİN TEKRARI “ TEK YOL DEVRİM “ ANLAMINA GELİYORSA…

 


BİLİNENİN TEKRARI  “ TEK YOL DEVRİM “ ANLAMINA GELİYORSA...

Altmışını ardında bırakmış İzmir'liler bilir... Devasa Konak alanının güney batı yakasının, imar görmemiş bakir arazi yapısı nedeniyle, "tarla" diye adlandırılıp anıldığı kentin belleğinde saklıdır. Sıcak 1971 sonrasının göreceli demokratik koşullarında, Basmane yokuşundan, eski cami önünden başlayan her miting, dolmuş/kamyonet duraklarının yayıldığı o "tarla"da son bulur.

O ateşli yürüyüşlerden birinde, heyecanlı gruplar dalga dalga tarlaya girmektedir. Derneklerin yanı sıra, Sümerbank, Tariş, Tekel işçileri ses getirmektedir. Ve elbette Ege Üniversiteli abiler, Töb-Der'li hocalar... Bilerek geride kalan devrimci gençler söz birliği etmiştir; mesaj en üst tondan verilecektir. "Anlatılmış ve anlaşılmıştır";  tarlaya "Tek Yol Devrim" sloganı ile "sert giriş" yapılacaktır. Ve icraat... Kol kola, koşar adım. Töb-Der tarafından azarlayan bir ses:  'Ne oluyor gençler; savaşa mı?'  İlerleyen günlerde, şaka yollu dillere yerleşecek olacak masumane sorudur aslında topu topu... Coşku o coşku, heyecan o heyecan yani...

* * *

Yıl 2022. Dünya halklarının yoksullarını 'vatan-millet' nefreti ile birbirlerine boğazlattığı, tekel karı doymazlığı ile emekçilerinin kanını emdiği uluslararası kapitalizmin, geliştirilmiş parlamentarizm demagojisiyle restorasyonuna gidildiği, vahşi kapitalizmin ehlileştirilmiş kapitalizm olarak lanse edildiği günler... Saraylar, saltanatlar elbette yıkılsın ve dahi zorbalık elbette sürgit var olmayacak. Anlatılmak istenen, her ne kadar yönetenlerin yönetememesi ve de yönetilenlerin yönetilmek istememesi denkleminin/dengesinin, onca yalana talana, zamma zulme karşın bozulmamasıdır. Ve dışa bağımlı işbirlikçi sermayenin piyasacı neo liberal sistemi allayıp pullama çabası, elinde tuttuğu mutlak egemenliği koruma hırsıdır.

Bir gerçekliktir ki, ana akım iktisat anlayışının temelinde vahşi kapitalizm vardır. Uzlaşmaz sınıf çelişkileri, sınıf eşitsizlikleri ve doymayan artı değer sömürüsü, "sosyal devlet, sosyal yardımlar ve vergi yükünün hafifletilmesi" süslemeleri ile giderilemez. Ayrıca, aynı düzenin iki doğal sonucu yoksulluk ve işsizliğin kökleri, üretim araçlarının özel mülkiyetine, bir başka deyişle sermayenin yaşamın her alanında, alt yapısından üst yapısına değin mutlak egemenliğine, hegemonyasına uzanır.

* * *

Geçtiğimiz günlerde muhalif/sol basının da dikkatinden kaçan bir buluşma yapıldı. ABD ve kıta Avrupası'ndan Orta Doğu'ya, Ukrayna'ya hegemonyasını sürdüren tek kutuplu emperyalist sistemin akıl hocaları, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" kuralsızlığının mimarı Demir Leydi'nin ülkesi İngiltere'de, savundukları ve asla toz kondurmadıkları düzenlerinin hangi aşamada olduğunu, nereye evrildiğini, nereye evrilebileceğini görüştü. Ortaklaştıkları ve aldırmaz bir utangaçlıkla, bir o kadar da pişkinlikle paylaştıkları sonuç, Mahir Çayan'ın "sürekli ve genel bunalım" görüşünü doğrulayan, kendilerince "kalıcı yıkım", "kalıcı kriz" biçiminde itiraf etmek zorunda kaldıkları iktisadi sonuçtu.

Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim yazısının 2-3 bölümünde, yeryüzünün ahtapotu emperyalist-kapitalist sistemin yapısı ve ayırt edici niteliği gereği, "zaman zaman doğrulsa da, hasta yatağından çıkamadığını, çıkamayacağını ve genel bunalımının süreklilik arz ettiğini" ayrıntıları ile çözümler. 

Elli yıl önce, yirmi dört yaşında imha edilen bir beyin... Yaşından büyük analizi: "Emperyalizmin sürekli bunalımı."  Elli yıl sonra, onca yıkım, talan, savaş, kan-gözyaşı, açlık, katliamın üzerine, onca ağır iktisatçı beyefendinin söz birliği-yazgı birliği yapıp keşfettiği sonuç(!):  "Permanent Destruction", "Permanent Crisis"...  Yani "Kalıcı Yıkım", "Kalıcı Kriz".

* * *

Türkçe karşılıklarıyla yazmak, vicdanı ve cüzdanı arasına sıkışıp kalmamış insana zulüm gelir, utanç verir:  Fütursuz, pespaye... İşte elli yıl sonra bile, bu içeriklerde haberler, olaylar ve uygulamalar  karşısında, yaşadığım aynı "o tarladaki heyecan" durumu, içimden dışımdan çekincesiz haykırdığım o kadim, o "sert" slogan... Dur, hemen öyle sevinip alaya alma metafizikçi bey!  Bu durum idealist insanın "kendini tekrarı" değil!  Bilinen doğrunun yinelenmesi, aynı devrimci telaşın aynı heyecanla, yerinde bir heyecanla yinelenmesi...

"Malumun tekrarı" lafızı, ilk anda işitenin kafasında fizik ötesi, diyalektik karşıtı bir hava estirse de, o tekrarda, balçıkla bir türlü sıvanamayan güneş hala gözlerinizi kamaştırmayı sürdürüyorsa, orada yaşamın gerçekliğinin, yaşamın canlı pratiğinin ipuçları gizlidir. Her seher vaktinde, koroner sağlığınız için gerekli olan yürüyüşün ilk adımını, yine o "tarla"ya girer gibi atıyorsanız, yalnız kalmış ya da bir başınıza bırakılmış bile olsanız, duruşunuzda ve yön tayininizde zerre kadar sapmanız yoktur demektir. 

Üzerinde çalıştığınız marangozluk işinin büktüğünüz çivisini, doğrultmaya dalıp gitmişken, bıyığı yenice terleyen o delikanlının toy ve heyecanlı elleri yine başınızı okşuyor, gül kokulu nefesi size moral veriyorsa, bu içinizi ısıtan duyumsama hali asla hata yapmadığınızın, asla yanlış yolda olmadığınızın işaretidir.

Tarla'dan bu yana çok şey değişti, değişecek elbet. O iddialı kaytan bıyıktan, kıraran bıyığa gibi... Yalnız yaşamlar, steril dostluklar, "veraset/vesayet" hesapları gibi... Neyse ki, günbegün güncelliğini koruyan o üç sözcüklü sloganın, bu pislik düzenin her pislik olayında, her türden her cinayetinde doğruluğunu, yakıcılığını her gün kanıtlaması gibi duygu aynı duygu, heyecan aynı heyecan... 

O slogan var ya o slogan. Hani her daim, her siyasal cenahtan "tepki" çekmiş olan. O sarsan, çarpan o slogan... Hani o ağır ağabeylerimize, "Ne oluyor gençler? Savaş mı var?" dedirten. Evet hep vardı; sistemin barbarlığı var oldukça da hep var olacak.

En önemlisi de, Siyasal'lı Mahir ağabeyin haklı çıkması elbette.


Hasan Oğuz Bilgen, 07.12.2022, Haydarpaşa.


17 Ağustos 2022 Çarşamba

HARUN KARADENİZ’İN “KAPİTALSİZ KAPİTALİSTLER”İ…

 


HARUN KARADENİZ’İN “KAPİTALSİZ KAPİTALİSTLER”İ…

Emin olunuz ki, soyağacımızın köklerindeki "Homo Sapiens"lerin akıl ve bilimle gelişmiş, olgunlaşmış, bir üst evresi insanlık, ilkel toplum koşullarındaki komünal yaşam biçiminde, şimdilerin ışıklı, renkli spotları, parlak vitrinleri ile şatafatlı/ steril AVM yaşamlarından çok daha mutlu idi.

Homo Sapiens’in ideal tipi insanlık elbette mutlu/huzurlu değil; güven/ güvence hak getire. Kanlı kavgalı, bolca katliamlı bu ara keşiflerle, buluşlarla geçirilen altı yüz yılda üretim ilişkilerinin ulaştığı düzey, yani kapitalizmle birlikte sermayenin “temerküzü” mutluluk getirdi mi? Tükenmez denilen ve tek elde toplanan enerji kaynaklarının bulunması, tozpembe gösterilmeye çalışılan var olan sistemin yollarına mis kokularla gül yaprakları mı saçtı? (x)

İnsanlık kan ve acıyı birlikte tattığı köleci toplumdan bu güne, ilkel toplumun komün ilişki ve çelişkilerinde olduğu gibi, mutlu ve huzurlu olabileceği ve de güven içinde yaşayabileceği bir dünya arayışı içinde.

Bilim düşmanı yobazın tüylerini diken diken eden evrim, insanın ilk yetkin örneği Sapiens'le sona ermedi mutlaka. Gelişmiş ve ileri insan aklı, sınıfların/ sınırların/ sömürünün olmadığı bir başka dünyanın mümkün ve var olduğunu, değişik yer ve zamanlardaki deneyimleriyle öğrendi ve anladı. Bu evrensel/ bilimsel gerçekliği, diğer "baldırı çıplak, ayaktakımı" denilen, üreten ve yaratan emekçi insanların da anlaması için bedeller ödedi. Yine bu nedenledir ki, anlamakla kalmayıp üretimden gelen gücüyle bunu istemesini, buna hakkı olduğuna inanmasını, kendileri ile birlikte kalkışıp cenge durmasını istiyor. 

Gelişmiş Sapiens, Karl Marks'ın ünlü ve açıklayıcı deyişi ile "burjuvazinin burjuva demokratik devrimi sonrası, geminin güvertesinden attığı eşit yurttaşlık ve demokrasi bayrağını" sınıf ve örgüt bilinci gereği sahipleniyor. (xx) 

Kurulu düzenin fincancı katırları tam da bu ışıklı, güneşli günde ürküyor(!)  İnandırılmaya çalışılan film de, tam da burada kopuyor. İnsana metafizik gibi, fizik ötesi bir durum gibi gelse de, yaşanan zaman donuyor. Durağanlık anlamına gelmese de, buradaki donma olayı bir an durmak, düşünmek, siyah beyaz naif anıyı küllerinde aramak, belleğin ateşini eşelemek gibi bir durum.

Uzun sözün kısası, diyelim ki elli yıl öncesine gidiyorsunuz.

*  *  *

Adı sanı, gül cemali unutulmuş, salt ODTÜ’lü olduğu silik belleklerin bir köşesinde kalmış olan, kafası üç numara traşlı bir ağabey… Kitaplarına bakmasına izin verdiği yeni yetme tıfıl çocuğa, tarih kitabının arasında, sonradan “teksir baskısı” olduğunu öğreneceği katlanmış bir yazı veriyor. Yalnız kendisinin okuması ve bir başkasına göstermemesi kaydıyla…

Belli ki, yüzü unutulmuş ağabey, kendisinin öğrendiği bir başka dünyanın mümkün olduğuna, yeni yetmenin de bilmesini anlamasını istiyor. Ne ki bilmek, öğrenmek ve anlamak günbegün sabırla sindire sindire olacaktır.

Lise kapısından atılan, o ilk acemi adımların ardı sıra gelen günlerinde teksir kağıdına basılmış yazı, ODTÜ’lü ağabeyin güvendiği yeni yetmenin, bilgiye, öğrenmeye, sorgulamaya açık arkadaşlarına da ulaşacak;  el altından, sırayla, elden ele geçecektir. Ve ilerleyen yıllarda, basılacak kitabın başlığında “Kapitalsiz Kapitalistler” yazacak, sonunda da "Harun Karadeniz" imzası göze çarpacaktır.

Deneysel bilginin ve insan aklının bilimsel devrimlerle ve dahi işçi sınıfının evrensel değerleriyle yetkinleşmesine, bu engebeli, dolambaçlı ve sarp yolda, emin adımlarla yürüyen liseli gençlere ışık olan, örnek alınıp hayranlık duyulan Harun Karadeniz’e selam olsun.

 

Hasan Oğuz Bilgen. 15, Ağustos, 2022.  Serdivan- SAKARYA

 

(x)  Yuval Noah Hararı. Hayvanlardan Tanrılara Sapıens. İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi.            

(xx) Tuğçe Yılmaz. ODTÜ- Tarih

19 Temmuz 2022 Salı

2022'nin TEMMUZ'unda, ELBETTE YİNE NURETTİN GÜRATEŞ...



 2022'nin 26 TEMMUZ'unda, ELBETTE YİNE NURETTİN GÜRATEŞ... 

Adı geçen yılın temmuz ayına dek, Nurettin Hoca bir başına soran gözlerle bakardı, tek ekmeği, tek gömleği ve dahi tek Samsun sigarasını bölüştüğü her birimize... 

Bu kez, 2022'nin temmuz ayında, o bakış artık o bir başına bakış değil... Bu kez öyle değil! Bu kez, biricik eşi Nailan Gürateş'le birlikte bakıp soruyorlar:  

A dostlar!  Neler yaparsınız?  Ne işler görürsünüz?

İnsanı sarsıp silkeleyen zor sorular bunlar.

Alışılagelmiş, daha doğrusu şimdilerde kolayımıza gelmiş klişe deyimle, tanıdığımız tanımadığımız her bir insan, geçim/geçinme telaşı, özetle 'iaşe' derdi ile, kendi mecrasında yine kendi tercihi olan yaşam biçimi ile haşır neşir. 

.   .   .                                                                                                                                    

Urla semaları. Çatalkaya... Canım Ege'nin Karaburun açıkları. Açıklar. Onca yıldan sonra, elbet değişen çok durum var. Yine de, ufuklar boz bulanık gibi... Çatalkaya'ya bakmamızı, gözümüzü oradan ayırmamamızı, bize Bahattin amcamız belletmişti. 

Anadol kesiğinden yapılma, canımızı dişimize taktığımız uğraşımıza destek olsun deyi, yumurta/tavuk taşıdığımız kamyonette, bize şoförlüğü öğreten Bahattin Amca... Bizler, siyasal yaşamın dipsiz, bitimsiz, hoyrat girdaplarında boğuşurken ölüp gitmiş  "... Tavukçuluk"un emekli emektarı. Bizleri anlaması, hak vermesi, daha doğrusu kimi akşamlarda Anadol kamyonetin anahtarını bize verebilmesi, "biricik Yıldız"ından ötürüydü. Yıldız kızıymış. Bizim kafadanmış; kaçakmış. Bir kezinde, patrona belli etmeden kulağımıza fısıldamış, yüzünde yasa dışı hınzır bir gülümsemeyle sırrını vermişti. 

Bahattin Amca arif adamdı, bilge sözleri vardı. "Çatalkaya karardı mı, önünüze ardınıza dikkat edin... Nurettin Gürateş'i daha ilk gördüğü, onunla çok çok kısa, ilk konuştuğu gün, "Bakın bu arkadaşınız sıkı çocuk, ona dikkat edin, değerini bilin..." mealinde, kendine özgü bir çift laf etmesi, bizleri birbirimize soran gözlerle baktırtmıştı. Bahattin Amca, o siyah beyaz günlerde bizim görmediğimizi mi görmüş, bilmediğimizi mi bilmişti?!  Arif olmak böyle bir şey miydi?

Nurettin Gürateş, 1978 yılının civcivli temmuzunda... Erimiş Adana asfaltında, yoldaşına "devam edin, işinize bakın" mealinde bir el hareketi ile, tartışma ve ikirciklenme götürmeyen komutunu çakıp yüzükoyun kalakaldığında... 

Ve dahi, yürekleri kanırtan ol haberi Spil dağının eteklerine ulaştığında... Bahattin Amca"mız üç gün ne işe ne evine gitmiş! Ne yaptığını, nerelerde olduğunu, ne kahırlara gömülüp battığını, ne bilinmezlerde gidip geldiğini bilen, duyan, gören olmamış...

İnanmayan inanmasın!... Yakın tarihte ilk kez paylaşılan bu dizelerde anlatılmak istenen, gizemli abartılı bir güzelleme değil, bir tevatür, bir efsane hiç değil. Asla. Asıl olan hayatın gerçeği, bir devrimcinin ilk kez karşılaştığı sıradan bir halkım insanına, bir çay içimi süre içinde, yüreğinde, bilincinde ve gönlünde yatan ideali     -kısa/öz- ne denli anlatabildiğidir.

Nurettin Gürateş, uğruna ölümlere gidip geldiğimiz, naçizane -çok küçük, önemsiz bir şeyler olarak- bedeller ödediğimiz, bu halkın bir öğretmeni değil, öğrencisi de olabilmenin tipik ve çarpıcı bir örneğidir. Nurettin hoca, dersini iyi bellemiş sıkı bir öğrenci, sıkı bir devrimcidir. 

Diyarbakır'da Lice depreminde eşini dostunu, evini barkını yitirmiş, dünyası karamış -hem de Türkçe bilmeyen- köylünün yüreğine dokunabilen bir devrimcidir Nurettin Hoca.  

Bizim canımız ciğerimiz, kahrolası talihsiz bir dikkatsizliğin bizden koparıp aldığı "keko"muz, Davut Günay'ımızın, kaçak çaylarla demlendiğimiz Suriçi gecelerinde gönlünü fetheden tek insandır Nurettin Gürateş...

A dostlar... O Çatalkaya yine kararıyor mu ne?!  

Bir zamanların "beyaz Toros"larının adres adres dolaşıp insanlarımızı bilinmeze götürdüğü günlerde, Tansu hanımın "ölüm meleği" diye bilinenin, şimdilerde "Kurtar bizi Meral abla" diye anıldığı günler yaşıyoruz. 

Biz, yeni yetmelere Anadol'da sürücülüğü öğreten bilge adamın dediği gibi, "Önümüze ardımıza dikkat etmemiz gereken" günler... 

Bildik kapitalizmin bildik neo liberalizminin "altılı masa" illüzyonu ve dahi "güçlendirilmiş sistem" masalı ile tahkim edilmeye çalışıldığı, kararan boz bulanık günlerde, Nurettin Gürateş"imizi, Bahattin Amca"mızı, Davut Günay"ımızı anmak, anımsatmak yüreklerimize soğuk sular serpsin...

Nurettin Gürateş"e, Bahattin Amca"ya, Davut Günay"a selam olsun...


Hasan Oğuz Bilgen, 26.Temmuz 1978, Taşköprü-ADANA.

17 Temmuz 2022 Pazar

VESAYET

ÖZGÜRLÜK KUŞUN KANADINDA.

Hastane Koridoru.

Çalışan klimalara, koşuşturan görevlilere karşın, yine de bekleşen insanları boğan, sıkboğaz eden bir hastane ortamı düşleyin. Ağlaşan, mızmızlanan, sinirli gergin hastalar. Kimilerinde kaygılı, endişeli, üzgün bakışlar. Ya da takıntılı, huzursuz bir beden dili.  Diğerlerinde ise bir endişe, bir sabırsızlık, bir panik, manik-depresif durumları. Duygu durum bozukluğunu beklenmedik sert iniş çıkışlarla yaşayanlar, hemen karşısında oturan, hemde kendisi gibi bir hastaya hırlayıverecek, kalkıp ensesine çökecek gibi; o denli... 

İşte, az ötede sudan sebepten yersiz gereksiz bir ağız dalaşı. Karşıda, uzun kayıt kuyruğunda heyheylenen bir hasta yakını. Üstlerindeki kirli tek tip hastane önlükleriyle, küçük çocukların şaşkın bakışları altında karşılıklı kahkahalarla gülüp, onca insanın arasında köşe kapmaca oynayan iki genç kadın... En kötüsü, ambulanstan yaka paça indirilen yaşlı bir adamın acınası hali. Hemen arkasında ağlak yüzlü bir kadın; belki de kızı. Ardı sıra koşturan biri kız, diğeri oğlan salya sümük iki esmer çocuk. Son görüntü daha sarsıcı... Derdest edilmiş, iki görevli eşliğinde üst kata çıkarılan iri kıyım, kolları döğmeli ve jilet kesiği içinde, ne var ki, az önce acilde yediği iğneden olsa gerek kedi gibi olmuş bir babayiğit.    

Öyle kayda değer uzunlukta olmasa da, yine de sıkıntı veren bir bekleyiş düşünün. Sonra adınızın salondaki ekranda belirmesini ve aynı anda açılan poliklinik kapısından kızgınca bağırılmasını...  

*  *  *

İlgili Poliklinikte.

"Neden buradasınız?!" Daha kaykıldığı masanın karşısındaki sandalyeye oturmanızı söylemeden, alelacele soruyor sorusunu. Biraz azarlar, çokça damarınıza basar gibi. 
"Tamam" diyorsunuz, "İşte, hazırlıklı olmam gerektiği özellikle belirtilen, şaşırtma amaçlı o kışkırtıcı konuşma biçimi. Tuzak soruların hazırda beklediği nasıl da belli!.."

Uzman hekim otuz otuz beş yaşlarında. Sizinle iletişim kurdukça kuruntularınızın boş ve yersiz olduğunu anlıyor, hatta biraz da kendinize kızıyorsunuz. Hangi yılda, hangi mevsimde olduğumuzu, günlerden hangi gün olduğunu, bir binanın neyle yapıldığını soran ve aklınıza ilk gelen kuş adlarını kendisine söylemenizi isteyen, yüzden yedişer yedişer geriye saymanızı rica eden ve yüzünde gülümseme eksik olmayan psikiyatrı sevmeye bile başlıyorsunuz. 

İçinde bulunulan ruhsal duruma, bilinç altına ve olası hezeyana ilişkin önemli ipuçları veren, ilk bakışta basit, ilgisiz hatta saçma gelen sorular, birbiri peşi sıra uzayıp gittikçe diyalog eğlenceli bir hal bile alabiliyor. Aslında akıl sağlığınızın yeterli düzeyde olduğunun göstergesi, belki de kanıtı olan, psikiyatrın hiç beklemediği, hatta hazırlıksız yakalandığı, oradaki konuşmanın akışına, mantığına uygun karşı sorular bile sorabiliyorsunuz. Psikiyatr kimi kez başını hiç kaldırmadan önündeki dosyaya uzun notlar alıyor. Bir saatten fazla bir zaman sonra, son anda ayırtına vardığınız ses kayıt cihazının düğmesine sertçe basıyor. Dışarıya derin bir yorgunluk soluğu verirken gözlerinizin içine bakıp gülümsüyor. Belki de sizin kullanmanız gereken itiraf sözcüğünü o kullanmak zorunda kalıyor: 

"Pes doğrusu!.. 

Hemen yandaki odaya geçip, psikolog arkadaşımın vereceği testleri yanıtlamaya başlayabilirsiniz. Ha, sonrası da var... Bu rutin işlemler biraz zaman -hatta günler- alabilir. Ama tasalanmayın. Yemeklerimiz fena değildir. Konukseverliğimiz de ona keza."  

*  *  *

Aklından kuşku duyulup ne idiği belirsiz, bitimsiz boşluğa itilmişin düşünceleri: 

Sarsılmak... "Tedavi altına alınıp, vasiliğini isterim" tümcesi ile darmadağın olmak. Orada geçen tek bir sözcükle, "vesayet" sözcüğü ile çarpılmak... Talihsiz bir günün, kötülüğün ilmek ilmek örüldüğü ilerleyen saatlerinde. Damdan düşer gibi aniden:  "Vasilik", "Vesayet" v.s... Alt yapısında özel mülkiyet olan, mevcut sistemin üst yapısında her birinin bir anlamı, bir önemi, bir karşılığı elbette vardır. Lakin, dünya görüşünüz ve siyasal tercihiniz dayatılan düzene itiraz ediyor, "Başka bir dünya mümkün" diyorsa, bir sokak başında sıradan birisinden duysanız aldırmaz, dönüp de bakmazsınız bile. 

Şimdi.

Tut ki günü, yılı, mekanı belirsiz bir zamanın tekinsiz kuytuluklarında yürüyorsunuz. Önceki günün iflah olmaz yorgunusunuz. Belleğinizin bir yerlerinden çıkıp gelen, memur maaşı ile taksit taksit yapılmış o kagir ev. Ve o küçük, şirin evin kendisi gibi dökülen, ahşaptan penceresi. Orada görünüp yiten, hareketli sapsarı bir minik baş. Her iki yanında, iki siyah tel tokayla tutturulmuş iki tutam saç. İki sarı bukle. Tutup sevmeye kalksanız elinizde kalacak. O denli cılız. 

Bir küçük kız çocuğu. Belli belirsiz minik ağzını cama dayamış. Sanırsınız ki küçük dudakları camı öpüyor: "Babaa..."  Olmadı. Hayli uzatıyor: "Baaabaaaa.."  Yüksek, ahşap tavanlı oda çın çın inliyor olmalı.

Cam buğulanıyor. Aslında ses gelmiyor. Sokağa ulaşan öyle bir ses yok. İşe giden babanın ardından bir sesleniş var ama. Orası kesin. Genç adam bunu biliyor. "Babaa"nın ardı sıra gelen, dahası babalık duygularını karmakarışık eden, canevinden vuran sözcükleri de: "Gitme. Dön. Gel.." Cilveleniyor kız çocuğu. Cilve yapıyor kendince. Apaçık.

Adam genç. Bu ince işlerde toy mu toy. Babalığı deneyimsiz. Cesareti yok. Aldanıp dönse, sonrasında ayrılması hayli zor olacak. Eski ahşap ev gibi, o an oracıkta duyumsadıkları da kırılıp dökülüyor. Dönüp bakamıyor bile. Minik ağzın her deviniminde cam tekrar tekrar buğulanıyor. Her buğulanmada kızın yüzü silikleşip yitiyor. Acemi baba, yüzün görünmesini engelleyen yayılan buğuda "Gel. Beni al. Beni sev" yakarışını okuyor. Bu iletinin pekala ayırtında. Sokağın ortalık yerinde saplanıp kalmış, anın her saniyesini iliklerinde yaşıyor. Peşini bırakmayan, içini acıtan bir yerlerinde. Yüreğinde. Yeşil dallar kırılıyor. Dönemiyor. Dönüp bakamıyor bile.

*  *  *

Niye dağılıp uçuşuyor sözcükler? Kız çocuğu. Camın buğusu. Nereden çıktı şimdi bunlar? Sözcükler. Neden yetersizler?  Ya, ahşap ev? Sarı sıcak yuva ne halde?  Yoksul ama içten komşularınca "Yıkıldı yıkılacak! "denilen. Sinsice. Uzaktan uzağa gözlenen. Tuzaklanmış. Emniyetçe günlerce, tekinsiz gölgelerce ve de karanlığın cücelerince "Karakol" kurulan ev.  Sokağının en yumuşak kedi kıpırtısına, hoyratça çarpılan otomobil kapılarından çıkan sese kulak kabartılan uykular. Eşrefpaşa. Eski bir semttir.  Gönüllerde kadimdir. Anıları gizlidir. Yaşanmışlıklarda saklıdır. Şimdilerde dillerde pelesenk ve pek bir "mühim" anlatımlar: "Kentsel dönüşüm"... Doğrusu "Rantsal Virüs"!!!

*  *  *

Gecelerden Birinde.  
Seyrek tavan lambalarının ölgün ışığı ile sonu seçilemeyen, insan horultularına, kesif ter ve osuruk kokularına, histerik sayıklamalara boğulmuş havasız mekanda, altlı üstlü ranzalar. Koridorda ayak sesleri, koşuşturmalar... Bir takım tartışmalar. Muhtemelen ikna çabaları. Uzunca üstelemeler... Kimi kez, fısıltılı ihanet konuşmaları gibi...

Gecelerden Diğerinde.
Bir yerlerde boğuşmalara, it dalaşına varan sataşmalar, taciz... Hiçbir eşyanın olmadığı, ses geçirmeyen yalıtılmış odada, birbirine değmeyen;  değmekten, dokunmaktan sakınan kör, sağır ve sessiz gölgeler. 

*  *  *

Boşa düşmüş insan aklında, belirsiz yarına dair koordinatsız/ pusulasız yol haritaları...

Alışılmışın, bilinenin, yıllarca, geceler boyu göz bebeği gibi korunup kollananın, geleneksel olanın çözülüşü. Ve dahi tabunun, halkalı resmiyetin çöküşü. O eski ev, çatı aralıklarındaki kırlangıç yuvaları ile birlikte daha o zaman yıkılmamış mıydı?

Kem gözlerden kaçılan, demli çay sohbetlerinde soluklanılan o sığınak... Yenice mi? Yeni mi yıkıldı? Yoksa!?  Camlar artık neden buğulanmıyor?  Orada iki minik bukle. İki tutam saç.  Sarı, küçük bir baş. Yapay düşlerde de olsa, niçin bir belirip, bir yitmiyor?  Sözcükler, göz temasları neden yetersiz? Daha düne dek, belleklerimizin cefakar, fedakar, vefalı bekçileri anılar neden belirsiz? Silik? Yitik? 

Urla tarafı. Çatalkaya... Canım Ege'nin Karaburun açıkları. Açıklar... Her yer mi boz bulanık?!  Çatalkaya karardı mı, ne? Ağaçtan yapıp balkona astığım kuş yuvasında umarsız, insanın içini kanırtan cıvıltılar. Yavrular feryat figan! Anaç kuş tedirgin. Bir giriyor. Bir çıkıyor. Erkek kuş. Erkek ya! Ortalıkta değil. Görünmüyor. Varsa yoksa, anne kuş. Bir telaş. Bir telaş. Ah, herkes mi suskun? Ah, herkes mi lal olmuş!  Senin mi; yeni yetmeliğinden bu yana, sevdiğin kızdan sakındığın, uğruna ölümlere gidip geldiğin halkın için atan, yürüdüğün yolda ödünsüz, yakınmasız, canını dişine takıp taşıdığın bu yürek?!  An gelir; niçin sözden anlamaz!

*  *  *

"Heyet" Günü...
 
Eski taş binaya, devasa koğuşlarına yakışmayan, kapısında güvenlik görevlisinin beklediği prefabrik binanın önünde, birbirinden uzak öbekler halinde, fısıldaşan, tartışan, küfürleşen, ayıp laflar eden kadınlı erkekli, için için kaynayan bir insan kalabalığı...Tek takılanlar da yok değil. Başına buyruk volta atanlar, olmayacak yöne, gökyüzüne doğru diklenip sağına soluna, boşa yumruk atanlar. Tek tük koyu gölgeli ağaçların diplerinde, tespih böceği örneği kapanıp ufalmış paranoyaklar, şizofrenler... Zavallıların acınası iç çekişleri, yer yer, zaman zaman sesli çocukça ağlamaları. Benim diyen insanın yüreğini yakan bedduaları, kahreden ilenmeleri...

Üst tarafında "Sağlık Kurulu" yazan, içeriyi göstermeyen siyah camlı kapı düzensiz aralıklarla, aniden açılıp kapanıyor. Dışarıya uzanan belli belirsiz bir baş, bekleşen dağılmış, dökülmüş ve bitik insancıkları adlarını okuyarak çağırıyor. Adları okunanlar, suçlu insanların ürkekliğinde sakınarak kapının ardında kayboluyorlar.

Beklemekten sıcaktan sırılsıklam terlenen civcivli saatlerin sonunda, mesai bitimine doğru, hızla açılıp kapanan kapıdan adınız okunuyor. Diğerlerinin tam tersine, dışarıdakilerin ve de içeridekilerin dikkatlerini çekecek biçimde, oldukça sakin ve kendinizden emin klima soğuğu salona giriyorsunuz:
 
"Hocam, şu sandalyeye oturabilirsiniz..."

Hocam!?  

Sağlık kurulu başkanı, kıdemli ve uzman bir hekim değil de, girdiğiniz kahvehanede size yer gösteren sıradan, mütevazı garson sanki. Geciktirmeksizin kurul üyesi arkadaşlarına dönüyor. Vardığı sonuçtan, verdiği karardan oldukça emin bir konuşma dili ile: 

"Tüm sonuçlar önümüzde. Derin testler, tıbbi tahliller, ayrıca detaylı laboratuvar deneyleri. Bu hastanede, şu sokaklarda onca aleni, belirgin ve kronik vaka varken, bu mahkemeler bizi ne diye oyalar? Anlamak mümkün değil!  Beyfendinin eşi, hakkındaki şikayet dilekçesini analık içgüdüsü ile, asıl bipolar rahatsızlığı olan kızını korumak amacıyla vermiş. Epikriz ve tanı bundan ibarettir."
 
"Size gelince... Rapor ilgili mahkemeye internet yolu ile gidecek. Siz işinize bakın. Çıkabilirsiniz."

??!!

Kapıyı açıp yol veren görevli memur hınzırca sırıtıp, bir solukta kulağına fısıldıyor: 
 
"Hemşerim, eşin baltayı taşa vurmuş!.. Sen bu akşam, bir kadeh de benim için iç."  

*  *  *

Ek binaları, poliklinikleri, uzun saatler boyunca kurumuş susuz beton zeminine bakıp dalıp gittiği bahçedeki su havuzunu nasıl geçip, hastaneden nasıl çıktığının ayırtında olmadan kendisini caddenin karşı yanındaki otobüs durağında bulur.

"Vesayet" sözcüğünün ağırlığı ve inatçı vıcık yapışkanlığı artık üzerinden kalkmış, bir ihanet fısıltısını çağrıştıran karabasanı beynini terk etmiştir. Oracıkta, göğün maviliğinden süzülüp gelen yalnız bir kar tanesine, ani bir güvercin ürküntüsünden sıyrılmış bir kuş tüyüne dönüşüvermiştir. Günlerdir kapalı kalmış cep telefonunu açar. Neşeli bir melodi ile açılan cihaza, yine günlerdir kara çalı gibi yakasını, paçasını bırakmayan sözcüğü sorgulatır.  Ekrandaki Tdk. açıklamasında, Haldun Taner'in "Vesayet ve himaye altına giren bir devlet istiklalini yitirir." sözü belirir.  "Devletin istiklali", bireyin özgürlüğü mü ola!?

Bir Livaneli klasiği "Sevgi kuşun kanadında" şarkısını mırıldanarak, belediye otobüsünü beklemeden ve asla arkasına bakmadan yürür gider.

Kaynak: Bir Demirci Arif Usta anlatısı.

Hasan Oğuz Bilgen, 19.07.2022, Saz Mahalle-Manisa.

10 Temmuz 2022 Pazar

DEMİRCİ ARİF USTA: “Umutlu hissediyor”

 


DEMİRCİ ARİF USTA: “Umutlu hissediyor”


YENİ BİR SICAK TEMMUZDA, ACIMIZI AZALTMAK İÇİN DİRENCİ ve UMUDU ÇOĞALTALIM.

Madımak yangınının otuz üç canımızla birlikte, çilekeş yurdumun milyonlarca vicdan sahibinin de ciğerlerini dağlayıp, yakıp geçtikten bu yana, faşizm her birimizi her gün, her silkinip diklendiğimizde anbean yakmakla, tüketmekle tehdit ediyor.
Bu yakıcı gerçek, insanımızın nasıl sindirilmek, korkutulmak istendiğini anlatmasının yanında, sürekli faşizmin ne denli mekanikleştiğine, bir başka deyişle kurumsallaşmasının getirildiği düzeye de işaret ediyor.
Sınıfı ve halkları tehdit eden, her fırsatta da dediğini yapan ve de uygulayan -asan kesen- kurumsal faşizmin, sermayenin en kanlı, en vahşi ve en kudurmuş biçimi olması böyle bir şey.
Var olan durum bu denli ürkütücü olunca yılgınlığa kapılmamak için umutlu olmak, bizim olanı tümüyle yitirmemek için ayakta kalmak, karşı çıkmak, seslerimizi yükseltmek seçeneği, üzerinde durulması gereken gerekli ve zorunlu olan seçenektir.
Karartılmaya çalışılan yüreklerimize biraz olsun soğuk su serpebilmek için, şantiye ve emek dostu demirci ustasına, bir kez olsun kulak vermenin yararı olabilir.
. . .

DEMİRCİ ARİF USTA: “Umutlu hissediyor”
Yangın, yalan, talan ve acının her türü.
Yetmedi; üzerine bir de yokluk, yoksulluk ve açlık. Olmadık, işitilmedik haksızlıklar, eziyet, zulüm...
Oligarşik diktatörlüğün tüm bu sonuçları, sevgili ülkemde köşe bucak, gemi azıya almış sürerken, saray duvarlarının ötesinde, sırça köşklerde, parfümlü sahillerin mutlu-mesut, pembe dizilerinde ‘steril’ yaşamlar da var elbette.
Kimi kez, kaşık havası eşliğinde gırla giden, üstelik gözümüze sokulan öyle cümbüşler var ki, vicdanını ve adalet duygusunu henüz yitirmemiş bir insan uzaktan da olsun izlediğinde inceden bir burukluk yaşayabilir. Hatta içten içe, kendi payına biraz olsun utanıp kızarabilir de.
. . .
Sefanız olsun hanımlar, beyler!
Tamam; “her şey siyah beyaz değil” !
Ya da, “moral, motivasyon” bahaneleri...
Hadi yedik diyelim.
İyi de. Yaşamın bizzat içinden çıkmış, halkımızın manidar atasözleri de yok değil hani! Anadolu”da yöre yöre, değişik ağızlardan dökülen deyişler örneğin. ‘Herkes ektiğini biçer’, ‘Son gülen iyi güler’ anlamında.
Saraylara, köşklere özgü “vur patlasın çal oynasın” lar sizlerin sefası, ortalık yere saçtığınız acılar, yalanlar ve iki yüzlülük, uğruna ölümlere gidip geldiğimiz bu halkın umut ve bereket tarlası olsun.
. . .
Çok eskidendi.
Köy düğünlerinde sarhoş ama ağırbaşlı delikanlılar, saygıyla diz çöküp kulaklarına zurna çaldırırdı. Diz vurularak oynanan zeybek oyununun “Eğilmez başın gibi dağlar bulutlu efem. Dağlar yoldaşın gibi sana ne mutlu efem” sözleri, şimdilerde “Angara’lı Turgut’un” “Angara’nın eğri büğrü tren yolu”ndan çok ama çok öte bir şeydi.
Çok eskidendi.
Ağız dolusu gülünen düğünlerde sevinç ve mutluluklar, karşılıklı oynayan, halay çeken sade, sütten çıkmışçasına süt beyazı insanların üzerinde teğellenmiş gibi durmazdı.
Gerçi “Erik dalı” o naif, o tertemiz, o mis kokan günlerde de “gevrek”ti. Ne var ki, sözlerin, ilişkilerin ve dahi yaşananların bir derinliği, bir özü, içeriği, her insanı gülümsetebilen iyimser bir yanı vardı.
Gülücükler doğaldı. İnsanlar birbirlerini dişlerinin arasındaki ekmek kırıntısına, gözlerindeki çapağa takılmadan öperdi. Görmezlerdi bile... Sadece görülmesi gerekeni, karşısındaki insanın yüreğini görür ve oradaki gerçek insan sıcaklığını duyumsarlardı.
Çalgılı çengili oyunlarda insanlar hesapsız kitapsızdı, her birinin duygu yüklü yanları vardı. İçtendi. Her ne olursa olsun her ilişki ve çelişkinin bir temeli, bir ruhu, yaşamla örtüşen bir gerçekliği vardı. Hani kavgalar, düşmanlıklar bile açık seçikti; sinsi, sahteci, içten pazarlıklı değildi.
Örnek mi? Arkadan vurulmaz, söz dolanmaz, dolandırılmazdı.
Örnek mi? Evlerde kapılar kilitlenmeden yatılır, gamsız tasasız horhor da uyunurdu.
Örnek mi? Esnaf o günlerde de camiye giderdi. Kapısının önüne sadece tahta sandalyesini koyar; gözü arkada kalmazdı. İnancı da, ibadeti de göstermelik değildi.
Genç kızların, delikanlıların birlikte sohbetleri gökten süzülüp gelen kar taneleri kadar tertemiz ve rahatlatıcı idi. Tıpkı bir papağan gibi, tekdüze “aynen, aynen”, “yok artık” ya da ortasındaki heceleri uzatıp, biraz da üzerlerine basıp “inanmıyorumm...” demezlerdi.
Tüm duygular ve düşünceler içten geldiği ve olduğu gibi, kasılıp kösülmeden, eğilip bükülmeden, yılışmadan ortaya dökülür, duygulara, yüreklere dokunulurdu.
Çok değil! Daha elli yıl önceydi; köyde olun kentte olun, nerede, ne zaman, ne olabileceği, kimden en fazla hangi sözün çıkabileceği az çok da olsa kestirilenilir, öngörülebilirdi. Hele bir de, “hasatta paranı cebinde bil” denilip, söz verildi mi !?...
Çok değil! Daha kırk yıl önceydi; insanlar birbirinin ter kokusundan iğrenmezdi. Ter kokusu işgücünün günlük yaşamla buluşması yani çalışmak demekti. Şimdilerde parfüm gibi pahalı endüstriyel ürünlerle yok edilmeye çalışılan ter, insanın üretmesinin, üretme gücünün doğal, biyolojik bir sonucuydu.
Çok değil! Daha dündü... İnsanlar ciddi paralar saçıp kendi doğası ile uğraşmaz, sağına soluna ne idüğü belirsiz şeyler sıkmazdı. Ne ise oydu. Bir telaş, bir sıkıntı, bir kasılma yoktu. Doğayla olur olmaz oynanmaz, orman, dere kurcalanmaz; ayılar rahatsız edilmez, börtü böceğin yuvasına çomak sokulmazdı.
Kapitalizmin üretim tarzının gibi, olumsuz yaşam biçiminin de değişmez ve evrensel yazgısıdır; kokuşmuşluktan, çürümüşlükten, tükenmişlikten, kendi mezarını kazmaktan kaçamaması...
İlk düğme yanlış iliklenmiştir bir kez; çivisi çıkmış düzenin oluru, olur yanı yoktur. Gömlek artık sıkmakta, dar gelmektedir. Sökmek, yeniden dikmek, elden geçirmek, “güçlendirmek”, “restorasyon”, “güçlendirilmiş sistem” çözüm değildir. Değişecektir, değişmelidir. Dip temel yenilenecektir. Tersinde ısrar; gına gelmiş mevcut çamurda patinaj, olduğun yerde debelenmektir.
Kadim Anadolu”nun kadim sözüdür: Çıkmayan candan umut kesilmez.
Bizim şantiye emektarı ustanın kendisini “umutlu” hissetmesine gelince. Bilge sözlerini bilmeyen yoktur: “Sadece ölüler üretken olamaz. Üreten insan hayata inatla, karaçalı misali yapışır. Çalışıyorsan, gün boyu kan ter içindeysen yapabilecek gücün kuvvetin de vardır, umudun da.”
02/07/2022, llıpınar- BAĞARASI.